Afrika ve Okyanusya 2

Son güncelleme:
  • Kara ve Karanlık Kıta - Afrikanın Tarihçesi - Afrika Zencileri - Afrikalıların ÖzellikleriSudan'da bir başka İslam din adamı Muhammed Ahmed, 1881′de, izleyicilerine kendisinin Mehdi, yani İslamlığın canlandırıcısı olduğunu bildirdi. Yukarı Nil Vadisi'nde denetimlerini daha yenilerde kurmuş olan Türk-Mısır yetkililerine karşı bir ayaklanma başlattı. Ne var ki dinsel coşku, ateşli silahlara karşı durabilmek için yeterli değildi. Mısır yöneticileriyle birlikte hareket eden İngiliz askerleri, 1896-1898′de Sudan'ı fethedip Mehdi'nin birliklerini yok ettiler.

    Bu tür İslam akımları, Afrika sahnesine temelden yeni bir şey getirmedi; çünkü ondokuzuncu yüzyılda, hem Sunusi hem Mehdi akımlarında görüldüğü gibi, fanatik dinsel kardeşlik örgütleri, çoğu kere, dinsel canlanmayı toprak fethine dönüştüremeden durduruldu. Ama Hıristiyan misyonerlerin Afrika'ya getirdikleri yeniliklerin çoğu, okullar, hastaneler, Afrika dillerinde okuryazarlık ve Batı uygarlığının düşünsel, teknik temellerinin genel olarak tanıtılması gibi yeni şeylerdi.

    Hıristiyan misyonerlik etkinliklerinde, ondokuzuncu yüzyıl boyunca sürekli bir artış görüldü. Misyonerlerin kurdukları okullar, zamanla Batı düşünceleriyle ve Batı davranışlarıyla yetiştirilmiş bir Afrikalılar grubunun ortaya çıkmasına yol açtı. Bu kişilerin, daha önce sahip oldukları her türlü yaşam biçimlerinden soğudukları sık sık görüldü. Dolayısıyla, Batı biçimi okulların ve eğitimin gelişmesiyle, atadan kalma toplumsal ve siyasal yapılar parçalanmaya başladı.

    Afrika tarihine, 1970 tepe noktasından geriye doğru dönülüp bakıldığında, Batı eğitimi görmüş olanların yirminci yüzyılın ikinci yarısında çok önemli bir rol oynayacakları açıkça görülür. Ama 1850′de ve hatta 1875′te Avrupa eğitiminin ve Afrika toplumu üzerindeki öteki Avrupa etkilerinin durumu bu kadar açık seçik değildi. Bu tarihlere kadar, Afrika kıtasının büyük bölümü, daha önceki yüzyıllar boyunca olduğu gibi Afrika'nın yerli siyasal düzenleriyle yönetildi.

    Avrupalılar, kuzeydeki (Cezayir) ve güneydeki (Boer Cumhuriyeti) bölgeler dışında, Sahra altı ülkelerine pek az sızabilmişlerdi. Çat Gölü kıyısındaki bin yıllık Bornu Krallığı gibi eski devletler ve (1817′de kurulan) Zulu askeri despotluğu gibi türedi siyasal varlıklar, kıtanın iç bölgelerinin büyük bir bölümünün denetimini ellerinde tutuyorlardı. Bununla birlikte, oldukça yoğun nüfuslu bölgelerde bile, aile ve köy bağları, bu yerlerde yaşayan halkın tüm gereksinimlerini karşılamaya yettiği için ve bu topraklardan düzenli biçimde vergi isteyecek hiçbir güçlü yabancı daha ortalıklarda gözükmediği için, tam anlamıyla devlet sayılabilecek herhangi bir örgüt yoktu.

    Bu siyasal ve ekonomik görünüşün, 1914′te kökten değiştiği görüldü. Etyopya dışında, yerli yöneticiler ve devletler varlıklarını, ancak yabancı emperyalist ülkelerdeki yönetimlere sığınarak ya da onlara bağlanarak sürdürebil-diler ve kıtanın hiçbir bölgesi şu ya da bu tür bir devlet yapısının kapsamına, hiç değilse bir devlete resmen katılarak girmekten kurtulamadı. Bu değişiklikler nasıl ve niçin böylesine büyük bir hızla oluştu?

    Bunun nedenlerinden biri teknolojikti. Sanayi devrimi, Avrupalı çağrısız konuklar eliyle, o zamana dek uygar yaşam biçimlerinin Afrika'da yayılmasını köstekleyen ulaştırma ve iletişim engellerinden bazılarını aşmalarını sağladı. Kongo Irmağı'nda, ırmağın ağzına yakın yerdeki çavlanların ötesindeki kesiminde buharlı gemiler ırmak boyunca rahatlıkla aşağı yukarı gidip gelebildi. Yeni ulaştırma sistemi, çavlanların dolaylarına kadar uzanan demiryollarıyla bağlandığı zaman, Belçikalı kapitalistlerin kıtanın uzak iç bölgelerindeki zengin bakır madenlerini işletme önerilerinin gerçekleştirilmesi olanağı doğdu.

