Yağmur yeniden yağmaya başladı.
Asfaltın üzerine büyük damlalar düşüyor ve biraz havalandıktan sonra dağılıyorlar. Küçük gölcüklere düşenler geniş yapraklı çiçekler gibi yer yer suyu kabartıyorlar. Gölcüklerdeki halkalar bir görünüp, bir kayboluyordu.
Hasan henüz dönmedi. Islanabilir. Şemsiyeyi yanına almamıştı.
Bu günlerde hava birden değişiyor. Hazırlıksız oluyorsunuz ve bazen yağmura yakalanıyorsunuz.
Tek tük arabalar geçiyor yoldan. Islak yolda arabaların izleri belli oluyor, sonra tekrar yağmur suyuyla kapanıyorlar. Karşı balkondaki çiçekler de ıslanıyor. Yaprakları aşağıya doğru eğilmiş, yağmura teslim olmuşlar. Bir komşu telde çamaşırları unutmuş. Belki de şu an evde yoklar. Acaba karı-koca çalışıyorlar mı? Eğer bundan dolayı evde değillerse, şimdi akılları çamasırlara takılmıştır.
Bu sokak fazla kalabalık değil. Orta halli insanlar oturur burada. Genelde taşradan gelenler. Ama şu eski ve görkemli evin sahibi çoktandır burada. Dedesi eski paşalardanmış. Bir savaşta kolundan yaralanmış. Soyadı kanunu çıktığı zaman gazioğlu soyadını bu yüzden almışlar. Ailenin hepsi de okumuş kimseler. Hepsi de okumuşlarla evlenmişler. Bazıları görev gereği yurdun her tarafını gezmişler. Bazıları deniz kenarında yeni evler satın almışlar. Bu ev artık aileye dar geliyormuş. Ancak mahalle ile, ya da burada oturanlarla fazla ilişkileri yoktur. Yüksek derecede yaşadıklarını iddia ediyorlarmış. Ayrı bir dünyaları varmış.
Komşuları böyle tanıtıyorlar onları.
Hasan henüz dönmedi. Belki çayevine uğramıştır. Arkadaşlar oradadır. İsli köşeler, eski masalar, avcı ve manzara resimleri, pirinç kül tabakları, muşamba döşemeler, paşabahçe çay bardakları, melamin çay tabakları, kenarları siyah çaydanklıklar, ağır semaver ve yaşlı kahveci Hüsnü Efendi ile, tipik bir orta sınıf çayevi.
Hüsnü Efendi hep gözlüğünün üzerinden bakar. İlk bakışı dikkatli ve titizdir. Süzerek bakar, tanımaya, anlamaya çalışır. Bakışları tedirginlik vermeyecek kadar derin ve sevimlidir. Tanığına emin olunca biraz gülümser. Gülümseyince de bıyıkları geriye doğru yayılır, yanakları çukurlaşır, yüzünde bir sıcaklık meydana gelir. Gözleriyle 'anlaştık' der gibi olur. Çayları kendisi getirir masanın üzerine bırakır, hemen ocağın başına döner. Havlusu her zaman omuzundadır. Boş kaldıkça, ya da çayları bırakırken masaları ve tezgâhı siler, etrafın tozunu alır.
Hüsnü Efendinin çayevi aslında öğrencilerin yeri değildir. Daha çok yaşlıların, emeklilerin, bir de iş için buralara gelen taşralıların uğrak yeridir. Biri diğerini burada arar. Sözleşenler bazen burada buluşur, gidecekleri yere buradan giderler. İnsanlar burada birbirlerine selâm verirler. 'Buyur efendi, gel otur, bir çayımı iç diye' burada iltifat ederler. Davet ettiği kimse oturunca da 'bak Hüsnü Efendi, misafirimiz ne alır?' der, sonra da hal ve hatır sorarlar. Birbirlerine yakından bakarlar. Tanışmışlığın verdiği rahatlıkla uzun uzun sohbet ederler.
Bu dost ortamında oturmalar pek de uzun sürer. Hüsnü Efendi hemen hemen hepsini tanır buraya gelenlerin. Hepsinin öyküsünü bir kaç defa dinlemiştir kendi ağızlarından. Bu kente ne zaman geldiler, nerelerde çalıştılar, ne zaman emekli oldular, emekli ikramiyesiyle neler yaptılar, kaç cocukları vardır, çocukları ne iş yapmaktadır... Hepsini bilir. Kim kimden şikayetci, kim kimden yana, kim kimin aleyhinde, kim nasıl bir dümenin peşinde, kim kimin dedikodusunu yapıyor; hepsini duymuştur. Ancak Hüsnü Efendi hiç birisini başkasına anlatmamıştır. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmamıştır. Buna ihtiyaç duymamıştır. Oldum olası çok konuşmayı ve dedikoduyu sevmez. Çoğu zaman gözleriyle konuşur. Bu da ona yeterlidir. Duyduklarının üstüne varmaz, her şeyin aslını öğrenmeye uğraşmaz.
