Afrika ve Okyanusya 1

Son güncelleme:
  • Kara ve Karanlık Kıta - Afrikanın Tarihçesi - Afrika Zencileri - Afrikalıların ÖzellikleriOndokuzuncu yüzyılın başında (hepsine birden pek yerinde olarak Okyanusya denen) çok geniş bir bölgeye yayılmış bulunan Pasifik Adaları ile birlikte Avustralya ve Yeni Zelanda Avrupalı denizciler tarafından, ancak üstünkörü bir biçimde keşfedilmiş durumdayken Afrika, Avrupalılar için hâlâ "Kara ve Karanlık Kıta" idi. Bu ülkeler, yazılı tarih dönemi boyunca, her zaman uygar yaşamın sınırlarının kıyısında bulunmaktaydı. Fakat 1850′den sonra, hem Afrika hem Okyanusya, uygarlığın etkisini daha önce duymadıkları ölçüde üzerlerinde duydular ve hızla, tüm yeryüzünü gittikçe daha fazla kuşatan ve birbirini etkileyen insan toplumları çemberi içine alındılar.

    Afrika'nın ve Okyanusya'nın eskiden beri süren yalnızlıkları ve geri kalmışlıkları temelde coğrafi nedenlere dayanıyordu. Okyanusya'nın bir bölümü, Pasifik'te çok geniş bir bölgeye nokta nokta yayılmış mercan adalarından oluşur. Avrupalı denizcilere enlemleri olduğu kadar boylamları da ölçebilme olanağını veren doğru bir deniz kronometresinin bulunduğu 1759 yılına dek bir geminin, bu sayısız mercan adalarından belli birini gidip bulabilmesi olanaksızdı. Bu nedenle Pasifik Adaları'nın sistemli bir haritasının yapılabilmesi onsekizinci yüzyılın ikinci yarısına kaldı ve ancak Pasifik'in daha yukarı enlem bölgelerinde toplu olarak bulunan ispermeçet balinalarından sağlanan yağın değerli bir mal durumuna geldiği 1820′lerde, çok sayıda Avrupa ve Amerika gemisi güney denizlerini arşınlamaya başladı.

    Avustralya'ya gelince, bu kıtanın topraklarının büyük bir bölümü çöldü. Toprağa daha çekici bir görünüş kazandırmaya yetecek kadar yağmurun düştüğü doğu kıyılarının büyük bölümüyse, gemilerin kıyıya yaklaşmalarına olanak vermeyen çok büyük bir mercan kayalığıyla korunmuştu. Taş çağı avcılarının ve toplayıcılarının yaşamım sürdüren yerlilerin, alışverişte Avrupalı denizcilere sunabilecekleri hiçbir şeyleri bulunmadığı için, gemiler yüzyıllardır Avustralya'ya uğramadan uzağından geçiyordu.

    Ancak İngiliz donanması, onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında Avustralya kıyılarının haritasını sistemli olarak çıkarmaya başlayınca, Büyük Set Resifleri'nin güneyinde, geleceği parlak topraklar bulundu. Bunun sonucunda, 1788′de İngiliz hükümeti, İngiliz tutukevlerini kalabalıktan kurtarmak ve hükümlülere yurtlarından uzakta ve dünyanın uzak bir köşesinde yeni ve daha iyi bir yaşam kurma olanağı vermek umuduyla, gemiler dolusu hükümlüyü, Sidney Limanı'na gönderdi. Bundan yarım yüzyıl sonra, 1840′ta, Britanya Adaları'ndaki yoksulluğu ve aşırı nüfusu azaltma amaçlı planın bir parçası olarak daha uzak, ama daha çekici yerler olan Yeni Zelanda Adaları'na da insanlar yerleştirildi.