    Su ulaştırmacılığına uygun ırmakların bulunmadığı yerlerde, demiryollarının yardımıyla kara ulaştırmacılığı, eskisiyle karşılaştırılamayacak ölçüde ucuzladı. Demiryolları, Güney Afrika'daki altın ve elmas madenlerine ve Kenya'daki İngiliz kapitalistleriyle kolonicilerin dört elle sarılarak işletmeye başladıkları kahve plantasyonlarına erişilmesini sağladı.

    Bilimsel araştırmaların Afrika hastalıklarının nasıl yayıldığını ortaya koyması üzerine, Avrupalıların sivrisineklerden ve çeçe sineklerinden sakınmalarını sağlayan önlemler almalarıyla, Afrika hastalıkları da eskisi kadar dehşet verici olmaktan çıktı. Ama genel olarak Afrika toplulukları arasında sıtmanın ve uyku hastalığının az çok etkili bir biçimde denetlenebilmesi, bazı yerlerde, ancak Avrupa koloni yönetimlerinin kurulmasından çok sonra sağlandı. Kıtanın çoğu bölgesinde ise, bunun için II. Dünya Savaşı yıllarına kadar beklemek gerekti.

    Teknik ve ekonomik koşulların hak ettiği önem göz önünde tutulduğu zaman bile, Avrupalıların Afrika'ya sızmalarını başlatan en önemli etmenin, belli başlı kolonici ulusların psikolojik tutumlarında beliren değişiklik olduğu açıkça görülür. Misyonerlik girişimlerinin büyük önemi vardı. Ünlü misyoner David Livingstone'un yürüttüğü, kamuoyuna iyi tanıtılan keşifleriyle, İngilizlerin Afrika'daki misyonerlik çalışmalarına gösterdikleri ilgide çok büyük bir artış görüldü.

    Livingstone, 1849 ile öldüğü yıl olan 1873 arasında, Afrika'yı keşfinin serüvenini milyonlarca Ingilize ve Amerikalıya canlı bir biçimde anlattı. Afrika'nın iç bölgelerinde kayboluşunun ve bir başka ünlü Afrika kâşifi olan Henry M. Stanley (ölümü, 1904) tarafından "bulunuşunun" haberleri tüm Avrupa gazetelerinde günlerce yankılandı. Ama Stanley, daha sonra Kongo'daki girişimlerinin gösterdiği gibi, ruhları kurtarmaktan çok Afrika'nın ekonomik olanaklarıyla ilgileniyordu.

    Gerçekten Avrupalılar, misyonerlik girişimleriyle ekonomik girişimler arasında bir uyuşmazlık görmediler. Tam tersine, ticaretin yayılmasıyla Hıristiyalığın yayılması el ele gidiyor gibiydi. Batı uygarlığının insanlara yararlı olduğu, Avrupalılara tartışılmayacak kadar açık görünüyordu. Öyle ki, Afrikalıları (ve öteki geri halkları) hatta gerekirse kuvvet kullanarak uygarlık dünyası içine sokmanın bir ahlak görevi olduğuna inanmakta zorluk çekmediler. Böylece milyonlarca iyi niyetli Avrupalı ve Amerikalı, ateşli emperyalistler durumuna geldi.

    Bu nedenle ondokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, uygarlığın yayılmasının bayraktarlığını yapan kişiler olarak görülen misyonerlerin ve tacirlerin başları ne zaman ve nerede yerel yöneticilerle derde girmiş olursa olsun, Avrupa hükümetleri, misyonerlerini ve tacirlerini desteklemek için oraya asker göndermeye gittikçe daha yatkın bir tutum takınmaya başladılar.

    Avrupalıların birden Afrika'nın iç bölgelerinde ilerlemeye başlamalarına yol açan olay, işte bu iki tutumun birleşmesiydi. Ve ilk adım atıldıktan sonra, bir emperyalist hükümetin bu yolda atacağı herhangi bir yeni adım, saygınlık ve rekabet sorunlarından dolayı, ötekilerini de onu izlemeye zorladı. Bu emperyalist girişimlerin çevresinde, hızla öteki özel çıkar çevreleri, kışla yaşamının yinelenen günlük işlerinden kurtulmak ve görkem kazanmak isteyen subaylar, herhangi bir davaya sahip çıkmaya çalışan politikacılar, birden zengin olmak isteyen kapitalistler, mühendisler, kamu yöneticileri ve eğer ülkelerinde değil dışarıda çalışırlarsa, hizmetçilere ve daha iyi bir yaşama sahip olabileceklerini düşünen teknisyenler ve birçok başka insan, çabalarını emperyalist girişimi daha ileri noktalara itme yolunda birleştirdiler.

    Emperyalist tutumlara, hatırı sayılır bir ikiyüzlülük ve insanlıktan uzak davranışlar, bunlardan da öte, ırk bilinci ve ırk üstünlüğü duygusu karıştı. Toplumlarda yaygın olan duyguların ve düşüncelerin tam tersi bir eğilim gösterdiği çağda, ikiyüzlülüğün yanı sıra görülen ülkücülük üzerinde durulmaya değer bir tutumdur. Araştırmalar Kongo'da, Belçika Kralı Leopold'un adamlarının, bu ülkenin ekonomik gelişmesini hızlandırmak için, daha çok köleliği anımsatan acımasız ve hayvanca yöntemler kullandıklarını ortaya koyunca, Avrupa kamuoyu gerçekten büyük bir tepki gösterdi. Leopold, kişisel girişiminden vazgeçmeye zorlandı ve 1908′de, Kongo'yu yönetme işini Belçika hükümeti üstlendi.