Öğrencilere karşı daha bir sıcaktır. Onlara karşı daha fazla yakınlık duyar, onlara tatlı tatlı gülümser. Çaylarını erken ve iyi tarafından getirir. Öğrencilerin onun yanında ayrı bir yeri vardır.
Hüsnü Efendinin son aylarda öğrenci müşterileri çoğalmaktadır.
Boşlukta kalanlar gidecek yer ararlar. Sevgilerin naylonlaştığı bir ortamda yalnızlık elbette koşa koşa gelecektir. Her şeyin iğreti ve yapmacık olduğu günlerin yorgunluğu nasıl unutulur? Çıkmaz sokaklar, cevapsız sorular, bunalımlar, geleceğe ilişkin hesaplar, tutmayan plânlar sürüp giderken; bir samimi bakışa, bir içten merhabaya can bayılır. Dersler, sınavlar, ödevler, geziler, arkadaşlar, eğlence yerleri... ve arkasından yorgunluklar.
Doyumsuzluğun neresinden bakarsanız bakın, işte sıkıntı getiriyor.
Bu kadar insan yalanların, hayallerin, aldatıcı zevklerin ve sloganların peşine gidecek değil ya? Bu kadar genci düşünmekten, hesap yapmaktan, eleştirmekten, sorgulamaktan yoksun bırakamazsınız ki. Bu kadar haraketli kitleyi bir kaç satır arasına, sınav bolluğuna, sayfalar dolusu geveziliklere, yazılı ve görüntülü aldatmacılara hapsedemezsiniz ki. İşte şevredeki sorumsuz gidişten yorulanlar, düşünenlerin, kişilik sahibi olmak isteyenlerin, uydum kalabalığı demeyenlerin zaman zaman uğradıkları yer Hüsnü Efendinin çayevi.
Yağmur biraz keser gibi oldu. Çiseye dönüştü. Çocukların oynadığı boş arsa çamurlaştı. Bir çocuk koşarak arsadan karşıya geçiyor. Kaldırımlardan tek tük geçenler var.
Bu çevrede büyük apartman sayısı fazla değil. (Ama yapılmayacığını kim garanti edebilir? Hatta yakında oraya da bir apartman yapılacağı söyleniyor.) Onlar diğer semtlerde. Başları dik, gururlu, biraz da tepeden bakar gibi dururlar.
Sokaklardan taşıtlar ve insanlar geçer. Okul öğrencileri ellerinde çantalar, okul bitiminde veya öğle paydosunda caddeye doğru koşarlar. İleride sık sık karşılaşacakları darmadağınık bir koşunun başlangıcıdır bu.
Kimileri güneşli havalarda balkonlarda oturur. Gazete okuyanları ve çayını yudumlayanları görürsünüz. Öbür taraftaki balkonlu ile selâmlaşırlar. Birbirlerinin duygularına yakın hissederler kendilerini. Aynı havayı soluduklarını düşünürler. Kavuştuklari yüksekliğe beraber tırmandıklarını duyurur gibiler.
Alt kattaki daire satılıktır. (Pencereye yapıştırılan bir duyurudan bu anlaşılmaktadır.) Emlâkcıya vermemiş evsahibi . Buna gerek görmemiş. Tek elden satışın alıcının da lehine olduğunu düşünmüş. Kendisi anlatmalıymış evin özelliklerini alıcıya. Bu pahalılıktan, çantasını dolduramamaktan, en önemli ihtiyaçlarını bile karşılayamamaktan şikayet ediliyormuş ama, ev sahabi olmak isteyenler hiç bir zaman azalmazmış.
Hava durmadan değişiyor. Güvenemiyorsunuz, sıcak mı olacak, soğuk mu? Yağışlı mı, güneşli mi? Piyasa da değişiyor. Adamlar fiyat değiştirmekten yoruldular. Bugün düne uymuyor. Her yeni gün yeni bir değişikliğe gebe gibi. Kabuk değiştiği gibi öz de değişiyor. Dalgalanmalar sadece fiyatlarda, arzularda, ve hedeflerde değil; her şeyde. Her yerde bir değişim yaşanıyor. Sürüp gidiyor bu. Hava mı insanlara uydu, insanlar mı havanın değişkenliğine uydu, belli değil?
