foto - 1sidelya
    Boşanmanın ergenler üzerindeki etkileri
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Doğumdan itibaren çocuk etrafını saran fizik ve sosyal çevreye uyum savaşım verirken bu çabasında en büyük desteği ana babasından alır ve aile ilişkilerinin çocuğun yaşamında ne denli önemli olduğu bilinen bir gerçektir.


    Boşanma, çocuğun gelişiminde en önemli etmen olan “tam aile"ye (normal aile, tipik aile) son veren ve çocuklar üzerinde yaşam boyu etkilerini duyurabilecek bir olaydır.


    Ergenlerin aile ortamı ve içinde bulunduğu sosyal çevredeki dengesizlik onlarda huzursuzluk ve sağlıksız bir kişiliğin oluşmasına neden olur. Ana baba ayrılığı çocuğu mutsuz kılar ve bu çocuklar büyük çoğunlukla gerek çocukluk gerek ergenlik döneminde uyumsuz, hırçın, kötümser, saldırgan davranışlar gösteren, “problem-çocuk”, “problem-genç” olarak ortaya çıkarlar.

    Yetişkinlikteki kişilik bozukluğu, nevroz, suçluluk ve intihar girişimleriyle, dağılmış aileden gelmiş olmak arasında ilişki bulunduğu saptandı.

    Bir kişinin bir krize karşılık verme yöntemi, o bireyin şu anki gelişimsel döneminin istekleri ve sınırlılıklarıyla ilişkilidir. Ergen için ayrılık ve boşanma normal gelişimi kolaylaştırabilir ya da zorlaştırabilir.

    Ailesinden ayrılarak bağımsızlığını oluşturma ergenlik döneminin karakteristiğidir. Sağlıklı, bütünleşmiş kimliğin gelişmesi için aileye bağımlılığın yavaş yavaş azalması gerekir. Kazanılacak bağımsızlık ergen-ebeveyn ilişkisinin doğasına bağlıdır. Ergende bağımsızlık üç alanda gerçekleşir; emosyonlar, davranışlar ve değerler (values).

    Emosyonel bağımsızlık, bireyin yakınlaşma ve sevgi hislerini ev dışındaki bireylerle de doyurmaya başlamasıyla başlar.

    Davranışsal bağımsızlık, kişisel davranışları hakkında karar verme sorumluluğunu almasıyla başlar.

    Değerlerin bağımsızlığı, yanlış ve doğruyu algılama ve yaşam stilini belirlemeyle başlar. Bağımsızlık için mücadele hem ergen hem de aile için zor anlardır. Ayrılma süreci, bir ebeveynin yokluğunda daha zor olabilir. Ergen evden ayrılma çabasındayken, aileler duygusal destek arayışı içinde olurlarsa, durum daha zor olabilir.

    Ana ya da baba öldüğünde çocuk onu yüceltirken, boşanmada evden ayrılan ebeveyn değerini yitirebilir. Böylece çocuk yitirdiği kişinin aslında önemli birisi olmadığına kendisini inandırmaya çalışır. Bazen bunun tersi de olabilir. Çocuk terk eden ebeveyne duyduğu öfkeyi bilinç dışında tutabilmek için onu yüceltir. Ancak, her iki durumda da abartılmış ana baba imgesi çocukta önemli özdeşim sorunlarına yol açar.

    Ergen, ailenin ayrılığına ve boşanmasına kendi yaş grubuna özgü eşsiz bir dizi endişe, öfke, suçluluk, kaygı ve korkuyla karşılık verir. Ergen, bu tür aile problemlerinden utanç ve sıkıntı duyar. Bu nedenle sıkıntılarını en yalan arkadaşlarıyla bile paylaşamazlar. Ailenin ayrılmasından veya boşanmasından kendisini sorumlu hissetme konusunda ergenler daha küçük çocuklara göre, daha az suçluluk duyarlar ve ailelerini daha gerçekçi değerlendirebilirler. Bu artan objektiflik genellikle ergenlik dönemince başarılan gelişimsel bir görevdir.

    Ergenlik döneminde, “Nasıl benzersiz olurum?” ve “Diğerleriyle nasıl ilişki kurarım?” soruları yanıtlanmaya çalışılır. Ergenler, çevrelerinde kendilerine pozitif ve gerçekçi bir kendilik fikri sağlayacak kişilere ihtiyaç duyarlar. Kendini değerlendirirken, bu beklentisine cevap bulamaması onu çatışmaya sürükler. Bu nedenle, boşanmış ailelerden gelen ergenler, kişiler arası ilişkilerde akranlarının sahip olduğu güven ve inançtan yoksun kalırlar.


    Pek çok genç, boşanmış ana babalarına, kendilerine boşanma kararı ile ilgili bilgi vermeye yanaşmadıkları için ve özellikle de doğrudan kendilerini ilgilendiren konularda görüşlerini bile sormadıkları için ebeveynlerini suçlar.


    Kopmuş aile bağları, boşanmış ya da ölümle parçalanmış ailelerde, ekonomik durumlardaki güçlük, problemleri artırır ve yoğun yaşanmasına neden olur. Günümüzde çocukla yalnız kalan kadının yaşam standardının düştüğü bilinir. Ergenlik dönemindeki boşanmış aile çocuğu, geleceği ile yakından ilgilenir ve özellikle gelecekteki ekonomik durumlarının kötü olacağından endişelenir.

    Sık sık iki ev oluşturmanın mali güçlüğü ayrılık veya boşanmayla mücadele etmeyi zorlaştırır. Ailenin ekonomik durumundaki bu değişiklik çok farklı bir yaşam biçimiyle sonuçlanabilir. Bu değişiklikler, boşanmanın travmatik doğası kadar can sıkıcı olabilir. Bir çalışmadan elde edilen sonuçlar boşanma sonrası uyumsuz çocukların yüzde 50'sinin boşanma sonrası gelirlerinde yüzde 50'lik bir düşme olan ebeveynlerin çocukları olduğunu gösteriyor. Diğer bir çalışma, gelir kaybının babanın evden uzaklaşmasından daha zarar verici olduğunu gösteriyor. Babanın ekonomik desteği davranışsal sorunların azalmasını sağlar.

    Araştırmalar, boşanmanın bir sonucu olarak, gençlerin ebeveynleri arasında sık sık bir bağlılık çatışması yaşadıklarını gösteriyor. Boşanma durumundaki ana baba, çocuğu bilerek ya da bilmeyerek kendi çekişmelerinin ortasına atar. Çoğu kez yan tutmaya, kimi zaman da ara buluculuk yapmaya zorlar. Bazen eşlerden biri, ötekini kötüleyerek, kendini haklı çıkarmaya, çocuğu kazanmaya çalışır. Kimi zaman anneler, çocuklarını babaya göstermeyerek öç almaya çalışırlar. Bundan çocuğun etkileneceğini düşünmezler.

    Bazı durumlarda da, özellikle anne, çocuğun öbür tarafı ziyareti esnasında orada olup bitenleri etraflıca öğrenmek ister. Ergen, bu durumda ne yapacağını bilemez, orada hoş vakit geçiriyorsa, kendisini kurtarmak için yalan söyler ve bunu yaşamının diğer yönlerine de bulaştırır.

    Ebeveynler arasındaki rekabet, zamanla çocuğu sevme yarışına dönüşür ve iyi ana baba olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Tüm bunların sonucunda, genç artık ana babasına karşı bağlılığını yitirmiştir ve onların kendisini kontrol etmesini istemez. Bu yüzden ev dışında doyum bulma çareleri arar ve dış çevreye yönelir.

    Birçok araştırmacı, boşanmış ana babaların ergenlik çağındaki çocukların, akran etkilenmelerine, sapmış davranışlara daha yatkın ve fiziksel sağlıklarının daha bozuk olduğunu ve bunun da stresin bir sonucu olduğunu belirtirler. Yine bu çocukların, duygusal acılar yüzünden akademik başarıları düşer. Daha büyük yaşta ebeveyn ayrılığı yaşayan ergenlerin, daha erken yaşta yaşayanlara göre daha fazla olumsuz etkilendikleri de saptandı. Bunun nedeni, geç boşanan aile çocuklarının bu duygusal travmayı atlatması için daha az zamanlan olması ve de boşanma öncesindeki ebeveyn çatışmasını daha çok yaşaması olabilir.

    Aile yapısına yönelik incelemeler intihar girişiminde bulunan çocuk ve ergenlerin büyük kısmının parçalanmış ailelerden geldiğini ortaya koydu.

    Çalışmalar şunu gösterdi: Kendisi için en önemli olan ana baba ya da akrabasını, kendisi için önemli insanı kaybetmiş, “önemli bir kayıp” yaşamış gençlerde intihar riski daha yüksektir. Bu kayıp belki ölüm, belki boşanma, terk etme gibi nedenlerden ileri gelmiştir.

    Genellikle pek çok çalışma çocukların ve ergenlerin çoğu için en zor dönemin ayrılmanın gerçekleştiği dönem olduğunu gösterir. Boşanma sırasında ergenlik döneminde olanların önemli bir kısmında kaygı tepkisi gözlenir. Boşanmanın kısa ve uzun vadede etkileri vardır. Boşanmanın gençlerin huzuru üzerindeki geçici olumsuz etkisi, boşanmanın kendisinden değil, olayı çevreleyen stres, düzensizlik ve artan çatışmadan kaynaklanır. Aile daha sakin, düzenli ve güvenli bir gidişi yakaladığında problemlerin pek çoğu azalır.

    Boşanmanın kısa süreli etkisi her çocukta farklı olur. Bazı çocuklar diğerlerine göre daha fazla güçlük çekerler.


    Genellikle boşanmanın çocukluk veya erinlik ve ergenlik döneminde gerçekleştiği ailelerde, erkek çocuklar, daha küçük çocuklar, aile dışındaki çevrede destekleyici ilişkiler kuramayan çocuklar, karşı cinsten ebeveyniyle kalan çocuklar ve problemli çocuklar, kız çocuklara, daha büyük çocuklara, aynı cinsten ebeveyniyle birlikte yaşayan çocuklara oranla daha fazla problem yaşarlar.


    Pek çok çalışma, boşanma sırasında anneyle yaşayan erkek çocukların zarar gördüklerini söyler. Çünkü anne tüm duygusal gereksinimlerini erkek çocuğu üzerinde gidermeye çalışabilir. Erkek çocuğun kadınsal bir ortam içinde yetişmesi, anaya aşırı bağlanması çocuğun topluma uyumunu güçleştirir ve gelişiminin normalden sapmasına yol açabilir. Ancak erkek çocukların babayla birlikte yaşamalarında da herhangi bir fayda olmadığı öne sürülür. Bunların yerine kız ve erkek ergenler her iki ebeveynin güvencesinde olduklarında daha olumlu bir gelişim söz konusudur. Uzun süreli izleme araştırmaları, hem ana hem de baba ile düzenli ilişki sürdürebilen ergenlerin ileri yaşlarda daha az ruhsal uyumsuzluklar yaşadıklarını belirtir.

    Kız ya da erkek çocuğun birlikte yaşamadığı babasıyla iletişimi, boşanmanın olumsuz etkilerini azaltmaz. 13 yaş ve sonrası, baba rolünün gittikçe etkinleştiği ve önem kazandığı bir dönemdir. Baba, çocuk ve dış dünya arasında aracı durumundadır. Babanın rehberliği olmadan çocuk sağlıklı ilişkiler kuramaz.
    Boşanacak anne babalara öneriler
    Şüphesiz ‘boşanma’ hem eşler hem de çocuklar için başa gelebilecek en sarsıcı yaşam olaylarındandır. Hiç kimse bitmesini planlayarak başlamaz ilişkilerine. Ancak değişen yaşam koşulları beraberinde bireyin mutluluğunu ve bireysel özgürlüğü ön plana çıkarıyor. Dolayısıyla kadınlar, erkekler ve beraberinde aile sistemi adına farklılıklar yaşanıyor.

    1950’lerde göreceli olarak düşük olan boşanma oranı 1960 ve 1970’lerde ciddi bir artış gösterdi. İstatistiklere göz attığımızda bugünlerde yapılan iki evlilikten biri boşanma ile sonuçlanıyor.


    Dünyamızda birçok şey değişiyor. Aile sistemine dair değişimlerin sonuçlarının neler doğurduğunu gelecek nesillerin ebeveynlik stillerini gözlemleyebildiğimizde cevaplayabileceğimiz inancındayım.

    Günümüz koşullarında ise boşanan birçok çift ve boşanma sürecine şahit olan birçok çocuk var. Çocukların bu süreci sağlıklı ve derin yaralar almadan atlatması mümkün. Önemli olan anne ve babaların ‘boşanma’yı nasıl karşıladıkları, boşanma gerçekleştikten sonraki yaşam koşulları ve bu yeni düzenleri içerisinde çocukların ihmal edilmemesidir.

    Siz anne ve babalar, boşanma sürecini bir erişkin gibi karşıladığınız takdirde, yeni düzeninize uyum sağlama hızınıza paralel olarak çocuğunuz da adaptasyon sürecini tamamlayacaktır.

    Süreç hem sizler hem de çocuklar için kimi zaman elbette güçleşecektir, ancak gelecek zamanı düşünüp, soğukkanlı planlar yapabildikçe, çocuklarınıza çok daha kolay bir yol çizmekte olabileceğinizi unutmamanız yardım sağlayacaktır.

    Boşanma kararı çocuğa açıklanırken dikkat edilmesi gerekenler

    • İlk olarak eşinizle mümkün olduğu kadar ortak bir konuşma içeriği belirlemeli ve boşanma sonrası düzeninizi kurduktan sonra anne baba olarak durumu çocuğunuza açıklamalısınız.

    • Çocuklarınıza, yaşlarına uygun açıklamalar yapmanın önemini unutmamalısınız. Boşanma kavramı en basit ifadeler ve geleceğe dair somut örneklerle açıklanmalıdır.

    • Konuşma süresince anne ve babanın aynı oranda konuşuyor olması önemlidir; ebeveynlerden birinin terk edildiği hissi uyandırılmaması daha sağlıklıdır.

    • Çocuklarınıza dair kararların yine anne baba tarafından alınmaya devam edileceği açıklanmalıdır.

    • Çocuklarınızı daima seveceğiniz ve görüşeceğinize dair konuşmalar unutulmamalıdır.

    • Eğer o an yaşanan evde tek ebeveyn ve çocuk kalacaksa diğer ebeveynin yaşayacağı yer kısa bir zaman sonra (düzenli ve çocuğa ayrılmış bir oda bırakılmış halde-oda çocuğun seçimleri ile hazırlanabilir) gösterilmelidir.
    • Konuşma yapıldıktan 1-2 hafta sonra evlerin ayrılması ideal olanıdır. Bu süre zarfında çocuk yanıt aradığı soruları sıklıkla dile getirebilir böylelikle.

    • Hangi yaşta olursa olsun, çocuklara ayrılık kararınızla ilgili ayrıntılı bilgi vermekten kaçının. Bu sizin özeliniz. Erişkin olduklarında dilerseniz ve dilerlerse onlara açıklama yapabilirsiniz.

    Araştırmalar çocukların iyiliği için bir arada kalmanın çok nadir işe yaradığını gösteriyor. Sizler en mutlu ve huzurlu hissettiğiniz koşullarda yaşamak için düzeninizi kurmakta kendinizi rahat hissedin. Çocuklarınızın iyiliğini ilk plana koyduğunuz takdirde zor da olsa süreç elbette kendi kendini onararak tamamlanacaktır. Ayrılma ve boşanma tek başına çocuklara zarar vermez, unutmayın.

    Önemli not!
    Bu öneriler, eşlerden birinin/her ikisinin herhangi bir ruhsal tedavi veya hukuki sürece dahil olmadığı durumlar için genel hatlar doğrultusunda hazırlandı. Olası diğer durumlar dahilinde bir uzmandan yardım alarak süreci başlatmak ve yürütmek gerekir.
    Eyleme katılmak işten çıkarılma nedeni olabilir mi?
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Gezi Parkı eylemlerinin tüm Türkiye'ye yayılmasıyla ve pek çok kurumdan çalışanların eylemlere katılmasıyla birlikte işçi ve işveren arasında sorunların ortaya çıktığı iddia ediliyor.

    İş Hukuku Enstitüsü Başkan Yardımcısı Avukat Naciye Uçar, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve anayasada düzenlenen temel hak ve özgürlükler gereğince herkesin özgürce kendi fikrini söyleme hakkına sahip olduğunu belirterek, "Mesai saatlerini etkileme durumu, mesai sırasında ya da dışında olması işçi ve işveren açısından eylemin hukuksal boyutunu da değiştiriyor" diyor.

    Avukat Uçar'a göre çalışanlar, çalışma saatleri dışında yasalar çerçevesinde özel yaşamalarında serbestçe hareket edebilirler. Çalışanların mesai saatlerinde eyleme katılması, "çalışanın mazeretsiz ve izinsiz olarak işe gelmeme halini" oluşturur. Ayrıca çalışma saatleri dışında kendi hür iradeleri ile kanunlara ve iş kanununa uygun olarak eylemlere katılma özgürlüğüne sahipler. İş yerinin bu konuda bir müdahalesi söz konusu olamaz.

    Çalışan gözaltına alınırsa işveren ne yapar? Kişi gözaltına alınmışsa iş yerinin izlemesi gereken yolun daha karmaşık bir hal alacağını ifade eden Uçar, çalışanların gözaltı durumunda izlenecek yolu şöyle açıklıyor:

    “4857 sayılı iş kanunu madde 25/IV uyarınca işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması nedeni ile devamsızlık etmesi halinde, iş kanununun 17. maddesindeki bildirim süreleri kadar işçinin iş sözleşmesi askıda kalacaktır, sürenin bitmesi ile işveren çalışanın iş akdini feshedebilecektir.

    Şöyle ki, 4857 sayılı iş kanunu madde 17, belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce durumun diğer tarafa bildirilmesi ile ilgili süreleri düzenlemiştir. İşveren çalışanın gözaltına alınması halinde hemen iş akdini sonlandıramayacaktır, işçinin iş akdi askıda kalacağından ancak madde 17'de belirtilen sürelerin sonunda işçinin iş akdini sonlandırabilir. Bu süreler 6 aydan az çalışmış kişiler için 2 hafta, 6 ay ile 1,5 yıl çalışmış kişiler için dört hafta, 1,5 yıldan 3 yıla kadar çalışmış kişiler için 6 hafta, 3 yıldan fazla çalışan kişiler için ise 8 hafta olarak maddede düzenlenmiştir. Bu sürelerde işçinin iş akdi askıda kalacak, sürenin bitimi halinde de işveren işçinin iş akdini feshedebilecektir.

    Çalışanlar protestolara katışabilir mi? Çalışanların çalışma saatleri dışında yasalar çerçevesinde özel yaşamalarında serbestçe hareket edebileceklerini, ancak iş kanunu, iş sözleşmesi ve eklerinde düzenlenen çalışma koşullarını ihlal etmeleri halinde ise belirlenen yaptırımlarla karşı karşıya kalacaklarını belirten Uçar, "Toplumumuzun geçirdiği zor süreçte çalışanların çalışma şartlarına, işverenin de düşünce özgürlüğüne saygı duyarak hareket etmesi, çalışan ve işverenin arasındaki ilişkinin sağlıklı bir şekilde devam etmesini sağlayacağı kanaatindeyim” diyor.

