
Elini başına atar ve düşündüğünü belirtircesine başını kaşımaya başlar. Sonra yüzünü yere eğerek)
Süleyman Dayının dalga geçtiğini düşünerek) Yok be Dayı.Nerede bizde küp bulacak şans. Hem bulsak ne olur ki? (Umursamaz konuşur)
Vermem ama...
Süleyman Dayının söylediklerinin etkisi altında kalaraktan, yere çöker, ellerini dizine koyar ve içini çekerek)


Gideceğim ana. Burda durmak gayri yakışmaz bana. Çocuklar bile yüzüme tuhaf bakar oldu. Köpekler (itler) ulur üstüme eve gelirken; sankim lanet vardır üstümde. Atam gibi bende gideyim cepheye diyorum. Gardaşlarımla omuz omuza verip mavzerimi kuşanayım, basayım mermiyi düşman üstüne. Ha, ne dersin...



Halil'e yaklaşarak silahı uzatır iki eliyle) Al oğul. Bağrına bastığında atanı hatırlayasın. Her tetiğe elin gidişinde elin bin düşman canı alsın. Düşman ki yediği kuşunla bin parça olsun. Allah'ımdan dilerim ki kara kara bulutlar onların başına çöksün. (Bunları söylerken hep vurgulu konuşur.)
Alaycı bir sesle) Duyduğuma göre Halil cepheye gitmiş. Giderken de ne gümbürtüne gümbürtü... Sankim ilk giden o bu köyden.

Biz cepheden gelmekteyiz. Çok yorulduk, bittik. Buraya sığındık. Kabul eder misiniz bizleri?
Arkadaşları döner, yerinde biraz durur ve heyecanlı) Hey çocuklar. Gelin buraya. Size ne söyleyeceğim... Köye gelenleri ben haber verdim biliyor musunuz? (Kıvançlıdır.) Muhtar Dayı ile Süleyman Emmi aha burada duruyorlardı (Eliyle bir yeri gösterir.) Adamlar da ondan sonra geldiler. Konuştular konuştular...
Heyecanla) Ne konuştular Ali gardaş?
Bir de bir adamdan bahsettiler. Kumandanmış o adam. Gök rengi gözleri, buğday gibi sap sarı saçları (bilgi yelpazesi) varmış o adamın. Bir güldü mü yüzünde güller açarmış. Askerine bir emir verir, asker gözünü kırpmadan kendini düşman önüne atarmış. Yaa, öyle bir adammış bu...
Gardaşlar, savaşçılık oynayalım mı?





