İncirlerin yeni yeni çıkmaya başladığı zamanlarda, 1970 yılının güneşli sıcak bir yaz gününde, yeni bir hayat kurmak üzere İstanbul'a, umuda doğru yolculuğa çıkmıştım. Yüreğime ümitlerimi ve hayallerimi de alarak.
Ağustos ayıydı. Güneş en yakıcı, kavurucu zamanını yaşatıyordu. Öyle bir sıcak hava vardı ki, bedenimden terler boşalıyor, su içme ihtiyacı duyuyordum. Elimde bir valizim, birde hayallerimle birlikte kendim, bu koskoca şehre gelmiştim. Beni neler bekliyordu, bunu zamana bırakmıştım.
Yeni bir başlangıç için hazırdım. İstanbul'da bildiğim tek yer olan, Kadıköy'e gitmek üzere doğru yol aldım. Özlemiştim İstanbul'u. Kısmette tekrar görmek ve umutlarımı burada gerçekleştirmek varmış. Karaköy İskelesinden Kadıköy'e gitmek üzere vapurun gelmesini bekliyordum. Hem sıcaktan, hem de elimdeki birkaç parça eşyamdan olsa gerek yorulmuştum. Susuzluktan ve yorgunluktan harap ve bitap düşmüş bir kedi yavrusu gibi, dilim dışarıdaydı.
Bu koskoca şehirde içmek ve birazda serinlemek için su bulmak şimdiki gibi kolay olmuyordu. Neredeyse imkansızdı. Etrafımda gözüme çarpan bir sokak çeşmesi de yoktu. Sıra sıra dizilmiş dükkanlar vardı. Susuzluktan yanarken 60-65 yaşlarında bir amca fenalaştığımı anlamış olacak ki; elindeki bir sürahi su ve bardakla bana su ikram etti. Bu sıcak havada imdadıma Hızır gibi yetişivermişti. Kimdi? Kimin nesiydi? Bu yaşlı amca bilemiyorum. Ama, susuzluğuma Hızır gibi yetişmişti.
Kana kana su içip, elimi yüzümü yıkadıktan sonra amcaya teşekkür ederek, iskeleye doğru yürümeye başladım. Martılar vapur iskelesine bir konuyor, bir uçuyorlardı. Havada taklalar atıyorlardı. Gelen geçen vapurların sesleri; sanki, bu koskoca şehirde yalnız olmadığımı hatırlatıyordu.
Nihayet Kadıköy'e gitmek üzere vapurum gelmişti. Yıllar öncesinde geldiğim Kadıköy'e, tekrar vapurla gidiyordum. Ama, sanırım ki bu sefer dönüşü olmayan bir yolculukla başlamıştı hikayem. Bunun böyle olmadığını daha sonra anlayacaktım
Hava sıcaktı lakin, vapurun Kadıköy iskelesine yaklaştığı sırada, havada hafif bir lodos vardı. Rıhtıma lodostan dolayı yanaşamıyordu. Kaptan, usta bir kaptan olacak ki, zorda olsa Kadıköy iskelesine yanaştırmıştı vapuru.
Şimdi Kadıköy'deydim. Elimde valizim, yüreğimde düşlerim ve umutlarım bu koca şehirde, artık kendimle yapayalnızdım. Yıllar öncesinden çocukluk arkadaşım Emine'lerin yanına gidiyordum. İyi bir aileydiler. Emine'nin anne ve babası Anadolu'da birçok şehri dolaştıktan sonra emekli olup, Kadıköy'e yerleşmişlerdi.
Eminelerin yanında kısa bir süre kalacaktım. İş bulmak ve kendimi geliştirmek için küçük bir şehirden gelmiştim. Cebimde, uzun bir müddet yetecek kadar param vardı. İş bulana kadar Eminelerin yanında kalıp iş arayacaktım.
Bir Perşembe günü yolda yürürken, bir ilan üzerine bir fabrikaya işçi arandığını öğrendim. Bu yer bulunduğum yerden hayli uzaktı. Trenle gidip gelmem gerekecekti. Eminelerin yanında kalırsam bu durum olanaksızdı. Çünkü çalışacağım fabrikada vardiyaya buradan yetişmem çok zordu. Ama, bu işe mecburdum ve ihtiyacım vardı. Ne yapıp, ne etmeliydim bir müddette olsa, burada kalmalıydım. Kadıköy'den Haydarpaşa Tren Garına kadar yürüyüp, oradan trene binmem gerekiyordu. Yolculuğumda yaklaşık bir saat sürüyordu.
İş başvurum kabul edildi. O sabah erkenden kalktım. Yeni bir ümitle sabahın köründe, tüm İstanbullularla gibi bende yola çıkmıştım. Emine'nin annesi Selime Hanım; hem kızına, hem de bana annelik edip yanlarımıza birer sandaviç koymuştu.
Haydarpaşa Tren Garına doğru giderken, sabah ayazı olduğu için üşüyordum. Balıkçılar teknelerini yeni güne hazırlıyorlardı. Trenden indikten sonra nihayet fabrika görünmüştü. Ustabaşının yardımıyla, çalışacağım bölümü bulduktan sonra işe başladım. Çalışacağım yer, bir tekstil fabrikasıydı. Burada, ara ütücülük görevini almıştım. Yeni çalışma arkadaşlarımla tanıştıktan sonra, bilmediğim bu iş beni sarsacaktı. Fakat, mecburdum, paraya ihtiyacım vardı.
