O Mevsimi Henüz Yaşamadık 2

Son güncelleme:
  • Hüsnü Efendi güzel çay demlerdi. Kan kırmızısı çaylar yudumlanırken, bu eski çayevinin isli duvarlarının, basık havasının ağırlığı unutulurdu. 'Kekik kokulu çay' derlerdi öğrenciler kendi aralarında Hüsnü Efendinin çayları için. Memleketlerini hatırlatırdı, ya da uzun kış günlerinin yalnızlığını unutturan çay akşamlarını. Bu saatte burada olmak aralarındaki bir sözleşme gibiydi. 'Kekik kokulu çay saatinde tamam mı?' Bu söz sözleşme yerine geçerdi. Ders sonları çıkılan akşam gezilerinin düğüm noktası burası olurdu. Bir mektup okuma gibi sayılırdı günler. Bu mektubu herkes bir ucundan okurdu. Üstelik bu mektup herkese gelen, herkese hitap eden, herkesi ilgilendiren bir mektuptu. Belki de herkes kendine göre, kendi diliyle, kendi anlayışıyla okurdu. Okul çarşıya doğru açılır, öğrenciler dizilir giderlerdi. Kimi yurtta kalır, kimi kiralık evlerde. Ailesinin yanında kalanlar da vardır. Çoğu için Hüsnü Efendinin çayocağının, oradaki çay sohbetlerinin ayrı bir anlamı ve zevki vardır. Yürürler, koştururlar, konuşurlar, çalışırlar ama illâ da burada buluşurlar. Burada onların dünleri olduğu gibi yarınları da vardır.
    Sınıf havası değildir artık 'kekik kokulu çay saati'. Şakalar, takılmalar, derslerle ilgili değerlendirmeler faslı erken geçer. Haftalık haber ve yorumların bir ucundan tutulur. Spor olayları bazen masalarda dolaşır. Gurbet havası başlar arada bir. O havayla birlikte başlar biraz öne eğilir, yüzlere hüzün çöker, şakalar azalır, konuşmalar kısa tutulur. Bunu kekik kokulu çayın yavaş yavaş yudumlanmasından da anlarsınız. Olaylar, medyanın üzerinde durarak duyurduğu şeyler, toplumları sarsan, kalablıkları ayağa kaldıran, her kesimi etkileyen şeyler, ya da hiç kimseyi ilgilendirmeyen ama haber kaynaklarının zorla 'ilgilenin dediği' şeyler 'kekik kokulu çay saati'nin havasını bu kadar değiştiremezdi. İnsanlar oaraya girip çıkarlar, çay içerler, gazete okurlar, havadan sudan konuşurlar, ama öğrenciler için 'kekik kokulu çay saati'nin havası aynı kalır.
    Borsa krizleri, iflaslar, dış borçların yükselmesi, elektirik kısıntıları, siyasî tartışmalar, işsizlik, yolsuzluklar, referendumlar, polis baskınları, yürüyüşler, silah satışları ve konuşula konuşula kevgire dönen dünya barışı gevezelikleri... Sınavlar, nutuklar, kararlar, yasaklar, törenler, yani gitgide kabak tadı veren lüzumsuz ve hiç bir işe yaramayan törenler, uluslararası görüşmeler sürüp gidiyor.
    Kendileri pek çok şeylere sahip oldukları halde başkalarının elindekine göz diken insanların ve ülkelerin haberleri dolduruyor ekranları, gazete sayfalarını, sokakları. Hırsla ve açgözlülükle yüklü çağdaş denilen hayatın açmazlarını görüyorsunuz çevrenizde. Durmadan reklâmları yapılan yalanlar, iki yüzlülükler, ihanetler sizi bıktırıyor. İçeriksiz, boş, işe yaramayan, baştan başa kandırmaca dolu nutuklardan sonra yoruluyorsunuz. Baştan başa propaganda kokan, yerini bulmayan ve bir derde merhem olmayan sözlerden başınız ağrıyor.
    Gel-gitler toplum aynasında devam ediyor.
    Ama her şeye rağmen 'kekik kokulu çay saati'nin havası sürüyor.
    Hasan işte bunları konuşmak istiyor. Bunları gündeme getirmek istiyor.
    Yalanlara, çevirilen dolaplara, ihanetlere, zulümlere dikkat çekmek istiyor. Konuşuyor, açıklıyor, örnekler veriyor, dikkatlice bakmalarını öneriyor. Onları uyanık olmaya, kimsenin oltasına takılmamaya, kimseye kul köle olmamaya davet ediyor. Siz de bakın, dikkatlice bakın, okuyun, araştırın, sonra da gören göze sahip olun; pek çok şeyin farkında olursunuz. Nasıl aldatıldığınızı, nasıl uyutulduğunuzu, nasıl kullanıldığınızı anlarsınız diyor.
    Fahriye ise bu gibi konular açılınca memnun kalmıyor. Konuyu değiştirmek istiyor. Sözü kendi ilgi alanına getirmek istiyor.