    Kongo'da insanların böyle zorla çalıştırıldıklarını ortaya koyan haberlere, Avrupalıların gösterdikleri tepki oldukça sert olmuştu. Çünkü Avrupalıların ordularıyla Afrika işlerine karışmalarının gerisindeki dürtülerden biri, başından beri köleliğin kaldırılması olmuştu. Afrika'nın içlerine doğru ilerleme hareketleri, her keresinde, köle ticaretinin kesin olarak önlenebilmesi için, Avrupalıların denetiminin zorunlu olduğu kanıtıyla haklı gösterilmeye çalışılmıştı.

    Bununla birlikte Avrupa'nın ahlakının, insancıl duygularının da bir sınırı vardı. Kölelik, çoktanrılı din, Afrika krallarının koruma birlikleriyle cellatlarının uyguladıkları keyfi adalet anlayışlarının yanı sıra, tiksinilecek bir şeydi. Ancak kendilerine önerilen çalışma ve ödeme koşullarını çoğu kez anlayacak durumda olmayan ve pazarlık edecek, hatta bir başka işte çalışacak konumda bulunmayan Afrikalıların ücretli işçiler olarak çalıştırılmaları, Avrupalılara son derece doğru bir davranış olarak göründü. Gerçekten uygarlığın ilerlemesi Afrika emeğini gerektiriyordu. Kölelik yoluyla dolaysız kuvvet kullanma, Avrupalıların gözünde doğru bir davranış olmadığından, emperyalist yöneticilerin hepsi, türlü incelikli oyunlara başvurdu. Afrikalılardan para biçiminde vergi ödemelerini istediler. Ne var ki Afrikalıların çoğu, bu yeni vergileri, ancak Avrupalı işverenlerin sundukları, ücretlerin nakit parayla ödendiği işlerde çalışarak ödeyebilirlerdi ve böylece işverenler de, ister devletin ister özel kişilerin olsun, her türlü projeyi gerçekleştirip yürütecek emekçileri sağlamış oldular.

    Afrika'yı Avrupa uygarlığının girebileceği bir ülke biçimine getirme yolunda yarışan iki önde gelen ulus, Fransa ile İngiltere idi. Önce Fransa, 1830′da Cezayir'i fethetme girişimiyle Afrika'da toprak ele geçirdi. Burada kurduğu koloninin çöle açık sınırlarını koruma yolundaki çabaları, çok geçmeden, serüvenci Fransız askerlerinin Sahra içlerine uzanıp, Senegal'de üslenmiş bir başka Fransız emperyalist girişiminin temsilcileriyle birleşmeleri sonucunu verdi. Fransız misyonerlerinin yanı sıra Fransız ordusu da, Afrika'yı uygarlaştırma, aynı zamanda Afrika'nın Atlantik'ten Kızıldeniz'e uzanan kuzey yarısı üzerinde geniş bir imparatorluk kurarak Fransa'yı büyük bir devlet yapma düşleri kurdu.

    Bu emperyalist tutku, İngilizlerin "Ümit Burnu'ndan Kahire'ye" demiryolu projesiyle çatıştı. Afrika'yı ilerde böyle bir demiryoluna kavuşturma düşünün büyük öncüsü, Güney Afrika'da elmas madenlerinde servet yaptıktan sonra siyasete atılan Cecil Rhodes idi (ölümü, 1902). Rhodes, Büyük Britanya'da, bu Afrika politikası yolunda halkın desteğini sağlayabilmek için çok uğraştı.

    Bu sıralarda, (ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında) Büyük Britanya'da tutucu Protestan Hıristiyan misyonerlik ruhu, koşullara en uygun olan canlının yaşamasının tüm tarihin ve insan yaşamının anlaşılmasını sağlayan anahtar olduğunu düşünen ve Anglosakson ırkının geleceğinin, İngiliz kolonicileri yerleştirebilmek için bulunacak toprakların büyüklüğüne bağlı olduğuna inanan "taş gibi" bir düşünce okuluna karşı yarışmaktaydı.

    İngilizlerin yaşam savaşımı düşüncelerinden esinlenen Almanlar, sahneye daha sonra (1884′te) çıktılar; ama geç kalmışlıklarını, hem Afrika'da (Tanganika'da, Güneybatı Afrika'da, Kamerun'da) hem de Okyanusya'da (Karolin ve Marshall Adaları'nda) daha acımasız bir saldırgan tutum takınarak giderdiler. İtalyanlar da, Fransızları ve İngilizleri örnek alma yolunu tuttular; ancak Kızıldeniz bölgesinde pek büyük olmayan bazı başarılardan sonra, 1896′da yeniden canlanan Etyopya İmparatorluğu karşısında onur kırıcı bir yenilgiye uğradılar.