    "Mesai saati dışında işveren engeli mobbing'e girer" Mesai saatleri dışında çalışanların eylemlere katılmasının işveren tarafından engellenmesinin, sözlü ya da yazılı uyarı yapılmasının mobbing olarak değerlendirileceğini söyleyen Uçar, şu açıklamada bulunuyor:

    “Anayasanın 34'üncü maddesine göre ‘Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.’ Dolayısıyla anayasada düzenlenen hak neticesinde kanunlara uygun olmak kaydıyla herkes eylemlere katılma özgürlüğüne sahiptir. Söz konusu olayları bir de 4857 sayılı iş kanunu ve çalışma hayatı ile ilgili düzenlemeleri göz önünde bulundurarak değerlendirirsek çalışanlar açısından mesai saatlerinde eyleme katılma ve gözaltına alınma halleri açısından sorunların ortaya çıktığını görmekteyiz.

    Çalışanların iş saatleri içerisinde mesai saatlerini terk ederek eylemlere katılması iş kanunu düzenlemelerine uygun değildir ve çalışan işe gelmemesi nedeni ile uyarı ve ihtar, para cezası ve iş akdinin feshedilmesi ile karşı karşıya kalabilir. Kaldı ki 4857 sayılı iş kanunu madde 25/II gereğince iş yerinden izin almadan 2 gün üst üste işyerine gelmeyen kişinin iş akdi mazeretsiz, nedensiz ve habersiz olması kaydıyla işveren tarafından feshedilebilir. Ancak mesai saatleri dışında ise kişinin özel yaşamı başlamaktadır.

    Çalışanlar, çalışma saatleri dışında kendi hür iradeleri ile kanunlara ve iş kanununa uygun olarak söz konusu eylemlere katılma özgürlüğüne sahiptir. İşverenin çalışanın çalışma saatlerini ve çalışma hayatını engellemeyecek şekilde protestolara katılmasına engel olması sözlü ve yazılı uyarılarda bulunması bu nedenle işçiyi işten çıkaracağına ilişkin tehditlerde bulunması, borçlar kanununda düzenlenen mobbing hükümleri açısından hukuka aykırılık teşkil eder. Ayrıca işveren protestoları tasvip etmemesi nedeniyle çalışanlarına iş saatleri dışında protestolara katılması ya da bu fikri benimsemesi nedeniyle işçilerine farklı davranırsa, işverenin eşit davranma yükümlülüğü ile bağdaşmayacağı da hiç şüphesizdir.”
    İşten kovulmak isteyenlere 15 tavsiye
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    İşinizi sevmiyorsunuz veya başka bir yerde çalışmak istiyorsunuz. Fakat tazminat, işsizlik ödeneği nedeniyle istifa etmeyi değil kovulmayı tercih ediyorsunuz. Peki bunu nasıl yapacaksınız? İşte öneriler...

    - İş yerinde sık sık bu kelimeleri kullanın: kapitalizm, kapitalist domuzlar, kapitalist hırsızlar, sömürü.

    - Yöneticilerinizle sendikaların önemi hakkında konuşun.

    - Üstleriniz etrafta dolanırken masanızın üzerinde uyuklayın.

    - İş sözleşmenizi dijital ortama aktarın ve başına Kölelik Sözleşmesi yazarak blogunuzda, sosyal ağlarda paylaşın.

    - Öğle molalarınızı kapitalist sistemi kınadığınıza dair makaleler yazarak geçirin.

    - Üstlerinize, amirlerinize iş yaparken sıkılıp sıkılmadıklarını sorun.

    - Yöneticilerin önünde işten ne kadar memnuniyetsiz olduğunuzdan bahsedin.

    - Mutsuzsanız, kendinizi kötü hissediyorsanız veya olumsuz davranışlar içindeyseniz bunları işyerinde göstermekten çekinmeyin.

    - Gazetelere göndermek üzere şirketinizin yaptığı yolsuzlukları kınayan bir bülten hazırlayın.

    - Kurumsal bir şirkette çalışmanın ne kadar sıkıcı olduğunu anlatan bir blog yazısı yazın ve bunu iş arkadaşlarınızın Facebook sayfalarında paylaşın.

    - CEO’nuzun performansı hakkındaki olumsuz düşüncelerinizi üstlerinizle paylaşın.

    - CEO’nuz hakkında düzeysiz şakalar yapın.

    - Şirketinizin reklam kampanyalarındaki vaatlerinin saçmalığıyla dalga geçin.

    - Patronunuz işlerin yapılış hızından şikayet ederse daha yavaş çalışmaya başlayın.

    - CEO’nun ya da üst kademe bir yöneticinin akrabasıymış gibi davranın.
    Ah Be Yüreğim
    "Hayallerinin içinde kaybolmaktır.Umutlarını kaybetmektir GİTMEK.."

    Allah kimsenin umutlarini elinden almasin;yok etmesin...Yüreginize,emeğinize saglik bu güzel çalismaniz için tskr.ederim..
    İşten ayrılırken bilmeniz gerekenler
    Çalışanlar hangi durumlarda iş sözleşmesini feshedebilir?
    Çalışanların iş sözleşmesini haklı nedenle feshi yürürlükteki 4857 sayılı iş kanununun 24. maddesinde düzenlenmiş durumda. Buna göre, çalışan, ilk olarak sağlık sebepleri (örnek olarak işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı, işin yaşayışı için tehlikeli olması, işçinin sürekli olarak yakında ve doğrudan görüştüğü işveren veya diğer bir işçinin bulaşıcı hastalığa tutulması halleri bu kapsamdadır), ikinci olarak ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri (örneğin işverenin işçiye cinsel tacizde bulunması, işçinin ücretinin kanun ve sözleşme şartlarına uygun hesaplanmaması ve ödenmemesi gibi haller ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan hallerden sayılır), son olarak da zorlayıcı sebeplerle (örneğin iş yerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ) iş sözleşmesini, süre bitmeden veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir. Böyle bir durumda işçi derhal süresi içinde işverenine yazılı olarak fesih sebebini de açıkça belirterek fesih iradesini belirtmeli ve hak ettiği tazminatlarını talep etmelidir.

    Ayrıca işveren, çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği işçiye yazılı olarak bildirmeden yapmışsa, işçi 6 gün içinde yazılı olarak değişikliği kabul etmemişse, değişiklik işçiyi bağlamaz. İşveren bu nedenle sözleşmeyi feshederse, İşçi bu durumda dava açarak haklarını talep edebilir.

    İşten ayrılmak isteyen çalışan nasıl bir yol izlemeli?
    Haklı sebebi bulunmaksızın işten ayrılmak isteyen işçinin 6 ay çalışmışsa işten ayrılacağını iki hafta önce, eğer 6 ayla 1.5 yıl arası çalışmışsa 4 hafta önce, 1.5 yıl ile 3 yıl arasında çalışmışsa 6 hafta önce, 3 yıl ve daha üstü süre çalışmışsa 8 hafta önce bu iş yerinden ayrılacağını işverene haber vermek zorundadır. İşçi eğer derhal işten ayrılmak istiyorsa ve bu sürelere uygun olarak bildirim yapmazsa bu döneme ilişkin sürenin ücretini işverene peşinen ödemekle yükümlüdür.

    İşveren hangi durumlarda iş sözleşmesini feshedebilir?
    İşverenin iş sözleşmesini haklı nedenle feshi, iş kanunu madde 25’te düzenlenmiş durumda. Buna göre, ilk olarak sağlık sebepleri, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri, işçiyi iş yerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması ve son olarak, işçinin gözaltına alınması ve tutuklanması halinde devamsızlığın kıdeme göre belirlenen bildirim sürelerini aşmış olması durumunda, iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir.

    Çalışan haksız bir nedenle işten çıkarıldığını düşünüyorsa ne yapabilir?
    Çalışan, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde işe iade davası açabilir. Mahkeme, feshin geçersizliğine karar verir ve işçiyi haklı bulursa, işveren işçiyi 1 ay içinde işe başlatmak durumundadır. İşveren, başvurusu üzerine işçiyi bir ay içinde işe başlatmazsa, işçiye en az dört aylık ve en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur. Mahkeme, feshin geçersizliğine karar verirken, işverenin işe başlatmaması halinde işçiye ödeyeceği tazminatı da kararında belirtir. İşçi kesinleşen mahkeme kararının tebliğinden itibaren 10 iş günü içinde işe başlamak için işverene başvuruda bulunmak zorundadır.
    Haksız olarak işten çıkarıldığını düşünen işçi, bunu ispatlayacak delil ve tanıklarını da bildirerek iş mahkemesinde bu şekilde dava açabilir.

    İşverenin kötü niyetli olduğuna kanaat getirilirse mahkemece, ayrıca kötü niyet tazminatına da hükmedilebilir.

    30 veya daha fazla işçi çalıştıran iş yerlerinde, en az 6 aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, bunu, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, iş yerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayandırmak zorundadır. Sendika üyeliği, iş yeri sendika temsilciliği, haklarını almak için işveren aleyhine adli ve idari mercilere başvurma, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş vb. haller fesih için geçerli bir sebep oluşturmaz. Eğer işveren bu ve benzeri sebeplerle sözleşmeyi feshetmişse, işçinin dava açma hakkı bulunur.

    İşveren sözleşme feshinden önce çalışana haber vermek zorunda mıdır?İşveren tarafından fesih bildirimi yapılması gerekir. Fesih bildirimi yazılı olarak yapılmalı, fesih sebebi açık ve net olarak belirtilmelidir. İşveren, işçinin yeterliliği ve davranışları sebebiyle iş sözleşmesini feshedecekse, öncesinde mutlaka işçiden yazılı savunmasını almalıdır. Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan hallere dayanarak sözleşme feshedilecekse, işveren bu davranışı öğrenmesinden itibaren 6 gün içinde fesih hakkını kullanmalıdır.

    Kıdem tazminatı hangi durumlarda ödenir ve nasıl hesaplanır?
    İşveren işçiyi ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller dışındaki nedenlerle, haklı bir neden olmaksızın işten çıkarmışsa ya da işçi haklı nedenle iş sözleşmesini kendisi feshetmişse, işçi askerlik nedeniyle ayrılmışsa, kadın işçi evlendikten sonra bir yıl içinde işten ayrılmışsa, işçi ölmüşse, emeklilik halinde ve iş sözleşmesi bir yıldan fazlaysa işçi, kıdem tazminatını almayı hak eder. İşçinin, işe başladığı tarihten itibaren feshe kadar geçen her tam yıl için işverence işçiye 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yıldan artan süreler için de aynı oran üzerinden ödeme yapılır. İşçinin ölümü halinde yukarıdaki hükümlere göre doğan tazminat tutarı, kanuni mirasçılarına ödenir.
    Kıdem tazminatı hesaplanırken, işçiye ödenen ücretin yanı sıra kendisine düzenli olarak sağlanan tüm para ve para ile ölçülebilen menfaatlerin (yol parası, yemek parası, düzenli olmak koşulu, ikramiye ödemeleri vb.) brüt tutarları dikkate alınarak işçinin giydirilmiş ücreti bulunur.

    İşçinin ücreti bakanlık tarafından her yıl belirlenen kıdem tazminatı tavanını aşıyorsa kıdem tazminatı tavanı oranında ödenir. Aşan kısım işçiye ödenmez. 2013 yılının ilk 6 ayı için belirlenen kıdem tazminatı tavanı 3125 TL’dir. Bu hesaplamalar, ihbar tazminatı için de aynı şekilde yapılır. Ama ihbar tazminatında bir tavan olmadığı için toplam brüt ücret üzerinden işçinin ihbar tazminatı işçiye ödenir.



    İhbar tazminatı nedir?
    Belirsiz süreli iş sözleşmesini feshetmek isteyen tarafça, durumun karşı tarafa yazılı olarak ve kanunda belirtilen sürelere bağlı kalarak diğer tarafa bildirilmesi gerekir. Sürelere uyulmadan iş sözleşmesinin feshi halinde, işi terk eden işçinin ya da işçinin işine son veren işverenin, bildirim sürelerine ilişkin ücret tutarında ödeyeceği tazminata "ihbar tazminatı" denir.

    İşi 6 aydan az sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak 2 hafta, İşi 6 aydan 1.5 yıla kadar sürmüş olan işçi için 4 hafta, işi 1.5 yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için 6 hafta, işi 3 yıldan fazla sürmüş olan işçi için 8 hafta sonra feshedilmiş sayılır. İş sözleşmesini belirlenen bildirim sürelerine uymaksızın fesih eden taraf, söz konusu sürenin ücretini ihbar tazminatı olarak diğer tarafa ödemek durumundadır. İşveren, bildirim süresine ait ücreti peşin vermek suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir.


    Evlilik nedeni ile işten ayrılan kadının kıdem tazminatı alabilmesi için gereken şartlar nelerdir? Kadın işçilerin evlilik nedeni ile işten ayrılması durumunda, çalışma süresinin gerektirdiği kıdem tazminatı ödenebilmesi için iş sözleşmesinin evlilik tarihinden itibaren bir yıl içinde yazılı olarak feshi, evliliği gösteren belgenin işverene sunulması, feshin gerekçesinin evlilik olduğunun açıkça belirtilmesi gerekir.
    Boşanma tazminatı hangi durumlarda istenir?
    Boşanmada hangi durumlarda “manevi” tazminat davası açılabilir?


    Boşanmada manevi tazminat kusurlu olan tarafın ödeyeceği bir bedeldir. Kusuru tespit ederken hakim dosyasına gelen delilleri, psikoloğun vereceği raporları göz önünde bulundurarak kusursuz veya daha az kusurlu taraf lehine bir maddi ve manevi tazminata hükmeder.

    Manevi tazminat kusurlu olmayan, ama bundan dolayı zarar gören tarafa hakimin takdiriyle verilen ve sonradan artırılamayan bedeldir. Maddi tazminat ise daha sonradan mağdur tarafın gördüğü zarara göre artırılabilir.

    Manevi tazminatta istenen tazminat miktarı ne ise hakim o rakam çerçevesinde karar verebilir. Örneğin, 50 bin TL manevi tazminat istediğinizde, hakim, “Ben senin üzüntünün, acının daha çok olduğunu gördüm, 60 bin TL manevi tazminat ödensin” demez. O nedenle bir uzman yardımıyla belirlenecek makul bir manevi tazminat talebinde bulunmakta fayda vardır.

    Boşanma davalarında “maddi” tazminat hangi durumlarda istenir?

    Birliktelikten bir tarafın beklediği gerçekleşmediğinde ve bir ayrılık söz konusu olduğunda, diğer tarafın yeniden bir hayat düzeni kurması, bir ev kiralaması veya satın alması, düşen hayat standardını yeniden makul düzeye getirebilmesi gibi hususlar göz önünde bulundurularak, mağdur tarafın diğer taraftan talep edeceği maddi ve manevi tazminat için aile hukukumuzda belirlenmiş bir harç miktarı söz konusu değildir.

    Yani boşanma davası ile birlikte aile hukukundan doğan hakla maddi tazminat istediğinizde, talep edeceğiniz tutarı siz belirlersiniz. 50 milyar da isteyebilirsiniz, 100 milyar da. Ancak rakamın makul olması, davanızın hakim karşısındaki inandırıcılığını artıracaktır.

    Boşanma davalarında, birlikteliğin bozulmasından dolayı oluşabilecek zararlara yönelik istenilecek maddi tazminat, bir uzman yardımıyla belirlenmelidir. Böylece daha makul, hakim tarafından da onaylanabilir bir miktar belirlenmiş olur.

    Boşanma öncesi eşimin benden mal kaçırmasını nasıl önleyebilirim?

    Boşanma davası sürecinde veya öncesinde eşlerin mal kaçırmasını önlemek için, boşanmadan sonra mağduriyet yaşanmaması için sahip olunan konuta, satışı engelleyen “aile konutu şerhi” koydurulabilir. Muhtarlıktan ve nüfus müdürlüğünden gerekli belgeler alınıp tapu kaydına “aile konutu şerhi” koydurulduktan sonra davalı taraf, (genelde daha çok erkekler olur) bu evi satamayacaktır.

    Taraflardan biri dengesiz tasarruf yönetimi yapıyorsa, tedbir kararı aldırılarak mal varlığının satışı engellenebilir. Yapılmış satış ve devirler için tapu iptal ve tescil davaları açılabilir. Gerekli hukuki deliller toplanarak mahkemelere müracaatla yapılan bu tasarrufun iptali de her zaman söz konusu olabilir.

    Geliri olmayan eşe tazminat cezası verilir mi?

    Geliri olmayan eşe tazminat cezası verilebilir. Çünkü bu tazminat, tarafın geliri olup olmamasıyla ilişkili değildir. Boşanma davasında kusurlu olan taraf, tazminatla cezalandırılır.

    Evlilik birliği içerisine girmiş insanın bir şekilde gelir elde etmesi gerekir. Ailesinden geliri olabilir, maaşlı çalışıyor olabilir ya da kira geliri olabilir. En küçük işte çalışan insanın bile asgari düzeyde bir geliri vardır, dolayısıyla kusurluysa, mahkeme maddi ve manevi tazminat ödemesine karar verir.
    Sosyal medya paylaşımları boşanmada delil olabilir mi?
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sosyal medya ve arkadaşlık siteleri artık ciddi ölçüde reel hayata bir alternatif haline geldi. İnsanlar hayatlarının önemli bir kısmını bilgisayar, telefon veya tablet başında geçirerek sosyalleşiyorlar.

    Türkiye’de 36 milyon Facebook kullanıcısı ve 10 milyon Twitter kullanıcısı bulunuyor. Bu paylaşım siteleri öyle bir boyuta ulaştı ki, artık flörtleşmeden önce bu sitelerde bulunan hesaplar kontrol ediliyor, hatta şirketler işe alım süreçlerinde hesap bilgilerini inceliyor. Bu sitelerden önce tanımadığımız bir şahıs hakkında bilgi toplamak neredeyse imkansızdı, ancak paylaşım siteleri ile tanınmayan bir şahsın bütün ilgi alanlarını, fotoğraflarını ve özel hayatını öğrenmek çok kolay bir hale geldi.

    Sanal sosyalleşme boşanmaya zemin hazırlıyor
    İnsanların bu derece zaman geçirdiği ve paylaşım yaptığı bir ortamda paylaşılan donelerin boşanma davalarında delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı hususu ciddi önem taşıyor. Zira bu sosyalleşme, boşanmanın en önemli sebeplerinden olan aldatmaya zemin hazırlıyor.

    Aldatma olayında birçok defa taraflardan biri, rahatlıkla bu sitelerden fotoğraflıyor ve ilişkinin ayrıntılarını paylaşıyor. İşte burada paylaşılan fotoğrafların, durum bilgilerinin ve gönderilen özel mesajların delil durumunu inceleyeceğiz.

    Sosyal medyadaki boşanma delilleri Öncelikle belirtmek istediğimiz husus bu sosyal medya ve arkadaşlık sitelerinde paylaşılan bütün doneler boşanma davalarında delil olarak kullanılabilir. Ancak vasıflandırmada dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var. Eğer delil olarak değerlendirilmek istenen özel mesaj veya direkt mesaj ise bu mesajların içeriği, ilgili sosyal paylaşım (Facebook, Twitter, Instagram, LinkedIn) sitelerinden talep edilmelidir. Ancak özel hayatın gizliliği nedeniyle bu mesajların içeriği siteler tarafından mahkemelerle paylaşılmaz. Bu nedenle özel veya direkt mesajların delil olarak kullanılması problemlidir.

    Herkese açık olarak yapılan paylaşımlar ile fotoğraf ve durum güncellemeleri ise delil olarak kullanılabilir. Bunun için bir bilirkişi tayin edilir ve yapılan paylaşımların durumu incelenir. Delil olarak kullanılabilecek konumda ise mahkeme tarafından dikkate alınır.