    XXX

    Merdiven başı. Öğrencilerin kimisi iniyor, kimisi çıkıyor.
    Hasan orada, merdivenin başında birdenbire beklemediği bir anda Fahriye'yi karşısında buldu. Gözlerine baktı. O parlak, samimi, kahverengi gözlerine. Gözleri üzerine doğru geldiler ve sanki bütün çevresini saracak kadar büyüdüler.
    Arkasından geniş bir aydınlık doğdu ve onu çepe çevre sardı. Sonra da geniş bir alan, uzun bir düzlük ve alabildiğine yeşil bir saha... Hava güzel, çevre yemyeşil ve her şey özgür. Yakıcı bir yakınlık, bağlılık ve gözlerle ifade edilen bir samimiyet. Bu gözlerde işte bütün bunları bulabiliyordu. Bir kaç saniye süren bu dalgınlıktan sonra birden ortaya çıkıveren sabah güneşi gibi bir açıklık. Zümrüt renkli yapraklar, yer kabuğunu çatlatan tohumlar, tomurcuğundan baş gösteren çiçekler ve büyüyen umutlar...
    Hasan, bu manzaraya dayanamazdı. Gözlerinin önüne ufukları seren bu görüntüye bakmaya gücü yetmezdi. Bakışlarını Fahriye'den ayırdı, önüne çevirdi. Dudakları kıpırdar gibi oldu. Bir şey diyecekti, ama durdu, bekledi, konuşamadı. Orada, biraz şaşkın, biraz heyecanlı, biraz aceleci; 'işte diyeceklerim şu görüntümden ibarettir' dercesine kalakaldı.
    Fahriye 'görüşemiyoruz' dedi.
    Hasan cevap vermedi. Önüne bakmaya devam etti. Eliyle kitaplarına dokunuyor, susuyor ve bekliyordu. Aslında bu anın geçmesini istemiyordu. Her ne kadar sorulan soruya cevap verebilme, karşısındakine olağan bir şekilde bakmaya gücü olmasa da Fahriye'nin karşısına çıkmasıyla hayal ettiği o zümrüt iklimde biraz daha kalmak istiyordu.
    Fahriye uzun zamandır pek soruya ve pek çok merakına cevap alamamanın üzüntüsüyle Hasan'a bakıyor ve bekliyordu. O da ilk gidenin kendisi olmasını istemiyordu belli ki.
    Fahriye Hasan'a bakıyor ve düşünceli bir şekilde ondan cevap bekliyor.
    'Aynamızın yüzü hep kırık mı olmalıydı? Hep işaretlerle mi meramımızı anlatmalıydık? Bunca çoşkunun içerisinde bir ağıt mı yüklenmeliydik? Bu koşuş, bu ilgi, bu değer verme tercih etmeye değmez mi? Ne istiyorsun peki? O peşine düştüğün fikirler, o tutkunu olduğun takıntılar, o sorduğun sorular, hayattan daha mı değerli? Yetmez mi seni anlamaya çalışan merhametli ve kahverengi gözlerin sana bir dünya bağışlaması? Başkaları için bir şeyler yapmalıyız iddiasıyla ortaya çıkarken, benim için gerekeni yapmadığının farkında mısın?'
    'Anlamıyorsun ki Fahriye; sorun onlar değil. Sorun senin çevrenle, heveslerinle, isteklerinle, sevginle ilgili değil. Bu başka bir şey. Anlatılması kolay olmayan bir ideal, bir tavır, bir kişilik.'
    Bunları birbirlerine söylediler mi? Böyle mi konuştular? Ya da gözleriyle mi böyle söylediler, bilmiyoruz.
    Fahriye Hasan'ın dalgın yüzüne biraz daha baktı. Anlaşılan konuşulacak fazla bir şey yoktu. Bu kadar da yeterdi. Hiç olmazsa gözleriyle konuştular, vücut diliyle birbirlerine bir şeyler söylediler. Her şey sanki söylenmiş, muhabbet bitmişti. Tartışma açmanın anlamı ve faydası yoktu. İşte hayat devam ediyordu ve zaman onları kucaklıyordu. Hasan, 'başka ne diyeyim, işte görünüşüm, halimi ortaya koymaya yetiyor' der gibiydi. Bu durum belki böyle sürecek, belki aniden biten ama sürdüğü zannedilen bir rüya olacak. Belki de şartlar daha farklı olacak. Kimbilir günün birinde sorular karşılık bulabilir, kördüğümler açılır ve tatlı bir sonuç gerçekleşir.
    'Belki yakında' dedi Hasan ve yavaş adımlarla koridora doğru yürüdü.
    Fahriye peşinden baktı, daldı ve düşündü. Yakında acaba ne olacak? Hangi problem çözülecek? Hangi soru cevap bulacak? Hangi hasret sona erecek? Hangi yakında, nerede ve nasıl? Görüşebilmeyi mi, konuşmayı, ilgiye karşılığı mı, hayır anlamına gelen kesin cevabı mı kastetti? Acaba değişecek mi? Acaba yeniden aramıza yani bizim dünyamıza dönecek mi? Acaba bakışlarımdaki ifadeleri anlayacak mı?
    Fahriye sorularına cevap arama umuduyla oradan ayrıldı.