    Bu, bir Afrika devletinin Avrupalı istilacıları geri püskürtebildiği tek olaydı. Belçika Kralı Leopold, 1876′da, Kongo havzasını "keşfetmek ve uygarlaştırmak" amacıyla uluslararası bir dernek kurdu. Bu dernek, çok geçmeden bölgenin kaynaklarının sömürülmesi yolunda Leopold'un kişisel aracı durumuna dönüştü. Portekizliler de, Angola'daki ve Mozambik'teki toprakların kendilerinin olduğu yolundaki eski savlarım yeniden ısıtıp öne sürdüler.

    Bu durumda, Avrupa'nın hırslı emperyalistleri arasında çarpışmaların patlak vermesi elbette kaçınılmazdı. Önceleri Fransa ile Britanya başa güreşiyorlardı. Bunalım, 1898′de bir Fransız albayının Yukarı Nil kıyısında terk edilmiş bir köy olan Fashoda'yı işgal etmesi üzerine patlak verdi. Fransızların Yukarı Nil üzerinde kurdukları denetim, açıkça İngilizlerin Mısır üzerindeki (1882′de kurdukları) dolaylı denetimini tehdit eder göründü. Aynı zamanda, Ümit Burnu ile Kahire'yi birleştirecek demiryolu projesinde de yolu kesintiye uğratıyordu.

    İngilizler, aslında hem Sudan'ı denetiminde tutan Mehdi'nin fanatik izleyicileriyle aralarındaki eski bir hesabı görmek ve hem de Fransızların Doğu Afrika'ya doğru ilerlemelerinin önünü kesmek için, Mısır'da bir ordu toplayarak ellerini çabuk tutmuşlardı. Sudan'ı yeniden Mısır'a katmak üzere yeniden ele geçirmek, oldukça büyük bir İngiliz gücünü uğraştırdı. Fakat Fransızların Fashoda'ya gelmelerinden önce, Fransız birliklerinden daha büyük bir İngiliz gücü, küçük bir Fransız garnizonunun yerleşmesinden kısa süre sonra Fashoda'ya ulaştı. Birkaç gergin haftanın ardından, iki taraf arasında bir savaşın patlak vermesi kaçınılmaz görününce, Fransızlar çekildiler ve Fashoda bunalımı sona erdi.

    Bunu izleyen birkaç yılda Avrupa'nın bu iki büyük emperyalist devleti, tüm büyük toprak davalarını aralarında barışçı yollarla çözdüler. Bunun nedeni, Avrupa'daki durumu güçlenen Almanya'nın, Fransa ile Britanya'yı birleşmeye zorlamış olmasıydı. Bu birleşmeden sonra, Afrika için yapılan kavgalar, İngiliz-Fransız uzlaşmasını daha da pekiştirdi. Almanlar önce, İngilizlerin saldırıp (1899-1902 arasında) çetin bir savaştan sonra yendikleri Boerlerden yana tutum takınarak İngilizlerin düşmanlığını üzerlerine çektiler. Sonra, hükümetlerinin Fas üzerinde yetkelerini artırma yolundaki Fransız çabalarına karşı direnen Fas Sultanına (1905 ve 1911 yıllarında) sözde kalan destekleme jestlerinde bulunmasıyla Fransa'yı kızdırdılar. Emperyalist devletler arasındaki çekişmeler, 1. Dünya Savaşı'na varan uluslararası gerginliklerin artmasına büyük katkılarda bulundu.

    Avrupalıların koloni yönetimleri, 1875-1914 yılları arasında hızla gelişmişse de, Afrika'nın çoğu yerinde oldukça yüzeysel kalmıştı. Güney Afrika'ya ve Cezayir'e yerleşen Avrupalılar kalabalık topluluklar oluşturmuşlardı; ancak başka yerlerdeki yerleşik Avrupalıların sayıları pek azdı ve birçok yerde, buraları uzaktan yöneten, dolayısıyla koydukları kurallar ve düzenlemeler günlük yaşama pek seyrek olarak geçen efendiler durumundaydılar.

    Koloni yönetimleri, birbirinden farklı iki emperyalizm kuramından az çok etkilendi. İngilizler, genellikle dolaylı yönetmeyi yeğlediler. Dolaylı yönetim, öteden beri, yerli yöneticilerin saraylarına yerleştirilmiş olan İngiliz danışmanların tüm önemli sorunların çözülmesine yettiği Hindistan'ın yönetimi ilkelerine dayanıyordu. Bu yöntemin Afrika'ya uygulanması, daha önceki şeflerin ve kralların, ara sıra işlerine karışılmasına ve orada yaşayan İngiliz memurlarının sürekli öğütlerine katlanarak yerlerinde kalmaları anlamına geldi.

    Fransızlar, dolaysız yönetimi yeğlediler; yani işleri koloninin merkezi hükümetinin yönergelerine göre yönetecek yerel memurlar atadılar. Bu memurlar bazen beyaz, bazen siyahtılar. Kuramda ve bir dereceye kadar da uygulamada, bir kişi memurluğa alınırken derisinin rengine değil gördüğü eğitime ve yeteneğe bakılıyordu.