    Bilgisayarın incelenmesi özel hayatın gizliliğine aykırı
    Burada başka bir ihtimal de sosyal medya paylaşımlarının yapıldığı bilgisayarın incelenmesidir. Mahkeme kararı ile bu bilgisayarlar incelenerek delil durumu kontrol edilebilir. Ancak bilgisayarda bulunan başka dokümanlarla üçüncü kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlali ihtimali söz konusu olduğu için boşanma davalarında bilgisayar incelemesine pek başvurulmaz. Bunun dışında herkese açık paylaşımlar ve herkese açık mesajlar delil olarak kullanılabilir.

    Bir donenin delil vasfı kazanabilmesinin en önemli şartı, yasal yollarla elde edilmiş olmasıdır. Sosyal paylaşım sitelerinde herkese açık olarak sunulan görsel bilgilerin delil olarak değerlendirilmesinde de bu husus büyük öneme sahip. Kişinin ancak kendi rızası ile Facebook, Twitter veya Instagram vb. sitelerde paylaştığı fotoğraflar delil olarak kullanılabilir. Rızası olmadan veya gizlice çekilen fotoğrafların paylaşılması, özel hayatın gizliliğine müdahaledir ve delil vasfına sahip olmaz.
    Evinizi bebek için güvenli hale getirmenin temel kuralları
    Zehirlenme
    Mutfak ve banyo lavabolarının altındaki bütün temizlik sıvılarını ve diğer tehlikeli malzemeleri alıp üst dolaplara koyun. Dolap kapaklarını kilitlemek için klips taksanız bile yürüme çağındaki güçlü kuvvetli veya zeki bir çocuğun dolabı açıp içine girmesi riskini alabilir misiniz? Bir ilkyardım çantası alın. Bebeğinizin herhangi bir zehirli madde yediğine inanıyorsanız, bir şey yapmadan önce doktorunuzu ya da 112'yi arayın.

    Hava kaynaklı kirleticiler
    Evinizi, doğal olarak yayılan radyoaktif bir gaz olan radon açısından denetletin. Duman ve karbonmonoksit dedektörleri taktırın -ve pillerini düzenli olarak kontol edin. Sigarayı bırakın ve kimsenin evinizde veya arabanızda sigara içmesine izin vermeyin.

    İple boğulma
    Perde ve stor iplerini, elektrik kablolarını, bebeğin ulaşabileceği seviyenin üzerinde mandallayarak veya maskeleme bandıyla sabitleyerek erişemeyeceği yerde tutun.

    Elektrik çarpması
    Bütün prizlerin üstünü kapatın ve evinizdeki her ampul duyunda ampul olduğundan emin olun..

    Suda boğulma
    Asla bebeğinizi küvette yalnız bırakmayın. Tuvaletin üstüne de bir klozet kapağı kilidi takın. Bebeğin başı hala ağır geldiğinden klozetin içine düşüp boğulabilir.

    Yanıklar ve haşlanma
    Ocak düğmelerine koruyucu takın. Banyo musluğunun da üzerini ya plastik bir koruyucuyla (çoğu hırdavat dükkanında bulunur) ya da etrafına sardığınız bir havluyla kapatın; bu, bebeğin hem sıcak su musluğua dokunmasını hem de kafasını vurması durumunda ciddi bir yaralanmaya maruz kalmasını engeller. Haşlanmayı önlemek için su ısıtıcınızı 35 dereceye ayarlayın.

    Düşme ve merdiven kazaları
    Bebeğiniz aktif hale gelince, eğer hala alt değiştirme masası kullanıyorsanız, bir eliniz ve gözleriniz sürekli üzerinde olsun. Merdivenlerin en üst ve en alt kısımlarına kapı takın ama buna güvenip kayıtsız davranmayın. bebeğiniz merdiven çıkmayı öğrenmeye başladığı zaman hep onun yanıbaşında olun. Yukarı tırmanma konusunda bir yıldızdır ama nasıl ineceğini bilemez.

    Karyola kazaları
    ABD Tüketici Ürünleri Güvenliği Komisyonu, karyola çıtalarının arasının 7,3 santim olmasını zorunlu tutuyor. Bu yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 1991 yılından önce üretilmiş karyolaları veya çıtaların arasının daha geniş olduğu antika bir karyolayı kullanmayın.
    Anne-baba ve çocuk ilişkisinde sorun çözme yolları
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Çocuğa disiplin nasıl verilmeli? Sorun çıktığında sınır nasıl konulmalı? Sağlıklı anne-baba ve çocuk ilişkisi nasıl kurulmalı? Uzman Psikolog Feriha Şenkaya Dildar, ebeveyn-çocuk ilişkisinde sorun çözme yollarını anlatıyor.

    Anne-babaların kendilerini en fazla çaresiz hissettikleri konulardan biri, büyümekte olan çocuklarına sağlayacakları “disiplin”in en doğrusunun ve sağlıklısının nasıl olacağıdır. Aile içinde disiplin, salt problem çözme ile tanımlanamaz. Anne-babanın herhangi bir sorun olmadığında da çocuk tarafından dinlenir olmaları önemlidir ve bunun yolu iyi ilişkiden geçer.

    Ebeveynler çocukları ile ilişki kurmaya başlarken bazı ana noktaları sağlamış olmalıdırlar. Bu ana noktalar sonucunda, aile içi iletişimin sağlıklı olması ve çıkacak problemlerin önlenmesi beklenir.

    Öncelikle çocuğunuz için her zaman güvenli bir liman olduğunuzu onlara hissettirmelisiniz. Siz onun için, yaşayacağı fırtınalara rağmen dönüp dolaşıp gelebileceği fiziksel ve duygusal bir kuvvet olmalısınız. Böylelikle size güvenli bir şekilde bağlı kalırken, aynı zamanda da çevreyi keşfetmek için duyduğu heyecanı doyurabilir.

    Çocuğunuz için güvenli bağlanmayı nasıl sağlayabilirsiniz? •Çocuğunuz ile elinizden geldiğince fazla vakit geçirin. Çocuğunuz, ilk yıllarında size olabilecek en fazla şekilde ihtiyaç duyar.
    •Çocuğunuz bir gerginlik yaşadığında bu konu hakkında ne düşündüğünüz ona karşı davranışınızı da etkiler. Örneğin çocuğun mızmızlığı kendisini rahatsız etmek için yaptığını düşünen anne, sabırsız davranır ve yaşanan gerginliğe yardımcı olmayı başaramaz.
    •Hayat şartlarınızı değiştirmek veya eğer mümkünse başkalarından destek almanız size yardımcı olabilir. Eğer kişisel hayatınız çocuğunuza yeterli bağlanmayı sunmanızı engelliyorsa, bazı şeyleri gözden geçirmelisiniz.
    •Aile içindeki değişken ve reddedici ebeveyn tutumları güvenli bağlanmayı tetikleyerek çatışmaya katkıda bulunur.


    Çatışmayı önlemek için ebeveynler açısından önemli bir diğer tutum ise iyi bir kapsayıcı olmaktır. Çocuğunuz bazen birinin kontrolü ele almasına ihtiyaç duyar. Bu kişi kızgınlığın, onaylanmamanın ve başkaldırıların üstesinden gelebilecek kadar güçlü olmalıdır. Ebeveynler çocuklarının sağlıklı gelişimi için net kurallar ve sorumluluklar belirlemelidirler.

    Çatışmaları önleme konusunda diğer bir önemli ebeveyn tutumu da onu gerçek dünyaya hazırlamaktır. Burada amaç salt çocuğunuzu mutlu etmek değil, onu hayattaki hayal kırıklıklarına, yenilgilere, adil olmayan durumlara hazırlamak ve birey olmasını sağlamaktır.

    Çocuklar gerçek hayatta onları üzebilecek durumların da olabileceğini ve bu durumlarda duygularını ifade edebilmeyi öğrenmelidir. Öte yandan ailenin her durumda istediğini yaparak mutlu ettiği çocuklar genellikle özdisiplin konusunda başarısız olurlar, çünkü kendi hatalarının sonuçlarını görmekten yoksun bırakılmışlardır.

    Çocuğunuz sizden koşulsuz sevgi almalı ancak hayatın adil olmadığını da görmeli ve bununla başa çıkmayı öğrenmelidir. Buna hazırlanmak için isteklerini erteleyebilmeyi, yaptığı hareketlerin sorumluluğunu almayı, öz-değerlendirme yapmayı, hayatındaki işleri dengeleyebilmeyi (hedefler, çakışan istekler, sorumluluklar) öğrenmelidir.

    Sorunlar ortaya çıktığında çocuğa nasıl sınır konmalıdır? Şehrin caddelerinden birinde ilerlerken bir trafik ışığına yaklaştığınızda ışık sarıya dönerse, kavşaktan geçebilecek zamanınız varsa bile; sarı ışıkta durur musunuz? Yetişkinlerin çoğu durmaz, çocukların çoğu da anne-babaları bu işaretleri gösterdiklerinde yanlış davranışlarını durdurmazlar. Bunun nedeni çocuğunuza karışık mesaj vermenizdir. Sözel mesaj ile davranışsal mesaj birbirine uymadığı veya birbirini desteklemediği zamanlarda problemlere yol açar. Tekrarlı uyarılar aslında tahmin edilen yardımı sağlamıyor olabilir. Davranışla desteklenmeyen sözel mesajların tekrarı, çocuğa davranış gelene kadar istediğini yapabilme -itaat etmeme- olanağı sağlar. Yetişkinler bazen kendi kavramlarının çocuklarla aynı olduğunu düşünürler. Bu da etkili mesaj vermeyi engeller.

    Aile içinde etkili disiplin sıcak ve yakın ebeveyn-çocuk ilişkisiyle başlar. Bunun üzerine tesis edilmiş disiplinin sağlıklı ve etkin olacağı unutulmamalıdır. Ebeveynlere düşen görev, sınır koyarak neyin başarılmaya çalışıldığını netleştirme, bu sınırların çocuğun yaşına uygun olup olmadığına dikkat etmek ve sonrasında çocuğa sınır koyarken ona özgürlük alanı bırakmaktır.
    Çocuklarda takıntılı davranışlar
    Çocuklarda parmak emme

    Bir çocuk sıkıldığında, öfkelendiğinde ya da rahatı kaçtığında başparmağını emebilir. Başparmak emmek, özellikle 3 yaşına kadar pek çok çocukta oldukça yaygındır. Bazı çocuklar 6 ya da 7 yaşına kadar bu alışkanlığı sürdürebilir. Bu gibi durumlarda çocuğunuzu durdurmaya çalışın. Ödüllendirme yöntemini kullanırsanız işe yarayacaktır.

    Çocuklarda tırnak yeme

    Çocukların yaklaşık üçte biri tırnaklarını yer. Bu alışkanlık genellikle okul çağında başlar ve yetişkinliğe kadar devam edebilir. Tırnak yeme alışkanlığı, tırnaklarda şekil bozukluğu ve ağrıya yol açabilir. Küçük bir çocuk tırnağını yediğinde dikkatini dağıtmaya çalışırsanız, bu alışkanlıktan kurtulabilir. Yaşça daha büyük çocuklara tırnak törpüsü, tırnak makası gibi hediyeler alabilirsiniz.

    Çocuklarda kafayı vurma

    Kızan, öfkelenen ya da sıkılan bir çocuk sert bir yüzeye başını vurmaya çalışabilir. Bu tür bir davranış okul öncesi çocuklarda az görülür ve genellikle 4 yaşından sonra sona erer. Tehlikeli olsa da çocuğa zarar vermez. Etkisini hafifletmek için çocuğunuza yastık ya da minder vermeyi deneyin ama bu durumda yapılması gereken en iyi şey görmezden gelmektir. Eğer vurma, çok şiddetli ya da inatçı bir hal alırsa, doktorunuza danışın.

    Çocuklarda nefes tutma nöbetleri

    Okul öncesi çağda çok az sayıda çocuk alışkanlık olarak nefesini 30 saniyeye kadar tutabilir. Sonuç olarak baygınlık görülmez. Bazen sinir ya da ağrıdan bazen de ebeveynlerine dediğini yaptırmak için bu yola başvurabilirler. Ebeveynler olarak bu tür girişimleri görmezden gelmeniz en iyisidir. Çocuklar tahmini olarak 4 yaşına geldiklerinde bu tür davranışları bırakırlar. Ama yine de endişeleriniz varsa, bir doktora başvurabilirsiniz.
    Çocuklarda tikler

    Devamlı, istem dışı hareketler, özellikle okuş çağındaki çocukları etkiler. Yüz ve baş kısımları, en çok tik hareketlerinin olduğu bölgelerdir. Örneğin göz kırpma alışkanlığı bunlardan biridir. Tikler genellikle stresten kaynaklanır ve çoğu durumda birkaç ay içinde kendiliğinden yok olur. Eğer tik rahatsız edici boyutlara vardıysa, bir doktora danışın. Çocuğunuz br çocuk psikiyatristinden ya da çocuk doktorundan öneri ve tedavi konusunda yardım alabilir.

    Çocuklarda takıntılar

    Okul çağındaki çocuklar, bazı hareketleri devamlı olarak yapmak zorunda hissedebilir ve takıntı haline getirebilir. Örneğin kaldırımdaki çizgilere basmamak gibi. Takıntılar görmezden gelindiğinde genellikle kaybolur. Eğer inatçı bir şekilde devam ederse veya artarsa, bir doktora danışmanız gerekebilir.

    Çocuklarda saç çekme ya da kıvırma

    Her yaştan çocukta, sinirlilik ve anksiyete nedeniyle saçıyla oynama takıntısı olabilir. Çoğunlukla, bu tür alışkanlıklar endişe verici değildir. Nadiren de ciddi duygusal rahatsızlıklar bazen saç yolma takıntısı şeklini alır ve kelliğe bile yol açabilir. Eğer çocuğunuz saçını sürekli olarak çekiyorsa, mutlaka bir doktora danışın.
    Uçmak istiyorsan çabala!

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Çabayı, yani emeği hayattan çıkarmak; keyfi, neşeyi, sevinci, coşkuyu, zevki, tadı, hatta sağlığı da hayattan atmak anlamına gelir.
    Sen hayatında ne için çabalıyorsun, söyle bana? En çok ne yaparken heyecanlanıp dikkatini veriyorsun? Çabalamadan, emek vermeden olsun dediklerin yok mu? Hani şu en çok “olsun bitsin artık“ diye telaş ettiklerini söylüyorum... Hemen oldurmaya çalıştıklarını, zeminden zemine zıp zıp atladıklarını...

    Tabağındaki yemeği çiğnemeden yutarsan karnında şişkinlik yapar. Sen çiğnemeyi çoktan geçtin. Artık bu durumu ben, yemek yemeden hep tok olmak istemene benzetiyorum.

    Bir eylemi hayatından çıkarmak istiyorsun. Çıkar hadi! Kim tutar seni! Peki, bunun, senaryodaki başrol oyuncularından biri olan “çaba“ olduğunun farkında değil misin? Sence bu mümkün mü? Olur tabii, öldürürsen her şeyi, bir kılıf da bulursun her olana. "Merak ediyorum, acaba seyirci beğenir mi?" dersin sonra filmini. Sadece aklı seçer dengeni bozarsan, sonra, alkış yerine para ile almak zorunda kalırsın takdiri.

    Çabayı, yani emeği hayatından çıkarmanın; keyfi, neşeyi, sevinci, coşkuyu, zevki, tadı, hatta sağlığı da hayatından çıkarmak olduğunu bilmiyor musun? Peki, bu mu istediğin?

    Yaşamdaki dengenin adım adım kurulduğunu, ilerlemek için sabrın da, çabanın da gerekli olduğunu unutuyorsun. Ne bu telaşın!

    Çabalamadan, emek vermeden yapamazsın. Yapmadan yol alamaz, ustalaşamazsın. Usta olmadan da olamazsın. Bilmenin yetmediğini, bilginin çabayla, emekle yoğrularak sana karıştığını bilmiyor musun?

    Yaşamında bundan sonra kendini yok edip zihninin zindanlarında zincirlenmiş bir köle mi olmak istersin, yoksa özünün rehberliğinde özgürce uçmak mı?

    Uçmak istiyorsan dengeyi kurman lazım hayatında. Bunun içinde akıl, emek ve yüreğini koymalısın yaptığın her işe.

    Bilmek yetmez uçmak için. Yapmalısın!
    Akıl kafi gelmez olmak için. Çabalamalı, emek vererek, terini yaptığın işe katmalısın.
    Yüreğindeki arzunun olması için; niyet etmeli, aklın süzgecinden geçirmeli ve ellerinle uzanıp almalısın.
    İşte sen bunları pek çok kere yapabildiğinde, zeminden zemine sabırla ve şükürle geçtiğinde ustalaşır ve kanatlanırsın. Artık sen olursun!

    İçinde olduğun sürecin farkında olmak ve optimum dengeye ulaşmak için çabaya, emeğe senaryonda hak ettiği yeri verebilmen dileğiyle...

    Sevgiyle yazdım.

    Saba Deniz
    Yaşam ve Nefes Koçu
    Eşyalarınız size ne öğretir?
    [COLOR="#F0FFFF"]image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Kullanmadığınız eşyaları evinizde tutuyor musunuz? Tabak çanak takımını günlük ve misafirlik diye ayırıyor musunuz? Yanıtınız kişiliğinize ışık tutuyor.


    Bu aralar cici kızıma eşyaları öğretmeye çalışıyorum. Onlara dikkat etmeyi, sevmeyi, bakmayı, sahiplenmeyi ama aynı zamanda paylaşmayı, tutunmamayı gerektiğinde kolayca vazgeçebilmeyi… Değer vermeyi, ama bir diğer taraftan da kendini onunla bütünleştirmemeyi… Değerini eşyaları üzerinden etiketlememeyi…

    Cicimin eşyalarla bu sıralar arası pek bir haşır neşir. Sürekli bir şeylerini kaybedip aramakla meşgul. Ya da onlara çarpıp canını acıtıyor. Bir arkadaşı eşyasını istediğinde ise vermeyi kimi zaman reddediyor.

    Ben de o sebeple farkındalığımı eşyalara çevirdim. Uzun zamandır, onları dinlememiş ve söylediklerini duymamış olduğumu fark ettim. Oysaki kendimi tanıma yolculuğumda ne büyük rehberlikleri varmış.

    Yürümeye ilk başladığınızda çarptığınız koltuk köşelerine, büfe kenarlarına gidip “ıhh ıhh” diye vurmuşluğunuz var mı?

    Ya da belki onu hatırlamıyorsunuz ama komşunuzun oğlu veya yeğeniniz gelince yere düşüp kolumu çarptığında gidip “Al sana, al sana kötü dolap. Niye onun canını acıttın” diyorsunuz.

    Bu davranışınızla aslında kendinize veya yeğeninize öğrettiğiniz ne biliyor musunuz? Olan bir olay karşında kendine bakmadan, nerede sorumluluk alamadım, dikkatli olmadım demeden önce bir suçlu arayıp, ona kızmayı öğretiyorsunuz.

    Torununuz gelmeden evdeki eşyaları kaldırıyor musunuz? Tehlikeli köşelere yastıklar koyup açık pencereleri kapatıyor musunuz?

    Bu tür müdahalelerle ne yaptığınızın farkında mısınız? Onun öğrenme sürecine karışıyorsunuz. Dikkati öğrenme ve kullanma sürecini erteliyorsunuz. Bu işi onun yerine siz yapıyorsunuz.

    Bir anda görmediğiniz eşyalar çocuğunuzla girdiğini her ortamda anlam değiştiriyorlar mı? Çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aradığında ses çıkaran bir anahtarlık çocuğunuzu bir süre oyalayabiliyorsa, kurtarıcıya; bir yerine batabilir endişesi taşıdığınız çubuklu oda parfümü canavara dönüşüyor.

