"Allah'a inanmak" kadar kalbimi rahatlatan başka his bilmiyorum sahiden. Bunu laf olsun, yazı dolsun diye söylemiyorum inanın. Allah'a inanmak, bir yönüyle, omzundan tüm yükleri atmak gibidir. Tüm yükleri gemiye bırakmak Bu yüzden O'ndan vazgeçemiyorum. Bir saat, bir dakika, bir saniye, bir salise ya da sadece bir "an" aksini düşünmek, bin yıl cehennemde kalmaktan beter benim için. Hem cehennemde kalmak, yokluğa inanmak yanında ne ki? Sahi söylüyorum. Yok olmak yanında cehennem bile "cennet" sayılır. Mademki insan vardır ve var olmaya âşıktır. Öyleyse cehennem, yok olmanın yanında "cennet" diye anılır.
İnsan yaratılışından itibaren çılgıncasına sonsuzluğa âşık
Hem de ne aşk!
Masalları, destanları, mitleri, efsaneleri heyecana getiren şey bu! Bu aşk Sonsuzluğa duyulan, sonsuzcasına istenen, sonsuz aşk! Açlığın varlığı nasıl ki, yeryüzünde yenecek bir şeylerin de varlığına işaret eder; öyle de, sonsuzluğa duyulan aşk da bir yerlerde sonsuzluğun var olduğunu gösterir bizlere. Hem gösterir, hem bildirir. "Mars'ta hayat olur" umuduyla bir damlacık su arayan; hatta suyun kendisine değil, kalıntısına bile razı olan insan için sonsuzluğu bulmak ne süper bir şey olurdu, öyle değil mi? Fakat ne gariptir! Ve ne hazindir!
Mars'ta bir damla su ile hayata inanacak olan; sonsuzluğa dair bu kadar delile rağmen ölümün ötesine inanmamaktadır hâlâ
Şaşılacak şey sahiden.
Bediüzzaman'ın bir yerde kullandığı çok enteresan bir teşbih var. Onu buraya almadan yapamayacağım. Çok sihirli bir şey Size de öyle geleceğini tahmin ediyorum. Diyor ki: Bir akarsu üzerinde parlayan güneşçikler (yani yansımaları kastediyor) gökte sabit ve devamlı bir güneşin varlığını; o ışıklarınsa ondan gelip suda geçici bir süre yansıdığını gösterir. Eğer sen gökteki güneşin varlığını inkâr etmeye başlarsan, yerdeki kabarcıkların bu halini izah etmekte zorlanırsın. Hatta yapamazsın! Zira ne suyun özünde böyle bir ışıkçık vardır, ne de kabarcığın gözünde!
"Bu ışıklar nereden gelmektedir peki?" diye sorarsın o zaman. Doğruyu da ancak o zaman anlarsın.
İşte hayat da böyle teşbih tadında bir şey Su misali de akıp gidiyor hayali arkadaşım. Hatta ondan daha da coşkun, daha da deli O böyle akıp giderken, dikkat et, üstünde her an bir şeyler parlıyor. Güzellikler görünüyor. İnanmadın mı? Dur sana göstereyim. Bak, bak, bak Dikkat et, bir Ahmet var mesela Bak bu Ahmet doğuyor, büyüyor, gençleşiyor, güçleniyor Sonra
Sonra?
Sonrası malum Sonra bunlar tekrar elinden alınıyor. Yaşlanıyor, hastalanıyor, çirkinleşiyor Kabarcığında güneş kalmıyor senin anlayacağın? Peki nereden geliyor bütün bu güzellikler, güçler, lezzetler? Ahmet'te olmadığına göre bir yerlerden geliyor olmalı Başka bir yerden Başka, bambaşka birisinden Öyle olmalı! Baksana, dün dünyaya gelenler bugün toprak altına girdiler. Baharın yüzü kışa döndü, tatlar acılaştı. Çocuklar büyüdü, çocuklar öldü, çocukları oldu. Taze anneler, şimdi torunlarını seviyorlar. Bir değişim oluyor hayali arkadaşım! Tırtıllar sonsuza dek, tırtıl kalmıyorlar!
Bize şimdi karara ereceğimiz bir havuz lazım. Nasıl ki, tüm ırmaklar, akarsular en sonunda denizlere varırlar. Bize de böyle iki deniz lazım. Mademki akıyoruz, mademki dönüşüyoruz, mademki değişiyoruz Mademki birbirini alt etmeye bu kadar uğraşıyor zıtlıklar. Siyahlar ve beyazlar Bize iki havuz lazım! İki havuz İki havuzda karar kılmamız lazım. Cennet'e ve Cehennem'e dolmamız ve o iki havuzda, iki denizde, iki okyanusta karara ermemiz lazım. Artık durmamız lazım.
Görüyor musun? Halimiz akarsuyun haline çok benziyor.