Ağustos ayında, ütü ile burada bu işi yapmak çok zor olacaktı. Günlerim yolun uzunluğundan ve stresinden geçerken, işime ve işyerime alışmaya başlamıştım. Hiç unutmuyorum. Elli, ellibeş yaşlarında emekliliği yaklaşmış, Ayşe isminde bir teyzem vardı. Onu bu fabrikada tanımıştım. Güzel ve hoş sohbetlerimiz kendisiyle çok olmuştu. Bir gün çok sıcağa dayanamadığımı görünce, elinde bir şişe buz gibi gazoz ikram etti. İnsan dostuydu. Ayşe Teyzeyle sohbetlerimde kedileri çok sevdiğimi söylemiştim. Onunda güzel bir kedisi olduğunu söylemişti bana. Bir gün Ayşe Teyzeye daveti üzerine oturmaya gittim.
Ayşe Teyzenin dört, beş yaşlarında oğlundan bir kız torunu vardı. Torunuyla birlikte kalıyordu. Ayşe Teyze çalıştığı zamanlarda Ayla'ya, çocukları olan komşu kadınları bakıyorlardı. Ayla, annesi onu terk ettiğinden beridir, büyükannesinin yanında kalıyordu. Ayşe Teyze kedisinin olduğundan söz etmişti. Ayla ile beraber şakalaşırken, birden odaya neredeyse küçük bir midilli atı kadar beyaz, kar gibi bir kedi girdi. Şaşırmıştım. Ayşe Teyzeye doğru dönerek - Bu ne! dedim.
Ayşe Teyze gülmeye başladı. Bana verdiği cevabını hiç unutmam - Kedi. Olmuştu. İsmi Boncuktu.
Ayşe Teyze, Boncukla olan ilk tanışma hikayesini anlatmaya başladı. Bir gün iş dönüşünde evine gider, tren rayları üzerinden geçerken, gözü raylarda bir şeye takılmış ve yanına doğru yaklaşınca, tren raylarında, şimdi boncuk gibi iri, beyaz bir kedinin cansız bedeniyle karşılaşmış. Yanında ufacık yavru bir beyaz kedi varmış. Boncukla tanışması, dostlukları böyle başlamış. Ayşe Teyze, boncuğa öyle bir bakmış ki, boncukta annesi gibi; hatta annesinden da daha iri bir kedi haline gelmiş.
Boncuk öyle iri bir kediydi ki, Ayla'yı sırtında bir at gibi taşıyabiliyordu. Ayşe Teyze emekli olduktan sonra torununu da yanına alıp, Amerika Michigan'da doktorluk yapan oğlunun yanına gidecekti. Kedisini kime bırakacağı konusunda kararsızdı. Bana teklif etmişti; ama, benim burada kalmaya pek niyetim yoktu. Ayşe Teyzeye Amerika hakkında düşüncelerimi iletince bir gün - Madem böyle bir düşüncen var ve de üniversite mezunusun, niçin şansını Amerika'da denemiyorsun demişti.
Fabrikada günlerim çok sıkıcı geçmeye, iş arkadaşlarımla anlaşamamaya başlamıştım. Tren kalkış saatimle, oraya varış saatim, işteki vardiya saatimle uymuyordu. Yeni arayışlar içerisindeydim. Ama, başka bir iş bulana kadar sabretmek zorundaydım.
Kadıköy'de sonbahar ve kış aylarını geçirdikten sonra, Şubat sonlarında o zamanlar gazetelerde, Amerika'da çalışacak kişiler aranıyor diye ilanlar çıkıyordu. Bende sıkıldığım bu durumdan ve istediğimi bulamamaktan, şansımı başka bir ülkede, başka bir meslekte denemeye karar verdim. Ve müracaat ettim. Bir müddet sonra beklediğim cevap gelmişti. İstanbul'a, arkadaşıma ve iş yerime veda edip, Amerika'ya, Okyanus ötesine doğru bir maceraya doğru yola çıktım.
İllinois eyaletinde küçük bir şehirde, büyük bir lokantada iş bulmuştum. Mesleğimle yakından ilintiliydi. Turizm okumuştum. Girdiğim bu lokantada yıllarca çalıştım. Kendimce büyüttüğüm hayallerimin çoğunu, yavaş yavaş gerçekleştirmeye başladım. Aradan altı yıl geçmişti. Tesadüfler benim önüme bir bir seriliyordu. Beklediğim fırsatlar adeta kendiliğinden önüme çıkıyordu. Bir gün, lokantaya gelen bir müşteri, yaptığım yemeklerin namını duymuş olacak ki, benimle görüşüp bana; yeni bir iş imkanı yaratmayı teklif etti.
Şimdi İllinois eyaletinde "Lotis" adlı bir lokantanın sahibiyim. İstanbul'da başladığım hayat maceram, Amerika İllinois'te başarı ve hayallerimin gerçekleştiği bir dünya ile devam ediyor.