İran'ın 12 Haziran 2009 Cumhurbaşkanı seçimleri ülkedeki 1979 devriminden beri yapılan en renkli ve en çekişmeli seçim olarak biliniyor. Bir taraftan sistemde reform yapma iddiasıyla meydana çıkan "Mir Hüseyin MUSAVİ", diğer taraftan muhafazakarlıktan hiçbir taviz vermeyen "Mahmud AHMADİNEJAD". Bu iki adayın çekişmeleri adeta diğer adaylar olan "Mehdi KERRUBİ" ve "Muhsin RIZAİ"yi gölgede bıraktı. Tam 30 sene önce kurulan İslam Cumhuriyeti bugün halkın ısrarlarıyla bir Rönesans'a doğru yol almaya zorlanıyor. Ama acaba aynı sisteme hizmet etmek için yıllarını veren iki kişi ne kadar farklı olabilir?
Musavi İran - Irak savaşı esnasında İran'ın hem başarılı hem de son başbakanıydı. Aynı zamanda İslam Cumhuriyetinin kurucu ve lideri "Ayetullah Humeyni"nin sağ kolu olarak tanınıyordu. Görevinin sonunda meclis anayasada bir değişiklik yaparak başbakanlığı iptal edip, onun görevlerini seçilecek cumhurbaşkanının görevlerine ekledi. O dönemden sonra Musevi hükümetin kadrosunda hiç görünmedi. Bir ara eski cumhurbaşkanı "Hatemi"nin danışmanı olacağını duyduk, fakat sonra vazgeçildi.
Musevi'nin en büyük başarısı savaş dönemindeki sağlam ekonomi olarak gösteriliyor. Sekiz sene savaş döneminde enflasyon hiçbir sene çift haneli rakamları görmedi, ticari ilişkiler dalgalanmadan ilerliyordu ve döviz fiyatı fazla değişiklik göstermedi. Fakat bugün Musevi taraftarları kendisinden başka şeyler bekliyor. Her ne kadar Ahmedinejad'ın ekonomideki başarısızlığı herkese malum olsa bile, halkın değişim isteği ekonomik nedenlere dayalı değildir.
İran halkının Musevi'den beklentisi geçmiş 30 yıl zarfındaki sıkıntılarda gizlidir. Bugün dünya İranlılar için bir simge haline dönen Neda (27) sokaklara çıkarken Musevi'yi geleceğe yönelik bir kurtuluş kapısı olarak destekliyor. Tüm İranlılar biliyorlar ki devrimden sonraki yıllarda baş örtünün zorunlu olmasında Musevi ve onun eşinin bu zorunlulukta büyük katkıları vardı. Hatta kadınlar için baş örtünün nasıl olması gerektiği Musevi'nin eşi tarafından tasarlanarak yasalaşmıştı.
Cumhuriyet hareketleri aniden ortaya çıkıp da 2500 yıllık Pers imparatorluğunu bir çırpıda yok etmedi tabi. Bugünkü olayları tam anlamıyla anlamak için 1920'lerde İran'daki ilk Cumhuriyet kıvılcımlarının başladığı yıllara dönmek gerekiyor.
21 Şubat 1921'de, İran'da Gacar hanedanının saltanatının son döneminde, ülkenin kuzeyinde doğup büyüyen Tuğgeneral "Rıza han" silah arkadaşı "Seyit Ziyaiddin Tabatabaye" ile birlik olup darbe yaptı. Emrindeki birlikler tahranın 150 Km. batısında yer alan Gazvin'e yerleştiler ve hükümeti kan dökmeden istifaya zorladılar.
Rıza Pehlevi'den önceki Gacar hanedanı şahlarının hiç biri güçlü ve becerikli değillerdi. İran Ruslara karşı iki savaş kaybetmişti ve gün be gün yabancı istilasının boyutu artıyordu.26 Ekim 1923'te Rıza han gücü ele geçirdi ve Gacar hanedanının son hükümdarı olan "Ahmet Şah" önce İngiliz büyükelçiliğine, daha sonra Avrupa'ya kaçtı.