    Fransız politikasında koloni yönetiminin sonul amacının kültürel özümleme olduğu anlaşılıyordu. Fransız okullarında eğitilen Afrikalılar, hiç değilse ilkede, derilerinin siyah olmasından başka öteki Fransızlardan farklı olmayan kişiler durumuna geldiler. İngilizlerin yeğledikleri dolaylı yönetim ise, kültürel geleneklerin korunmasına daha çok olanak verdi. Gerçekten, sonunda siyasal bakımdan bilinçlenmiş Afrikalıların çoğunun, saygınlıklarını yitirmiş şeflerden ve ahlakça çürümüş krallardan desteklerini çektikleri bir dönemde, İngiliz koloni yetkililerinin kendilerini, bazen eski ve çökmekte olan siyasal ve toplumsal yapıları destekler buldukları durumlar doğdu.

    Bununla birlikte, koloni yönetiminin gerçek doğasının belirlenişinde kuram, ancak küçük bir rol oynadı. Sürekli sorunlardan biri mali idi. Afrika yoksuldu ve vergi gelirleri, Avrupalı yöneticilerin gerçekleştirmek istedikleri projelere hiçbir zaman yetmiyordu. Bu nedenle, vergi gelirlerini artıracak görünen her öneri, her yol hemen benimseniyordu. Bu, Afrika'da yatırım yapmak isteyen herkesin desteklenip yüreklendirilmesi demekti. Madencilik girişimleri, hem Avrupalı yatırımcılar hem de koloni yöneticileri açısından özellikle çekiciydi. Çünkü altın, bakır ve öteki madenlerin işletilmesi, en emin kâr olanaklarını ve en iyi vergilendirme kaynaklarını sağlıyordu. Bu nedenle, madencilikle ve benzeri gelişmelerle çatıştığı zaman Afrika'nın çıkarları bir yana itildi.

    Ama Afrikalılar, her zaman Avrupalıların etkinliklerine karşı çıktılar. Bazı durumlarda şefler ve krallar, ellerindeki olanakları Avrupa güçlerine karşı çıkmak ya da onları sürmek için harekete geçirdiler. Atlas Dağları'nın Berberileri, silah elde uzun yıllar Fransızlara karşı baş kaldırmış durumda yaşadılar. Batı Afrika'nın Aşanti krallığı, İngilizlerle dört kez savaştı ve bu krallığın Britanya'nın Altın Kıyısı (bugünkü Gana) kolonisine kesin olarak katılması, 1901′den önce gerçekleştirilemedi. Aynı biçimde Güney Afrika'da Zulular, Büyük Şef'in gücünün (1879′da) savaş alanında kırılışına dek İngilizlerin dolaylı yönetimine boyun eğmediler.

    Bunlar ve İtalya'nın, Etyopya imparatoru II. Menelik elinden 1896′da aldığı yenilgi dışında, bunlara benzer öteki hiçbir çaba başarıya ulaşamadı. Birçok Afrikalı yönetici, Avrupalı askerlere karşı silahlı direnmenin işe yaramayacağını kavradı ve ister istemez koloni yöneticileriyle anlaşmaya yanaştı. İşte bu durumlarda, dolaylı yönetim biçimi daha etkili oldu. Gerçekten bazı durumlarda bir Afrikalı yönetici, bir Avrupa yönetiminin gölgesi gerisinde, iktidarını güçlendirip sağlamlaştırabildi.

    Örneğin Buganda Krallığı'ndaki durum buydu. Öteki bazı durumlarda Avrupalı koloni yöneticileri, karışıklığa düşecek bir Afrika devletini kurtardılar ve o devletin yöneticisinin toprakları üzerindeki haklarını ve çeşitli geleneksel ayrıcalıklarını kabul ederek ülkeyi desteklediler. İngiliz koloni yöneticilerinin 1868′de yerli kabileyi Boer göçmenlerin elinden kurtarmak üzere işe karıştığı Basutoland'da olan buydu.

    En güçlü bürokratik örgütlerin bulunduğu örneklerde bile dolaysız yönetim, eski toplumsal yapıları tümüyle ortadan kaldıramadı. Akrabalık grupları, köy toplulukları ve kabile bağları ayak diretti; koloni yönetimi, halkla, bu toplumsal yapılar aracılığıyla ilişki kurmak zorunda kaldı. Bu nedenle, dolaylı koloni yönetimiyle dolaysız koloni yönetimi arasındaki farkı abartmamaya özen göstermek gerek. Her şey koloni yöneticilerinin kabul edip yararlanacakları yerli toplumsal yapıların kapsadıkları alana bağlıydı. Bu tür sorunlarda, şu ya da bu politikanın izlenmesinin sonuç üzerinde, ancak sınırlı bir etkisi vardı. Koloni memurları, genellikle bir yerde yerli toplumun ne tür bir önderlik biçimi varsa onunla iş gördüler.

    Yerel düzeyde bundan başka şey yapabilecek kadar güçlü bir denetime sahip değildiler. Bu nedenle, örneğin Fransızlar, kuramda diledikleri kadar her yerde bürokratik bir yönetim kurmayı yeğlemiş olsunlar, uygulamada, genellikle kendi dolaysız yönetim ilkelerini bırakıp dolaylı yönetime başvurmak zorunda kaldılar. Avrupalıların diplomatik cambazlıklarının, yerli İslam yöneticileri yerlerinde bırakmalarını gerektirdiği Tunus'ta ve Fas'ta durum buydu.