Hüsnü Efendi öğrencileri seviyor. Ders üzerine mi konuşuyorlar; hemen kulak kabartır. Edebiyat ve sanattan mı söz açıldı; hemen ilgilenir. Son durumlar hakkında mı konuşuyorlar; duymak ister. Normalde günlük konularda bile görüşünü söylemeyen, konuşmayı sevmeyen, gereksiz konulara kulak kabartmayan Hüsnü Efendi'nin kendilerine katılması öğrencileri şaşırtıyor. Kendilerini dinleyen böyle birisinin bulunduğuna seviniyorlar. Halktan birinin ciddi bir konuya ilgi göstermesi onlara başka bir memnunluk veriyor.
Günlük konuları konuşmak herkes için kolaydır. Sonunda sohbet bir kaç konu etrafında toplanır: Pahalılık, siyasi gelişmeler, toplumsal sorunlar, spor olayları... v.b. ...
Hasan böyle konuları konuşmaktan hoşlanmıyor. Konuşula konuşula bitmeyen, hiç bir yararı olmayan, kişiyi düşünmekten ve asıl yapması gereken işleri yapmaktan alıkoyan bu konuşmalar bıkkınlık veriyordu. Bununla insanlar belki bir doyuma ulaşıyorlar. Halk arasında nice yıllardan beri bu konular konuşuluyor. Ne oldu? Değişen bir şey var mı?
Hasan bazen konuyu değiştirmek isterdi. Sorular sorar, dikkat çekecek bir konu atardı ortaya. O zaman Hüsnü Efendi onun yüzüne tuhaf tuhaf bakardı. Dikkatleri hayatın anlamını düşünmeye ve değer yargılarını eleştiriye çevirmek, veya çoğunluğun âdet haline getirdiği tutumlara yabancı kalmak... Bu, dikkat çekici bir şey. Bu yol yordam bilenlerin işi. Bu, düşünenlerin, okuyanların, aklı başındaki kişilerin işi.
Hasan bunu nasıl beceriyordu?
XXX
Azmi pencereden dışarıyı seyrediyor ve düşünüyor.
Fahriye bu kez mektup yazacak mı acaba? Öyle ya, onu çevresinden uzaklaştıran nedeni sorup durmuştu. Ama kendisini tatmin edecek açıklayıcı bir cevap alamamıştı. (Fahriye, Hasan'ın kendi çevresinden, dünyasından, ilgisinden temamen uzaklaştığını sanıyor.) Hasan her zamanki gibi kesin bir karşılık vermekten kaçındı. Belki de vermişti de Fahriye bunu bir türlü kesin cevap olarak algılamak istemiyordu.
Hasan son aylarda iyice başkalaşmıştı Fahriye'ye göre. Görüşmek istemiyor. Derslere geç geliyor ve genellikle erkenden çıkıp gidiyor. Arada bir rastgele karşılaşmalar ve zoraki bir merhaba. Hepsi o kadar.
Fahriye onun bu düşünceli halini sıkıcı buluyordu. Bu kadarı olmamalıydı. Kişinin sorunu olması, bu sorunun etrafında düşünmesi, onunla canının sıkılması gayet normaldi. Ama ondaki durum doğallığı aşıyor, bir soruna sahip olmaktan çıkıp bunalım işaretleri veriyor. İnsanı yoruyor, bitkinleştiriyor, onunla ilgili umutları zayıflatıyor.
Fahriye, Hasan'ın okuduğu bütün kitapları bir gün bir araya toplayıp gömmek, ortadan kaldırmak, yasaklattırmak istiyor. Yahutta onun kitapla ilgisini tümüyle kesebilmeyi arzu ediyor. Öyle ya, onun bu hale gelmesinin sebebi belki de kitaplardı. Bazen de 'kitaplara fazla mı haksızlık ediyorum? Hasan'ın böyle olmasının sebebi gerçekten kitaplar mıydı?' diyordu arkadaşlarına. Halbuki o tanıdığından beri Hasan kitaplarla arkadaştı.
'Elindeki bütün kitapları alsak, onunla kitaplar arasına engeller koysak, okumasına fırsat vermesek, onun kafasının içini değiştirmek mümkün olabilir miydi?'
Fahriye bir çözüm yolu bulmak istiyordu. Bütün dikkatine rağmen her şeyin karşılıksız kalması, her çabanın boşa gitmesi, her arzunun lâmba gibi sönmesi kişiyi karamsarlığa sürükler. İşin bu noktaya gelmesi artık onun gücünü aşmaya başlamıştı. Her şeye tekme vurmak, her şeyi bir tarafa atmak, her şeyi unutmak belki kolay zannedilir. İnsanın yaşadığı tecrübeler, duygular, hatıralar, ilgiler hemen unutulabilir mi? Bütün bunlar bir yara kabuğu mu ki hemen koparılıp atılsın?