    Okyanusya'nın öbür ucundaki Havai'nin Polinezya Adaları 1850′de, bir yandan Amerikalı misyonerlerin, öte yandan balina avcılarının derin etkisi altında kaldı. Polinezyalılar, Avustralya Yerlileri ve Okyanusya'nın öteki halkları, yeni Batılı grupların topraklarına girmelerine karşı çıkabilecek durumda değildiler. Buralara uğrayan gemilerin tayfalarının getirdikleri hastalıklara karşı son derece dayanıksız oldukları görüldü ve hepsi de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

    Afrika, 1850′de çok daha karmaşık ve çok daha çeşitli bir görünüş içindeydi. Akdeniz'e bakan Kuzey Afrika'nın, Firavunlar çağından beri uygar toplumların tarihi içinde rolü olmuştu. Etyopya ve Batı Afrika'nın Yukarı Nijer Vadisi de bin yıldır, belki daha uzun bir süredir uygar devletleri ve imparatorlukları beslemiş topraklardı.

    Hindistan'dan, Ortadoğu'dan, Endonezya'dan ve Avrupa'dan gelen tacirler, binlerce yıldan beri değilse bile yüzlerce yıldan beri Afrika kıyıları boyunca etkinlik göstermişlerdi. Ayrıca Doğu Afrika'da, Zambezi Irmağı'na varana kadar güneye uzanan kıyılar boyunca gelişen limanlar bulunuyordu. Afrika'da, bazıları savaşmak ve köle ticareti yapmak için sistemli bir biçimde örgütlenmiş olan, bazıları daha barışçı işlerle uğraşan birçok krallık vardı.

    Bu olgulara karşın ve ilk uygarlık merkezlerine yakın olmasına karşın, bir bütün olarak ele alındığında Afrika kıtasının, hem Avrupa'dan hem de Asya'dan geride kaldığı görülür. Bu geri kalmışlığın coğrafi koşullarla ilgili üç nedeni vardır.

    Önce Afrika toprakları ve iklimi, genel olarak tarıma pek elverişli değildir. Kıtanın büyük bir bölümüne çok az yağmur düşer. Çok geniş bir alanı kapsayan Sahra'nın, neredeyse insanların yaşamasına elverişli olmadığı söylenebilir. Sahra'nın ıssız çölleri, Sahra altı ülkeleriyle Akdeniz kıyıları ülkelerini birbirinden ayırdı. Bu çöl engelini fazla zorlanmadan, ancak deve kervanları aşabildi. Kıtanın güneybatıdaki bir başka büyük bölümü olan Kalahari de çöldü. Bu çöllerin ikisi de, ancak sığır otlatmada kullanılabilen yarı çorak geniş toprak parçalarıyla çevrilmişti.

    Afrika'nın Kongo havzasında ve Batı Afrika kıyılarında, kuşkusuz Sahra'nın ve Kalahari'nin tam tersi koşulların egemen olduğu sulak bölgeler de vardı. Bu bölgelere her gün yağan yağmurlar, tropik yağmur ormanlarını besliyordu. Bu ormanların açılması çok güç bir işti; ayrıca böylesine bol yağmurlar, toprağın üst katmanlarında bulunan, bitkilerin gelişmesi için gerekli bazı madensel tuzları yıkadığı için, buraları genellikle güçsüz topraklardı. Yalnızca Doğu Afrika'nın dağlık bölgelerinde (Etyopya'da, Kenya'da, Tanzanya'da) ve Güney Afrika'nın kıyı bölgelerinde (Natal'da, Ümit Burnu'nda) gerçekten tarıma çok elverişli topraklar vardı; ancak bunlar, kıtanın küçük bir bölümünü oluşturuyordu.

    Bu elverişsiz toprak koşullarına ek olarak, ilk Afrika çiftçilerinin yararlanabildikleri ürünler Avrupa'da ve Asya'da geliştirilen türler kadar verimli değildi. Endonezya'dan (Miladi tarihin başlarında) gelen kök bitkileri ve (1500 dolaylarında gelen) Amerika ürünleri, bu dengesizliği geniş ölçüde giderdi. Özellikle Amerika'dan gelen mısır, büyük önem kazandı ve batı kıyılarından yayılarak, yetiştirilmesine elverişli toprak ve yağış bulunan her yerde büyük nüfus artışlarına yol açtı.