    Kısaca sorayım: Eşyalarınızın size ne öğretmeye çalıştığının farkında mısınız? Onlara değer ve önem veriyor musunuz?

    Birkaç soruyla size nerede olduğunuzu anlamanız için yardımcı olayım:

    - Açık büfe restorandan aldığınız her şeyi yiyor musunuz?
    (Sınırlarınızı biliyor musunuz? Yoksa nefsiniz sizi ele mi geçirmiş?)

    - Evdeki eşyalarınızın düzenli bakım ve onarımını yapıyor musunuz?
    (Sahip olduklarınıza önem verdiğinizi, şükrettiğinizi gösterir. Bu da sizi bir üst zemine taşır.)

    - Kullanmadığınız eşyalar hala evinizin bir köşesinde ya da bir depoda mı? Yoksa onları ihtiyacı olanlara verdiniz mi?
    (Bir gün lazım olur diye tuttuğunuz her şeyle evrene verdiğiniz mesaj, yerine yenisini koyamam endişesidir. Kıtlık bilincine sokar sizi. Bırakın tutunduklarınızı, ihtiyacınız olduğunda yenisi gelecektir. )

    - Vazgeçemediğiniz eşyalar var mı? Onlardan niye ayrılamıyorsunuz?
    (Artık kullanmadığınız, eskimiş eşyalar sizin geçmişe tutunduğunuzu gösterir. Bu da yaratım enerjinizi düşürür. Boşaltın dolaplarınızı, yeniye yer açın.)

    - Evdeki tabak çanak takımını günlük ve misafirlik diye ayırıyor musunuz?
    (Kendinize gereken değeri ve önemi vermediğinizi gösterir. Her gün eve gelen misafir siz olun. Kendinizi sevin. Siz değerlisiniz.)

    Tutunduğunuz her ne varsa kolaylıkla bırakmanız ve sadeliğin içindeki keyfi yaşamanız dileğiyle…

    Sevgiyle yazdım.

    Saba Deniz
    Yaşam ve Nefes Koçu
    Farkındalığımızı nasıl geliştirebiliriz?
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Bir süredir yazılarımda farkındalıktan bahsediyorum. Farkında olmanın, olana bütünsel olarak bakmak olduğunu dile getiriyorum. Bu durumu biraz daha netleştirmek gerekirse, farkında olmak, bakmak, görmek, fark etmek, anlamak sıralamasındaki yeri fark ettiğini anlamak anlamına geliyor.

    Anlamak ise eyleme geçebilmek döngüsünü başlatan ilk adım. Biliyorsunuz ki biz yaşamda eylemlerimizle yol alıyoruz. Yani yaratımlarımız bizim eylemlerimiz oluyor. Öyleyse farkında olmak gelişmek, ilerlemek, yeniyi kabul etmek, olanı olduğu gibi kabul edebilmek anlamına da geliyor.

    Peki, ya farkında değilsek neler oluyor, onu biliyor musunuz?
    Ya o sırada olana dışarıdan bakamıyorsak? Hatta tam tersine o anda olan hakkında zihnimizden milyonlarca kelime geçiyor ve biz bu kelimelerin rüzgarından bir oraya bir buraya savruluyorsak.

    Zihnimiz farkındalıktan uzaklaştığımızda hemen komutayı devralır. Ve kendine yeni bir rol biçer. Ve başlar senaryolar yazmaya. Hemen kendince bir hikaye uydurur. Yeni bir senaryo yaratır ve bu senaryoda oynayacak kahramanlar da bizim tanıdığımız insanlar olur. Biz de senaryonun içine girdikçe, kendimizi filme daha çok kaptırırız ve içimizde kızgınlık, kendini suçlama, öfke; yani korku kökenli duygular hissetmeye başlarız.

    Zihinde korku vardır. Zihnin görevi, bizim önümüze bu korkuları tek tek getirip onlardan arınmamızı, onları sevgi enerjisine dönüştürmemizi sağlamaktır.

    Farkında olmak ya da olmamak arasındaki çizgi öyle kısa ki...

    Ben bu çizginin farkında olmamayı hava durumundan etkilenmeye benzetiyorum. Bir an güneşli, ertesi an yağmurlu veya aniden karlı veya fırtınalı...

    Havanın değişimine müdahale edemeyiz. Ne de olsa o tanrının işi…

    Oysaki hava durumu bir anda modumuz nasıl değiştiriyor, değil mi? Siz çizginin hangi tarafında olmayı seçiyorsunuz?

    Ama çok kolaylıkla yapabileceğimiz bir şey var: Zihnimizin sesini, düşüncelerimizi yönetebiliriz. Yani onun her söylediğinin peşinden gitmek zorunda değiliz. Eğer farkında olursak özgür irademizle seçim yapabiliriz.

    Farkındalıkta seçimlerimizi nasıl yaparız?

    Eğer farkındalıkta olamıyorsak, bilin ki; o anda zihnimizin karanlık, korku, endişe, kaygı dolu dehlizlerinden birindeyiz. Bilin ki bu karanlıktaki her şey zihnin yarattığı uydurma bir senaryodan ibaret. Muhtemelen bizim bir zamanlar farkındalıksızlıkta depoladığımız eski bilgileri kullanarak oluşturulmuş bir senaryo. Ama bu durum hakikat değil.

    Farkındalıkla yaptığımız seçimler öncelikle hakikatin izlerini taşır. Önce olanı olduğu gibi görebilmeyi kolaylaştırır. Bu da bizi, olanı doğru anlamaya, doğru karar vermeye, hazırlık yapabilmeye ve eyleme götürür. Ve biz eylemi seçtikçe hafifler, zamanla olgunlaşırız. Modumuz ise hep güneşli hava gibi olur.

    Sevgiyle yazdım,

    Saba Deniz
    Dönüşümsel Yaşam Koçu, Transformal Nefes Koçu
    Vücudunuzu mükemmel gösterecek 7 ipucu
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Bu sezon oldukça trend olan takımlarla mükemmel bir görüntüye kavuşabilirsiniz! Tek renk bir takım sizi tek bir çizgide oldğunuzdan daha uzun ve zayıf gösterecektir.

    Pantolon seçimini yüksek belden yana kullanarak karnınızdaki fazlalıkları kapatabilir, uzun ceket boyuyla kalçalarınızı örtebilirsiniz.

    Dolabınızda tulumlara yer açın. Rengi ne olursa olsun tek parça olduğu için sizi zayıf gösterecek olan bu parça trendleri de yakından takip ettiğinizi kanıtlayacak.

    Tercihiniz yine siyahtan yana olursa iki kuralı birleştirerek mükemmel görüntüyü elde edin! Siyah tulumunuzu renkli bir aksesuarla tamamlayın ve dikkati dağıtın.

    Kendinizi olduğunuzdan uzun göstermek için ombre trendini uygulamaya özen gösterin. Seçeceğiniz bir rengin farklı tonlarını kombininizde kullanarak bir bütünlük yakalayabilir bu sayede ince ve uzun görünebilirsiniz.

    Bu noktada tek dikkat etmeniz gereken hangi bölgenizi daha zayıf göstermek istediğiniz. Göğüs bölgenizi küçük göstermek istiyorsanız koyu tonları üst giyimde kullanabilirsiniz.
    Parlak renklerle karşınızdakini şaşırtın. Koyu renklerle oluşturduğunuz kombininize iddialı bir renk ekleyerek sakladığınınız bir şey olmadığını, olsa bile, gösterebilirsiniz.

    Renkli aksesuarlar kullanarak dikkati farklı bölgelere çekebilirsiniz. Ayakkabı ya da kolyenizi renkli tercih ederek insanların rahatsız olduğunuz bölgelerinize bakmalarının önüne geçebilirsiniz.

    Renkli tercihler sokakta da kolaylıkla fark edilmenize yardımcı olacaklardır!

    Kalça bölgenizden şikayetçiyseniz ve etek giymek istiyorsanız dokulu modelleri tercih edin. Özellikle dantelle birleşen parlak renkli parçalar dikkati kalçanızdan alıp bacaklarınıza yönlendirebilirsiniz.
    Kombininizde çizgi kullanmaktan çekinmeyin. Bahar döneminde de oldukça popüler olan çizgiler sizi olduğunuzdan zayıf gösterecektir. Enine çizgiler yerine dikine olanları tercih ederseniz hem olduğunuzdan uzun ve zayıf gösterebilirsiniz.
    Moda ikonu olmanın on altın kuralı
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    Haber Türk'ün 2 Haziran tarihli Magazin ekinde ülkemizin başarılı Moda yazarlarında Esra Çoruh "Moda İkonu Olmanın On Altın Kuralı" isimli harika bir yazı yazmış.

    Modadan anlamayan magazin basını yazarlarının aksine, işini bilen ve işinin hakkını veren bir yazar olan Esra Çoruh'un bu yazısını okurken öyle çok keyif aldım ki sizlerle paylaşmadan edemedim.

    Bakınız Moda ikonu olmanın 10 altın kuralı şöyle:

    1. Stil sahibi olmakla modayı takip etmek aynı şey değildir. Moda ikonluğu parayla alınmaz. (Bence de vitrindeki mankenin üzerindekileri komple alıp giymek sizi ikon yapmıyor maalesef bayanlar)

    2. Özgün bir stil yaratmak için gülünç duruma düşmeyin. Gerçek moda ikonlarını örnek alın. (Galiba burada göndermenin kime yapıldığı gayet açık, yine de anlayanlar anlamayanlara anlatsın...)

    3. Yaşa göre stil anlayışı değişir. 20'lerde daha cesur, 40'larda klasik parçalara yönelin. (bakınız Pelin'in yorumsuz olarak yazdığını Esra da söylüyor, 40 yaşına merdiven dayayıp 17 yaşınızdaki kızınızla bir örnek giyinince komik oluyorsunuz!)

    4. Moda dergilerini takip edin. Ama dergideki çekimleri kopyalayarak ikon olamazsınız.

    5. Kendi görünümünüzü ve stilinizi anlatan sözlerden liste yapın. Asla taklitçi olmayın. (Güya ikoncan olarak bilinen 2 malum bayanın farklı zamanlarda bir örnek kıyafetlerle yakalanmaları ne kadar tarzsız olduklarının kanıtı aslında)

    6. Gardırobunuza detoks yapın, giymediğiniz, kullanmadığınız ne varsa hemen atın.

    7. Ayakkabı için paraya kıyın. İkon olmak ayakkabıda zamansız parça almaktır.




    8. Kalitesiz ve sahte şeylerden uzak durun. Hep tasarım elbise giymek de gerekmiyor. (Kesinlikle katılıyorum, paranız yetmediği halde istediğiniz çantanın, elbisenin sahtesini almak sizi sadece özenmiş ve alamamış durumuna düşürür, sahtesine sahip olmaktansa hiç olmamak çok daha iyidir.)

    9. Makyajda doğallık önemli. Size uygun renklerle her zaman doğal makyaj yapın.

    10. İkoncan diye boy gösterenleri örnek almayın. Onlar paralarıyla rezil oluyor. (Bu madde ile birlikte Esra Çoruh'a da helal oluyor...)

    Hemen her maddeyi çok gerçekçi ve doğru bulduğum bu yazının çakma ikoncanlarımızı halka mal eden bazı kendini bilmez magazin yazarları tarafından da dikkate alınacağını umuyorum.

    Kaynak: iconjane.com
    Çocuklarda kardeş kıskançlığını önleme tüyoları
    [COLOR="#F0FFF0"]image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Aileye ikinci çocuk gelmesi, büyük çocuk için kıskançlık günlerinin başlaması anlamına gelebilir. Dolayısıyla anne baba için de bu durumla mücadele başlıyor demektir. “Özellikle büyük çocuğunuz bebeğe zarar vermeye çalışırsa, agresif davranışlar sergilerse, bebek gibi davranmaya başlarsa ve sizin tüm bu süreçle ilgili endişeleriniz varsa destek almalısınız” diyen Çocuk Gelişimi Uzmanı İlknur Güven, kardeş kıskançlığı önlemenin ipuçlarını paylaşıyor…

    •Çocuğunuzun kardeşine ve size nasıl tepki vereceği konusunda kaygılanmayın. Bilin ki çocuklar anne babalarını model alırlar eğer siz endişeli davranırsanız, çocuğunuz da endişeli olacaktır.


    •Büyük çocuğunuz hastaneye geldiği ilk anda bebeği kucaklamak yerine öncelikle ona sarılın.


    •Yeni doğan bebeğinizi büyük çocuğunuza nasıl tanıştırdığınız kardeş kıskançlığını önlemek açısından önemlidir. Örneğin belki yeni doğan kardeşinden olduğunu söyleyerek ona bir hediye verebilirsiniz.


    •Büyük çocuğunuz hastanede değilse onu her gün hastaneden arayın. Mümkünse sizi ve bebeği ziyaret etmesini sağlayın.


    •Çocuğunuz sizi yatarken ve tıbbi malzemeleri gördüğünde (serum, iğne vb) endişe duymaması için kısa cümlelerle onun anlayabileceği dilde açıklamalar yapın.


    •Çocuğunuz hastanede kalış süresini kendi ayarlasın. Zorla çocuğunuzu eve yollamayın. Hatta çocuğunuz sizinle kalmak istiyorsa ve siz de istiyorsanız birlikte hastanemizde misafirimiz olabilirsiniz. (Büyük çocuğunuz grip, enfeksiyon gibi hasta değilse)


    •Siz hastanedeyken büyük çocuğunuzla ilgilenecek (örneğin baba) birisi olması ve onu sevdiği bazı etkinliklere (örneğin park, sinema, vb…) götürmesi faydalı olabilir.


    •Çocuğunuz kardeşi geldikten sonra da çocuk olduğunu unutmayın. “Sen artık abla oldun” gibi cümleler kurmayın


    •Misafirleri “Bebek geldi, senin pabucun dama atıldı, sen büyüdün artık kardeşini seviyoruz” gibi sözleri söylememeleri konusunda uyarın.


    •Yeni doğan bebeğe aşırı sevgi gösterisinde bulunup daha sonra bebeği bırakıp aynı davranışı çocuğa uygulamaktan kaçının.


    •Bebeğe adı ile hitap edin. Bebeğin evde bir nesne olmadığını, bir canlı varlık olduğunu hatırlatacaktır.


    •Bebeği severken “Benim kızım/oğlum” gibi cümleler kullanmayın. Bunun yerine “kızım/oğlum” daha uygun olacaktır.


    •Çocuğunuzun yaşantısını bebeğe göre ayarlayıp “kardeşin uyuyor sessiz ol” gibi sözler söylemeyin.


    •Aşırı kaygılı davranıp bebeği kardeşinden uzak tutmayın. Kardeşinin de bebeği sevmeye hakkı var.


    •Kardeşini kıskanmasın diye büyük çocuğa aşırı ilgili veya aşırı hoşgörülü davranmayın. Kurallarınız bebek doğmadan önce nasılsa bebek doğduğunda da aynı olsun.


    •Bebeğin canını yakıp zarar vermek isteyen bir çocuğun aslında ona düşmanlık beslemediğini bilmelisiniz. Çocuğun yaptığı davranışın doğru olmadığını ve sizin buna izin vermeyeceğinizi, sinirlenmeden anlatın ve gösterin.


    •Bebeğin gelişi ile birlikte çocuğunuzu kreşe veya okula başlatmayın. Bu durum çocukta kardeş kıskançlığını tetiklediği gibi okul sendromu oluşmasında da büyük faktör oynar.
    Çocuklarda yetersizlik hissi neden olur?
    [COLOR="#F0FFF0"]image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    •Çocuklar kendilerini neden yetersiz görürler?
    •Bu hissiyatta ailenin payı nedir?
    •Yetersizlik hissi doğuştan mı gelir yoksa hayat biçimi ve/veya standartlar ile ilgisi var mıdır?
    •Ebeveynler çocuklarının yetersizlik hissini aşabilmeleri için nasıl destek olmalı, neleri yapmaktan sakınmalıdırlar?


    Yukarıdaki soruların yanıtlarına değinmeden evvel ‘yetersizlik’ kelimesinin anlamına bir göz atalım isterim. Sözlüklerde birkaç farklı açıklama mevcut;

    1. Gerekli bilgi ve yeteneği olmayan, yeterliği olmayan, kifayetsiz, ehliyetsiz.
    2. Eksiği olan, yetecek kadar olmayan.
    3. Gereken, istenen niteliği olmayan.
    4. Verimli olmayan.

    Peki, yeni yetişmekte olan hangi insan canlısı bu karmaşık içerikli tanımlamaları üstlenir sizce. Hiç tatmadığınız bir besini canınızın çekmesi ihtimali ile eşdeğer olasılık da diyebiliriz. Demek istediğim şudur ki, küçük insan canlıları dünyayı ve diğerlerini kendi gözleri ile tanır, deneyimlerken kendilerini ise en yakınındakilerin gözlerinden tanırlar. Yaşamlarının ilk yılları itibari ile en yakınında olan kimseler o küçük canlıya hangi hissiyatlar ile bakıyorsa o duygu geçişi o canlının kendilik algısını büyük ölçüde belirleyici nitelikte olacaktır.
    Gelelim yukarıdaki soruların yanıtlarına…

    Öncelikli olarak bu soruyu kim soruyor? Yetersizlik duyguları ile boğuştuğu düşünülen çocuk kaç yaşında ve çocuğun hangi davranışları, etrafındaki yetişkinlerin çocuğun kendisini yetersiz gördüğünü düşünmelerine sebep oluyor? Bunları bilmek lazım.

    ‘Yetersizlik hissiyatı’ olarak tanımlanan ve sıklıkla belirtileri birbirine karıştırılan iki farklı durum söz konusu. İlkinde birçok çocuk kendisini ‘yetersiz’ hissetmekten ziyade ‘mükemmeliyetçi’ likten muzdarip olup, hata yapmaktan korkması sebebiyle harekete geçmeyi erteler ya da harekete geçmez. Bir diğeri ise, birçok olası sebep dolayısıyla, çocuğun sosyal ortamlarda kendini ifade edememesi, yetişkin ve/veya akranları ile iletişim kuramaması gibi sıkıntılara yol açan sosyal çekiniklik halidir. Her iki durumda da bu tutumlar çocuğun yaşam kalitesini düşürüyorsa uzman desteği alınmalıdır. Ve her iki durumda da yaşanan problemin nedenleri arasında çocuğun varoluşunun haricinde yüksek oranda ebeveynlerinin varoluşları ve ebeveynlik tutumları bulunur.

    Bu soruyu soran ebeveynler öncelikle çocuklarını ‘neye?’ ve ‘kime?’ göre yetersiz bulduklarını kendileri cevaplamalılar bence. Kimi zaman mükemmeliyetçi olan çocuk değil anne veya baba olabiliyor ve söz konusu ‘yetersiz’ bulunan alan, sadece anne veya babanın özelinde ‘yetersiz’ oluyor. Ancak burada şöyle bir kilitlenme yaşanıyor: Ebeveyni tarafından ‘yetersiz’ bulunan ya da ‘yetersiz’ olduğu için üzülünen çocuk, günün sonunda gerçekten kendisini ‘yetersiz’ hissetmeye başlıyor.

    Ayrıca,
    1. Yetenek gerektiren sanat, spor gibi faaliyetlere istemeyen, yapamayan çocuğu zorla göndermek; sürekli başarısızlık yaşamasına göz yummak (yeteneği olmayan konularda) çocuğun kendisini orada bulunan akranlarından daha yetersiz hissetmesine neden olabilir ve çocuk bu yetersizlik/başarısızlık duygusunu yaşamına genelleyebilir. Çünkü erken yaşlarda her bireyin farklı beceri ve yeteneklere sahip olabilme durumunu çocuklar muhakeme edemezler.

