Dört Gen, Yedi Renk, Sekiz Nota

Son güncelleme: 30.01.2010 00:23
  • Bugünlerde kafam çok karışık... Soru işaretleriyle tanışıklığım eskindendir gerçi. Onlar benden pek hazzetmezler de, ben cidden severim uğraşmayı. Bu yüzden onları garipsemiyorum. Fakat bu sefer yaşadığım daha başka bir şey! Daha bir "teşhis konulmaz" ve sınıflandırılmaz duruyor. Daha bir dokunulmaz. Dokunulamaz. Dokunulunca sancıyan bir yara değil bu. Diş ağrısı gibi, baş ağrısı gibi... Sürekli bir şey... İçerde bir yerde... Geçmeyen bir şey! İçimde bir yerde sancıyan dertlerim, yanlarım var. Garip alışkanlıkların mahkûmuyum yine. Garip sorgulamaların. Garip alışkanlıklar, garip arkadaşlar, garip sancılar...

    Size de olur mu bilmem? Bazen üçüncü şahıs gözlüğünü takar, hayatıma öyle bakarım. Şöyle kuşbakışı, alelade... Böylesi durumlarda gördüğümden, ya da gördüğümün netliğinden demeliyim, çok memnun olduğumu söyleyemem. Ama en azından kendime bakarım. Bunu başarırım. Başka zamanlar hiç bakmayı başaramamışımdır çünkü. Hep kendi penceremden bakmaya alışmışımdır. Başkalara bakmışımdır... Başkaları için yaşamışımdır. Üçüncü şahsa bürünmekle bunu bir nebze kırarım, rahatlarım.

    Kendime bakarım... Sadece bir insan olan kendime...
    Bir şeyler başarmayı ne çok isterdim. Büyük bir adam olmayı... Çocukluğumda duvarda asılı (onun da bana baktığını sandığım) Atatürk resmine bakarak kurduğum hayaller, bugün pek uzağımda kaldı. Kendimi, bana öğretilen hedeflerin çok uzaklarında bıraktım. Geri dönüp almaya da üşeniyorum doğrusu... Gerçekleri tercih ettim. Bir taraftan da utanıyorum. Büyük bir pot kırarak indiğim konuşma kürsüsü gibi hayat. Tekrar çıkamıyorum. Çıkmaya mecalim de yok, niyetim de... Utanıyorum, geriye dönük adımlar atmaya. Kendimi yeni baştan başlatmaya...

    Söyleyemediklerimi sık sık anımsıyorum bu sıralar. Söyleyemediklerimi, söylemediklerime... Suretler kayıyor gözlerimden... Kendime daha fazla kızıyorum. Üç yanlışını bir doğruyu götürdüğü sınavlara benziyor hayatım. Hatalarıma çok fazla yanıyorum, ama yenilerini yapmaktan da geri durmuyorum. Dizi dizi yanlışlar büyüyor gözümde. İskambilden ev gibi titriyor doğrular. "Hepsi bir anda yıkılacak" diye çok korkuyorum.
    Korkmak kötü müdür?

    Olmamalı...
    Ben fıtratımda var olan hiçbir hissin yersiz ve hikmetsiz yaratıldığını görmedim. Hatta nefretin de bir yeri var, inadın da... Kullanılacakları, kullanılmaları gereken yerler var. Nefret, kötülüklere olmalı mesela... İnsan kötüye karşı nefret duymalı. Bundan utanmamalı. Çekinmemeli... Buğzetmeli! İnat da öyle... İnat da iyi şeyler adına olmalı. İnsan sevdiği şeylerin peşinden inatla koşabilmeli. Kaybetmemek için direnebilmeli... Savaşmalı, dövüşmeli...
    Hiçbir şeyin mutlak kötü olmadığı bir dünyadayım şimdi. Yaşım, yirmi yedi. Yirmisini saçmalıklara dağıttım, kaldı yedi. Yedisini uyanmaya adadım, hesap karıştı. Şimdiden otuz dört yaşındayım o zaman. Gözümü açtım, sanki bir anda otuz dördüme uyandım. Ne bebeklik kaldı aklımda, ne çocukluk, ne de bir hatıra... Hepsi sanki başka birilerinin yaşadığı üç boyutlu filmler gibi... Olaylar anımsansa da, kişiler eski... Duygular limitli. Ulaşamıyorum çocukluğumdaki masumluğa, gençliğimdeki inatçılığa, deliliğe, kavgacılığa...

    Peki, elimde ne var?
    Kendimle konuşuyorum. Kendimle konuşurken şunun da farkındayım: Bu kötü bir şey değil! İnsan zaman zaman kendisiyle bunu yapmalı. Bebekliğin, çocukluğun, gençliğin elimizden alınırken bize sadece soruların miras bırakılması bir hikmete bağlı olmalı. Otuzuma yürürken fark ettiğim şeyler bunlar. Kırkta daha farklı olacaklar, elli de daha bir başka... Tabii varırsam. Kaça varırsam varayım. Ama yarım kaldım. İnsan daha fazla sorgulamalı. Hayat yedi renkten, altmış yıldan, sekiz notadan, on rakamın farklı sıralanmasından, yirmi dokuz harfin farklı kodlanmasından, dört aminoasidin genlerde farklı diziliminden ibaret değil! Ötesi de olmalı...

    Ve ötesi, hep sınanmalı...
    Tıpkı denize bakarken, en uzağı görmeye çalışmak gibi...





    Ahmet Ay
#30.01.2010 00:23 0 0 0