    Avrupa koloni yönetimlerinin günlük olaylar düzeyinde, derine inememiş olmaları gerçeğine karşın, bu yönetimlerin kurulmuş olmaları, gene de Afrika'da büyük bir değişiklik yarattı. Her şeyden önce, kesin sınırlar bir kez saptanınca ve tüm Avrupa güçleri bunları kabul etme noktasında birleşince, şiddet kullanmanın derecesinde hızlı bir düşüş oldu. 1900 dolaylarına dek kan dökme yaygın bir olay olarak kalmıştı. Avrupalıların iç bölgelere sızmalarından önceki yıllarda Afrika kana batmıştı.

    En tanınmış Afrika devletleri, aslında savaş amacıyla kurulmuştu ve hemen her yıl bu amaç yolunda savaşılmıştı. Ama Avrupalıların gönderdikleri askeri birlikler, yerli Afrika ordularıyla Avrupa askerleri arasındaki savaşlarda -Avrupa silahları, disiplini ve ikmal sistemi sayesinde- ne kadar üstün olduklarım gösterince, örgütlü ve geniş çaplı şiddet kullanma alanı hızla daraldı. Daha önce birbirine düşman olan topluluklar, çoğu kez aynı koloni yönetimi altında yan yana yaşamak zorunda kaldılar. Afrika'nın savaşçı halklarının yaşamlarının odağı olan sığır çalma ve köle yağmalama görenekleri oldukça etkili bir biçimde bastırıldı.

    Bu, toplumsal kurumlarda ve ahlak değerlerinde kapsamlı değişikliklere yol açtı. Savaşa ve şiddete son verilmesiyle, bazı durumlarda iki farklı Afrika halkı arasındaki dengenin temelden tersine döndüğü görüldü. Sığır yetiştiricisi ve savaşçı bir halk olan Masailerin, geleneksel işleri olan savaşı ve böylece temel varlık nedenlerini yitirirken, tarımcı Ki-kuyuların nüfuslarının artıp çok geçmeden düşmanları olan Masailer'den daha kalabalık bir topluluk durumuna geldikleri Kenya'da, durum buydu.

    Örgütlü yaygın şiddete başvurmanın önlenişi, genelde nüfus artışını hızlandırdı. Nil Vadisi'nde daha yaygın sulama sistemlerinin kurulmasıyla, Batı Afrika'da kakao ve yerfıstığı, Doğu Afrika'da karanfil (baharat) kahve ve Güney Afrika'da şekerkamışı ve turunçgiller vb. pazar için üretilen yeni ürünlerin yetiştirilmeye başlanması gibi çeşitli tarımsal gelişmeler de aynı sonucu doğurdu. Kıtanın bazı bölgelerinde kırsal nüfusun artışı, çok geçmeden sorun olmaya ve insanlar kentlere göçmeye başladı. Kırsal bölgelerin yalın yaşamından gelip, genellikle Avrupa kentlerini örnek alarak kurulmuş olan yeni kentlerin karmaşıklığı içine giren insanlar, göreneklerini ve alışkanlıklarını kent çevresine uyarlama yolunda güçlüklerle karşılaştılar.

    Bununla birlikte, Afrika yaşamının geleneksel biçimlerinden büsbütün kopma hareketi, 1914′e dek pek yaygın bir olgu derecesine varmamıştı. I. Dünya Savaşı Afrika'da büyük sarsıntılara yol açmadı. İngilizler ve Fransızlar, büyük bir güçlükle karşılaşmadan Alman kolonilerini istila ettiler; bu koloniler savaştan sonra, gene ciddi bir uyuşmazlığa yol açmadan galipler arasında bölüşüldü. I. Dünya Savaşı, başka yerlerde olduğu gibi Afrika'da da, birçok bakımdan Avrupa emperyalizminin doruk noktasına varmasının işareti oldu.

    Emperyalist yayılmayı destekleyen düşünceler ve ülküler 1918′den sonra zayıfladı; emperyalizmin gelişmesinin ateşli savunucularının hırslı Avrupalı yatırımcılara vaat ettikleri kâr düzeylerine, çok seyrek olarak ulaşılabildi. Gerçekten emperyalizmin, genelde sonuçtan net kârla çıkmadığı doğru görünüyor. Kolonilerde kurulan kamu yönetimlerinin ve Afrika kolonilerinde gerçekleştirilen gelişmelerin yol açtığı giderler, olasılıkla, Afrika'dan Avrupa'ya getirilen malların değerlerinden fazla olmuştur. Kuşkusuz tek tek madenler ve öteki girişimler, bazen sahiplerine ve yöneticilerine çok büyük kârlar sağlamıştır; ama öteki girişimler kazançlı olamamış ve salt yerel kaynaklardan sağlanan gelirler, pek seyrek olarak o yere yapılan kamusal yatırımların harcamalarını karşılayabilmiştir. Her şey hangi giderlerin hesaba katıldığına bağlıdır; ama beyazların kolonileri yağmaladıkları zaman büyük zenginlikler kazandıkları, ancak yanlı ve zayıf bir hesapla desteklenebilir.