    2. Bilişsel kapasitesinin çok üzerinde okullarda, geri adım atmadan okutulan, evde bu konu hakkında akranları ile sürekli karşılaştırılan çocuklar da akademik alanda kendilerini yetersiz hissedebilir ve içe çekilebilirler. Ve elbette son olarak, sürekli eleştirilen çocuklar kendilerini yetersiz hissederler.

    Yani çocukların var olan beceri, yetenek, kapasite ve ilgileri dahilinde sosyal ve akademik yaşantılarının düzenlenmemiş olması ‘yeterlilik’ ile ilgili sorun yaşamalarına neden olabilir.

    Bir de çokça danışanlarımla paylaştığım bir konu üzerinde durmak istiyorum son olarak. Bu gibi ‘çekinik’ tutum sergileyen çocukların ebeveynlerine önerim, öncelikli olarak kendi ebeveynleri ile geçmişlerine, çocukluklarına dair sohbet etmeleri ve bilgi almalarıdır. Birçok anne baba ile konuştuğumda ikisinden biri genellikle ‘ben de böyleymişim!’ diyor. İnanın! Ancak o günün ‘utangaç!’ çocuğu bu güne baktığımızda işini yapan, ailesini kurmuş, sosyal çevresi olan bir yetişkin. O halde bu, yapısal bir süreç olabilir ve yaşla bir değişim gösterebilir. Gerekli olan sadece, elden geldiğince soğukkanlı olunması ve evladınızın da sizler gibi gelişim gösterebileceğine inanmanızdır.

    Ne zaman uzman desteği alınmalı?

    Çocuğunuz ihtiyaçlarını dile getiremiyorsa, akranları ile iletişimde güçlük çekiyor ve belki akran zorbalığına maruz kalıyorsa, okul yaşantısında bildiği halde sözel ve yazılı olarak kendini ifade edemiyorsa, yalnızlığı sebebiyle yaş normaline uygun olamayan ve bedenine zarar verme ihtimali olan tekrarlayıcı davranışlar (kaş, saç koparma, parmak emme, bedene zarar verir ve günün büyük bir zaman dilimini kaplar nitelikte mastürbasyon, vb.) geliştirmişse ve elbette bu davranışlar olmasa dahi siz anne ve/veya babalar bu durumla ya da kendi hissiyatınız, soru işaretleriniz ile başa çıkmakta zorlanıyorsanız, işler daha da karışmadan bir uzmandan destek almanızı tavsiye ederim.
    Çocuklara ölüm nasıl açıklanır?
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    Çocuğuyla ‘ölüm’ hakkında konuşmakta güçlük çeken anne ve babalar, bilmelisiniz ki yalnız değilsiniz. Çoğu yetişkin, özellikle de küçük yaş çocuklarıyla ‘ölüm’ ile ilgili konuşurken tereddüt yaşar. Fakat ‘ölüm’ karşı konulamaz bir gerçek ve bizler bir şekilde çocuklar için bu durumla başa çıkmakla yükümlüyüz. Eğer yardımcı olmak istiyorsanız, bu konunun konuşulmasında bir sakınca olmadığını onlara mutlaka hissettirmelisiniz.

    Çocuklarınızla ölüm hakkında konuşmanız, onların bu konu hakkında bir bilgiye sahip olduğu veya olmadığı ya da varsa yanlış edinilmiş bilgiler, korkular veya endişeleri ile ilgili fikir sahibi olmanızı da sağlayacaktır. Anne ve babalar, gereği kadar DOĞRU bilgilendirmeyi yaparak çocuklarının konu ile ilgili çok daha huzurlu ve kendilerini güvende hissetmelerini sağlayabilirler. Konuşmak, bütün problemleri çözmeyebilir; fakat konuşmamak, siz anne ve babaların çocuklarınıza yardım edebilme becerinizin kısıtlanmasına, engellenmesine neden olur.

    Çocuklarla ölüm kavramı ile ilgili ne zaman ve ne gibi bir içerik doğrultusunda konuşacağımız çocukların gelişim-yaş aşamaları/dönemleri ve yaşam tecrübelerine göre (bir akraba ve/veya yakının kaybına şahit olma durumu) değişim göstermelidir. Ölüm kavramı ile ilgili konuşmaların içeriği aslında sadece çocuklarla ilgili değil, biz yetişkinlerin de kişisel tecrübeleri, inançları ve duygulanımlarına göre şekillenir.

    Çocuklar ölümle nasıl tanışır?

    Sizler keşfetmeden uzun zaman önce aslında çocuklar ölümle ilgili bir farkındalık çoktan edinmiş oluyorlar. Bir şekilde yaşamınız içerisinde ölü kuşlar, böcekler görüp yerde cansız yatan hayvan bedenlerine şahit olurlar. Belki de en azından günde birkaç defa televizyonda bir şekilde bu ve bunun gibi sahnelerle karşılaşırlar. Ölüm kavramını içerisinde bulunduran masalları da unutmamak lazım tabii ki. Tüm bu edinimlerini de çocuklar çoğunlukla oyunlarında sergilerler. Ölüm, yaşamın bir parçası ve çocuklar da bir ara bir şekilde bunun farkındalığını edinirler.

    Eğer çocuklarınıza ölüm hakkında sizinle konuşma müsadesi, olanağı tanırsanız, hem ihtiyaçları olan bilgiyi vermiş hem de ileride yaşanabilecek herhangi bir kriz anı için onları bir nebze hazırlamış olursunuz. Bu şekilde davranmanız, herhangi bir yakınınızın kaybı dahilinde yaşanacak üzüntü ve acıyı elbetteki ortadan kaldırmayı sağlamayacak fakat üstesinden gelinebilir kılacaktır.

    Siz söylemeseniz de çocuk ölümü fark eder
    Birçoğumuz üzüntü yaratan şeyler hakkında konuşmaktan kaçınırız. Duygularımıza ket vurmaya çalışır ve onlar hakkında konuşmayarak daha tahammül edilebilir kılabileceğimizi umarız. Fakat bir konu hakkında kimseyle konuşmuyor olmamız, o kimse ile iletişim kurmuyor olduğumuz anlamına gelmez. Çocuklar harika gözlemcilerdir. Anne babalarının yüzlerindeki mesajları okumakta üstlerine yoktur. Bunun akabinde de bir şekilde anne/babalarına destek olmaya çalışırlar. İnsanoğlu kendini yaptıkları, söyledikleri ve söylemedikleri ile ifade eder.

    Konuşmaktan kaçındığınız konular olması çocukların soru sormalarını ve sizinle olan paylaşımlarının daha da azalmasına neden olur. Bir çocuk için kaçınma, "Eğer anne ve babam bu konu hakkında konuşamıyorlarsa o zaman gerçekten bu ürkütücü ve kötü bir şey, o zaman bu konu ile ilgili ben de konuşmamalıyım" mesajını içerebilir. Bu şekilde davranılması hem çocukların daha çok üzülmesi ve yalnızlaşmasına hem de ne hissettiklerini anne ve babaları ile paylaşmamalarına yol açabilir.

    Diğer yandan, çocuklarla paylaşılan bilgilerin çocukların yaşına uygun nitelikte olması gerekliliğinin önemi unutulmamalıdır. Çocuklarla konuşurken birçoğumuz, tüm soruların yanıtlarını bilmiyorsak diye kendimizi rahatsız ve güvensiz hissederiz. Küçük çocuklar için anne ve babaları HER ŞEYİ BİLİR! Ölümü bile… Hatta onların anne ve babaları EN GÜÇLÜDÜR! Fakat ölüm hem hayatın kati gerçeği hem de en büyük belirsizliği değil midir aynı zamanda?

    Her birimiz ölüm ile ilgili sorulara, hayatımızın farklı dönemlerinde yaşanmışlıklarımıza ve duygulanımlarımıza bağlı olarak değişik yanıtlar verebiliriz. Çocukların hayal ettikleri gibi her şeyi bilmek mümkün değil, o zaman tüm dürüstlüğümüzle onlara kimi soruları için "Bunun yanıtını gerçekten bilmiyorum" diyebilmek çok daha sağlıklı ve inandırıcı-rahatlatıcı olacaktır.

    Çocuklar hangi yaşta ölümü nasıl algılar?

    Araştırmalar çocukların ölümü kavrama sürecinde birtakım gelişim aşamalarından geçtiklerini gösteriyor. Örneğin beş yaşa kadar çoğunlukla çocuklar ölümü geri döndürebilir, geçici ve sadece başkalarının başına gelebilecek olarak algılar. Beş ile dokuz yaş arası çocukların birçoğu, ölümün bir son olduğunun, tüm canlıların (kendisi ve ailesi haricinde) elbet bir gün öleceğinin bilincini kazanır.

    Dokuz-on yaşları ile ergenlik dönemi arasındaki çocuklar ise ölümü yetişkinler gibi algılamaya başlarlar. Ergenler yavaş yavaş hayatın anlamını sorgulamaya başlarlar. Bir kayıp sonrası ölümle ilgili yaşanan korku ve endişeler her şeyi kontrol etmeye çalışma, ritüelin bozulması halinde rahatsız olma davranımları ile kendini gösterir.

    Çocuklara ölümü nasıl açıklamalı?

    Son olarak değinmek istediğim, çocuklar ile ölümü konuşuyor olmanın öneminin yanı sıra bu kavramı açıklarken asıl nelerin söylenmemesinin daha sağlıklı olduğudur. Örneğin, "Bizimle değil ama bizi yukarıdan hep izleyecek" ya da "Derin bir uykuda" gibi masalsı söylemler kimi zaman küçük yaş çocuklarında yoğun endişe ve korkulara neden olur. Sürekli gözetleniyor olma endişesi ve/veya uyuyan ya da hastalanan ebeveynin gidip bir daha dönemeyeceği korkusu gibi.

    Lütfen çocuklarınızı duyun, karşılıklı korku, tereddüt ve kaygılarınız hakkında konuşun. Paylaşıyor olmak ailece birçok zorlu tecrübeyi çok daha az sarsıntı ile atlatmanıza yardımcı olacaktır.
    Ergenlerin sosyal medyayı kullanmasına müdahale etmeli mi?
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sosyal medya kullanımının ergenlik çağındaki gençler üzerinde olumlu ve olumsuz sonuçları neler? Anne babalar çocuklarının sosyal medya kullanımını kısıtlamalı mı? Uzman Psikolog Yegan Sasık yanıtlıyor.

    Gazetede bir yazısında Erdal Atabek diyor ki; yeni bir dünya kültürü doğuyor. Dijital dünya kültürü. Çocuklarımız artık bu dünyanın çocuklarıdır. Onları tanıyor muyuz? Yoksa eski bilgi şemalarımızın çerçevesinden bakıp onları bu çerçeveye oturtmaya mı çalışıyoruz?

    Gerçekten yapmaya çalıştığımızın ne ve ne kadar işlevsel olduğunu çağın yetişkinleri, ebeveynlerinin sorgulaması gerekiyor öncelikle. Özellikle gençlerin küreselleşmiş davranış modelleri ile ilgili.

    Çağın en genelleşmiş; küreselleşmiş iki davranış modeli ‘kullanmak’ ve ‘atmak’ olarak gösteriliyor.

    Tüketim toplum düzeni, getirisi olan yeni davranış modelleri ve teknoloji çağı ürünleri ile entegre olunca gençlerin, ebeveynleri tarafından anlaşılamayan, onay görmeyen ve hatta ebeveynlerini endişelendiren bir diğer konu da teknoloji ürünlerinin kullanımı göze çarpıyor.
    Teknoloji ürünleri kullanımı (akıllı telefonlar, bilgisayarlar, i- pad’ler, vb.) ile sosyal medya kullanımına dair tedirginlikler genellikle ebeveynler için farklılık göstermiyor.

    Bu doğrultu da sıkça sorulan şu sorulara değinmeye çalışacağım:


    Gençler ne amaçla sosyal medyayı kullanıyor?

    Kuşkusuz ki teknoloji doğru kullanıldığında hayatı oldukça kolaylaştırır. Yani sosyal yaşantıda etkin olmak isteyen bir kişi hedeflerine ulaşmak için teknolojiyi veya sosyalliğini beslemek amacıyla sosyal medyayı kullanabilir; hiçbir sakıncası yoktur. Güncel olayların takibini sağlamak, akranları ile ortak dil edinebilmek, akademik yaşantısı için bilgiye hızla ulaşmak gibi nedenlerle sosyal medya ve teknoloji kullanımı oluşur.
    Bunun haricinde elbette sosyal medya aracılığı ile kendini ifade edebilmek çoğu zaman kimlik oluşum evresi tamamlanmış olan gençler için çok daha kolaylık sağlar. Orada istedikleri kişi ile çekinmeden, utanmadan konuşabilir, düşüncelerini ifade edebilirler. Ayrıca günümüzde birçok genç; özellikle sosyal yaşantılarında diğerlerine göre biraz daha çekinik olanlar, sosyal medya ve web siteleri üzerinden popüler kültürü simgeleyen grup, şarkıcı, oyuncu gibi kişilerin ‘fan’ları olur, bu kişileri takip eder ve bu sayede arkadaşlıklar edinir. Bu süreç akranları ile sosyal yaşantıda sıkıntı yaşayan gençlere yalnız olmadıkları ve anlaşıldıklarını hissettirir.


    Sosyal medyayı ne kadar süre ve ne şekilde kullanmak "normal" kabul edilebilir?

    Youth Insight’ın 2013 araştırması sonucu gençlerin haftada 50 saat sosyal medya için vakit harcadıkları yönünde. Araştırma, lise öğrencilerinin sosyal medyada en aktif oldukları zaman diliminin 16.00-24.00, üniversite öğrencilerinin ise 22.00-02.00 olduğunu gösteriyor. Ayrıca gençlerin sosyal medya aracılığıyla en çok takip ettikleri sektörlerin telekomünikasyon ve hazır giyim olduğu da belirtiliyor.

    Öncelikle ergenlik dediğimiz gelişim döneminin de uzun bir süre olduğunu ve bu dönem içerisinde çocuğunuzun farklılaştığını göz önünde bulundurmanız önemli. Yani 13-14 yaşındaki bir ergen ile 19 yaşındaki bir ergene verilecek tepkiler aynı olmayacaktır. Ancak erken yaşlar itibariyle aile ilişkilerinin olumlu, sıcak, paylaşım odaklı olması bu yıllarda güçlüklerin daha kolay atlatılmasına ve yeni çağın sorunu olan teknoloji ve sosyal medya kullanımın kötüye kullanımının gündeme gelmemesine temel oluşturacaktır.

    Hangi yaş dilimi olursa olsun ebeveynlerin dikkat etmesi gereken ilk unsur, gencin sosyal medya veya teknoloji ürün kullanımının, yaşam kalitesini bozmayacak ölçüde olup olmadığıdır. Yani bu kullanım süreleri okul başarısını etkilememeli, arkadaş ve aile bireyleri ile geçirilen zamanlardan çalmamalıdır. Eğer ki genç gittikçe içe kapanır, sosyal ilişkilerden uzaklaşır ve akademik başarısı düşüş gösterirse bir uzmandan yardım istenmelidir.

    Bu gibi belirtiler gözlemlenmeyen gençler için genel ideal bir zaman değil de aile içerisinde, ailenin doğruları çerçevesinde kararlaştırılacak ideal kullanım süresinin oluşturulmasını daha gerçekçi buluyorum.


    Sosyal medya kullanımının gençler üzerindeki olumlu etkileri neler?

    Elbette sosyal medya aracılığı ile birçok yeni bilgi edinir, küresel gelişimlere tanık olma şansı yakalar gençler. Bilgi edinimin yanı sıra çevresinde popüler olan ağlarda ‘hesap’ sahibi olmak, beğenilen paylaşımlarda bulunmak, aynı ünlünün takibini yapmak gibi süreçler gençlerin gerçek-günlük yaşantılarında sohbet konularına sahip olmalarına, kişisel popülerliklerinin artışına ve kendilerini ifade etmelerine olanak sağlar.


    Sosyal medya kullanımının gençler üzerindeki olumsuz etkileri neler?

    Öncelikli olarak bu mecralarda hızla geçen zaman sosyal yaşantılarında gençlerin etkin oluşlarını kesintiye uğratır. Yanı sıra her şeyi kolayca yapabilir olmak gençleri tembelleştirir, sabırsızlaştırır ve üretmektense tüketme eğilimli olmaya teşvik eder. “O neye sahipse, ben de olmalıyım! Hemen olmalıyım! Mağazaya gitmeme bile gerek yok, internetten sipariş verebilirim! Ya alamazsam, o zaman ben bir hiçim!” gibi düşünceler gençlerin zihnini sıklıkla meşgul eder. Bu gibi olumsuz davranış modellerinin içselleştirilmesinin haricinde bir diğer oldukça önemli olası olumsuz etkisi, internet zorbalığına maruz kalmak veya erken yaşta genç için kimi bilgilere erken ulaşmaktır.


    Anne babalar, ergenlik çağındaki çocuklarının sosyal medya kullanımına ne şekilde sınırlama getirmeliler?

    İlk olarak gençlerin mahremi olduğu unutulmamalı ve saygı gösterilmelidir. Bunu hisseden genç gerekli durumlarda sizinle paylaşıma geçecektir zaten. Zaman geçirilen mecra veya takip edilen ünlü ile ilgili eleştirilerde, küçümseyici söylemlerde bulunmak sadece çocuğunuzu sizden uzaklaştırır, unutmayın. Çocuklarının çağın getirisi olan bu ürünler aracılığıyla zarar görmesini engellemenizin tek yolu gerçek hayata onları bağlayacak huzurlu ilişkiler sürdürüyor olmanızdır. Yoksa yasaklarla önü alınabilinecek bir durum genellikle mümkün olmaz.
    Cildinizi güzelleştirecek beş basit yöntem
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Günlük yaşantınızda yoğun temponuz yüzünden cilt bakımına vakit ayıramıyorsanız üzülmeyin. Hayatınızda uygulacağınız basit ama etkili yöntemlerle de güzel bir cilde kavuşabilirsiniz.

    İşte her gün uygulayarak bahar aylarına kusursuz bir görüntüyle girebileceğiniz beş basit yöntem...

    Yüksek yastıkta uyuyun

    Eğer herhangi bir boyun rahatsızlığınız yoksa yüksek ve sivilcelerle, siyah noktalarla uğraşmak istemiyorsanız uyurken boynunuzun altına yüksek bir yastık koymaya özen gösterin. Düz bir yastıkla sabit şekilde uyumak cilt asitlerinin ve sıvılarının gözeneklerde birikmesine neden olur. Gözeneklerde biriken sıvılarda belli bir zaman sonra cildinizde sivilcelenmelerle siyah noktaların oluşmasına neden olur.

    At kuyruğuyla uyuyun

    Gece boyunca yüzünüze yapışan saçların sivilcelenmenize yol açacağını biliyor muydunuz? Yüz bölgenize gelen saç telleri cildinizin nefes almasını engeller ve pürüzlere neden olur.

    Uyurken saçınızı at kuyruğu şeklinde toplayarak hem sivilce oluşumunu engelleyebilir hem de doğal bir lifting de yapabilirsiniz.

    Bol bol gülümseyin

    " Gülümsemek kırışıklıklara" neden olur inancını kafanızdan tamamen silin. Gülümsemek elmacık kemiklerinizin yükselmesine, cildinizin gerilmesine en önemlisi de mutlu görünmenize yardımcı olur.

    Gün içinde bol bol gülümseyerek etrafınıza sağlıklı bir görüntü çizebilirsiniz.