Rıza Han yıllardır ülkesi için bir Cumhuriyet arzuluyordu ve gücü ele geçirdiği dönemde bu hayalini gerçekleştirmeye çalıştı. Ancak ülkede kurulacak cumhuriyet İngilizlerin ve din adamlarının çıkarlarına aykırıydı. Yıllardır İngilizler ülke mollalarının nabzını tutuyorlardı ve verdikleri destekle mollalar da cumhuriyete şiddetle karşı çıktılar. Onu takiben eğitimsiz halk da onlara uydu. İran'ın tarihindeki ilk Cumhuriyet kıvılcımı böyle söndürüldü.
Gücü elinden kaçırmak istemeyen ve ülkesinin bütünlüğünü korumak isteyen Rıza Han 1925'de artık tüm karşı çıkan din adamları ve meclis vekillerine karşı, kraliyetini Mecliste oy birliği ile kabul ettirdi. Meclis 12 Aralık, 1925'de toplandı ve kraliyetin Ahmet Şah'tan alınıp Rıza Han'a verilmesine karar verildi.
Bu dönemlerde Rıza Pehlevi'nin Atatürk'le yakınlığı ve bir çok reformlara onunla birlikte imza attığı dikkat çekiyor. Örneğin: Kara çarşaf yasağı, Kadın erkek eşitliği ve kadınların seçme ve seçilme hakkı, demir yollarının ağının genişletilmesi, Yargı sisteminin Şeriat Hakimi yerine konulması, Şapka ve kıyafet yasasının çıkarılması,
Rıza Pehlevi'nin saltanatı Almanya'da Adolf Hitler'in gücü ele geçirmesiyle yeni boyutlar kazandı. Hitler Aryen'lerin (German'lerin) üstün ırk olduğunu öne sürdü. İran halkının da soyu Ariyen'lere dayanıyor olması Rıza Şah ve Hitler arasındaki bağları kuvvetlendirdi. Bu, İran'ı İngilizlerden kurtarıp tam bağımsız olması hayalinin gerçek olması yolunda ilk adımdı. Tabi bu durum İngiltere ve diğer ittifak güçlerinin işine yaramıyordu. 1941'de İngilizler, ittifak güçleriyle iş birliği yapmaması bahanesiyle Rıza Şah'ı tahttan indirdiler. İran kuzeyden Rusların, güneyden ise İngilizlerin işgali altına girmişti. Rıza Pehlevi'yi, herhangi bir soruna karşı Afrika'nın güneydoğusundaki "Mauritius" adasına sürgüne gönderdiler. Sürgüne giderken kendiyle sadece bir avuç İran toprağı yanına alabildi.
Rıza şah alışkın olmadığı tropikal havadan dolayı hastalandı. Uzun uğraşlar sonucu İngilizler onun Güney Afrika'daki Johannesburg'a yerleşmesini kabul ettiler. Rıza şah 26Temmuz 1944'te Johannesburg'da öldü. Cesedi Mısır'da mumyalanıp Kahire "El Rifa" camiinde saklandı. Yıllar sonra İran'a taşınıp Rey şehrinde kendi anıt mezarına gömüldü.
İngilizler ondan sonra 16 Eylül 1941'de oğlu ve veliahdı olan "Muhammed Rıza PEHLEVİ" yi (1919 - 1980) padişahlık tahtına oturttular. Muhammed Rıza'nın 11 Şubat 1979'a kadar süren saltanatı boyunca İran bir çok havadis ve dalgalanmalara sahne oldu. Bu dönemde Muhammed Rıza "Şehinşah" (Kralların kralı) unvanına sahip oldu.
2nc. Dünya Savaşı sonrasında petrol yataklarının yabancı şirketlere açma politikası, "Muhammed Musaddık" önderliğinde güçlü bir milliyetçi hareketin doğmasına yol açtı. Mart 1951'de "Anglo - Iranian Oil Company"nin (AIOC) İran'daki mal varlığını millileştirmeye ilişkin bir yasayı meclisten geçirmeyi başaran Musaddık hızla güçlenmeye başladı. Nisan sonunda Muhammed Rıza Şah, Muhammed Musaddık'ı başbakanlığa atamak zorunda kaldı. Ağustos 1953'te Musaddık'ı başbakanlıktan uzaklaştırma girişimi boşa çıktıktan sonra İran'dan kaçtı. Musaddık'ın muhalifleri olaydan birkaç gün sonra ABD'nin de desteğinin alındığı iddia edilen bir darbe düzenleyerek Musaddık'ı yönetimden uzaklaştırdılar ve şahın ülkeye dönmesini sağladılar. Darbe ile olan ABD ilgisi 2000 yılında ABD eski dışişleri bakanlarından "Madeleine Albright" tarafından kabul edilmiştir, daha sonra ise ABD başkanı "Barack Obama" 4 Haziran 2009'da Mısır'da yaptığı konuşmada bu ilgiyi resmen doğrulamıştır. Bu olaylar İran tarihinde "Ajax Operasyonu" olarak biliniyor. Bu operasyonun en önemli etkisi ülkenin İngiliz kontrolünden çıkıp Amerika kontrolü altına geçmesi oldu.
