Biz, Temmuz sıcağıyla yanan günün, geceye soluyan yorgunluğu ortasında üç kişiydik.
Ben, Recep ve Metin.
Küçük çekmece'de Urfa Antep Kebap Salonu'nun beton çatısında uzanmış, gökyüzünün lacivert karanlığında parıldayan yıldızları seyrediyorduk.
Gövdelerimiz ter, seslerimiz umut, bakışlarımız özgürlük kokuyordu.
-İşte yaşamak bu! diyordu Metin.
-Ne baba dırdırı, ne de ana vır vırı! diye ekliyordu Recep.
Ben susuyordum.
Onlarında benim gibi susmalarını ve birkaç sokak ötede, cadde ve sokaklarda gezinen insanların seslerine karışarak kulaklarımı dolduran, orada olma isteğimi büyüten açık hava sinemasından yayılan sesleri dinlemelerini istiyordum.
"Yılmaz Güney'in filmi oynuyor galiba?" diye düşünüyordum.
Dayanılmaz hale gelen isteğimin etkisiyle düşündüğümü sesli ifade ederek;
-Sinemada Yılmaz Güney'in filmi oynuyor galiba? diye mırıldandım.
Recep:
-Oynasa n'olur.. Gidemeyiz ki, diye karşılık verdi.
Ses tonu, patronun koyduğu yasağın çiğnenemez olduğunu vurgular gibiydi.
Metin:
-Nedenmiş o?.. Bal gibi gideriz.
Recep:
-Gidersen iş den atılırsın.
Metin:
-İçimizden biri söylemezse nerden bilecek ki?
Metin'in bu sözü beklediğimiz işaretmiş gibi uzandığımız yerden doğrularak ayaklandık. Sinemada olma isteği onları da sarmıştı. Başlarımızı seslerin geldiği yöne çevirerek bir süre dinledik.
Recep:
-Ben kapının anahtarını bakınayım. Patron yanına almış olabilir, diyerek aşağıya lokantaya inerken, Metin'le ikimiz arka kapıya yollandık.
Kebap salonunun arka kapısı sokağa açılıyordu. Demir ve saçtan oluşan kapı gündüzleri çöp çıkarmak için kullanılıyor, salon kapanırken çöpü çıkaran tarafından kilitlenerek anahtar patrona veriliyordu. Salonun ön kapısı da patron tarafından üzerimizden kilitlendiği için üçümüze dışarı çıkış yolu kalmıyordu.
On beş gün önce kasabada ki evlerimizden kaçarak İstanbul'a gelmiştik. Beş gün parklarda sabahladıktan sonra, kebap salonunda bulaşıkçılık işi bulabilmiştik.
Yatacak yerimiz olmadığı için patron:
-Kalacak yer bulana kadar lokantanın çatısında kalabilirsiniz, demişti.
Sabahın beşinden akşamın sekizine kadar çalıştığımız ve sabaha kadar da salonda kapalı kaldığımız için kalacak yer araştıramıyorduk.
Patron, "Ben araştırırım" demesine karşın, herhalde bedava bekçilik ettiğimiz için olsa gerek "araştırma" işini ağırdan alıyordu.
Recebin gelişinden anahtarı bulamadığını anlamıştık. İsteksiz ve yorgun adımlarla çatıya çıkarak yataklarımıza uzandık. Ağızlarımızı bıçak açmıyordu. Kulaklarımızda sinemadan gelen sesler, aklımız Yılmaz Güney'in filminde yorgunluktan uyuya kaldık.
Metin, yüzlerimize bakarak gülümsüyordu.
-Hadi gene iyisiniz, dedi.
Merakla:
-Gene ne puştluk var aklında? diye sordum.
-Bu gece sinemaya gidiyoruz, dedi.
-Çöpleri çıkardıktan sonra anahtarı patrona vermedin mi yoksa? diye sordu Recep.
-Verdim ama kapıyı kilitlemeden.
Çabucak yıkanıp paklanarak giyindik. Koşar adımlarla arka kapıya giderek kapıyı açtık, özgürlüğümüze adımlarımızı attık. İlk adımda daha donup kaldık. Kapıyı kapatırsak sonra içeri nasıl girecektik. Bu kez çözümü, kaynakçılık mesleğim olduğu için ben buldum. Mukavva kağıdını birkaç kat yaparak kapının kilit bölümüne koydum ve çektim.
Heyecanla koşuşturarak soluğu sinemada aldık. Geçen akşamdan arta kalan özlemle Yılmaz Güney'in filmini seyrettik. Sinemadan çıktıktan sonra, geç saatlere kadar caddelerde gezerek özgürlüğün tadını çıkardık.
Özgürlük sarhoşu vücutlarımızı sürüyerek demir kapıyı açtık. Bulaşık suyu kokan koridoru geçerek çatıya çıkmaya hazırlanırken, patronun öfkeli sesiyle irkildik.
-Bunu yapmanızı bekliyordum, diye homurdanıyordu.
Recep'e,
-Bu sorumsuzluk, kesin iki hırtın başının altından çıkmıştır, dedi. Metin'le beni göstererek.
-Bu yüzden sen kalabilirsin ama bu iki fırlamayı salonumda istemiyorum.
Recep:
-Arkadaşlarım giderse bende giderim, diye karşılık verdi.
-Öyleyse, eşyalarınızı toplayıp hemen defolun salonumdan.
Eşyalarımız ellerimizde, insansız cadde ve sokakları geçerek parka yollanırken, yaptığımızdan pişman, işimizi kaybettiğimiz için üzgün değildik.