    Afrika'nın geri kalmışlığının ikinci büyük nedeni, kıtanın geniş bölümü üzerinde insanların gücünü kesici hastalıkların hüküm sürmesi oldu. Sıtma, uyku hastalığı ve sarıhumma özellikle yaygındı. Uyku hastalığının nedeni çeçe sineğiyle taşınan bir asalaktır. Uyku hastalığı olmasaydı verimli ve çekici olabilecek bu topraklar, hem insanlarda hem sığırlarda görülen bu hastalık yüzünden son zamanlara kadar boş kalmayacaktı. Gerçekten, çeçe sineği olmasaydı, buralarda yaşayan Afrika'nın büyük av hayvanları çoktan insanlar tarafından yok edilmiş olacaktı.

    Bu sinek, genellikle antilopların kanını emerek beslenir. Yabanıl hayvan sürüleri, insanlar ve evcil hayvanlar için öldürücü olan uyku hastalığı asalağına dayanıklı olduklarından, çeçe sineği onlara büyük bir zarar vermez. İnsanlar, antiloplar arasında yaygın olan bu hastalığa karşı o kadar dayanıksızdır ki, antilop sürülerini avlayarak geçiren topluluklar kısa sürede yok olur. Bu nedenle çeçe sineği bölgelerinde insanlar, başka hayvanları avlayarak beslenme rolünü aslanlara bırakmak zorunda kalmışlardır.

    Afrika insanlarının şansından olacak, çeçe sineği kıtanın her yerine yayılmış değildir. Anofel türü sivrisinekle yayılan sıtma çok daha yaygındı. Fakat Afrika'nın zenci toplulukları, sıtmaya karşı büyük bir dayanıklılık kazandılar. Bu dayanıklılık, sıtma asalağına normal alyuvar hücreleri kadar elverişli çoğalma ortamı vermeyen orak biçimli alyuvar hücrelerinin ortaya çıkmasına (orak hücre kansızlığına) yol açan bir genetik mutasyonun eseridir. Söz konusu genetik farklılaşma Afrikalılara, Avrupalıların ve öteki yabancıların hızla yok olup gittikleri sıtma ülkesinde yaşayabilme olanağı vermiştir. Buna karşılık, çocukta hem ananın hem babanın orak biçimli kan hücrelerinin bulunması ölümüne neden olur. Bu genetik mutasyonun sıtmaya karşı sağladığı dayanıklılıktan, yalnızca kan hücrelerinin yarısı normal, yarısı orak biçimli olanlar yararlanabilir.

    Sarıhumma, sineklerden geçen üçüncü hastalık olup, çok yaygındır ve Afrika toplulukları üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Bu hastalıklar göz önüne alındığında, Afrika'nın Sahra altı ülkelerinin genelde, ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar az nüfuslu olmasının, hiç değilse Avrupa'nın ve Asya'nın coğrafi bakımdan daha elverişli topraklarına oranla, çok seyrek nüfuslu kalmasının şaşılacak bir durum olmadığı anlaşılır.

    Afrika'nın coğrafi durumuyla ilgili olarak çekmek zorunda kaldığı üçüncü çile, taşıma ve iletişim güçlükleri oldu. Kıtanın çoğu toprakları, denizden oldukça yüksekteydi; öyle ki, ırmakların denize karışmadan önce yüksek çavlanlar yaparak inmesi gerekliydi. Bu durum, ırmak ulaştırmasını kesintilere uğrattı ve denizyoluyla gelen malların, kıtanın kıyıdan birkaç kilometre uzağından daha iç bölgelerine taşınmasını güçleştirdi.