    XXX

    Azmi çayı demledi. Demliği çaydanlığın üzerine koydu. Ateşi hafifce açtı. Odaya geldi. Tekrar pencereden dışarı baktı. Hasan hala gelmemişti. Dışarıda olağanüstü bir şey yoktu.
    Masaya gelip oturdu ve biraz önce yaptığı çalışmaları gözden geçirmeye başladı.
    Hasan birazdan gelebilirdi. Kendi dünyası ile beraber, etkisini ve üzerinde durduğu konuları da getirirdi. Hasan geç saatlere kadar çayocağında oturmazdı. Zamanı boşa harcamazdı. Onun günü plânlı idi.
    Masadakilerle biraz oyalandı. Ayaklarını uzattı, gerindi, esnedi, ellerini birbirine kenetledi, boynunu hareket ettirdi. Yerinden kalktı. Odanın içinde biraz dolaştı.
    Gözü Hasan'ın çalışma masasındaki kitaba ilişti. Yeni aldığı ve henüz okumaya devam ettiği kitaptı bu. İlginç bir kitap diyordu bunun için. İlginç diyordu; çünkü içerisinde beyni tırmıklayan sorular vardı. 'Azizim bizi, halimizi, anlayışımızı, takıntılarımızı sorguluyor bu kitap' diyordu. Niçin yaşıyoruz? Hayatın amacı ne? İnsan nereye gidiyor? Ayakların neyin üzerinde duruyor? Yoksa boşlukta mısın, yoksa bir zemine mi basıyor ayakların? Ayaklarının altındaki nesne çekiliverse, gök üstüne kapanıverse, soluduğun hava bir yere göç ediverse, yer ile gök yer değişse, ha ne dersin? Sonrası nasıl olur? Ölümden kimin haberi var? İnsanlar ölüme gerçekten inanıyorlar mı? Sıcak sıcak, yavaş yavaş, yumuşak yumuşak gelen, ayak seslerini duyurmadan ansızın gelen, haber vermeden herkese misafir olan; biraz sevimli, biraz ürkütücü, ama soğuk yüzlü ölümü biliyor muyuz? Bekliyor muyuz bu tanıdık konuğu? Ya ondan sonrası? Ya ondan da ötesi, düşünüyor muyuz?'
    Doğru, kitap ilginç konularla dolu. Dikkat çekici sorular soruyor ve aynı şekilde cevaplar veriyor. Düşündürücü ve ürkütücü bir kitap.
    Azmi, okuyayım mı acaba, dedi. Okumaya gücüm yeter mi? Dayanabilir miyim bu sorular sağanağına? Kaldırabilir miyim bunca ağır sorgulamaları? Ben geniş bir ortamda, serbest, sıkıntısız, fazla düşünmeden, maddi imkanlar içerisinde yaşarken, böyle bir hayat anlayışına alışmışken, düşünebilir miyim bu derin konuları? Beynim bunlara dayabilir miydi? Ya da gerçeklerin dünyasına dokunmaya gücüm yeter miydi? Kendi gerçeğimle, hayatın gerçekleriyle, varoluşun hakikatleriyle karşı karşıya gelebilir miydim? Bu boşluktan çıkabilir miydim? Hasan'ın ulaştığı aşamaya ulaşabilir miydim?
    Tam o sırada ayak sesleri duydu. Ayak sesleri kapıya yaklaştı. Orada kısa bir sessizlik oldu. Kapı çalındı ve sonra bir anahtar kilide sokuldu.
    Gelen Hasan'dır. Yavaş yavaş yürür, kapıyı mutlaka çalar, sonra kendi anahtarıyla kapıyı açar ve içeri girerdi.
    Evet gelen Hasan'dır. Şimdi o kekik kokulu çaydan, evde, beraber, başbaşa, gözleriyle birbirlerine çok şey anlata anlata zevkle içebilirlerdi.

    Hüseyin K. Ece
0 0 0