    Güzellik uykusuna yatın

    Düzensiz ve az uyku cildinizin olduğundan soluk ve sağlıksız görümesine neden olur. Düzenli bir uykuyla stresinizi azaltabilir böylece cildinizin kötü görünmesine de engel olabilirsiniz.

    Cildinize masaj yapın

    Yüzünüzü yıkadıktan sonra parmak uçlarınızla iki dakika boyunca masaj yapın. Kan dolaşımının yetersiz olması cildinizin soluk ve yorgun görünmesine neden olur. Masaj damarlarınızdaki kan dolaşımını arttırarak sağlıklı bir cilde kavuşmanıza yardımcı olur.
    Vücut nemlendiricilerinin önemi
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    Güneş, rüzgar, soğuk gibi etkenler, sıcak suyla banyo yapılması, kol ve bacaklarda kuruluğa yol açar. Kuruyan cilt pul pul olur, kimi zamanda kaşınır. O yüzden nemlendirici şarttır.

    Özellikle her gün banyo yapan insanların vücudunu nemlendirmeye ihtiyaçları olur. Prensip olarak, yüz için üretilen bütün nemlendiriciler vücutta kullanılabilir. Ancak yüz bakım ürünlerinin fiyatları yüksek ve miktarları az olduğu için, bunların tüm vücuda sürülmesi çok pahalıya mal olur. Bu nedenle vücut kremleri ayrıca alınır.

    Yüz kremlerinin vücuda sürülmesinde cilt açısından bir sakınca yoktur ama vücut kremleri kesinlikle yüze sürülmemelidir. Bunların içinde alkol ve parfüm bulunduğu için yüzde alerji yapabilir.

    Elleriniz çok kuruyor veya diz, dirsek ve topuklarınızda deriler kalınlaşıp sertleşiyorsa, gece salisilik asitli (aspirinli) bir merhem sürüp yatmayı deneyin. Ertesi sabah yumuşacık olduğunu göreceksiniz.

    Günlük bakımda son dokunuş

    Güneşten koruyucu
    Cildi güzelleştirmek için ne yaparsak yapalım, güneş ışınlarının yıkıcı etkilerinden korunmadıkça hepsi boşa gider. Ultraviyole ışınlarının yol açtığı cilt deformasyonu ve dejenerasyonu cildin en büyük düşmanıdır. Güneş cildin doğal yapısını bozar. Cilt kalınlaşır, sertleşir ve çok derin kırışıklık çizgileri oluşur. Buna photo aging, yani ışığa bağlı yaşlanma adı verilir. Bu nedenle günlük cilt bakımının en önemli unsuru, SPF yani güneşten koruma faktörü olan ürünler kullanmaktır. Bunlar, en kaliteli cilt bakım ürünlerinden daha fazla işe yarar.

    Bazı nemlendiricilerin içinde güneşten koruma faktörü bulunur. Bunları düzenli kullandığınız sürece güvende olursunuz veya SPF’leri ayrıca kullanabilirsiniz.

    Cildinizi temizleyip, tonikle silip, nemlendiricinizi sürdükten sonra güneşten koruyucunuzu kullanın. Aslında beş dakikanızı bile almayacak bu hazırlıktan sonra, günlük cilt bakımının tamamlandığına emin olabilirsiniz.
    Güzellik uğruna yapılan yedi kusurlu hareket
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Gazete ya da dergilerde yer alan her rejime başlamak: Yanlış

    Günümüzde zayıflama üzerine çok fazla trend olsa da, zayıflama önerileri kişiye özel beslenme tablosu oluşturulmadan yanıt vermez. Doktorunuzun hazırladığı rejim programı bittikten sonra da hastayı yalnız bırakmayan, düzenli aralıklarla doktora görünmesini sağlayan bir program olmalıdır. Ayrıca verilen kiloların geri alınmasını engelleyecek kilo koruma yöntemlerini içermelidir. Vücutta incelmeyen sorunlu bölgeler için Kriyolipoliz, Fokuslu Ultrason, Soğuk Radyo Frekans ve Mezoterapi gibi yöntemlerden fayda sağlanabilir.

    Ünlü simalara benzemek için botoks ya da dolgu yaptırmak: Yanlış!

    Botoks ve dolgu işlemlerinin mutlaka konusunda uzman hekimlerin yer aldığı bir merkezde ve yüzün anatomisine uygun olarak yapılması gerekir; aksi takdirde sonuç hasta beklentilerinin dışında şaşırmış, donmuş ve ya mimiksiz ve doğal olmayan bir görünüm şeklinde ortaya çıkabilir. Bu durumu medyada, magazin sayfalarında sık sık görmekteyiz. Doğal, güzel ve estetik bir görünüm için kişi her zaman kendi yüz tipine ne yakışacaksa onu tercih etmelidir. Uygulama öncesi hastanın uygulama ile ilgili öncesi beklentilerinin netleştirilmesi gerekir.

    Şu uygulamayı şu kişide gördüm ben de uygulattırmak istiyorum: Yanlış

    Hasta ne istediğini bilerek kliniğe gelmeli ve bir uygulamaya gerçekten ihtiyacı olup olmadığının kararını bu konuda uzman olan doktorla birlikte vermelidir. Böylece doktorunuz yaş, cilt tipi, yüz şekli ve kilo gibi faktörlerin hepsini değerlendirerek en doğru önerilerde bulunacaktır.

    Her şeyin büyük ve çok olanı gösterişli ve güzeldir: Yanlış

    Bütüne uyumlu dokunuşlar kişileri güzelleştirmektedir ve sonuçlar açısından hastayı bilgilendirmek gerekir. Örneğin uygulama için seçilen uygulamanın tipi, miktarı ve uygulama bölgeleri netleştirilmeli abartılı ve doğal olmayan dozlarda uygulamalardan kaçınılmalıdır.Zira en iyi medikal estetik uygulama dışından bakıldığında sebebi anlaşılmayan bir güzelleşme sağlayandır.

    Güneş koruyucu kullanmadan güneşlenmek: Yanlış

    Güneş koruyucu kullanımı cildin yaşlanma ve lekelenmeleri konusunda en temel önlemlerin başında gelir. Kişinin cilt özelliğine uygun güneş koruyucu her 3 saatte bir tekrar cilde uygulanmalıdır. Bu suretle yazın güneş koruyucu kullanılmadığında cilt lekeleri oluşuyor, ayrıca cildin yaşlanma hızı artıyor.

    Lazer ışınlarıyla leke silme yöntemi çok daha hızlı ve kolay sonuç verecektir. Kişide süre içerisinde oluşabilecek lekelenmeleri minimum düzeye indirilmek ve ihtiyaç oluştuğunda Q Swithed Lazer tedavilerinde daha az seansla sonuç alabilme şansı yakalanacaktır.

    Operasyon sonrası oluşacak komplikasyonları öğrenmemek:Yanlış

    Tüm bunlara ek olarak sonradan bir sürpriz yaşanmaması için hastanın uygulama sonrasında yaşanacak komplikasyon ve yan etkiler konusunda eksiksiz bilgilendirilmesi gerekir. Uygulamaların hemen sonunda oluşabilecek geçici, hafif kızarıklık vb. etkilerin oluşma ihtimali hastalara anlatılmalı ve olası durumlarda hastada bir rahatsızlık oluşmamalıdır.

    Düşük fiyatın cazibesine kapılmak: Yanlış

    İşlem yaptırırken maliyet önemlidir ama bu öncelikli kriter olmamalıdır. Eğer ucuz olsun diye “merdiven altı” tabir edilen yerlere giderseniz güzelleşeyim derken geri dönüşü olmayan hatalara yol açabilirsiniz. Güzelleşme ya da zayıflama uygulamalarının yapıldığı merkezlerde mutlaka konusunda uzman doktorlar bulunmalıdır.
    İş görüşmelerinde en çok sorulan sorular
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Bana biraz kendinizden bahseder misiniz?

    Bu soru bazı adaylarda “Acaba özgeçmişimi incelemedi mi?” şüphesine yolaçsa da aslolan, adayın kendini karşı tarafa nasıl tanıttığı, nasıl ifade ettiğidir. Çok fazla detaya girmeden iş hayatınızla ilgili temel bilgileri vermeniz yeterli. Örneğin; “Ben Ayşe Yılmaz. İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi mezunuyum. Son sınıfta x firmasında, y bölümünde ... süreyle staj yaptım. Mezun olduktan sonra x firmasında... görevinde çalıştım. Kariyerime şirketinizde ... olarak devam etmeyi istiyorum.”
    Sizi neden işe almalıyız?

    Mülakatçı işe uygunluğunuzu kendi bakış açınızdan dinlemek ister.

    Firmanın, ilanda verdiği kriterler ile kendi uygunluğunuzu kıyaslayarak anlatın. Tecrübeliyseniz daha önceki çalışmalarınızdan örnek verebilir, yeni mezunsanız daha çok kişisel niteliklerinizi öne çıkartabilirsiniz.

    Bununla ilgili staj yaptıysanız ondan da bahsetmeniz yararlı olur. Örneğin; “Daha önce de X firmasında mühendis olarak çalışmıştım/ staj yapmıştım. Sizin de ilanda verdiğiniz kriterlere şu şu sebeplerden dolayı uygun olduğumu düşünüyorum. Ayrıca yaratıcı yönümü kullanarak yeni projeler üretmekten çok keyif alırım.”
    Şirketimizde neden çalışmak istiyorsunuz?

    “Sizi neden işe almalıyız” sorusunun cevabına yakın olmalı, ama bu kez başvuru yaptığınız şirketi öne çıkarmalısınız. Şirketi araştırdığınızı, hatta takip ettiğinizi gösterin. Özellikle o şirkette çalışmak istediğinizi karşı taraf hissetmeli. Örneğin; “Şirketinizin yaptığı projeleri yakından takip ediyorum. Son yaptığınız ... projesi gerçekten çok yaratıcıydı. Mühendislik alanında yeni yaklaşımları kullandığınızı görüyorum ve ben de bu ekibin bir parçası olarak yeni projelerde yer almak istiyorum.”

    Hafta sonları veya mesai saatleri sonrası akşam çalışma düşüncesine nasıl bakıyorsunuz?

    “İyi bakmıyorum” gibi bir cevapla muhtemelen elenirsiniz. İşveren yoğun dönemlerinde çalışanlarının ona destek olup olmayacağını bilmek ister.

    Baskı ve stres altında çalışabilir misiniz?

    İş hayatı her zaman güllük gülistanlık olmaz. Yoğun tempolu bir işe hazır olup olmadığınızın cevabını verin. Tabii ki hazırsınız. Hatta böyle bir ortamın kendinizi geliştirmeye yardımcı olduğunu bile söyleyebilirsiniz.

    Seyahat etmede sorununuz var mı?

    Bu biraz da çalışmak istediğiniz pozisyonla ilgili bir durum. Öncelikle saha satış alanında çalışacaklara sorulur. Buna kendiniz karar vermelisiniz.

    Kariyer hedefiniz nedir?

    Mülakatçı, kurumda gelecek düşünüp düşünmediğinizi ve planlarınızı bilmek ister. Bu soruya kısa ve uzun vadeli planlarınız olarak iki şekilde cevap verebilirsiniz. Örneğin; “Kısa vadede hedefim kendi bilgi ve birikimime, yeni çalışacağım şirketten edindiklerimi de ekleyerek işimde başarılı olmak. Uzun vadede yönetimini üstlendiğim ekibime bu birikimi aktarabilmek ve birlikte başarılar kazanmak.”

    İş yerinde sizi ne motive eder?

    Tabii ki “Cuma akşamına yaklaşmak” değil. Ekip halinde çalışmak mı, istek ve azminiz mi, takdir görmek mi? Gerçekçi ama olumsuz algılanmayacak bir cevap olmalı.

    Yaratıcılığınıza bir örnek verebilir misiniz?

    Şirketler yaratıcı ve yenilikçi insanlar arar. İş deneyiminiz az veya hiç yoksa okul yıllarında yer aldığınız bir projeden örnek olabilir. Ya da bir sorunu çözmede kullandığınız değişik bir metodunuz olmuşsa böyle bir şey de olabilir.

    Sizi en çok ne kızdırır?

    Tuzak bir soru olabilir. Aslında öğrenilmek istenen şu da olabilir: Sık sık kızar, sinirlenir misiniz? Duygularınızı kontrol edebilir misiniz? Belki “kızma” yerine başka bir duyguyu koyup, örneğin “tembellik beni rahatsız eder” diyebilirsiniz.

    Ne kadar süredir iş arıyorsunuz?

    Dürüst olun. Ciddi bir süre söz konusu ise, bunun nedenini de sorabilirler. Yeni mezunsanız şirketlerin deneyim aramasından bahsedebilirsiniz. Tecrübeli ve kalifiye iseniz çalıştığınız sektördeki iş imkanlarını ve ekonomik durumu anlatabilirsiniz.

    Bu pozisyon için nitelikleriniz fazla değil mi?

    "Kurumdaki pozisyona daha iyi bir iş bulana kadar geçici gözüyle mi bakıyorsunuz, yoksa gerçekten burada mı çalışmayı istiyorsunuz?"un cevabı bu soruda gizli. Birincisi sizin için geçerliyse bu, şirket için hiç iyi değil. Şirketi istiyorsanız buna da gerekçe gösterin.

    Sizin için ideal şirket, ideal çalışma ortamı nasıldır?

    Eve yakınlık, binanın fiziksel özellikleri gibi cevaplar yerine, firmanın sektördeki yeri, çalışanına yaklaşımı gibi durumlar öne çıkarılabilir. Örneğin, “Sektörde belli bir yere sahip, yaratıcılığımı gösterebileceğim, fikirlerimi rahatça dile getirebileceğim bir iş ortamı.”

    İş dışında nelerle ilgilenirsiniz?

    Sosyal yönünüzü ölçmeye yöneliktir. Alışveriş, müzik değil aktif olarak ilgilendiğiniz hobilerinizden bahsetmenin tam zamanı.

    Almak zorunda olduğunuz en zor karar neydi?

    Tabii ki iş hayatıyla ilgili olmalı. Örneğin bir İK uzmanıysanız ve şirketiniz işten çıkarma yapıyorsa bunu anlatabilirsiniz.

    En büyük başarınızı anlatır mısınız?

    Örneğin, “Çalıştığım x şirketinde ... uygulamasını hayata geçirerek maliyetleri düşürdüm. Şu metodu kullanarak işin süresini azalttım.”

    Şirketimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?

    "Neden bizimle çalışmak istiyorsunuz?" sorusu ile benzer. Mülakata gitmeden şirketi mutlaka araştırmanız gerekli. Kendi internet sitesinin yanı sıra basında nasıl çıkmış, hangi işleri yapmış, inceleyin. Sosyal ağlarda ne derecede aktif? Bunlardan örnekler verebilirsiniz. Bu sizin ilginizi gösterir.

    Güçlü ve zayıf yönleriniz nelerdir?

    Yaygınlığı yavaş yavaş azalsa da hala birçok işe alımcı tarafından tercih ediliyor. Güçlü yönlerde başvurduğunuz işe uygun olan özelliklerinizi anlatın. İlanda örneğin takım çalışmasına uygunluktan bahsediliyorsa bu yönünüzü vurgulayabilirsiniz. Zayıf yönlerde, aranan kriterlere ters düşebilecek bir ifadeden kaçınarak, zararsız bir şeyler söyleyebilirsiniz. Bazıları “aşırı detaycıyım”, "fazla titizim” gibi kurnaz cevaplar veriyor ama karşı taraf bunu yutmayabilir. Gerçekçi olun ama bunu önceden çalışın.

    Bir başarısızlığınızı anlatır mısınız?

    Başarısızlığınızı kabul etmekten korkmayın. Belki aklınız çok meşguldü ve kritik bir adımı atladınız ya da üstünüzde çok iş yükü varken bazı şeyleri gözden kaçırdınız. Ya da agresif bir satış tekniği izlerken potansiyel bir müşteriyi kaybettiniz. Herkes hata yapar. Önemli olan, bunun farkında olmanız ve bundan ne öğrendiğiniz. Dürüst bir örnekle bunu gösterin.

    Okulu hangi dereceyle bitirdiniz?

    Eğitim hayatındaki başarısı, kişinin iş konusundaki temel bilgisiyle örtüşür. Dürüst davranıp doğru dereceyi özgeçmişte ve görüşmede belirtin.

    Yüksek lisans yapmayı düşünüyor musunuz?

    Hem kendi gelişiminize yatırım yapmayı düşünüp düşünmediğinizi hem de alanınızda uzmanlaşma planlarınızı öğrenmek istiyor olabilirler. Tabii yoğun tempolu bir iş söz konusu ise, bunun işe etkisi olup olmayacağı da önemli. Başvurduğunuz pozisyonun gerekliliklerine göre kendi eğitim ve tecrübenize göre gelişim planlarınızı anlatabilirsiniz.

    Çeşitli eğitimlere ve sertifika programlarına katılıyor musunuz?

    İşinizle alakalı aldığınız sertifikalar varsa bunları mutlaka özgeçmişinizde belirtmiş olun. Ayrıca devam ettiğiniz ve size faydası olacak bir kursa kayıtlıysanız bunu söylemenizde de yarar var. Bunun dışında aldığınız tango dersi bu soruya dahil değil.
    Son işinizden neden ayrıldınız?

    Yöneticiyle anlaşmazlık, haklarını alamama, ücret düşüklüğü ve gelişme/yükselme imkânı olmayışı işten ayrılma kararlarında en çok etkili olan sebepler. En fenası da yönetici yüzünden tatsız bir şekilde ayrılma ki sonraki görüşmelerde ayağınıza dolaşabilecek, hassas bir konu. Kötü ayrıldıysanız işiniz daha da zor. Yine de dürüstlük önemli. İşten ayrılma sebebinizi kişileselleştirmeden anlatmalısınız. Son iş yerinden ayrılışı anlatırken bunlara dikkat:
    •Eski iş yeriyle ilgili özel bilgiler paylaşmamalı (finansal durum gibi)
    •Fazla duygusal olmamalı
    •Olumsuz ifadeler kullanmamalı
    •Kişiselleştirmemeli
    •Eski iş yerini kötüleyici sözlerden kaçınmalı
    •Fazla detaya girmemeli
    •Mantıklı, akılcı bir karar olduğunu hissettirmeli
    •Bütün olumsuzluklara rağmen çözümcü davranmış olduğunu göstermeli

    Son iş yerindeki işinizi anlatır mısınız?

    Mülakat öncesinde, işin tanımına ve gerektirdiklerine bakın. O işe hakim olup olamayacağınız sorgulanacaktır. Bir önceki işinizde yaptıklarınız buna uymalı. Örneklerle söylediklerinizi destekleyin. Kendi yaptıklarınızı değil ekibinizle birlikte başardıklarınızı da anlatın.

    Neden bu kadar çok iş değiştirdiniz?

    Geçerli sebepleriniz varsa öncelikle bunları sıralayın. Maaş ödenmemesi, şirket kapanması, şirketin taşınması gibi. Ya da önünüze şans eseri kariyerinize istediğiniz yönde yön vermenizi sağlayacak bir teklif geldiğini söyleyebilirsiniz. Ama bunu eski şirketlerinizi kötüleyerek ve daha iyisini bulunca yeniyi tercih eder şekilde yapmayın.

    Referansınız var mı?

    Eğer hiçbir yerde, hiçbir iş tecrübeniz yoksa bu bölümü boş bırakın. Aile üyelerini referans bölümüne eklemek doğru olmaz. Eğitiminiz süresince size destek olan hocalar, staj yaptığınız ya da katıldığınız gönüllü çalışmalarda birlikte çalıştığınız kişiler profesyonel referans olarak kabul edilebilir. İş hayatında da yöneticileriniz ve birlikte çalıştığınız ekip arkadaşlarınız referans olabilir. Şirketlerin referans kontrolü yaptıklarını, verdiğiniz isimlerden hakkınızda bilgi istediklerini unutmayın.