    Dış görünüşe bakılırsa, Afrika iki savaş arası barış içindeydi. Koloni yöneticileri, pek az ayaklanmayla karşılaştılar ve kolonici devletler arasındaki sürtüşmeler en düşük düzeyde kaldı. Üç bağımsız devlet vardı: Güney Afrika Birliği, Liberya ve Etyopya. Bunlardan birincisi, Britanya tacına bağlı olan, kendi kendini yöneten bir dominyondu. Güney Afrika Birliği 1908′de kurulunca, hem Boer hem İngiliz asıllı beyaz halka aynı biçimde tam bir siyasal özerklik verildi. Liberya, 1847′de batı kıyılarında, Amerika'dan dönen eski kölelerin yurdu olarak kurulmuştu. Birleşik Devletler anayasasını örnek almış bir anayasaya sahip olan bir cumhuriyetle yönetildi.

    İmparator Theodore (1855-1868 arasında yönetti) ile başlayan Etyopya yöneticileri, Habeşistan yaylasının dikbaşlı halklarını, bir dereceye kadar kuvvet yoluyla, bir dereceye kadar da Habeşistan Kilisesi'nin çevresinde oluşan eski kültürel geleneklerden yararlanarak birleştirmiş olan çok enerjik, tutkulu ve acımasız kişilerdi. Bununla birlikte İtalyanlar, daha çok 1896′da Etyopya'dan aldıkları yenilginin acısını çıkarmak amacıyla, 1934′te Etyopya'ya saldırdılar. Bu kez uçakların ve zehirli gazların yardımıyla, imparator Haile Selasiye'yi tahtından sürüp, Etyopya'yı İtalyan emperyalizminin Kuzeydoğu Afrika'daki topraklarının en önemli parçası durumuna soktular.

    Avrupa emperyalizminin bu geç kalmış ilerleme hareketi, bir bakıma emperyalizmin çekilme hareketinin başlamasıyla dengelendi. 1922′de Mısır'a hukuk alanında bağımsızlık tanınmasıyla simgelenen İngiliz çekilme hareketinin bu işaretini 1936′da, tüm İngiliz birliklerinin kısa süre içinde Nil Vadisi'nden çekileceği vaadini getiren antlaşma izledi.

    İki savaş arası dönemde Afrika tarihinin en önemli yanı, onun siyasal değil, ekonomik ve psikolojik yönleridir. 1918-1945 yılları arasında Afrika'nın çok çeşitli yeni deneyimler geçirmesi, toplumun tüm geleneksel kurumlarını derinden sarstı. Avrupa ordularında, özellikle iki savaş arasında hizmet eden kişiler, yeni beceriler edinip yeni çevreler tanıdılar. Bu da, onların köy yaşamına dönmek istememelerine yol açtı. Misyoner okullarına devam eden çocuklar da, özellikle orta öğretime başlayacak ya da yüksek eğitim kurumlarına girebilecek duruma gelince benzeri deneyimler geçirdiler.

    Bir madende ya da kasabada çalışmak üzere yerli topluluklarından ayrılanların sayısı çok daha fazlaydı. Böyle yüz binlerce kişi, eski göreneklerinin çoğuna uygun düşmeyen yeni bir çevrede, yeni işlerde, tümüyle yeni bir yaşam biçiminin deneyimini edindi. Çok çeşitli kabilelerden gelen birbirine yabancı insanlar, her gün yakın ilişkiler içinde olunca, ilgili tüm taraflar birbirine uyacak davranışlar için yeni bir temel aramak zorunda kaldı. Akrabalık ve kabile davranış kurallarının uygulanamayacağı apaçık ortadaydı.

    Bu gibi durumlarda, Avrupa hukukunun ve davranış biçimlerinin sunduğu örneklerin benimsenme şansı büyüktü. Kent ve sanayi yaşamı, Avrupalılar için yeni bir şey değildi. Hem okullar hem kamu yöneticileri, Afrikalıları Avrupa ölçülerine daha çok uymaya itti. Kent yaşamı alanında, Avrupa yaşamına karşı eldeki tek seçenek İslam yaşam biçimiydi. Afrika'nın İslamlığın yüzyıllar önce yerleştiği bazı bölgelerinde, halk geleneksel davranışlarına daha sıkı sarıldı.

    Bununla birlikte, Sahra altı Afrikasının çoğu bölgelerinde, hatta (örneğin Kuzey Nijer gibi) daha çok devlet gücünün İslam yöneticilerin elinde olduğu yerlerde bile, uygar yaşam yolunda İslam modeli, Batı modelleriyle rekabet etmek zorunda kalınca başarılı olamadı. Gerçekten bu bölgelerde İslamlık, kentlerdeki çağdaş Afrika insanları tarafından Afrika'nın zayıflığının ve yoksulluğunun (Avrupa sömürüsü yanı sıra) sorumlusu olarak gördükleri eski usul, dönemi geçmiş siyasal yapılarla birlikte anıldığından tökezlemeye başladı.

