Akıllı Tasarım Teorisi Nedir

Son güncelleme:
  • Tasarım Teorisi - Akıllı Tasarım Teorisi Hakkında


    Darwin'den itibaren geçen 150 yıl içerisinde evrimle ilgili pek çok çalışma yapılmış ve birbirinden farklı pek çok görüş ortaya sürülmüştür. Hayatın kökenini açıklayabilmek için, özellikle biyokimya sahasında, hücre içerisinde canlılığın temelini teşkil eden DNA, RNA molekülleri, proteinler ve hücre organelleri üzerinde binlerce araştırma yapılarak yayınlanmıştır.

    Darwin zamanından itibaren yakın geçmişe kadar, tek hücrelilik "basit yapılı" olarak algılanıyordu. "Kompleks yapıların, basit yapılardan zaman içerisinde kademe kademe geliştiği" varsayılıyordu. Hücre seviyesinde ve moleküler düzeyde yapılan çalışmalarla, "yüksek yapılı canlıların ve kompleks organların, ilkel tiplerden farklılaşarak teşekkül edemeyeceği" anlaşılmaya başlandı. Çünkü her bir organın yaptığı görev, çok kompleks ve karmaşık olaylar zincirinin bir sonucuydu. Bu görevin yapılabilmesi bütün şartların bir anda var olmasıyla mümkün olabiliyordu, aksi hâlde sistem görev yapmıyordu.

    Bunun manası şu idi:

    Biyolojik olayların büyük bir kısmı, çok komplikedir, basit bir veya iki kademeli hadise değildir. Dolayısıyla bu biyolojik reaksiyonlar, "kendiliğinden oluşma"yla veya "gelişigüzellik"le açıklanamaz. Çünkü burada fevkalade plânlı/prog-ram--lı ve son derece komplike bir yapı göze çarpmaktadır.

    Biyokimyacı Michael J. Behe, bu fikri sistemleştirenlerin başında gelmektedir. "Darwin'in Kara Kutusu" adlı kitabında ileriye sürdüğü "Akıllı Tasarım Teorisi," ilim çevrelerinde "Darwinizm'in alternatifi" olarak değerlendirilmiştir. Dar-win'in Evrim Teorisi'ne karşı şimdiye kadar ileri sürülmüş görüşler içerisinde en kapsamlı olanı, Behe'nin
    Akıllı Tasarım Teorisi'dir.

    Behe, verdiği bazı biyokimyasal örneklerle, "biyolojik olayların bir plân ve programın gereği olduğu"nu açıklamaya çalışır. Bunlardan birisi, gözdeki görme olayının biyokimyasal açıklamasıdır.

    a- İnsanda görme olayı

    Behe, görme olayında ışığın ilk olarak retinaya çarptığını belirtir. Bu nesnada foton '11-cis-retinal' adı verilen bir molekülle etkileşir. Bu molekül birkaç pikoanye (ışığın bir tek insan saçı genişliği kadar mesafede yaptığı yol-culuk) içinde 'trans-retina' denilen bölgeyi düzenleyebilir.

    Retina molekülünün şeklindeki değişiklik, retinanın sıkıca bağlandığı, 'rodopsin' denilen proteinin şeklinde değişikliğe sebep olur. Proteinin değişikliği, proteinin davranışlarını da değiştirmekte ve bundan sonra 'Metarodopsin II' adını almakta ve 'transdusin' denilen başka bir proteine yapışmaktadır. Metarodopsin II'ye çarpmadan önce transdusin, 'GDP' denilen küçük bir moleküle sıkıca bağlanır.

    "GTP-transdusin-Metarodopsin II, 'fosfodiesteraz' adı verilen başka bir proteine bağlanır. Fosfodiesteraz proteini, Metarodopsin II ve diğerlerine bağlandığında, bir molekülü kesebilecek kimyasal bir yetenek elde eder ve 'cGMP' denilen bir molekülü keser.