Fahriye zaman zaman bütün her şeyi bir tarafa atmak istiyordu. Bunca zaman bir hayalin, bir belirsizliğin, bir gölgenin peşinden gidilir mi? İstenilmeyen yerde insan ne kadar durabilir? Bir karşılık yoksa, orada bir umut aramanın da mantığı yoktur. Fahriye, bir karşılık alamadığını, hatta ciddi bir tepki görmediğini iddia ediyor. Ayrı dünyaların, ayrı anlayışların, ayrı bakış açılarının, ya da apayrı dertlerin insanıyız belki diyordu. Hasan kimbilir böyle düşünüyordur. Belli ki bu sonuçsuz bir beklenti. Görünmez bir karanlığa taş atma gibi. Yankısı gelmiyor. Bir ses duyulmuyor. Bir kıvılcım parlamıyor.
Bunca arkadaş, mahalle çevresi ve dosta rağmen, kalabalıklar içerisinde yalnızlık çekmek, arkadaşsız kalmak, kimsesiz olduğunu düşünmek, bir köşeye fırlatıldığını sanmak yersiz değil mi?
Hasan boş bir insan değil. O ne yaptığının farkında görünüyor. O kimseye ihanet etmeyecek kadar dürüst biri. Nefret edilmeye sebep olacak huyları yok. Cana yakın, cömert, fedakâr, çalışkan ve üstelik karşısındakine değer ve önem veren biri. Okuyor, düşünüyor, bazı konulara kafa yoruyor, fikir üretiyor ve en önemlisi bazı şeyleri sorguluyor. İşini ciddiye alıyor, çevresini ciddiye alıyor, insanla ilgili şeyleri ciddiye alıyor. Dikkat çekecek şeyler üzerinde duruyor ve çalışıyor. Nerede nasıl hareket edeceğini biliyor. Sululuktan ve gelip geçici şeylerden hoşlanmıyor. Geniş bir çevresi var gibi görünse de yakınında olan kişiler, ya da onu anlayanlar azdır.
İşte bu özellikleri sebebiyle dikkat çekiyor ya.
Fahriye'ye göre Hasan hayatı fazla ciddiye alıyor. Önemsiz şeylerin üzerinde çok duruyor. Çoğunluğun değer vermediği konularla ilgileniyor. Artık unutulmaya yüz tutmuş, bir kenara atılmış, belki de dirilmesi mümkün olmayan konuların peşinde. Bu yüzden o yalnız kalacak gibi. Zaman değişiyor, değer yargıları, anlayışlar, zevkler, ilgi alanları değişiyor. Bu bir gerçek. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. Tek başımıza zamanın akışını durduramayız. Gerçek böyle midir? Doğum ve ölüm, gençlik ve yaşlılık, yürüyüşler ve çırpınışlar ciddiye alınması gereken şeyler midir?
Henüz karşılığını bulmamış sorular bunlar. Üzerinde uzun uzun düşünmeye değer mi?
İkide bir varlık sorununu ortaya atıyor. Yaratılışla ilgili ilginç sorular soruyor. Sorularla kafaları allak bullak ediyor. O zaman Fahriye onu yalnız bırakmayı seçiyor. Koridorda, merdiven başında, bahçede, kaldırımda, sokakta, durakta, otobüste, evde... Sürekli sorularla, onların arkasına sakladığı düşüncelerle her gün meşgul olunabilir mi, zaman geçirilir mi?
XXX
Azmi pencerenin önünden kalktı. Aynanın karşısına geçti. Üstüne başına, yüzüne baktı. Masaya doğru yürüdü. Biraz önce yaptığı çalışmalara bir göz attı. Yeterince çalıştım dercesine kafasını salladı. Tekrar pencerenin önüne geldi. Sokağa baktı, etrafa göz gezdirdi.
Çise devam ediyordu.
Hasan da görünürlerde yoktu. Az sonra gelebilir. Bir çay yapmalı diye söylendi. Sonra mutfağa gitti. Çaydanlığı raftan aldı, su doldurdu, ocağı yaktı ve çaydanlığı ateşin üzerine koydu. Ocak parlak alevlerle yanıyordu. Çaydanlığın kenarında ince, mor çizgiler bu alevlerin izlerini taşıyordu. Kimbilir kaç defadır ateşin üzerine konulan çaydanlık, senelerin hatırasını taşıyor gibiydi. Alevin bıraktığı izler, yıkansa da kaybolmaycak kadar kalıcıydı. Mutfak eşyaları yerli yerinde idi. Burada, tıpkı çalışma odalarında olduğu gibi bir düzensizlik yoktu. Hasan ve Azmi kaldıkları yere iyi bakarlardı. Evlerinin pis olmasına izin vermeyecek kadar titizdiler. Bu yüzden anlaşarak beraber kalıyorlardı bu evde.