Dert Köşesi

Son güncelleme: 10.05.2011 00:45

  • Belki "Benim derdim yok" diyor ve yanılıyorsunuz. Bu nedenle kısa bir "Dert nedir" açıklaması yapmayı elzem buluyorum.

    Dert: Bu sözün aslı Farsça olup "Derd" şeklinde yazılır ve asıl anlamı "Üzüntü"dür.

    Üzüntü: Olması istenilmeyen olaylardan doğan ruh tedirginliği, teessürdür.

    Teessür: Arapça'dan gelme bu söz bizi başa götürür ve anlamı üzüntü, üzülme, yari derd demektir.

    Dertler kendi içlerinde "Kökü dışarıda ve Kökü içeride" dertler olmak üzere ikiye ayrılırlar.

    Kökü dışarıda dertler, iş, işsizlik, para, parasızlık, ev, evsizlik, eş, eşsizlik gibi sosyal yaşamdan kaynaklanan dertlerdir, bunların başında politikacıların yarattıkları dertler gelir.

    Kökü içeride dertler ise biyolojik, fizyolojik ve ruhsal olmak üzere üç ana dala ayrılırlar. Bunları ayrıntılarıyla sınıflandırmayı sizlere bırakıyorum.

    Her insanın derdi, üzüntüsü, teessürü olabilir, olmalıdır. Değilse ben kimin falına bakacağım. Ekmek kapımla oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Bu nedenle sayın halkım, yaz bana dertlerini, çözelim, el birliğiyle dertsiz bir dünya yaratalım.

    Bana fotoğrafını göndereceğiniz kahve fincanınızın, elinizin, dilinizin ve dudaklarınızın falına ciddi olarak bakabilirim. Büyücülükle geçmişte uğraştım, çok beddua aldım, bu nedenle bu işi artık yapmıyorum.

    Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, ortancalara selamlarımı gönderirim.



    Günümüzün en önemli sorunlarından biri sorunlara çare bulamamaktır. Büyükler „Fala inanma, falsız da kalma" demişlerse bir bildikleri olduğu için demişler. Ümit etmek, inanıyor gibi görünmek ayrı, sonunda gerçekten inanmak ayrı şeyler. Her ay milli piyango bileti almanın, loto, toto oynamanın, at yarışlarına para yatırmanın, merdiven altından geçmemenin, on üç sayısını uğursuz saymanın arada bir de „at bir yirmi beşlik bakayım falına" diyenlere elini uzatmanın insanlara çok önemli yararları olmasa da fazla zararları da yoktur.

    Günümüzde geçerli olan „Bakmak ve okumak"tır. Bakmak her zaman görmek anlamına gelmediği gibi her okuma da okuma değildir. Bilindiği gibi ezbere okuma vardır, hariçten gazel okuma vardır, bildiğini okuma vardır ve gerçekten kitap, gazete okuma vardır. Ama oturup göz nuru dökerek kitap, gazete, dergi okumak hayli masraflı ve zor bir iş olduğundan halkımız kendileri hakkında bir şeylerin kulaklarına okunmasını yeğlemektedir.


    Bütün bu nedenlerle haklı olarak talebe uygun bir davranışta bulunuyor ve bizler de dertleriniz, sorunlarınız için bir köşe açıyor, köşemiz açılmadan bize içtiği kahvenin fincanının fotoğrafını gönderen ve aşağıda okuyacağınız biçimde derdini dillendirerek „Benim falımı bir okur musunuz" diyen Deniz hanımı kabuklarından soyunduruyoruz.