    Behe'ye göre iyon kanalı, hücredeki sodyum iyonlarını düzenlemek için bir giriş kapısı görevini yapar. Sodyum iyonlarını ayrı bir protein aktif olarak tekrar dışarı verirken, iyon kanalı onların hücrede dolaşmalarını sağlar. İyon kanalının bu iki yönlü hareketindeki pompalama etkisiyle hücredeki sodyum iyonları belirli bir seviyede kalır. Fosfodiesteraz proteinin faaliyetleriyle cGMP'nin miktarı azaldığında iyon kanalları kapanır ve bu durum pozitif yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun düşmesine sebep olur. Sonuçta hücre zarındaki elektrik yükleri dengesizleşir ve en son aşamada bir elektrik akımının, optik sinirlerden beyne doğru iletilmesine sebep olur. İşte, bu son noktada beyin iletilen elektrik akımını yorumlayarak görme olayı gerçekleşir" 236.

    Yukarıda verilen, görme hadisesinin biyokimyasal basamakları, Behe'nin açıkladığının aşağı yukarı daha yarısıdır! Sizi teferruata boğmamak için bu kadarla yetinilmiştir.

    Behe, görme hadisesinin tamamlanabilmesi için, harekete geçmiş olan proteinleri durduracak ve hücreyi eski hâline dönüştürecek 18 farklı reaksiyon ve basamağı daha saymaktadır. Behe, bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:

    "Yukarıdaki açıklama, görmenin biyokimyasının genel bir görünümüdür. Sonuçta bu örnek, 'biyoloji biliminin neyi açıklaması gerektiği'nin bir çeşit açıklamasıdır.

    Bu aşamada görmenin kara kutusu açıldığına göre, Darwin'in 19'uncu yüzyılda 'evrimin açıklayamadığı'nı söylediği görme olayı ve gözün anatomik yapısı, gerçekten de evrimci bir mantıkla açıklanamaz. Darwin'in düşündüğü ve öne sürdüğü her anatomik yapı ve aşama o kadar basittir ki, kâğıda bile aktarılamayan karmaşık biyokimyasal işlemleri açıklayamamaktadır. Darwin'in küçük sıçramalarla açıkladığı şeyler, ne yazık ki ancak helikopterle aşılacak derecede büyümüştür!"217




    b- Tüycükler

    Behe, karmaşık fonksiyonlara örnek olarak tüycüklere de dikkati çeker ve bunların yapıları ile görevleri hakkında detaylı açıklamalar yapar.

    Bilindiği gibi, bazı hücrelerde yüzmek için tüycükler vardır. Bu tüycükler kirpiklere benzerler. Behe'ye göre, eğer tüycükleri olan bir hücre, sıvı içinde serbestçe hareket edebiliyorsa, bir küreğin tekneyi hareket ettirmesi gibi, tüycüklerin de hücreyi hareket ettirmesi mümkündür. Eğer hücre diğer hücrelerin ortasında ise, hareket hâlinde olan tüycükler sıvıyı, sabit hücrenin yüzeyine doğru sıçratırlar. Behe, tüycüklerin iki farklı görevinden söz eder. Birisi hücrenin yüzmesinde vazife görür; spermde olduğu gibi. Diğeri de, senkronize hareket yaparlar, solunum yollarındaki hücrelerin tüycüklerinde olduğu gibi. Roma savaş gemilerinde kürek çeken köleler gibi, tüycükler de mukus sıvısını boğazdan yukarıya doğru iterler. Bunlar nefes alırken içeri kaçarlar ve sonra dışarıya itilmeye çalışılırlar.

    Tüycüklerin üzeri zarla örtülmüş liflerden oluşmuştur. Tüycüğün zarı, hücre zarının dışında gelişen bir parçasıdır. Böylece, tüycüğün iç kısmı hücrenin içiyle temas hâlindedir. Behe, bir tüycük diklemesine kesilerek elektron mikroskopta incelendiğnde, çubuk şeklinde dokuz ayrı yapnını göze çarptığını ifade eder. Bu çubuklara 'mikrotüpler' adı verilir. Bu dokuz mikrotüpten her biri iç içe geçmiş iki halkadan oluşur. Bu halkaların her birisi de 13 ayrı telden teşekkül eder. O, biyokimyasal deneylerin, mikrotüplerin 'tubulin' denilen proteinlerden oluştuğunu gösterdiğini nazara veirir. Her mikrotüpte iki ayrı uzantı vardır. Bunlar 'dynein' denilen bir proteine sahiptirler. Dynein, 'hücredeki motor' görevini yapar ve mekanik bir güç oluşturur. Dynein hareketine devam ettikçe gerilim artar. Behe, mikrotüpler esnek olduğu için dynein molekülünün sebep olduğu kayma hareketinin zamanla bükülme hareketine dönüştüğünü belirtir.