1956'da "CIA" destekli gizli polis örgütü "SAVAK"ı kurdurdu. Böylece konumunu güçlendirdikten sonra 1963'te ABD desteğiyle "Beyaz Devrim" adını verdiği bir ulusal kalkınma programı uygulamaya girişti. Hava, kara ve demir yolları ağının genişletilmesini, bir dizi baraj ve sulama projesini, sıtma gibi hastalıkların kökünün kazınmasını, sanayinin geliştirilmesini ve toprak reformunu kapsayan bu programla birlikte kırsal alanlara sağlık ve eğitim hizmetlerini götürecek bir örgütlenmeyi başlattı.
Beyaz Devrim reformlarını yetersiz bulan ve yavaş uygulanmasından yakınan çevrelerin yanı sıra Batılılaşmanın İslam'a karşı olduğunu savunan dini çevrelerin tepkileriyle karşılaştı. Öte yandan baskıcı yönetim biçiminden, hükümetteki yolsuzluklardan, petrol ihracından sağlanan gelirlerin dengesiz dağılımı ve gizli polis örgütü SAVAK'ın uygulamalarından dolayı, doğrudan Muhammed Rıza PEHLEVİ'yi hedef alan bir muhalefet gücü gelişti. 1978'de İran'ın büyük kentlerinde başlayan muhalefet hareketleri ayaklanma ve karışıklıklara dönüştü. Ardı ardına 4 hükümetin düşmesinden sonra 16 Ocak 1979'da Şah ülkeyi terk etti. Muhammed Rıza Şah 3nc. eşi "Farah DİBA"dan doğan ilk erkek oğlu "Rıza"yı kendine veliaht olarak tayin etmişti, fakat bu veliahtlık hiçbir zaman krallıkla sonuçlanmadı.
Muhammed Rıza PEHLEVİ İslam devriminden sonra yazdığı hatıralarında, 1960 ve 70'li yıllarda gizli faaliyet eden "Teknokrat" diye bir gruptan bahsediyor. Hatıralardaki açıklamalarına göre Teknokratlar Şah'ın isteğiyle yeni bir sistem oluşturmak üzere görevlendirilip Avrupa'ya gönderilmişlerdi. Bu grup Almanların felsefesi, Fransızların ekonomi sistemi ve İngilizlerin politika sisteminden yeni bir hükümet sistemi kurmakla görevlendirilmişlerdi. Her ne kadar bu grupla ilgili detaylar gün ışığına çıkmamış olsa bile, sanki bu faaliyet baba Rıza PEHLEVİ'nin cumhuriyet arzusunun devamıymış gibi algılanıyor kitapta. Bu grubun kimlerden oluşup sonuçlarının ne olduğu hakkında hiçbir bilgi yok.
İran'ın devrim süreci halkın bakış açısından çok hızlı gelişmiş, iş başına gelen yeni hükümet ise sokaktaki insanlara çok gizemli ve belirsiz gelmişti. Tüm dünya bu devrimin halk tarafından yapıldığını düşünüyor olsa bile gerçek böyle değildi. İlk aylarda çoğunluk devrim liderinin adını bile bilmiyordu. Ayetullah Humeyni'yi telafuz edemeyen halk bildiği diğer isimlerle hitap ediyordu (Kumeyli, Humeyli, Hümeyra, ) Herkes bu büyük değişimden dolayı heyecanlanmıştı, fakat yeni hükümetin ilk günlerden itibaren uyguladığı kısıtlamalar insanlara biraz sıkıcı geldi. Bu devrim İranlıların geleneksel yılbaşı ve en büyük bayramları olan Nevruz'a yaklaşık 1,5 ay kala gerçekleşmişti. Tüm halk devrimden sonra daha iyi ve ferah günler beklerken gelişmeler hiç de beklendiği gibi olmadı. Örneğin eğlence sektörü yasaklandı, sanatçılar "Müfsidü fil-erz" (Yer yüzündeki fesat insan) ilan edilip, canlarını kurtarmak için ülkeyi terk ettiler. Durum o kadar zorlaştı ki insanlar "Acaba bunlar bu bayramda da burada mı olacaklar?" diye birbirine soruyordu! Halk arzu ettiği ve çok istediği cumhuriyet sistemini yeni hükümette göremedi. Fakat herkes yine de sabırlı olmayı tercih etti.
