Yıkık, harabe eski konaklardan birinin bahçe kapısından içeri girmekteyim. Zamanın rengi, kokusu ve sesi bu harabe konakta yaşanmışlıklara götürüyor beni. Zamana direnen eski konağın bahçe duvarlarını, sarmaşıklar kaplamış. Demir kapısı, zamanında ince bir zanaatkarın elinden çıktığını belli etmekte.
Konağın kapısı belli ki; uzun zamandır açılmamış. Gıcırdama sesiyle giriyorum konağın bahçe kapısından içeri. Adım adım ilerliyorum ve yaşanmışlıkları hissediyorum. Konağın kapısı tahtalarla çivilenmiş. Biraz ittirince kırılıveriyorlar. Koskoca konak karşımda duruyor. Genizlerime rutubet ve geçmişin kokusu doluyor. Ağır bir rutubet kokusu hakim.
İlerliyorum. Önüme büyük bir salon çıkıyor, yukarı merdivenlere bağlı. Altı tane kapı var, salona çıkan. Salonun duvarında eski bir duvar saati gözüme çarpıyor. Çalışmıyor. Kim bilir? Hangi zaman diliminde kaldı. Saatte eski konak gibi, zamana yenik düşmüş. Kapılardan bir tanesini açıyorum. Bulunduğum odanın duvarlarının sıvaları dökülmüş, yerlerin tahtaları yer yer gıcırdamakta ve çürümüş. Yavaş yavaş salona çıkıyorum. Karşımda kapısı olmayan mutfağı görüyorum. Eskiden kalmış birkaç kap, kacak görüyorum. Ve, bir anda eski bir mangal gözüme takılıyor. Hala, birazda olsa içinde küller var. Kim bilir? Kimler? Kimlere? Ne kahveler pişirdi bu mangalda.
Bunların hayaliyle, konağın eski tahta merdivenlerinin basamaklarından, yavaş yavaş ilerliyorum. Merdivenler gıcırdama sesiyle bana eşlik ediyorlar. Bazı yerlerinde basamaklar kırılmıştı bastığım an fark ediyorum. Trabzanlarına tutunduğum an anladım, onlarda zamana yenik düşmüşlerdi. Rutubet kokusuna alışmıştı genizlerim. Artık bu konağın parçasıydım sanki.
Zar zorda olsa, çıkmıştım konağın merdivenlerinden. Yine, odaları birbirine bağlayan bir salon çıktı karşıma. Odaların kapılarının hepsi açıktı. Kimisi kırılmıştı, yerinden düşmüştü. Duvarları sıvasını ve boyasını atmıştı. Duvarda asılı bir resim takıldı gözüme geçmişten kalan. Sandalını kıyıya çekmiş bir balıkçı, birkaç martı ve küçük kulübe resmi vardı. Bu resmi kimin yaptığına dair altındaki imza silinmişti. Tıpkı, bir zamanlar burada yaşanmış olan hayatların izlerinin çoğunun silindiği gibi.
Bahçeye bakan pencerelerin camları neredeyse, tamamıyla kırılmıştı. Pencerelerin birinden bahçeye doğru baktım. Açtığım bu pencere, konağın arka bahçesine bakıyordu. Arka bahçesi olduğunu fark etmiştim. Arka bahçede eski bir müştemiliyat vardı. Eskimişti, ama hala sevimliliğini koruyordu. Müştemiliyatları oldum olası severdim. Küçüktüler ve gizem doluydular. Büyük dünyanın içerisinde, küçük saklanma yerleriydi onlar benim için.
Bu eski konak, zamana tanıklık ediyordu. İçerisinde gezdikçe bir bir veriyordu yaşanmışlıkların izlerini. Hayal ediyordum, kimler bu merdivenlerden yaşama katılmak üzere inip çıktı. Hangi çocuklar en sevdikleri oyunları bu bahçede ve konakta oynadılar. Hangi yemekler pişti. Hangi umutlar yeşerdi ve bu hayatlara ne oldu? O çocuklar nerede şimdi? Yaşanılanlar hangi zaman diliminde kaldı?
Bir şarkı eşliğinde müzik sesi kulaklarıma geliyor. Ve bu ses "Düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştim. Biliyorsun seni ben, sonbaharda sevmiştim" diyordu. Sanki hayal, bir rüya gibiydi.
Hepsinin farkındayım ama, işte bu farkındalık acı veriyor bu harabe konakta dolaşırken. Bir garip duygu esiyor yüreğimde, engel olamıyorum. Ve ben, yinede hala dimdik ayakta duran bu eski konaktan, eski yaşanmış hikayelerin, bana verdiği özlemle ayrılarak günümüze gidiyorum