    "Sevgili falcı. 42 yaşında, ailede Rus karışık (yani doğuştan kayıp) evli, çocuklu bir bayanım. Ne evimi ne kocamı ne de çocuğumu kendimin bildim. Hayatta tek amacım okur-yazar olmaktı. Oldum da ama hayat benim değil, bu ben değilim gibi geliyor. Arkasını dönüp gidemeyenlere diyecek sözünüz var mı? Sağolasınız. - Deniz"

    Sevgili kızımız Deniz,

    Yani ben burada dert çözmek adına bulunmuyor olsaydım, bayramlık ağzımı açar, "Ahı gitmiş, vahı kalmış" yada "kırkından sonra azanı teneşir paklar" diyebilirdim ama umutsuzluktan yana değil, ümitten yana olduğum için "Hayat kırkında başlar" sözünü öne çıkararak sorularını yanıtlamak istiyorum.

    Ailende Rus karışımı olmasını "Doğuştan kayıp" olarak saymanı gerçekten kınıyorum. Bunu bir kayıp değil, akrabalık açısından zenginlik olarak değerlendirmen gerekirdi. Hatta ve hatta damarlarında hızla dolaşan "Okur yazar olma isteği" bile Rusların edebiyata verdikleri değerden kaynaklanıyor olabilir.

    "Ne evimi, ne kocamı, ne de çocuğumu kendimin bildim" diyorsun ve beni karışmayı pek sevmediğim aile içi sorunlara çekiyor, sinirlendiriyor, bir şok terapiye zorluyorsun.

    O ev senin değilse kimin? O eve nasıl gittin? Anahtarı sana kim verdi? Kendin mi gittin, götürüldün mü? Evin kirasını kim ödüyor, tapusu kime ait? Her gece horuldayarak uyuduğun yatak odanı kim düzenledi, Bunlara sahip olan kişi kafası bozulduğunda "Çık git evimden, sana aldığım giysileri de geri ver" diyor mu? (Agnes Smedley isimli kadın yazar 'Toprağın Kızı' isimli romanda öyle yazıyor. Terbiyesiz, asosyal, uygar olmayan bazı adamlar kadınlara kızınca 'Entarileri geri ver' diyorlarmış. Oku da dünyadan nasıl kadınlar geçmiş, öğren.) O eve kalıcı olarak mı gittin, konuk musun? Madem o ev senin değil, orada ne arıyorsun, neden çekip gitmiyorsun, önüne çeper atan mı var?

    Kocam dediğin kişiyi sen mi seçtin, seçtirildi mi, sokakta mı buldun, onun yatağına girerken bu herif kim diye bir duyguya kapıldın mı, eğer durum vaziyet öyleyse tanımadığın, yabancı bir adamın yatağına ne diye her gün giriyorsun?

    Çocuğu sizin eve leylek mi getirdi, sudan mı tuttun, senin haberin olmadan biri onu karnına mı yerleştirdi, dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye onu sana zorla mı taşıttılar, onu bağıra çağıra sen mi doğurdun, senin yerine başkası mı doğurdu, onu sen mi emzirdin, hayrına süt anne mi emzirdi, çocuğun ne suçu var be hey zalim kadın!

    Yaşadığın hayat senin değilse kimin hayatını hayrına yaşıyorsun? Senin olmadığını düşündüğün o hayatı yaşamak yerine neden kendi hayatını yaşamayı denemiyorsun? Paran mı yok, aklın mı? Bir işte çalışıyor musun, yoksa yuvada yem bekleyen kuşlar gibi başkasının eline mi bakıyorsun?

    Bak sevgili kızım "Hem okudum, hemi de yazdım/Yalan dünya senden bezdim" türküsü senin için yazılmış değildir. Tepemi attırıyorsun, şurada üç kuruş kazanıyoruz, ekmeğimle oynuyorsun, ne biçim yaratıklarsınız ulan siz böyle, hem zır zır hem dırdır

    Kızınca üç kez derin nefes alın, söyleyeceklerinizi ondan sonra söyleyin diyen filozofların sözlerine uyarak nefes alıyor ve sana önerilerimi sıralıyorum.

    -Önce kalk, aynaya bak, o tip ne öyle? Kim seni böyle darmadağınık etti? Kendine biraz çeki düzen ver, başkaları için değil, bir kere de kendine süslen. O saçlarını da öyle ikide bir tavuk poposu gibi kesme, bırak özgürce uzansınlar, sırtındaki ninenin hırkasını çıkar, çocuk o hırkayı ne zaman görse korkuyor.