    Bu gelişmeler, sayıca küçük fakat stratejik konumları çok önemli olan, siyasal bağımsızlık isteyecek kadar Batı bilgilerine ve becerilerine sahip bir Afrikalılar grubu yarattı. Bu kişilerin sayıları ve topluluk bilincine ermiş örgütlenme düzeyleri, koloniden koloniye değişti; fakat bu kişilerle her yerde karşılaşılıyordu ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra emperyalist devletler, birbiri ardı sıra kendilerini Afrika koloni yönetimlerinin yükünden kurtarmaya karar verince, denetimi Avrupalı yöneticilerin elinden devralmaya hazırdılar.

    Okyanusya'nın yerli halkları, çok daha sert bir yazgıyla karşılaştılar. Pasifik'in tüm küçük adalarında ve Avustralya'da beyazların gelişini, hastalıklar ve geleneksel toplumsal yapıların çatlaması izledi. Yerliler yok olma yolunda uçurumun kıyısına vardılar. Beyaz göçmenler, Avustralya'nın ve Yeni Zelanda'nın çoğu bölgesinde, toprakları onların ellerinden aldılar. Avustralya 1901′de, Yeni Zelanda 1907′de, İngiliz Uluslar Topluluğu'nun Güney Afrika gibi kendi kendilerini yöneten dominyonları oldular.

    Beyazlarla ilk karşılaşmalarından sonra, Yeni Zelanda'nın Maorileri'nde de, öteki Polinezyalılardaki gibi büyük bir nüfus azalışı görüldü; fakat sayıları, 1900 dolaylarından sonra artmaya başladı. Bu tarihten sonra Maori nüfusu, çok hızlı bir artış gösterdi. Bununla birlikte Maoriler, bir kır toplumu olarak kaldılar ve yiyecek olarak patatese dayandılar. Patates, Yeni Zelanda'ya beyaz göçmenlerin getirdikleri bir üründü. Beyazlar da onu, Güney Amerika'dan almışlardı.

    Polinezya'nın bir başka geniş adalar bölgesi olan Havai'de, yerli topluluklar varlıklarını güç bela sürdürebildiler. Adalar 1810′dan başlayarak bir yerli hanedanın yönetimi altında birleştirildi; ancak Birleşik Devletler'den gelmiş olan insanlar, 1893′te bir hükümet darbesi hazırladılar ve 1898′de, bu adaların Birleşik Devletler topraklarına katılmasını sağladılar. Egemenliğin böyle el değiştirmesinden önce ve sonra, birbiri ardı sıra göçmen dalgaları Amerikalı girişimciler tarafından kurulan plantasyonlarda çalışmak için adalara geldi. Bu göçmenler arasında en kalabalık topluluk Japonlardı; ama adalara yerleşmek üzere çok çeşitli ırklar ve halklar da gelmiş bulunuyordu.

    Pasifik adalarının bazılarında, örneğin Yeni Gine'nin bazı bölgelerinde, daha çok Batılıların buralarda çekici hiçbir şey bulamamaları nedeniyle, ilkel yaşam hemen hiç değişmeden varlığını sürdürdü. Örneğin Filipinler gibi öteki bazı adalarda ise, yerli halklar, büyük bir başarıyla kendilerini, önce (l571′den sonra) İspanyollara ve sonra (1898′den sonra) Birleşik Devletler'e olmak üzere yabancı yönetimlere uyarladılar. Ancak birkaç adada (örneğin Tasmanya'da) yerli toplulukların toptan yok oldukları görüldü. Bununla birlikte, Batılıların girişlerinin başka yerlerdeki etkileri, daha önce birbirinden ayrı durumda bulunan halkları, yabancılarla daha sık ve çeşitli ilişkilerin hem zararını çeken hem de yararını gören büyük insan grupları biçimine sokup, yerel kültürel ve ırksal özelliklerin keskinliklerini giderici yönde oldu.

    Aynı süreç, Afrika'da ve yeryüzünün (Güneydoğu Asya'nın dağlık bölgeleri, Kuzey Sibirya ve Brezilya'nın yağmur ormanları gibi) ilkel halkların varlıklarını ondokuzuncu yüzyıla dek sürdürebildikleri öteki bölgelerinde de görüldü. Bu nedenle, sanayi devriminde elde ettiği yeni ulaştırma ve iletişim olanaklarıyla, uygar insanların ulaşabildiği alanların genişletilmesinin etkisi, genel olarak insanların türdeşleşmesi sürecini hızlandırıcı yönde oldu. Bu, uygarlık kadar eski bir süreçti; çünkü türdeşleşme, her zaman uygar toplumların hem yarattıkları hem de gereksindikleri, insanların ve malların, kültürel sınırlar, coğrafi sınırlar ve gen havuzu sınırları ötesindeki uzak yerlere yolculuklarına bağlı oldu.

    Bu yüzden, bu gelişmeler yeni olmamakla birlikte, daha önce görülen benzeri gelişmelerin hiçbiri bunların hızına ve çapına yaklaşamamıştı. Ayrıca her yerde yenilikleri yaratan başlıca kişiler olan Avrupalıların ve Avrupalı insanların soyundan gelenlerin oynadığı başat rolün tarihte bir benzeri, Avrupa'da ve Asya'da birden çok uygarlığın ortaya çıkmasından sonraki dönemlerin ardından görülmedi.

    alıntı


    Afrika ve Okyanusya 1
0 0 0