    Nil ve Nijer, bu durumun kuraldışı örnekleridir. Bu ırmaklarda çavlanlar oldukça içerdedir. Afrika'nın ilk ve en ileri uygarlıklarının Nil ve Nijer ırmakları vadilerinde doğmuş olması, bu nedenle rastlantı olamazdı. Nil ve Nijer boyunca, oldukça uzak yerler arasında kayıklarla yapılan geniş çapta mal taşımacılığı kolaylıkla örgütlenebildi. Bu, yöneticilere saraylarında oldukça çok miktarda yiyecek ve hammadde biriktirebilme olanağı verdi ve bunun üzerine saraylarda toplanan uzmanlar, genellikle uygarlık yapıtları olarak nitelendirdiğimiz zanaatları ve becerileri geliştirebildiler.

    Malların taşınması için elde yalnızca hayvan kervanlarının ve hamalların bulunduğu bölgelerde taşıma, büyük miktarda yiyeceğin ve öteki malların tek bir yerde bırikebilmesini olanaksız kılacak kadar pahalıydı. Bu yüzden, uzmanların kullanabilmelerine yetecek büyük toplumsal birikimler sağlanamadı. Bu durum, Afrika'nın çoğu bölgesinde uygarlığın gelişmesini olanaksızlaştırdı. Kuşkusuz altın, tuz ya da bakır gibi bazı olağanüstü değerli malların bulunduğu yerlerde, oldukça büyük yerleşme yerleri ortaya çıkabilirdi. İlk araştırıcılarının açıklamakta güçlük çektikleri büyük yıkıntıların bulunduğu Rodezya'daki Zimbabve maden merkezi, olasılıkla böyle ortaya çıkmıştı.

    Afrika coğrafyasının güçlü devletlerin doğmalarını ve tacirlerin uzak bölgeler arasında gidip gelmelerini sınırlayan olumsuz koşulları, bu bölgede, dünyanın herhangi bir bölgesinde görülenden çok daha çeşitli insan tiplerinin varlıklarını sürdürmelerine olanak verdi. Afrika, Kuzeyinin ve Doğusunun bazı bölümlerinin fiziksel yönden Güney Avrupalılara ve Ortadoğu Araplarına benzer toplulukları yanı sıra, Kongo'nun yağmurlu ormanlarında avcı ve toplayıcı olarak yaşayan Pigmelerin ve Büyük Göller bölgesinde çoban olarak yaşayan, dünyanın en uzun boylu halkı Masailerin de yurdudur. Kalahari Çölü'nde ve buraya bitişik bölgelerde yaşayan Buşmanlar, Ümit Burnu yörelerinde yaşamakta olan (genellikle beyazlarla karışmış bulunan) Hotantolar, birbiriyle yakın ilişkili, fakat kıtanın öteki halklarından çok farklı topluluklardır.

    Afrika'nın en yaygın tipine, genellikle Zenci adı verilir. Genel zenci kategorisine giren zenci topluluklar, kabileden kabileye, köyden köye büyük fiziksel değişiklikler gösterir. Bunun nedeni, 1850′den önce Afrika'nın yerel topluluklarının, çoğu kez biyolojik alanda olduğu kadar kültürel alanda da, yabancılardan uzak durumlarını sürdürebilmiş olmalarıdır. Bu, her topluluğun kendi farklı fiziksel biçimini geliştirmesine olanak vermiştir. Buna karşılık, uygar yaşam koşulları yabancıları sık sık ve düzenli olarak bir araya getirir. Bunun doğal sonucu, genlerin birbiriyle karışması ve içinde farklı Afrika yerel toplulukları arasında görülenden daha az çeşitliliklerin bulunduğu çok geniş gen havuzlarının oluşmasıdır.

    Afrika halkları arasında konuşulan yüzlerce farklı dil vardı. Bu durum, coğrafi ve teknolojik koşulların oluşturduğu engellere bir de dil engelinin katılmasına yol açtı. Arapça, kuzeyde ve doğu kıyısı boyunca uzanan topraklarda ticaret ve uygarlık dili oldu. Aynı zamanda Batı Afrika'da, Sahra'nın güneyindeki ve yağmurlu kıyı ormanlarının kuzeyindeki savana bölgesinin içlerine kadar girdi.

