Hattat Hikayeleri

Son güncelleme: 15.02.2010 16:15
  • Hattat Hikayeleri Hakkinda - Hattat Hikayesi

    HATTAT SAMİ EFENDİNİN DİŞ KİRASI


    Hicri 1310 yılı ramazanında (Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş'taki konağında bir akşam iftar veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve davetliler birer, ikişer giderlerken, her birinin diş kirasını Paşa bizzat veriyor, iftarda bulunan Sami Efendi de, en sona kalır ve çıkarken Tevfik Paşa ona ;

    -Eh, haydi selâmetle git" der. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer:

    -İyi amma, benim diş kiram nerede?

    -Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir, sen bu evin adamısın.

    -Yok, ben de isterim...

    -Yahu, sana göre bir ey kalmadı ki?

    -Ben diş kiramı almadan şuradan şuraya gitmem!

    Bu söz üzerine, Tevfik Paşa, mühimsemez bir tavırla ;

    -Eh yukarıda bir murakka olacak, bari onu da sana vereyim.

    Böyle söyleyerek, Sami Efendi'ye iki parmak kalınlığında, Hattat İsmail Zühdî'nin (?-1806) bir sülüs-nesih murakka'ını (Arapça yazı örneklerini) verir. Meğer Tevfik Paşa, gündüzden Bayezid Camii avlusunda, ramazana mahsus açılan sergiden bahsi geçen murakkayı alıp Sami Efendi için hazırlamış ve onu biraz kızdırıp söyletmek için, hemen çıkarıp vermemiş... Sanatında çok titiz olan bu yazı üstadı, ilk sayfayı açar açmaz, merak ve heyecandan zamanı unutur. Sağına, soluna ve önüne, o devrin aydınlatma vasıtalarının en iyisi olan büyük gaz lambalarından birer tane koydurur, sayfaları çevirmeye başlar.Nihayet uşağın:

    -Efendi hazretleri sahur vakti geldi, müsaade buyurunuz, beraber yiyelim,
    hitabıyla daldığı sanat âleminden çıkar.



    alıntı
#15.02.2010 13:39 0 0 0
  • Arap devletlerinin hat sanatı temsilcileri, Hattat Hamid Beyi 1978 yılında ziyaret ettiklerinde, ıraklı temsilci:

    - Hocam, size bizim memlekette hocalık yapmayı teklif ediyoruz, dediğinde,

    Hattat Hamid Bey:

    - İhtiyaç sahibi, ihtiyacını arar, bulur. Osmanlılar bu sanatı burada öğrettiler, diyerek,

    Hat Sanatının bu son temsilcisi ecdadına yakışır bir cevap verir.
#15.02.2010 13:40 0 0 0
  • Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden Uğur Derman'dan nakil:


    "Ebruculukta kullanılan ve Hindistan'dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarşısı'ndaki bir dükkânda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lâkin o gün 13 Kasım 1918'dir ve 30 Ekim'de imzalanan meş'um Mondros Mütarekesi'ni müteakip gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul'u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güç bela Üsküdar'a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul'dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken o neş'e ile evine girip 'Gel keyfim gel' celi talikini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır."


    Uğur Bey'in anlattığına göre,


    Necmeddin Okyay, o gün, tekneden çıkardığı "Gel keyfim gel" ebrusunu seyrederken bir yandan da kahvesini yudumlayarak keyfine keyif katmaktadır. Fakat birden, heyecandan olsa gerek, kahvesi ebrunun üzerine dökülüverir. Bu ebru, Uğur Bey'in koleksiyonundadır ve üzerindeki kahve lekeleri hâlâ durmaktadır.
#15.02.2010 13:40 0 0 0
  • Şevki efendi, dayısı Mehmed Hulusi Efendiden sülüs ve nesih yazılarını meşk etmiştir. Daha ondört yaşında icazet aldığı zaman dayısı,
    "Oğlum yazıyı ben bukadar öğretirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi'den ve diğer hattatlardan öğren" demesi üzerine,
    Şevki Efendi: "Ben sizden başka hocaya gitmem ." cevabını vermiş.
    Hoca efendi bu ihlas ve samimiyet karşısında müteessir olup ağlamıştır.






    Gönlümü Yazıya Verdim...