01 Nisan 1979 tarihinde yapılan bir referandumda yeni hükümet %98 civarında "Evet" oyu alarak kendi konumunu sağlama alıp varlığını dünyaya gösterdi. Böylece "İran İslam Cumhuriyeti" Ayetullah Humeyni'nin liderliğinde resmen işe başladı. Padişahlık ve Pehlevi hanedanı dönemi tamamen kapandı ve hatta onlarla işbirliği yapan, eski devlette görev almış olan, yüksek rütbeli askeri makamlar, Şah'a veya İslam devrimine karşı olan diğer örgüt mensupları, partiler ve partililer, İslam devrimi veya mensuplarını sevmediğini söyleyen, ve hepsi ve hepsi yakalanıp Ayetullah Halkalî tarafından uygulanan hızlı bir yargı sisteminden geçip idam edildiler. İdam olanların içinde Pehlevi döneminin en başarılı başbakanı "Amir Abbas HOVEYDA" da vardı. 13 senelik başbakanlık döneminde döviz fiyatı değişmemiş, enflasyon hissedilmeyecek rakamlarda seyrediyordu.
Bu olayların ardından insanların normal hayatında, hatta giyim kuşam tarzı, eğlence tercihleri ve bir çok bunun gibi alanlarda tek tarzlık hakim oldu. Kadınlar için başörtü ve uzun manto zorunlu oldu ve kara çarşaf kullanımına teşvik edilmeler başladı. Okul kitapları ve derslerin içeriği değişti; ilk okul ikinci sınıftan itibaren Din dersi (Sadece İslam dininin Şii mezhebini kaleme alarak) Lise sona kadar zorunlu oldu. İngilizce ve resmi dil olan Farsça eğitiminin yanı sıra Arapça da okullarda zorunlu ders olarak Anayasada kaydedildi. Reform bekleyen halkın artık elinden hiçbir şey gelmedi ve yurt dışına kaçmalar çoğaldı. Bu gibi çerçevelenmiş ve konservelenmiş yaşam tarzı 3 Haziran 1989'da Humeyni'nin ölümü ve Hameneyi'nin lider olmasıyla daha da çoğalmaya başladı.
Amerika başta olarak bir çok ülkenin İran'la diplomatik ve ekonomik ilişkileri kesildi. Bu ülkeyi derin bir ekonomik sıkıntıya doğru itmişti. Ardından başlayan Irak savaşı da insanların dertlerine dert kattı. Başlama nedeni halka tam açıklanmayan ve bittikten sonra sonucunun ne olduğu, galibin kim olduğu hala belirtilmeyen İran - Irak savaşı insanların tam anlamıyla umutlarını sıfırlamıştı. Ama yine de bu dönemde başarılı olduğunu ispatlayan genç bir başbakan vardı ve o yüklerden bazısını azaltmayı başardı. "Mir Hüseyin MUSEVİ" yeni kurulan hükümetin savaş yıllarındaki zor görevini üstlenmişti. İran'ın günümüzdeki hükümet sisteminde artık başbakanlık yok ve halk seçimiyle iş başına gelen cumhurbaşkanı eski başbakan görevlerinin hepsini de üstlenmiş oluyor.