    Ekip çalışmasına uyumlu musunuz?

    Başvurduğunuz pozisyonla ilgili iş ekip çalışması gerektirebilir. Ayrıca çok geniş bir ekip ile çalışmasanız da diğer departmanlar ile kuracağınız iletişim de bu özelliğinizle ilgilidir. Ekipçe yaptığınız bir projeyi örnek verebilirsiniz.

    Yabancı diliniz nasıl?

    Kesinlikle dürüst olun. Yabancı dili iş amaçlı kullanıp kullanmadığınızı da söyleyin.

    İnsiyatif alır mısınız?

    Aslında burada sorulmak istenen şu: Kendinize ne kadar güveniyorsunuz, ne kadar risk alabiliyorsunuz? Elbette aşırı emin görünüp yüksekten atmayın. Yaptığım işlere güveniyorum ve emin olduğum konularda insiyatif alabilirim diyebilirsiniz.

    Nasıl bir yönetici ile çalışmak istersiniz?

    Riskli sorulardan biri. Tabii ki daha önceki çalışmalarınızdan dolayı kızgınlıkla ve tecrübeyle çok şey söylemek isteyebilirsiniz ama bunları kendinize saklayın. Yöneticinizin sık sık size geri bildirimde bulunmasını mı istersiniz? Yoksa işi verip gerisine karışmamasını mı? Cevap, sizin çalışma şekliniz hakkında da bilgi verecektir.

    Uzun vadede maaş beklentiniz nasıl?

    Karşınızdaki kişinin size sunduğu miktara bakarak önünüzdeki dönem için hesaplamalar yapabilirsiniz. Öncelikle kendinizi tartın. Sizin için yeterli olup olmadığına karar verin. Daha sonra da şirkete sağlayacağınız katkılardan sonra karşılıklı konuşmanın en iyi yol olduğunu söyleyebilirsiniz.

    Maaş konusunda beklentiniz nedir?

    İşe alımcılara göre adayların birçoğu şirketi ve pozisyonun gerekliliklerini iyi araştırmıyor. Ücret konusunda ise doğru bilgiye ulaşmak zor hatta çoğu durumda imkansız. Ücret seviyeleri farklı göstergelere göre değişkenlik gösteriyor. Güvenilir yayınların her yıl yaptıkları ücret araştırmalarının sonuçları ve ücret araştırma şirketlerinin yıllık raporları bu konuda size yardımcı olabilir. Ücret talebinde bulunmadan önce şu kriterleri gözden geçirmekte yarar var:
    •Deneyim ve eğitim: Bitirilen okul ve deneyimlerinin tutarlılığı (aynı konuda olması) kişinin alanında uzmanlaşma seviyesini belirler. Bu da maaş ortalamasına yansıyacaktır.
    •Başvurulan pozisyonun unvanı: Eleman, uzman, uzman yardımcısı... Hepsinin maaş derecesi ayrı.
    •Ekonomik durum: Başvuru yapılan sektörde o dönem finansal bir durgunluk yaşanıyorsa beklentiyi fazla yüksek tutmamalı.
    •Başvurulan şirket: Gerçekten kurumsal bir şirket ise maaş pazarlığı yapmanız pek mümkün olmayabilir. Maaş politikaları her derece için bellidir.
    •Yan faydalar: Kurum size eğitim, ikramiye, özel sağlık sigortası, bireysel emeklilik katkı payı gibi yan faydalar sunuyorsa bunları da dikkate almalı.
    Başarılı bir iş görüşmesi için taktikler
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    Kendinizi bilin: Mülakatınız var ve özgeçmişiniz ve ön yazınızla ilgili sorulacak sorulara hazırlıklı olmalısınız. Öncelikle kendinizi nasıl anlatacağınızı düşünün. Sizi diğer adaylardan ayıran özelliklere yoğunlaşın. İşi geliştirmek için neler yapabileceğinizi bilin. Ayrıca tipik mülakat sorularına da hazırlık olun. "Kariyer hedefiniz nedir? Son işinizden neden ayrıldınız?" gibi.

    Özgeçmişinizi bilin: İşveren sizi tanımadığından elinde sadece sizin özgeçmişiniz var. Görüşmeye gitmeden muhakkak kendinize de bir kopyasını alın. Belli bir bölümünden parça parça soru sorulabileceğinden arada göz atmanız gerekebilir. Örneğin bir işte elde ettiğiniz başarı aklınızda kalmamış olabilir ve soru sorulduğunda şaşırabilirsiniz. Bu da işveren de güvenilmez bir izlenim bırakabilir. Bu tip durumları önlemek için özgeçmişinizi iyice bilin.

    Şirketi bilin: Şirketin koltuklarında oturup etrafı seyretmeye gitmiyorsanız, önceden mutlaka firmayı araştırmanız gerekir. Artık internetin çok yaygın ve hemen hemen her şirkeyin bir web sayfası olduğunu düşünürsek, şirket hakkında bir şey bilmemenizin herhangi bir bahanesi olamaz. Bu yüzden gitmeden küçük bir araştırma yapmak görüşmenin gidişatı için iyi olacaktır.

    Sormak istediklerinizi bilin: İlgisiz görünen adayların mülakatta başarılı olması neredeyse imkansız. Cevaplarını bilmek istediğiniz ve cevaplarını bilmeniz gereken şeyleri sorun. Gitmeden önce bunları listeleyin.

    Mülakatçınızı bilin: Eğer mülakatçınızı önceden öğrenme şansınız varsa bunu kesinlikle öğrenin. Onun hakkında biraz araştırma yapmak görüşmek sırasında çok işinize yaracaktır. Onu tanımanız ve kariyeri hakkında bilgi sahibi olmanız onu etkilemenize yardım edecektir.
    Kahve yalnızca bir içecek değildir
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Yıllar önce sanırım İtalyan televizyonundaydı, bir belgesel izlemiştim. Kahve üzerine oluşturulmuş belgesel, bu içeceğin, o zamana kadar benim bilmediğim bir macerasını anlatıyordu. Hikayeye göre 16. yüzyılın ikinci yarısı ve 17. yüzyıl başlarında pek çok Venedik Cumhuriyeti kökenli İtalyan aile İstanbul’da, yani payitahtta yaşıyordu.

    Bu aileler çoğunlukla Tahtakale bölgesini mesken tutmuşlardı ve orası malum, liman bölgesi olduğu için o bölgede ticaret yapıyorlardı. Çoğunlukla kumaşa dayalı olan bu ticaretin maddeleri pek çok yerden geliyor; bunların içinde Irak’ın Musul kentinin "muslin" adı verilen kumaşı önemli yer tutuyordu. Musul ve diğer pek çok bölgeden gelen kumaşlar buradan Avrupa’nın çeşitli yerlerine götürülüyordu. Bu ailelerden biri, bu kumaşla o denli özdeşleşmişti ki soyadı onunla anılacak ve gelecekte Mussolini olacaktı. Yani Musul’lu.

    İstanbul'dan Venedik'e kahve yolu

    Bu belgesele göre diğer bir ailenin öyküsü de oldukça ilginçti. O dönem İstanbul’un ilk kez kahve denilen içecekle tanıştığı yıllardı. Yine Venedik kökenli ve ağırlıkla kumaş ticareti yapan bir aile de, İstanbul’da kah izin verilen kah yasaklanan bu içeceği Venedik’e götürecek ve Avrupa kıtasında İstanbul’dan sonra ilk kahvehanenin 1600’lerin başında Venedik’te açılmasını sağlayacak, böylece İstanbul’dan giden deniz yolu yüzyıllar sonra günümüzde İtalya’nın bir kahve devi olarak ortaya çıkmasını sağlayacaktı.

    Biz aslında İstanbul ile Venedik arasındaki bu ilişkiyi iki hanım ve aynı zamanda valide sultana borçluyuz. Bunlardan ilki Nurbanu Sultan. Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan’ın gelinleri ve onlardan sonra tahta çıkan Selim’in biricik eşi Nurbanu Sultan, Venedikli zengin ve soylu bir ailenin kızıyken, Akdeniz’de bir gemi yolculuğu sırasında malum esir alınıp saraya getiriliyor. Güzelliği dışında zekası ile de ilgi çeken bu İtalyan, hem hanım sultan hem de valide sultan oluyor. Adı kimine göre Rachel, diğer pek çok kaynağa göre ise Cecilia olan bu güzel hanım, aynı zamanda da Venedik ile ilişkilerin yeniden toparlanmasını sağlıyor.

    İlk kahvehane Galata'da

    Avrupa kıtasında kahvenin ilk içildiği yer İstanbul diye yazdık. 1554 yılında liman yakınlarında, yani o dönemdeki limanın şu andaki Galata Köprüsü olduğu düşünülürse hemen oracıkta iki Suriyeli tarafından ilk kahvehane açılıyor. Venediklisi, Cenovalısı bu içeceğin kokusuyla ilk kez İstanbul’da tanışıyor ve tanışmakla kalmayıp, bu içeceği servis etmek üzere kısa sürede çoğalan mekanlarda zaman geçirmeye başlıyor. Bu arada Hristiyanlar açısından sorun yok, ancak bu yeni lezzet şüpheci şark toplumları için soru işaretleriyle birlikte geliyor. En büyük sorun da tabii bu içeceğin dinle olan ilişkisi. Ama halk dinler mi hiç? Yaşamında hemen hiçbir renk bulunmayan, baskıdan da büyük ölçüde bunalmış Osmanlı kentlisi de dadanıyor kahvehanelere ve sabahtan akşama kadar kahve içiyor.

    "Kahve İslam'a aykırı"

    Bu durum kahvehanelerin çoğalmasını, dolayısıyla iktidar tarafından hiç de arzu edilmeyen, insanların belli mekanlarda bir araya gelmesi durumunu yaratmaya başlayınca Osmanlı sarayında bir endişe başlıyor. Ne yapıp etmeli insanların bir araya gelmesini engellemeli. Peki nasıl yapmalı? Sultan fermanıyla, ama insanların dinsel inançlarının son derece güçlü olduğu göze alındığında şeyhülislamın fetvasının sultandan daha etkili olacağı düşünülürse ondan fetva alınmalı ve böylece bu içecek İslamiyet bakımından sakıncalı diyerek yasaklanmalı. Kahvehaneler de böylece kapatılmalı.



    Aynen öyle yapılıyor ve bir fetva yayınlanarak bu içeceğin dini açıdan mahsurlu olduğu ileri sürülerek kahvehaneler kapatılıyor. Böylece insanların bir araya gelerek sivil toplumu oluşturması bir güzel engelleniyor ve dikkat çekici olan da şu ki, bu yasak daha sonra da özellikle halkın yönetimden en hoşnutsuz olduğu dönemlerde çekinmeden uygulanıyor. Zira insanların bu mekanlarda bir araya gelerek iktidarı eleştirmesinden korkuluyor. Bu yasak ayrıca her defasında sultanın buyruğuyla değil, dinin gücüyle, yani şeyhülislam fetvasıyla yapılıyor. Yani sultanın iradesi bile din kadar güçlü olamıyor. İkisi bir araya geldiğinde ise…

    "Türkler siyah bir sıvı içiyor"

    Osmanlı başkentinde bunlar yaşanırken Avrupa, istanbul’da Venedik’in "bailo" adı verilen elçileriyle durumu izliyor. Tabii burada ticaret için bulunmakta olan Venedikli çeşitli tüccar aileler ve kendileri de Venedikli olan Nurbanu ve Safiye sultanlar, bu bailolar ile yakın temasta bulunuyorlar. Bu bailoların, yani elçilerin içinde İstanbul’da özellikle iki dönem kalan Marcantonio Barbaro (1567-1573) ve Gianfrancesco Morosini, Nurbanu ve Safiye sultanlarla yakın ilişki kuruyor ve kahve adı verilen bu yeni içeceğin İtalya’dan başlayarak Avrupa’ya tanıtılmasına öncülük ediyorlar.

    Geleneksel olarak, elçilerin görev süreleri sona erip Venedik’e dönmelerinden sonra yaptıkları gibi Morosini de 1585 yılında senatoya sözlü olarak sunduğu raporda özellikle İstanbul limanı çevresinde içilen kahve adında bir içeceğin ortalığa saldığı farklı ve güzel bir kokudan söz ediyor. Morosini ayrıca "Türkler bazı mekanlarda oturup siyah bir sıvıyı içer ve onun kendilerini uyanık tuttuğundan söz ederler" diyor.

    Kahve Doğu'da yasaklanıyor, Batı'da değerleniyor

    "Uyanık tutmak"... İşte memleket yönetimi nazarında büyük sorun bu oluyor. Kimbilir belki de saltanatı rahatsız eden şey yalnızca insanların kahvehanelerde bir araya gelmesi değil, kahvenin zihinleri uyanık tutması, dolayısıyla onları düşünmeye sevk etmesi oluyor.
    Doğu'da Allah korusun, vatandaşı uyandırdığı için üzerinde büyük baskılar kurulan ve bu baskıların dinle de desteklenmesinin kurbanı olan kahve, Batı'da, yani Avrupa kıtasında büyük bir ikbal görüyor.

    Şarapla uyuyanlar kahveyle uyanıyor

    İlk olarak İtalya, daha sonra 1640’larda önce Marsilya, sonra Paris üzerinden Fransa, 1683 ikinci Viyana Kuşatması ardından Avusturya ve diğer ülkelere yayılıyor kahve. Bu ülkelerde, bizde o zamanlar oluşması engellenmiş aristokrat sınıfların içeceği haline geliyor. Kahvenin en önemli rolü de bu içeceğin Avrupa’ya tanıtılmasıyla hemen hemen zamansal olarak koşut olan felsefi aydınlanmaya katkısı oluyor. O zamanlara kadar şarap içerek uyuyan Avrupalı düşünürler, artık hem kendilerini ayık tutan hem de zihinlerini açan bir içecekle tanışıyorlar.

    Nitekim bu dönemde, modern dünyanın düşünce temellerini oluşturan, Avrupa’nın önemli filozofları ortaya çıkıyor, siyasi ve sosyal tartışmalar daha büyük önem kazanıyor. Ayrıca bu dönemde Avrupa toplumu ilk kez kadın ve erkeğin bir içecek etrafında bir araya gelmesiyle daha çağdaş ve daha demokratik hale geliyor, böylece modern demokratik toplumun temelleri kahve ile atılıyor.

    Tam bir modernleşme göstergesi olan kahve tüketimi, Türk toplumunda da aynı işe yarıyor yaramasına, ancak bu ne yazık ki çok geç bir dönemde, Avrupa’dan yüzlerce yıl sonra, modern Türkiye Cumhuriyeti ile oluyor. Bu dönemde insanlar kahveyi sohbetin bahanesi haline getiriyorlar, onu demokratik modern toplumun oluşturucusu kılıyorlar.

    Ne dersiniz, son zamanlarda gençleri sokaklara döken demokrasi isteklerini, her ne kadar bir bölümü Amerikalı zincirlerin parçası da olsa sayısal olarak adeta patlayan kafelere mi borçluyuz acaba?

    MURAT YANKI
    Evin havasını temizleyen bitkiler
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    "NASA (National Aeronautics and Space Administiration) tarafından evin havasının temizlenmesi için süs bitkileri tavsiye ediliyor. Süs bitkileri gerçek hava temizleyicileridir. Evinize 10 metrekarede bir geniş yapraklı, çeşitli süs bitkileri koyun. Bitkiler evdeki oksijen seviyesini yükseltmekle kalmayıp aynı zamanda da havada biriken toksinlerin yüzde 87’sini temizleyebilir. Evdeki bitkiler çevreyi nemlendirdikleri için özellikle rutubetli bir eviniz varsa küflenmeye sebebiyet vermemesi açısından lüzumundan fazla sulamamaya dikkat edin.

    Philodendron, yeşil örümcek bitkisi (green spider plant), dracena (dracaenas), palmiye, eğreltiotu, sarmaşık, barış çiçeği (peaces lilies), bal mumu ve papatyalar ev havasındaki kirlilikleri gidermede en etkililerindendir. Bu bitkiler fazla ışığa ihtiyaçları olmadığı için evin her odasına konabilir ve farklarını çok kısa sürede hissedebilirsiniz. Eğer kalabalık bir şehirde veya çok trafikli bir caddede yaşıyorsanız, çam ağacı veya bitkisi de faydalı olabilir. Çamın, egzoz, karbondioksit ve diğer sanayi kirliliklerine karşı inanılmaz bir emiciliği vardır.

    Açelya amonyak emer. Kasımpatı ise boyalarda bulunan trikloretilen maddesini yok eder. Ağlayan incir (Ficus), evimizin her tarafında bulunan formol maddesini temizler. Philodendron tahta eşyaların imalatında kullanılan zehirli maddeleri temizler ve su buharı salarak odanın kuruluğunu engeller.

    Kurdele çiçeği (Chlorophytum), karbonmonoksit ve formaldehit ile beslenir ve alerji yapan maddeleri de yok ederek havayı solunabilir hale getirir. Sarmaşık ise plastik, deterjan, mürekkep ve sigara dumanında bulunan benzen maddesini yok eder.

    Kurdele çiçeği ve örümcek bitkisi, karbonmonoksiti yüzde 96 oranında yok eder. Karbonmonoksit renksiz, kokusuz ve zehirlidir. Otomobil, jeneratör, sıcak su üreten şofbenler, duvar kağıdı çıkarıcıları, sigara dumanı karbonmonoksit üretiminin ana sebepleridir.

    Spatilyum ve kaynana dili de yine benzen ve türevlerini yok eder. Koridorlara ve az ısıtılan odalara konulmalıdır. Spatilyum, örümcek bitkisi ve ağlayan incir genel olarak formol denilen zehiri yüzde 50 ile yüzde 86 miktarında yok eder. Yatak odasına konması tavsiye edilir. Formol, orman yangınlarından, sigara dumanından, otomobil egzozlarından salgılanır. Dünya Sağlık Teşkilatı tarafından kesinlikle kanser yaptığı bildirildi.

    Spatilyum, peygamber kılıcı (Sansevieria), dracaena marginata, kaynana dili, muhtemelen kanser yaptığı düşünülen trikloretilen maddesini inhibe eder. Bu madde deriyi ve mukozayı tahriş eder ve sinir sistemi için çok zararlıdır. Çözücülerde, metal yağı çözücülerinde, kuru temizlemede, organik kimyasalların bozulması esnasında çıkar.

    Philodendron, PCP (pentaklorofenol) maddesini inhibe eder. Bu madde kanserojen olup ahşaplarda koruyucu olarak kullanılan malzemelerde ve kağıt hamurunda bulunur.

    Havayı temizleyen bitkileri yatak odanıza da koyabilirsiniz. Bitkiler gündüz oksijen gece karbondioksit salgılarlar ama gündüz salgıladıkları oksijenin yanında gece salgıladıkları karbondioksit önemsiz kalır."
    Hamilelik nezlesine karşı önleminizi alın
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Hamileliğin bazı dönemlerinde burun tıkanıklığı oldukça sıkıntı verici olabilir. Hamilelerin yaklaşık üçte birinde alerji veya bilinen nezle-grip gibi hastalıklar olmadığı halde, burun tıkanıklığı görülebilir. Bu duruma “hamilelik nezlesi”, veya “hamilelik riniti” adı verilir. Hamilelik nezlesi genellikle hamileliğin son 6 haftasında veya 2. ayında ortaya çıkar ve başlangıcından iki hafta kadar sonra belirtiler tamamen ortadan kaybolur. Ancak bazı hamilelerde burun tıkanıklığı, tüm gebelik dönemi boyunca olabilir ve hatta doğum sonrası da bir süre devam edebilir. Memorial Etiler Tıp Merkezi KBB Bölümü’nden Op Dr. Atilla Şengör, hamilelerin önemli şikayetlerinden biri olan “Hamilelik nezlesi” hakkında önemli bilgiler verdi.