    Tüycüklerin hareketi için mutlaka mikrotüpler gerekmektedir. Ayrıca tüycüklerin mikrotüplerinin hareketsiz kalmamaları için bir motoru bulunmalıdır. Komşu lifleri hareketlendirebilmek için de bağlayıcılara gerek vardır. Ancak bu şekilde ayrıştırma hareketini bükülme hareketine dönüştürürler ve yapının yıkılıp dağılmasını engellerler.

    Behe, bütün bu anlatılanların ışığında, tüycüklerin eksiltilemez ya da indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu, dolayısıyla, bu kadar komplike ve karmaşık yapıların hiç birisinin evrim süreci veya aşamasıyla oluşamayacağını belirtir.

    Behe, tüycüklerin evrim sürecini açıklayan, dikkate alınabilecek yalnızca iki makale bulunduğuna dikkati çeker. Bu iki makalede de, söz konusu tüycüklerin evriminde izledikleri yolla ilgili birbirinden farklı yaklaşımlar sergilendiğine dikkati çeker. Ayrıca, bu yayınların can alıcı noktalara hiç temas etmediklerini ifade eder ve şöyle der:

    "Cavalier-Smith tarafından yazılan ilk yazı, 1978 yılında 'Biyosystem' adlı bir dergide yer aldı. Fakat yazının içeriğinde, bu yapıya sahip olmayan bir hücrenin nasıl kirpiksi yapılar kazandığını anlatan gerçekçi verilere dayanan bir açıklama yoktu; bunun yerine, yazarın hayal gücüne dayalı olayların sıralandığı bir senaryo anlatılmıştı!"238

    Bu hayalî senaryo aşamalarını belirten Simith'in kendi ifadesi şöyledir:

    "Flagella (uzun tüycükler) öyle karmaşık yapıdadır ki, evrimi büyük ihtimalle çok fazla aşama gerektirmiş olmalı. Tahminlerime göre, flagella ilk zamanlarda hücre dışına uzanmaktaydı, fakat küçük çıkıntılar şeklindeydi. Organizmalar, birçok farklı yapıyla evrimleşmiş olmalı. Fototaksis mekanizmalarının da flagella ile birlikte evrimleştiği tahmin edilmektedir" 239.

    Behe, ikinci yazının da Macar bilim adamı Eörs Szathmary tarafından yine "Biyosystem" dergisinde yayınlandığına dikkati çeker, Szathmary'a göre, Spirochete türünde bir bakteri, yüzerken yanlışlıkla bir ökaryotik hücreye yapışıvermişti240-241.

    Behe, bununla ilgili şu değerlendirmeyi yapar:

    "Anlaşılması zor olan, 'Spirochete' denilen bakterilerin, kirpiksi yapılardan çok daha farklı bir sistem kullanarak yüzmesiydi. Bunun diğer yüzme sistemine evrimleşerek dönüştüğünü ileri sürmek, çocuğun oyuncak balığının, Darwin yöntemleriyle adım adım, Mississippi buharlı gemisine dönüşmesine benzetilebilir! Margulis zaten mekanik detaylarla pek ilgilenmemektedir. Sadece bakterilerin ve kirpiksilerin yüzmelerindeki benzerlikler onun dikkatini çekmiştir. Szathmary bundan daha öteye giderek, böyle bir senaryoda yaşanabilecek zorlukları da gündeme getirdi. İster istemez onun yazısı da, Cavalier-Simith'inki gibi 'kelimelerden oluşan az gelişmiş bir senaryo'dan öteye gidemedi.

    "Margulis ve Cavalier-Simith, son yıllarda yazılı basında birbirleriyle çekişme hâlindedirler. Her biri, diğerinin modelindeki yanlışlıkları gözler önüne sermektedir ve ikisi de haklıdır. Fakat onların başarısızlığının asıl sebebi, modelleri için mekanik veriler oluşturamamalarıdır. Detaylar olmadan, tartışma bilim dışı ve sonuçsuz kalmaktadır. Bilimsel çevreler genellikle her iki modeli de reddetmekte ve yazıları diğer bilim adamlarınca en fazla bir elin parmakları kadar kullanılmaktadı
0 0 0