İran İslam Cumhuriyetinin İlk cumhurbaşkanı "Ebulhasan BENİSEDR" 1980'de büyük bir çoğunlukla cumhurbaşkanlığına seçildi. Daha sonra rejim içi kavgalar sonucu meclis tarafından azledilmiş, kadın kılığına girerek Türkiye üzerinden Paris'e kaçmıştı. Bugün de koruma altında Paris'te yaşıyor. İkinci cumhurbaşkanı "Muhammed Ali RECAYİ"ydi ve sadece 14 gün görev yaptı. Recayi, dönemindeki başbakan "Muhammed Cevat BAHONAR" ve yanındakiler ile birlikte "Halkın Mücahitleri" örgütü tarafından gerçekleştirilen bombalı suikast sonucu öldürülmüşlerdi. Yeni iddialar o suikastın şaibeli olduğunu ve dosyanın hala kapanmadığını söylemektedir. Üçüncü cumhurbaşkanı "Ali HAMENEYİ" idi. 1981-1989 yılları arasında görev yapan Hamaneyi bugün İran'ın dini lideridir. Dördüncü cumhurbaşkanı ise "Ali Ekber REFSENCANİ"ydi. Rafsancani bugün İran'ın en önemli siyasi liderlerinden birisi ve aynı zamanda uzmanlar konseyi anlamına gelen "Meclis-i Hubregan"ın başkanıdır. Rafsancani de Hamaneyi gibi iki dönem cumhurbaşkanlığı yaptı. Beşinci cumhurbaşkanı ise "Muhammed HATEMİ"ydi ve halk ondan ciddi boyutlarda reformlar beklemişti. O da 1997-2005 yılları arasında iki dönem görev yaptı. Altıncı (Ve yedinci) cumhurbaşkanı da "Mahmud AHMEDİNEJAD". Aslında dikkat edilirse İran'da cumhurbaşkanlığı süresi pratik olarak 8 senedir. Azledilmeyen veya yaşamını yitirmeyen cumhurbaşkanları, her ne kadar halkın beğenisini kazanamasalar bile yine de iki dönem görev yapıyorlar. Bundan dolayı Ahmedinejad'ın son seçimlerin galibi olarak gösterilmesine aslında şaşırmamak lazım.
Ahmedinejad önceki cumhurbaşkanı Hatemi'nin diğer ülkelerle ilişkileri iyileştirmek için yaptığı tüm çabaları sıfırladı. İran tekrar tehlike arz eden eski kalıbına geri döndü ve dünyayı karşısına aldı. Diğer taraftan ekonomi kıskacı bu dönemde oldukça daraldı ve halkın yaşam standartları düşüş gösterdi. Bunların yanı sıra muhafazakar kemsin direttiği yasaklar çoğaldı ve ülkede yaşam zorlandı. Bazı yabancı ülkelerdeki insanlar Ahmedinejad'ı Amerikanın karşısında dimdik dayandığı için övüyorlar, ama İran'ın içinde bakışlar çok farklı.
12 Haziran seçimlerinde rekabetin Musevi ve Ahmedinejad arasına çekilmesi aslında sistem içindeki ikilemi göz önüne seriyor. Her iki tarafın hükümette ciddi taraftarları var ve hiçbirisi diğer tarafı kesinlikle kabul etmiyor. Gücün tamamen tek tarafta olduğu sonuçları ve gidişatı ona göre değiştiriyor. Eğer güç diğer tarafın eline geçerse durum bu sefer de onların lehine olacak. Peki bu iki gurup arasında acaba Halkın isteği nedir? Acaba hangisi haklın isteklerini tam olarak yerine getirmek ister? Hangisi demokrasiyi armağan eder?
Musevi'nin sunduğu Yeşil Hareket insanların aklındaki nostaljik bir kart postala benziyor. Açıkçası seçmenin aklında savaş döneminden kalan bir yüz olarak meydana çıktı. Ama herhangi bir program açıklamış değil! Kimse onun cumhurbaşkanı olduğu dönemde İran'ı nereye götüreceğini bilmiyor. Üstelik ilk zamanlarda bile muhafazakarların en önünde ve Humeyni'nin sağ kolu olarak tanınmıştı.
Peki kavga nereden başladı?
Bu seçimlerde çekişmeler öncekilere göre daha açık şekilde yapıldı. Önceden işlerini gizli saklı yapan devlet adamları artık açık oynamaya başladılar. Diğer taraftan gaza getirmelerin iyi prim yaptığını sanki yeni fark etmiş gibi bir eylemlere başvurdular. Adaylar artık oy alabilmek için, İran'da daha önce benzeri görülmeyen kampanyalar yapıp hediyeler dağıtıyorlardı.
