Geleneği temsil eden dönemin değerlerine göre "İlm-i Umran"ın, modern döneme göreyse "Sosyolojinin" öncü kurucusu olarak kabul edilen İslam düşünürü İbn-i Haldun, tarih konusunda şu ifadeleri kullanır: "Bil ki tarih, önemli, çok faydalı ve gayeleri yüksek bir ilimdir. Çünkü din ve dünya işlerini sağlam temeller üzerine kurmak isteyen biri, geçmiş toplumların ahlâklarını, peygamberlerin yaşam ve mücadelelerini, hükümdarların yönetim ve siyasetlerini ancak tarih ile bilip örnek alabilir. Tarih ile ilgilenen kişinin, doğrulara ulaşmak ve yanlışlara düşmekten korunmak için değişik kaynaklara ve sistematiğe, çeşitli bilgi dallarına, dikkatli ve sağlam bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Çünkü tarihi haberler konusunda sadece nakle dayanılır, toplumsal hayattaki temel örfler, siyasal ilkeler, uygarlık ve medeniyetlerin kendine has özellikleri dikkate alınmaz ve geçmişte olan mevcut olanla ölçülüp değerlendiremezse, gelen haberlerin doğruluğundan ve yanlışa düşülmediğinden emin olunmaz."
İbn-i Haldun'un ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, bir bilgi birikimi olan tarih, insan hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu açıdan insan, zaman ve mekânla sınırlanmış bir varlık olduğundan dolayı, elindeki zamanı iyi değerlendirmeli, mazisinde kalmış olan hatıra mirasını da iyi tahlil ederek geleceğine yön vermelidir. Zira insanın tarihini bilmemesi, hafızasını yitirmiş bir adamın düştüğü aciz durumla eş değerdedir. Bu bakımdan kültür coğrafyamızdaki insanlarımızın, geçmişteki birliktelikleri, aynı değerleri paylaşmaları ve gelecekte de birlikte yaşama istekleri neticesinde ortaya koyduğu irade sonucu meydana gelmiş olan milletimizin de, ayakta kalması kendi tarihini sistematik ve yöntemine uygun olarak iyice tahlil ederek, geleceğine istikamet tayin etmesinden geçmektedir. Yani bir ayağımız geçmişte bir ayağımız gelecekte olmalı fakat iki ayağımızı yönlendiren düşüncelerimiz ise yaşanılan zamanda olmalıdır. Mehmet Niyazi'nin de ifade ettiği gibi: "Tarihi bilmek, geçmişi anlamak ve geçmişe bağlılığı korumak içindir. İnsan ne geçmişte ne gelecekte yaşar; esasen asıl olan geçmişi ve geleceği yaşamak değil, onlarla irtibatlı olmaktır. Geçmişle irtibat mazide nasıl yaşadığımızın ve nereden geldiğimizin, gelecek ile irtibat ise nasıl yaşadığımızın, nereye gideceğimizin şuuruna, bizleri sahip kılar."
Buraya kadar zikredilen gelişmelerin hepsi insanın ve toplumların şahsi gayretleriyle olmasına rağmen aynı zamanda da bütün bu ifade edilenlerle birlikte, şu da gözden ırak tutulmamalıdır ki tarihi sürecin sünnetullah gereği olarak kendi içinde de seçici -ayırt edici- bir özelliği de vardır. Ahlaki bakımdan bozuk olanlarla, ahlaki ve manevi anlamda kültür ve uygarlığın standart taşıyıcıları olarak iş görebilenleri birbirinden ayırması anlamında tarihin seçiciliği Kuran-ı Kerimde de açık bir şekilde görülmektedir. Yani Kuran tarihi süreci seçici görür. Kur'an bunu tabiattan alınmış bir örnekle açıklar: «Gökten bir su indirdi de de-reler kendi ölçüsünce (o su ile) çağlayıp aktı. Sel üstüne çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs, yahut eşya yapmak için ateşte yakıp erittikleri Madenlerde de bunun gibi bir köpük( (posa) vardır. Allah, hak ile batılı böyle bir ben-zetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır. İşte Allah (kapalı şeyleri an-latmak için) böyle meseller verir.» (Ra'd 17.)
Bu minvalde İslam düşünürü Mazharuddin Sıddıki de der ki: "Tarihi süreç, insanlık için değerli olanı korumak, onlar dışında kalanların yok olmasına izin verme eğiliminde olması dolayısıyla seçicidir. Zaten tarihin akışı kendi başına ahlaki bir araçtır; bu araç yoluyla ahlaki açıdan üstün olanlar zirveye çıkarken, aşağı derecede olanlar dibe çökmektedirler. Bu nedenle tarihi süreç ahlaki anlamda seçicidir." Evet, bu ifade gerçeğin tam kendisinden başka bir şey değildir. Bu görüşü destekleyici olarak Hz. Ali'nin şehit edilmesi vakası bize bir örneklik teşkil edebilir.