    Oldukça elverişli koşulların bulunduğu bu bölgede, çok eskiden beri tarım yapılmaktaydı ve oldukça gelişmiş devletler vardı. Bu devletler, İ.S. 1050′den sonra güçlü bir İslam etkisi altına girmişti. Bu tarihten sonra, yerel krallar ve prensler, Hazreti Muhammed'in kutsal dinini öğretmeleri için düzenli olarak İslam uzmanları getirttiler. Ne var ki Latincenin ortaçağ Avrupa'sındaki durumuna benzer bir biçimde Arapça, Sahra altı Afrikasında bir bilginlik dili olarak kaldı. Çeşitli yerel diller konuşan topluluklar arası iletişimde ortak bir dil hizmeti gördü.

    Bantu dilleri, Afrika'nın öteki büyük dil ailesini oluşturur. Küçük farklılıklarla, tüm Orta Afrika'ya ve Güney Afrika'nın çoğu bölgelerine yayılmış halklar tarafından konuşulur. Çeşitli Bantu dilleri arasındaki çok yakın benzerlikler, bu dili konuşan halkların bu bölgelere oldukça yakın bir geçmişte yayıldıklarını gösterir. Endonezya, kök bitkilerini ve demir araçları ele geçirip tarla açma tarımı yaparak birden Kongo'nun yağmurlu ormanlarına sızabilecek duruma geldiği Miladi yıllarda, Benin Koyu'na yakın bir bölgeden yayılmaya başlamış görünürler.

    Daha sonraki tarihlerde Bantu dili konuşan bazı kabileler, Kongo ormanlarının doğusunda uzanan topraklarda göründüler. Burada sığır sürülerine sahip oldular. Buradan Güney Afrika'nın ve Doğu Afrika'nın dağlık otlak bölgeleri boyunca kuzeye ve güneye yayıldılar. Orak biçimli alyuvar hücrelerine sahip olmalarına yol açan genetik mutasyonun sağladığı sıtmaya dayanıklılık, Bantu halklarının yararlandıkları başlıca üstünlüklerden biri olabilir. Bantular kuvvete dayanarak, yağmurlu ormanlardaki Pigme topluluklarının topraklarına girdiler. Otlak bölgelerde, Hotanto-Buşman topluluklar, onların ilerlemeleri karşısında yok oldular.

    Doğu Afrika'nın kıyı kentlerinde, Arapça ile Bantu dilinin karışmasından bir ticaret dili olan Svahili gelişti. Etyopya'da ve ona bitişik bölgelerde, Arapça dışındaki Sami dilleri konuşuluyordu. Ancak Batı Afrika'nın çoğu bölgesinde ve özellikle Yukarı Nil ile Büyük Göller bölgesinde, yamalı bohça görünüşlü dil farklılıkları, buralarda yaşayan toplulukları, birbirinin dilini anlamayan, konuştukları diller birbirlerininkiyle hemen hemen ilişkisiz olan gruplara böldü.

    Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Afrika'yı değiştirmeye başlayan güçler iş başındaydı. Kuzeyden ve doğudan İslam etkileri bastırdı; batıdan ve güneyden Avrupa etkileri girdi. Ne var ki bu dış öğeler, öykünün yalnızca bir parçasıydı. Afrika'nın içinde, kıtanın kıyılarında bulunan İslamlar ve Avrupalılar tarafından bazen desteklenen bazen dizginlenen köklü bir devlet kurma hareketi almış başını gidiyordu.

    Afrika'da, ondokuzuncu yüzyılda görülen devletlerin kuruluşu hareketi, iki ekonomik değişiklikle açıklanabilir. Bu değişikliklerden daha önemli olanı hakkında, yazılı kaynaklarda hemen hemen hiç bilgi yoktur. Öyle ki mısır, yerfıstığı türleri, tatlı patates gibi Amerika ürünlerinin, Afrika'nın çeşitli bölgelerine, ilk ne zaman ve nereden sokulduğunun ayrıntıları hemen hemen hiç bilinmemektedir. Ancak bu yeni ürünler, nereye yerleşmişse orada yiyecek üretiminde önemli artışlar görüldüğünden emin olabiliriz. Bu da nüfusun artmasına yol açtı. Daha yoğun nüfuslu topluluklar ise, gerçekten güçlü devletlerin ortaya çıkması için gerekli askerlerin ve öteki uzmanların beslenmeleri yolunda kullanılabilecek kaynakları artırdı.