Seçim günü sandık başları beklenmeyecek kalabalıklara şahit oldu. Seçim saat 22:00'ye kadar uzatıldı ve yaklaşık 46 milyon seçmen sandık başına gitti. Bu izdihama bakıldığında genel bir yeşil rengin hakimliğini görüyorduk. Musevi'nin taraftarları Yeşil Hareketin sembolü olarak yeşil şal, giysi ve bileklik gibi şeyleri kullandılar. Dünyaca ünlü İranlı yönetmen "Muhsim MAHMALBAF"ın Avrupa parlamentosuna sunduğu belgelere göre seçimin sonucu akşam saat 23 civarı içişleri bakanlığı tarafından telefonla Musevi'ye bildirilmiş ve seçimleri kazandığı söylenmiştir. Bu belgeye göre Musevi 19 milyon 753 bin 323 oyla birinci, Kerrubi 13 milyon 696 bin 104 oyla ikinci ve Ahmedinejad 5 milyon 696 bin oyla üçüncü olmuş. Fakat ertesi gün tüm Televizyon kanalları, gazeteler ve içişleri bakanlığı Ahmedinejad'ı seçimin galibi olarak ilan etmiş. Avrupa birliğine göre bir önceki seçimlerde de Ahmedinejad 3nc. olmuş, fakat daha sonra 2nc.ye yükselmişti ve böylece ikinci tura katılmıştı.
Sayılardaki detaylar her ne olursa olsun, bu fırsat haklın gövde gösterisi yapması için kaçınılmaz bir fırsattı. Musevi'nin davetiyle sokaklara akın eden protestocuları ortak isteği özgürlük ve demokrasidir. Ahmedinejad'ın istenmediği kesin, ama Musevi ve reformcu tarafın ne derecede bu isteğe cevap verebileceği tartışılır. Bu gibi olaylar ara sıra İran'da tekrarlanıyor; bir bahane ortaya atılır, insanlar sokaklara dökülür ve sonuçta umutlar söner. Çok sevilen Hatemi bile verdiği sözleri tutamadığı için bazı aydın guruplar tarafından eleştirilmişti. Hatemi'nin verdiği tek cevap neydi? "Yapmak istiyorum, ama izin vermiyorlar". Peki onun yapamadığı reformu Musevi ne derecede yapabilecek?
Bu çekişmeler dünya tarafından "İran halkının uyanışı" olarak nitelendirilse bile aslında halk için çok da yeni bir gelişme değildir. Bu gibi protestolar arada bir İran'da yapılır ve ne yazık ki kaybeden hep halk olur. Bu seferki tek fark internetin daha yaygın ve haberleşme şebekesinin daha hızlı ve kolay olmasıydı. 10 sene önce de benzer protestolar yapılmış, yüzlerce kişi öldürülmüş veya yakalanmıştı. Ama internet yaygın olmadığı ve cep telefonların çekim yapamadığı için dünyanın haberi olmamıştı. Bu seferki tek fark olayların herkes tarafından açıkça izlendiğiydi.
"Neda AGHASOLTAN" Tahranda yaşayan 27 yaşındaki bir bayandı. Polis'in kurşunuyla yaşamını yitiren Neda son nefeslerini verirken çaresizce görüntüsünü çeken adama bakıyordu. Ağzından ve burnundan fışkıran kan yüzünü tamamen kapladı ve İran'ın protestocularının simgesi haline geldi. Yanı başında duran ve son saniyelere kadar yardım etmek isteyen Doktor Araş HECAZİ genç bayanla ilgili "Mermi tam karşıdan ve göğsünü parçalayarak girmiş ve ak ciğerini delmişti. Kanın çıkmasına elimi bastırarak engel olmak istedim, ama artık çok geçti ve kurtulma şansı yoktu" dedi. Emniyeti sağlaması gereken Polis artık insanların canlarına ve mallarına saldırmaya başlamıştır. İran bu gibi görüntülere daha önce de sahne olmuştu, ama bu sefer dünya haberdar oldu.
Şimdi artık tüm dünya mevcut hükümetin halk tarafından seçilmediğini ve bu sistemin hep bu şekilde ilerlediğini öğrenmiştir. Fakat akıllarda tek soru var: Bundan sonra ne olacak?