    Hamilelik nezlesinde burun tıkanıklığı ile birlikte genellikle burun akıntısı da olur. Burun tıkanıklığı nedeniyle gece ağız solunumu yapıldığından boğazda kuruluk oluşur. Ayrıca beraberinde gece nefes alınamıyormuş hissi, öksürük ve uykusuzluğa yol açabilir. Mukoza şişmesi ve sonuçta sinüs boşluklarının havalanmasında azalmaya bağlı olarak baş ağrısı da gelişebilir.

    Nezleyi annelik hormonu tetikliyor

    Hamilelik döneminde artış gösteren ve bir annelik hormonu olan östrojen, burun içerisini döşeyen dokuların şişmesine neden olur ve burunda salgı artışını tetikler. Bunun dışında annelik döneminde vücuttaki kan dolaşımının hacminin artması da kan damarlarının genişlemesine ve burun mukozasının şişmesine neden olur. Bu olayda diğer annelik hormonlarının da rolü olabilir. Bunların sonucunda gelişen burun tıkanıklığı hamilelik nezlesinin temelini oluşturur.

    Sinüzit ile karıştırmayın

    Hamilelik nezlesi sinüzitle veya diğer hastalıklarla karıştırılmamalıdır. Sinüzit veya gripte burun tıkanıklığı dışında iltihabi burun akıntısı, halsizlik, ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı gibi belirtiler birlikte görülür. Alerjik nezlenin belirtileri arasında ise gözler, burun ve boğazda kaşıntılar ve hapşırmalar bulunur. Hastanın daha önceden şikayetlerine neden olan toz veya polen gibi alerjenlere hassasiyeti hamilelikte artabilir.

    Önlem almak önemli

    Hamilelik nezlesi bayanları, özellikle yatar pozisyondayken rahatsız edebilir. Bu nedenle başın yükseltilmesi burundaki dolgunluğu (konjesyonu) azaltabilir. Bol sıvı alımı boğaz belirtilerinin rahatlamasını sağlar; boğaz-burun salgılarının yoğunlaşmasını-kurumasını önler. Sıcak banyo ve buhar solunması burun tıkanıklığını rahatlatabilir. Yürüyüş ve bazı hafif egzersizler iyi gelir. Tuzlu su spreylerinin tekrarlanan kullanımları, burun mukozasını büzüştürebilmeleri nedeniyle ve burnun mekanik olarak temizlenmesine yardımcı olduklarından, oldukça faydalıdırlar. Burun kanadını genişleten bantlar, buruna hava girişini arttırdıklarından yararlı olabilir. Ayrıca nemlendirme cihazları da kullanılabilirler; ancak bunların mikrop barındırabilen sıvı haznelerinin ve filtrelerinin temizliğine gereken özen gösterilmelidir. Sigara dumanı, tozlu ortamlar, hava kirliliği ve ani ısı değişimleri burun işleyişini olumsuz etkilediklerinden, tıkanıklığın artmasına neden olurlar. Bu tip ortamlardan uzak durulmalı ve engelleyici önlemler alınmalıdır.

    Mutlaka bir uzmandan destek alın

    Hamileliğin ilk üç aylık dönemi bebeğin oluşum evresi olduğundan bu dönemde burun yıkama solüsyonları dışında herhangi bir ilaç kullanılması tercih edilmez. Bu dönemden sonra, alınan önlemlere karşın burun tıkanıklığının devam ettiği ve sıkıntı veren durumlarda, burun açıcı veya ödem giderici spreyler doktor kontrolünde sınırlı olarak uygulanabilir. Zorunlu kalındığında bazı akıntı kesici ve antialerjik ilaçlar kadın doğum uzmanının da görüşü alınarak uygulanabilir. Bazı burun-sinüs yıkama solüsyonlarının tekrarlayan uygulamaları, hamilelik nezlesinin yönetiminde oldukça etkili ve güvenlidir.

    Ancak her şeye rağmen burun tıkanıklığı devam ediyorsa ve geçmiyorsa, belirtilerin nedeninin başka hastalıklar olabileceği akla gelmelidir. Kemik eğriliği veya burun eğriliği olarak bilinen septum deviasyonu dışında, konka şişmesi ve sinüs hastalıkları da anatomik daralmalara neden olarak burun tıkanıklığı yapabilirler. Bu sorunların varlığına hamilelik nezlesi de eklendiğinde durum daha fazla rahatsız edici olabilir. Hamilelik sonrası dönemde bu sorunların tedavisine gidilmesi gerekebilir.
    Hamilelikte ne zamana kadar çalışmalı?
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    Anne adayının çalıştığı işin doğmamış bebeği nasıl etkilediği sorusu özellikle bunca gebe kadının çalışmakta olduğu günümüzde önemli bir sorudur. Ne yazık ki bunun kesin bir yanıtı yok. Hepimiz işinden doğruca doğum yapmaya giden ve çok sağlıklı bebekler doğuran kadınlar tanırız. Zorlu bir alanda ihtisas yapan gebe hekimler üzerinde yapılan bir çalışma, haftada 65 saat ayakta kalan bu kadınlardaki gebelik komplikasyonlarının erkek meslektaşlarının çok daha hafif çalışan eşlerininkinden farklı olmadığını gösterdi. Buna karşın, diğer çalışmalar gebeliğin ikinci yarısında sürekli gergin bir işte çalışmanın veya uzun süre ayakta kalmanın annede yüksek kan bancı riskini arttırabileceğini ve plasentaya zarar vererek düşük doğum ağırlıklı bebeklerin doğumuna neden olabileceğini öne sürüyorlar. Bazı çalışmalar, evde bakacak başka çocukları da olan gebe kadınlar için 28. haftadan sonra işe devam etmenin komplikasyon riskini artırdığını göstermekte.

    İşte ayakta durması gereken kadınlar satıcılar, aşçılar, polisler, garsonlar, hekimler, hemşireler vb. 28. haftadan sonra çalışmalı mı? Açık ki, bu soruya kesin bir yanıt vermek için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Amerikan Tip Birliği, günde dört saatten fazla ayakta kalması gereken kadınların 24. haftadan sonra, ve her bir saatin yarım saatinde ayakta kalması gereken kadınların, 32. haftadan sonra işi bırakmalarını öneriyor. Ancak, birçok hekim bunun çok katı olduğunu düşünüyor ve kendini iyi hisseden kadınların daha uzun çalışmalarına izin veriyorlar. Bununla birlikte, doğuruncaya kadar işi sürdürmek iyi bir fikir olmayabilir, çünkü bebeğe gelebileceği varsayılan zararların ötesinde, annede sırt ağrısı, varisler ve basur gibi gebelik komplikasyonları da artacaktır.

    Araştırmalar, gebeliği sırasında çok az kilo alan zayıf kadınların dışarıda çalışmaları durumunda küçük bebek doğurma olasılığının daha yüksek olduğunu, bu nedenle de böyle zayıf kadınların gerçekten yeterli kiloyu alamıyorlarsa (kilo almak bu sorunun çözümü olabilir), mümkünse geçici olarak işi bırakmalarının, ya da en azından çalışma saatlerini azaltmanın iyi bir fikir olacağını gösteriyor.

    Bazı uzmanlar, kadınların ağır kaldırma, çekme, itme, tırmanma (merdiven, direk vs.) ya da eğilme gibi hareketler gerektiren işleri, iş yoğunsa 20. haftadan, daha az yoğunsa 28. haftadan sonra bırakmalarını öneriyorlar. Sık sık vardiya değişimi gerektiren (iştah ve uyku düzenini bozan ve yorgunluğu artıran) işleri; baş ağrısı, sırt ağrısı veya yorgunluk gibi gebelik komplikasyonlarını azdıran işleri; ya da düşme veya kaza riskini artıran işleri daha erken dönemde bırakmak da iyi bir fikir olabilir.

    Diğer yandan, olasılıkla bebeğinize bir zarar gelmeden, aşırı gerilimli olmayan sakin bir iş sizin için aslında evde süpürgeyle başbaşa kalmaktan daha az stresli olabilir. İş sırasında veya iş dışında günde masa başı bir işten doğumhaneye gidebilirsiniz bir iki saat yürümek zararlı değil aksine yararlı olabilir (yürürken ağır bir yük taşımamanız koşuluyla).

    İşinizi ne zamana kadar sürdürürseniz sürdürün, gebelik sırasında bedensel iş gerginliğini azaltmanın yolları vardır:
    •Korseli çorap giyin.
    •Uzun süre ayakta kalıyorsanız, sırtınıza yüklenen basıncı azaltmak için bir ayağınız alçak bir taburenin üzerinde, diziniz bükülmüş olarak durun.
    •Sık sık mola verin. Oturuyorsanız ayağa kalkın ve gezinin; ayakta kalmışsanız oturun ve ayaklarınızı yukarı kaldırın. Özellikle sırtınız ve bacaklarınız için gerinme egzersizleri yapın.
    •Çalışmadığınız zamanlarda bol bol dinlenin; koşu, tenis, dağcılık gibi zorlu etkinliklerinizi azaltın. İşiniz ne kadar ağırsa diğer etkinlikleri azaltma gereği de o kadar artar.
    •Öğle tatilinde mümkünse sol yana yatarak dinlenin. Geceleri solunuza yatın.
    •Mümkün olduğunda masanızda bacaklarınızı yukarıda tutun (bir tabure veya kutu üzerinde).
    •Bedeninizin sesini dinleyin. Kendinizi yorgun hissediyorsanız hızınızı azaltın; bitkinseniz eve erken gidin.
    •Sigara dumanı olan yerlerden uzak durun; duman bebeğiniz için kötü olmasının yanı sıra yorgunluğunuzu da artırabilir.
    •Aşırı sıcak veya soğuktan kaçının.
    •Zararlı duman ve kimyasal maddelerden uzak durun.
    •Bir şey kaldırmanız gerektiğinde sırtınıza zarar vermemek için uygun şekilde kaldırın ve normalde kaldırdığınız ağırlığı en az yüzde 25 azaltın.
    •En az iki saatte bir tuvaletinizi yapın.
    •İşiniz ayakta durmanızı veya yürümenizi gerektiriyorsa, mümkünse çalışma saatlerinizi azaltın ve ayaklarınız yukarıya gelecek şekilde dinlenme veya uyku saatlerinizi artırın.
    •Hiçbir işin bebeğiniz kadar önemli olmadığını unutmayın. Başka işlerin her gün her öğün yemek yemenizi aksatmasına izin vermeyin. (İşyerinizde de atıştırmak için bol miktarda besleyici gıdalar bulundurun veya her gün taze yiyecekler getirin.)
    İş nasıl bulunur
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    Çalışma koşullarının zorluğu, yetersiz maaş, iş arkadaşlarıyla veya yöneticiyle anlaşamama, işin insanı artık tatmin etmemesi gibi pek çok nedenle iş değiştirmek isteyebilirsiniz. Ancak günün maddi koşulları, girmek istediğiniz yeni işi aramak için mevcut işinizi bırakma lüksünü de yaşatmıyor maalesef.

    Bu durumda çalışırken, çalıştığınız şirkete belli etmeden yeni bir iş arama zorunluluğu ortaya çıkıyor. Peki ama bunu nasıl yapabilirsiniz? İş bulmayı nasıl daha kolay hale getirebilirsiniz? İş ararken tanıdıkların referansından nasıl yararlanmalısınız? Peki ya sosyal ağlar, sosyal aktiviteler? İş arama sürecinize etki eder mi?

    Tüm bu sorulara cevap bu yazımızda...

    Çalıştığım şirkete belli etmeden nasıl iş ararım?

    Bu, zor ve etik olarak sorgulanabilir bir soru. Artık günümüzde işten ayrılıp yeni iş aramak gibi rahat koşullar yok ne yazık ki. O nedenle işten ayrılmadan yeni iş aramak gerekiyor. Bunu, mümkün olduğunca yalan söylememeyi yaratacak ortamlar hazırlayarak yapmak gerekir. Yalan söylemeden, mazeret iznini kullanarak, önemli bir işiniz olduğunu söyleyerek iş görüşmelerinizi yapmalısınız.

    Olumlu ve insan ilişkilerini iyi yöneten biri iseniz bu süreci de sağlıklı geçirebilirsiniz. Çok kurumsal şirketlerde kariyer planlama ya da insan kaynakları bölümleri, eğer çalışan iş yerinden, iş yeri de çalışandan memnun değilse, bu süreci iki tarafın bildiği geçiş zamanı olarak kurgulayabiliyorlar. Ancak ne yazık ki böyle şirketlerin sayısı çok fazla değil. O nedenle yalan söylememeyi sağlayacak zemini hazırlayarak yazışmalar ve buluşmalar tabii ki yapılmak zorunda.

    Başvurularda ve görüşmelerde, bırakılması düşünülen iş yeri ile ilgili hiçbir bilginin verilmemesi, hiçbir olumsuz şey söylenmemesi gerekir. “Şu kötü, bu kötü” demek yerine, “Ben şu iyilikleri, şu olumlu gelişmeyi, şu aşamayı beklediğim için iş değiştiriyorum” şeklinde kurgulamak daha sağlıklı.
    İş ararken sosyal çevremden nasıl yararlanabilirim?
    Genellikle “şu kadar tanıdığım var, iş bulmam zor değil” gibi yaklaşılabiliyor. Bu aslında çok doğru değil. Çünkü en yakınlarımız da bize yakın sorunlarla ilgileniyorlar. İyi bir iş olsa herkes kendi girip çalışmaya bakar durumda. Çünkü çağımızda iş bulmak gerçekten zor.

    Ne yapacağınızı biliyorsanız, hedefinizi, nasıl bir şirkette ne iş yapacağınızı net olarak belirlemişseniz, size yakın çevre ile irtibat kurmanın faydası olabilir. Ancak garantisi yoktur. Hedef daraldıkça faydasını görebilirsiniz. Yine de sizi sonuca götürecek olan şey, takipçiliğiniz, ne yapabileceğinizi iyi yansıtmanız olacaktır.

    İnternetteki sosyal ağlar iş bulmama yardımcı olur mu?
    Sosyal ağlar, iş bulmaya ve yeni bağlantılar kurmaya yarar sağlayabilir. İnsanların fiziksel olarak bir araya gelip görüşmesi giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla böyle ortamlarda birtakım fırsatları paylaşmak, yakalamak mümkün.

    Sosyal ağlara konulan bilgilerin neyi göstermek istiyorsak onu içermesi gerekir. Çünkü artık şirketlerin insan kaynakları bu tür ağları kullanmaya başladılar.

    İş yerlerinde çalışanların akademik bilgileri, teknik özellikleri kadar kişisel özellikleri ve kişisel gelişimlerinin ne seviyede olduğu merak edilir. Dolayısıyla buralara konulan fotoğraflar, yazılar ilgi alanları pek çok şeyi yansıtır. Başka bir şey söylerken buralardaki bilgiler farklı ise bunlar soru işareti yaratır. Dolayısıyla tutarlı ve olduğu gibi görüleceği şekilde kullanılmasını öneriyorum herkese.
    Kurumsal bir firmaya girmek için kişisel bağlantılarımı kullanmalı mıyım?Kişisel bağlantıları kullanmak her zaman umulan tepkiyi getirmeyebilir. Çünkü o tanıdığımız kişinin iş ortamında nasıl bir etkisi ve durumu olduğunu bilmiyor olabiliriz. Öyle bir kişi tarafından öneriliyor olmak ters de tepebilir.

    Ancak sosyal hayatta iş aradığınıza, yetkinliklerinize dair sohbet ederken, bir şirkette o pozisyonda iş arayan biri varsa böyle bir tanışıklığın çok faydası olabilir. Bir iş yerinde bir proje kurgulanıyor ve bir kişi aranıyorken akla geliyor olmak, akla gelmeyi sağlayan bilgileri aktarıyor olmak, bunu sağlayacak kontaklara sahip olmak fayda sağlayabilir. Ama “Ben bunu tanıyorum, beni refere etsin” yaklaşımı çok da tepki alabilir. En azından o kurumda çalışan diğer insanlar açısından tepki doğurur.
    İş başvurularında referans ne kadar önemli?
    Gerçek becerileri, yetkinlikleri, tecrübeleri yansıtan ciddi bir referans işe girmek için başvurularda en önemli şeydir. Çoğu zaman sorulur; bir akrabamız, tanıdığımız olsa işe yarar mı diye. Üst düzeydeki yetkililer rica ve talep yerine getirmekten bıkmış durumda olurlar ve bazen bu tanıdık referansları ters tepebilir. Ama iyi bir referansın ille de üst düzeyden gitmesi ön koşul değildir. İşe alınmanıza yardımcı olur, süreci hızlandırır. Ancak iyi referansın altını doldurabilen kişi, her halükarda çok avantajlı olur ve dikkate alınır.
    Kolay iş bulabilmek için hangi sosyal aktivitelere katılmalıyım?
    Hedef olursa her şey çok kolaydır ve o nedenle hedefli iş bulmaya yönlenmek gerekir. Amaçlı bir yönlenişten sonra o amaca hizmet eden bütün sosyal aktivitelere ve çevre, zemin kontak geliştirici her şeye katılmak gerekir. Bu, olur olmaz her yere gitmek, kendini yıpratmak şeklinde olmamalı. “Benim şöyle bir amacım var” dendiği zaman, zaten hangi tür sosyal aktivitelerin önemli olduğu ortaya çıkacaktır.

    Örneğin, kişi medya sektöründe iş bulmak istiyorsa, medya sektörü ile ilgili hangi alanda uzmanlaşacaksa, onun bütün aktivitelerine, konserlere, spor ve sosyal sorumluluk aktivitelerine katılmasında büyük fayda vardır.
    Hangi kulüplere üye olmak iş ararken kolaylık sağlar?
    İş konusunda hedef ve amaç belirlendikten sonra hangi kulübe, hangi sosyal sorumluluk projesine katılınırsa fayda getirir, bunun tespit edilmesi gerekir. Çünkü bu tür ortamlarda insan ilişkileri, olumlu tutum, özgüven, kendine liderlik yapma, birlikte çalıştığı ekibe liderlik yapma gibi iş hayatında çok gerekli olan başarı kriterleri, doğal olarak o süreçte gerçekleştirilmiş oluyor.

    Bu hem kişisel yetkinlikleri artırıyor hem de o sosyal ortamlarda birçok iş insanı ya da yönetici tarafından gözlenme fırsatı veriyor. Aslında referanslar böyle ortamlarda, iş ortamından daha rahat ve sağlıklı yaratılabilir. Çünkü orada bir para, menfaat alışverişi yok. Orada sergilenen olumlu tutumlar, her halükarda iş bulmakta veya bir işte kalmakta çok yardımcı olur.
    Patronla aramı bozmadan işten nasıl ayrılabilirim?Olumlu bir tutum sergileyerek, net, samimi, içten davranarak, bu değişikliğin neden olduğunu mümkün olduğunca olumlu taraflarıyla, ilerideki olumlu adımlara dikkat çekerek, olumlu durumları hatırlayarak tatlı tatlı ayrılmak gerekir. Bunun için insanın psikolojisini o şekilde hazırlaması önemlidir.

    Koşullar çok hızlı değişebilir, ayrıldığınız iş yerinin yöneticisi ile başka bir yerde tekrar bir araya gelebilirsiniz. O nedenle ayrılışın da olumlu ve ileri dönük birtakım pencereleri açabilir şekilde olması gerekir.