Gurur Nereye Kadar

Son güncelleme: 02.04.2010 10:31

  • noimage


    İnsanın aslında takıldığı nedir? Kendisi mi, yoksa kader mi? "Kendisi" diyenleri de, en az "kader" diyenler kadar kolaycı buluyorum. Meseleyi iki boyutuyla ele almaktan yoksun hazırcı ve kolaycılar. Neden böyle söylüyorum, bir derece izah edeyim. Eğer becerebilirsem Zira benim gibi kalemi körlerin değil, gerçek kalemşorların işidir yazmak. Bense, boşluktan kendime vazife çıkaranlardanım. Kendime ait tefekkürümü, kendi aynamdaki yansımaları hiç başkalarına ulaşma sancıları da çekmeden aktarabiliyorum. Bundan çok mutluyum. Fakat yazarlık sadece bu demek mi? Bence hiç değil. Yazar olmak, yazma kaygısı gütmek aynı zamanda bir yönüyle doluluğu iktiza ediyor. Yani yazar önce okuyor ve doluyor; sonra bardağından taşanları çevresiyle paylaşıyor. Bence yazar budur. Yoksa öteki türlü "ben" misal çok yazan var.

    Sırf kaderi olanlardan sorumlu görmek, bizi kaderciliğe itiyor. Böylesi bir kadercilik, tıpkı "Kendim yaptım!" diyen şuursuz deterministlerinki gibi bir sapkınlık, bir aymazlık kanaatimce. Zira yaşanan her şeyin "ben"den başkasının kararı olduğu düşünmem kadar, sadece benim kararım olduğunu düşünmem de hatalı Bizim ideal kader inancımız ikisinin eşit şekilde dağıldığı bir homojenliği istiyor bizden. Yani hem sorumluluktan kaçamadığımız, ama her şeyi de kendimizden bilmediğimiz enteresan bir denge. Bizim imanımız bundan yana Bediüzzaman'ın "Kader Risalesi" isimli eserinde pek güzel ve özet bir şekilde ifade ettiği bu dengeyi anlatmaya şimdi, şu yazıda korkuyorum. Zira anlamak, her zaman anlatabilmek değildir. Anlamak sadece benim beynime bağlı bir olayken (inayet-i ilahîyeyi unutmayalım); anlatmak hem bana, hem muhatabıma, hem de sair şartlara bağlıdır. Bu yüzden ben dahi size bu noktada yanlış bir bilgi aktarabilirim. Doğrusunu öğrenmek için o esere müracaat etmenizi tavsiye ederim.

    Fakat bu noktada benim söyleyeceğim şeyler de var. Yazının yazılma sebebi Özellikle hayırlar konusunda. Hayır, yani bizim genelde kabul ettiğimiz mana ile anlarsak iyi işler, güzel ameller. Ama "hayır" kelimesine bu anlamı vermek, aslında anlamı genişletmiyor, aksine daraltıyor. Çünkü hayır aslında vücudî olandır. Yani var olandır. Var edilendir. Varlık bulandır. Şartların bir araya gelmesiyle ortaya çıkarılandır. Ve vücudî olan her şey hayırlıdır. Şerse aksine yokluğa ve yıkıma dayanır. Şartlardan birinin veya birkaçının eksik olmasıdır. Var olma mertebelerinin tamamlanamamasıdır ve saire Yani biz burada hayır kelimesini "başarabildiğimiz, var olmasında bir sebep olarak hizmet edebildiğimiz her şey" olarak algılayabiliriz. Diyeceksiniz ki; "Kötülükler de mi hayırdır o zaman?" Hayır, kötülükler hayır değil. Kötülükler şer Şerrin ise var olmakla ilgisi yok, yıkmaya dayanıyor.

    Ama bu noktada zahirde şer olanlarla mahz-ı şer olanları da ayırmak lazım. Mesela Allah'ı inkâr mahz-ı şerdir. Hiçbir hayırlı tarafı yok gibidir. Belki cehennemin dolmasını sağlar. Ama bunun dışındaki nesneler sadece kullanıcıların kesbi ile şer olur ve bu şerlik kişilere göredir. Mesela aynı yağmur bodrum katında oturanlar için şerken, tarla sahipleri için hayır olabilir. Yani orada nesnenin zatî bir şerliği yoktur. Kul kendi kesp ederek, kazanarak hayrı kendisine şer etmektedir. Ama imansızlık konusunda hayır hiçbir yan görülmüyor. Oradan hayırlı hiçbir yön gelmiyor. Bu yüzden imansızlığı bizzat şer olarak tarif etmek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

    Gelelim şimdi tekrar "hayır" kelimesine Hayır vücudî olansa eğer, ki öyledir, bu sefer biz onları nasıl sahipleniriz? Nasıl aptalca "Ben yaptım, ben başardım" diyebiliriz? Zira hayrolan, hayır yaratılan sadece bize bakmıyor. Mesela bir sadaka verdiğinizi düşünelim; tam da ihtiyacı olan, zor durumda kalmış birisine olsun bu yardım. O insanın karşınıza çıkmasından, sizin içinizde ona yardım etme arzusunun yaratılmasına, oradan cebinizde o miktar paranın bulunmasına kadar çok neden var ki, bunların pek çoğu sizden bağımsız. Pek azı tam kontrolünüz altında Hatta tam olarak kontrolünüz altında olanlar bile çok değişken. Hal böyleyken nasıl bütün sebepler bize bağlı ve hepsini organize eden de bizmişiz gibi sahiplenebiliriz? Buna hakkımız var mı? Bu nedenle ben hayırları, özellikle iyi işleri sahiplenmemizi çok saçma buluyorum.

    Mesela bu yazı

    Bu yazı, eğer ki iyi bir şeyse, bunu ben nasıl sahiplenebilirim? Zira bilgisayarımın sorunsuz bir şekilde yazmasından tut, bu manaların kalbime ilham edilmesine, oradan da başka bir işin çıkıp bunu bölmemesine kadar onlarca neden var. Hatta bu yazıyı yazamamam için yüzlerce mani bir anda ortaya çıkabilir. Ama öyle olmuyor ve bu yazı yaratılıyor. Şartlar hizmet ettiriliyor, ki onlardan birisi de benim. Zahiren benim elimde gözüküyor, ama binler sebebe bağlı bir meyve. Hasbelkader üzümün kuru çubuğu gibi bana takılmış. Bediüzzaman ne kadar haklı. Her gün yeniden şahit oluyorum. Ve biz bazen ne kadar haksız oluyoruz. Zerresini başaramayacağımız işleri, ne de kolay sahipleniyoruz. Ah insan, kendini ateşe atmaya ne meyyalsin?



    Ahmet Ay
#02.04.2010 10:31 0 0 0