    Şeyh Hamdullah'a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar,
    O da;
    "gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak icab ediyorsa yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım."
    cevabını vermiş!
#15.02.2010 13:41 0 0 0
  • Verimli ve üretken hattatlarımızdan Halim Özyazıcı, 1924 yılında Bab-ı Ali caddesi'nde bir dükkan açarak serbest hattat olarak çalışmaya başlamıştı. 1928 Harf İnkılabı ile çalışma imkanı kalmayınca Topkapı'da bir araziyi satın alarak bağ haline getirmiştir. Toprağını ıslah ettiği ve duvarını kendisi çevirdiği bu bağda otuz çeşit üzüm yetiştirmiştir. Geçimini buradan sağlamaktaydı ama hat sanatından da kopmuş değildi. Gelen yazı siparişlerine de cevap veriyordu.

    Hattat Halim Efendi bu dönemde yazdığı yazılara "sabıkan hattat / halen bağıban (eskiden hattat / şimdi bağcı)" şeklinde imza atıyordu.




    -----------------------------------------------



    YAZMAK,KARALAMAK


    Klasik Hat Sanatımızda geleneğe bağlılık ve sanatta yeterlilik son derece önemlidir. Bir hattat, hocası; "artık belirli bir seviyeye ulaştın, eserlerine imza koyabilirsin" demedikçe imza koymaz. Hatta o kadar ki, yirmi otuz sene, geceli gündüzlü hiç nefes almadan çalışan üstadlar bile eserlerini imzalarken korku duyarlarmış. Mükemmele ulaşmak isteyen sanatçı eserini kesinlikle mükemmel görmez. Bu düşünceyle bazı hattatlar yazısını "eser" yerine koymayıp "sevvedehü (karaladı)" diye imzalar, "ketebehü (yazdı)" şeklinde imza atmazlarmış. Ya da tevazu ile "ed'af-ül'küttab (katiplerin en zayıfı)" şeklinde imzalar da çok rastlanan imza türlerindendir.



    alıntı
#15.02.2010 13:42 0 0 0
  • Hattat Yakup efendi, hat yazısıyla meşk etmekteydi. Bir arkadaşı O'na: "Boş işlerle uğraşma Yakup efendi! İhtiyaçlarını giderebileceğin, çok para kazanabileceğin başka bir işle meşgul ol" der.


    Aradan uzun zaman geçer...
    Ve Yakup efendi yazılarıyla ün yapmıştır. Dolayısıyla maddi durumu çok iyi duruma gelmiştir.
    Bir gün yine o arkadaşıyla karşılaşır Yakup efendi. Ve der ki: "Canım arkadaşım, bu sanat öyle bir sanattır ki; onunla ugraşanlar geçim sıkıntısı çekmezler....



    alıntı
#15.02.2010 13:42 0 0 0
  • Yine Hamid...

    Hattat Hamid, hüsn-ü hatta kendisini geliştirmenin yollarını aramaktadır. Bu konuda her fırsatı değerlendirir. Ta'lik yazıyı öğrenmek arzusu da dayanılmaz hale gelmiştir.

    Bir dükkanın vitrininde Yesari'ye ait bir celi ta'lik levha görmüştür. Artık her gün o dükkanın önüne gelir saatlerce yazıyı seyreder. Birinci gün ikinci gün üçüncü gün derken günlerce, bıkmadan usanmadan gelip dükkanın önünde ta'lik levhayı incelemektedir. Dükkan sahibi durumun farkındadır ama bi şey dememiştir o güne kadar. Fakat artık dükkan sahibi de bu durumdan sıkılmıştır. Hamid yine gelmiş yazıyı incelemek üzereyken dükkan sahibi: "nedir bu canım, böyle her gün, sıktın artık. Al şunu da bırak yakamı" deyip levhayı Hamid'e verir. Hamid müthiş bir sevinçle levhayı alıp koşarak atölyesine gider.

    Derler ki, Hattat Hamid ta'lik yazının esrarına, bu levhayı inceleye inceleye vakıf olmuştur.


    alıntı
#15.02.2010 13:43 0 0 0
  • Emeğine sağlık kardeşim
#15.02.2010 15:17 0 0 0
  • emeğine sağlık kardeşim.
#15.02.2010 16:15 0 0 0