Zira aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen ismi unutulmayan Hz Ali, karşısında ise onu katleden kabil örneği bir insan. Hz Ali " Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim " diyen ufuk ve gaye insanın ardından yürümekle bayraklaşmış ve şehit edilmiş bir insan; diğeri ise güzel ahlakla ahlaklanma çizgisinin dışında yok oluş çizgisine dahil olmuş aciz bir insan. Neticede tarihi sürecin hangisini ayakta tuttuğu, hangisini ise yok edip yuttuğu gerçeği ise gözler önünde, bu da bize tarihi sürecin seçiciliğini gösterir.
Şüphesiz tarihi sürecin işleyişi neticesinde meydana gelecek değişimlerde bir de zaman faktörü vardır. Örneğin: İslam toplumları içinde dine hizmet etme noktasında bir kavmin diğer kavimlerin önüne geçmesi, Kuran-ı Kerimin Maide suresinin 54.ayetiyle yorumlanmaktadır. Söz konusu ayette şöyle denilmektedir:"Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse Allah müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir ka-vim getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler, Bu Allah'ın lütf-u inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı çok olan, en çok bilendir."
Yukarıda zikredilen ayetin çok farkı tefsirleri vardır. Bazı tefsirlerde İslam tarihinin safhaları da söz konusu edilmektedir. Merhum müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır, tefsirinde bu ayetin çeşitli şekillerde yorumlanışından söz ettikten sonra, İslam'ın cihat ruhunu önce Arapların temsil ettiğini, onların duraklaması üzerine Acemlerin, sonra da Türklerin bu temsil gücünü kazandığını belirtmektedir. Yalnız, ayetin geçen yüzyıllar içinde olduğu kadar, zamanımız ve gelecek yüzyıllar için de manalandırılması mümkündür. Elmalılı Hamdi Yazır merhumun işaret ettiği gibi:"Bu kavmi bir zamana münhasır ve münferit bir kavim saymamalı... Herhangi bir suretle İslam'dan yüz çevirenlerin kendilerine yerlerini bırakmaya mecbur oldukları ve olacakları bir kavim olarak anlamalıdır". Dr. Mehmet Doğan'ın da ifade ettiği gibi: "Tarih devam ediyorsa, Kur'an'nın işaret ettiklerinin yorumu da devam edecektir."
Zira tarihi süreç devamlı işlemektedir ve işleyen zaman neticesinde mutlaka değişiklikler meydana gelecektir. Bu da bize gösteriyor ki, tarihi sürecin işleyişi neticesinde meydana gelecek değişiklikler belirli bir zaman faktörüne bağlıdır. Önemli olan, zamanın akışıyla yaşanan tarihi iyi okuyabilmek / anlayabilmektir. Çünkü tarih bizzat Allah'ın yarattığı bir olgudur. Tarih, zamanı boşa harcama, üretimin az olmasının yanı sıra, çabaların israf edilmesi konusunda insanı ziyana uğratan üslupları yürürlükten kaldırmıştır. Bu yüzden, Cevdet Sait'in de belirttiği gibi: "İsrafı durdurma/önleme konusunda hızlı davranmak lazım, özellikle zaman israfının, kaynakların ve insanın enerjisinin boşa tüketilmesinin bir an önce önüne geçilmelidir." Zira yüce Allah da, insanlara külfet getiren yöntemleri yürürlükten kaldırmıştır. Çünkü varlığın düzeni sürekli, en kolay, en verimli ve en ideal olana doğru ilerlemektir; kolaylık, rahmete vesile olmaktır; az zaman ve az çabayla üretimin artırılmasıyla birlikte, kaynakları daha verimli şekilde kullanma yönünde ilerlemektir. Tam tersi bir işleyişte ise akıp giden tarih neticesinde ne olacağı bellidir. Zira tarih asli temizliğini koruyamayarak zaman içinde değişen ve ahlaki çözülmeyle birlikte her şeyi israf ederek zulmü hak eden insanların ne hale düştüğünü bir ibret vesikası olarak gözlerimizin önüne sermektedir. Önemli olan tarihten ders almak, ahlaki yönden gelişmeye çalışarak olumlu yönde değişmektir. Tam tersi ise ziyanda olunması demektir.
Kısacası tarih kavramının içeriğinin insanlığa vermek isteği tüm bu mesajları kuran şöyle beyan etmektedir: " Zamana and olsun. İman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç herkes zarardadır."(Asr suresi)