    -Zincirli bir ev kadınıysan, içinde yaşadığın evde koltukların, masaların yerlerini değiştir, bir süreliğine mutfakta yat. (Benim annem böyle yaparak kırk yıl dayandı babama. Üstelik o okuma yazma da bilmiyordu.)

    -Ne okuyor neyi yazıyorsun, kitaplarda yazılı olanları gerçek mi sanıyorsun, onun bunun kitabını okuyup kavrulmak yerine neden kendi kitabını yazmıyorsun, kitapları adamla birlikte mi okuyorsun, öyle değilse yatakta kitap okuyacağım ayağına adamı ışıkta yatmaya niye zorluyorsun?

    -Evini sevmiyorsan, sorun evden kaynaklanıyorsa evi değiştir, bir gecekonduya taşın, yada sahilde bir yalıyı işgale kalkış.

    -O adam senin değilse senin olabilecek birini bul, bunu adama açıkça söyle, adamı da boşuna üzme. Ayrılırsan dost kal, uygarlıktır.

    -Bu yazıyı okuduktan hemen sonra o çocuğa dikkatli bak, orada kendini göreceksin, ona sarıl, öp ve içinde ona karşı oluşan o pis düşünce yüzünden özeleştiri ver, çocuğa en son istediği ve hala almadığın hediyeleri al ve onu yarattığınız sorunlardan uzak tut, yoksa hışmıma kötü uğrarsın, bilesin.

    -Hayatında değişiklikler yap. İşini değiştir, ille de çalışmak istemiyorsan işsiz kal, sefil yaşa, bir iki geceliğine bizim köprü altında yatmayı dene, ev kadınıysan kendine iş bul, onun bunun sana sonradan geri isteyebileceği entariler getirmesini bekleme.


    Ne biçim insanlarsınız siz be, değişmeyi özlüyor değişmeye çalışmıyorsunuz, yerinizden kıpırdamıyor ilerlemek istiyorsunuz, uçurumun önünde duruyor atlamayı düşünmüyorsunuz, adamı sinir ediyorsunuz.

    Oturma öyle koltukta uyuz uyuz, hop hop kalk ayağa, kıpırda, harekette bereket vardır. O koltukları da evden at, yatağını yere ser, çiçekleri de sulamayı unutma, susuzluktan renkleri sarardı zavallılıların! Gitmek istiyorsan, hemen şimdi kalk git, giden olursa arkasından "Geri dön" diye yalvarma. Mutfağa gir, severek, iştahla, son lokmasına kadar yiyebileceğin yemekler yap. Yaptığın yemeği sen beğenmiyorsan onu başkalarına nasıl yedirebilirsin? Önce kendi beğeneceğin yemekleri pişirmeyi öğren. Yani yaşamdan ne istediğine, ne yapmayı özlediğine karar ver, sonra Zaloğlu Rüstem gibi atıl ileri, toprağın ayaklarının altında çöktüğünü göreceksin!

    Hadi be kızım, kıpırda biraz, kurtul hazanın hüzünlerinden, bir kaç ay sonra bahar gelecek, kuşlar yuvalarını yeniden yapacaklar. Kendine bir yuva yap kendi özlemince.

    Kabuklarından, dikenlerinden kurtulup, dertlerinden arındığında bana yazmayı da unutma.

    29.01.2011

    A.Kadri KONUK
#24.02.2011 10:00 0 0 0
  • Kocam dediğin kişiyi sen mi seçtin, seçtirildi mi, sokakta mı buldun, onun yatağına girerken bu herif kim diye bir duyguya kapıldın mı, eğer durum vaziyet öyleyse tanımadığın, yabancı bir adamın yatağına ne diye her gün giriyorsun
#07.03.2011 12:13 0 0 0
#10.05.2011 00:45 0 0 0