Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul.
Bir gün bir seveni onu ziyarete gitmiş. Epey dağınık günüymüş Üstadın.
"Hayrola Üstadım, çok dağınıksınız bugün?"demiş.
Üstad, meşhur davalarından biri ile uğraşıyormuş. Çok yorgun bir şekilde:
"Sorma Niyazi, tepeme kartal çıksa kovacak halim yok", demiş. Niyazi gülmüş.
- Niye gülüyorsun?
- Kartala güldüm Üstadım, demiş. Niye kartal da güvercin, karga falan değil?
- Büyük Doğu'nun kayalıklarına da ancak kartal yaraşır. Öyle değil mi ?
- Öyle Üstadım.
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Hiç bir operatör, ameliyat masasında kendisini yumruklayan kanserliye, hiçbir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.
Artık sen benim gözümde hiçbir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmasını, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklam açıkgözlülüğünü...Senin neyine karşılık vereyim. Sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer...Ölü diriltmekten ve iflas edeni kurtarmaktan âcizim... (Hücüm ve Polemik)