    Buna koşut gelişen ikinci ekonomik değişiklik, köle ticaretinin önlenmeye çalışılması ve fildişi, hurma yağı gibi Afrika ürünlerine olan talebin artmasıydı. Batı Afrika köle ticareti onsekizinci yüzyılda doruğuna ulaştı; ancak Büyük Britanya'daki Evanjelik Hıristiyan reformcuların öncülük ettiği insancıl girişimler, Batı Afrika'dan köle dışsatımının (1807′de) yavaşlatılmasını ve daha sonra (1833′te) hemen hemen kaldırılmasını sağladı.

    1833′ten sonra İngiliz hükümeti, köle gemilerine el koymaları yönergesiyle Batı Afrika sularında küçük bir filo bulundurmaya başladı. Yakalanan köle gemilerinin insan yükleri, Sierra Leone'deki İngiliz deniz üssüne getirilip burada serbest bırakıldı. Bu tutum, Afrika'nın bu bölgesinde çeşitli halklardan oluşan ve çok geçmeden son derece tutkulu bir Hıristiyan topluluğa dönüşen bir toplumun ortaya çıkmasına yol açtı.

    Doğu Afrika köle ticareti, Araplar tarafından yürütüldü ve bu ticaret, İngiliz diplomatik girişimlerinin ve İngiliz gemilerinin baskılarının köle ticaretini sınırladığı 1860′lara kadar sürdü. Sonunda (1897′de) bu baskılar, köle ticaretinin Afrika'nın bu bölgesinde de kaldırılmasını sağladı.

    Gelişme dönemindeyken köle ticareti, bazı kıyı yöneticilerinin, örneğin Batı Afrika'da Dahomey krallarının, Doğu Afrika'da Zengibar Sultanı'nın büyük devletler kurmalarına olanak verdi. Bununla birlikte köle yağmacılığı, zenginliği ve nüfusu temelden yıkan bir işti; bu nedenle, önlenmesinin, sonraki yıllarda devletlerin doğup gelişmesinin daha sağlam ekonomik temellere dayanmasına yardımcı olduğu söylenebilir.

    Köle ticareti ortadan kalktıkça, Avrupa'nın makine yapısı bezlerinin ve öteki mallarının çeşitli Afrika hammaddeleriyle alışverişi, artma eğilimi gösterdi. Bu tür bir ticareti örgütlendirip vergilendirmek, devletlerin üzerinde kurulacağı temellerin, köle ticaretinin sağladığı temellerden daha sağlam olmasına yol açtı. Buna karşılık Avrupa ile yapılan barışçı ticaretin önemli bir bölümü Afrika'ya satılan ateşli silahlar biçimindeydi. Avcılar, tüfeklerle, gittikçe gelişen fildişi ticareti için çok sayıda fil öldürebilecek duruma geldiler.

    Tüfekler, askerleri için bu yeni silahları alabilen yöneticilere ve komutanlara da büyük bir üstünlük sağladı. Natal'ın mızraklı Zulu savaşçıları ve Batı Afrika'daki Bornu'nun zırhlı süvarileri gibi sözü edilmeye değer olanlar da içinde olmak üzere, eski askeri sistemler, etkili ateşli silahların yayılmasıyla işe yaramaz duruma düştü. Kuşkusuz bu durum, son derece yıkıcı bir etmeni Afrika siyasal sistemlerinin içine sokmuş oluyordu.

    Tarımda, ticarette ve silahlanmada ortaya çıkan böylesine kapsamlı değişiklikler, Afrika toplumlarını temelinden sarstı. Din, bu yolda etkiler yaratan bir başka etmendi. Ateşli İslam yandaşlarının ve sayıları gittikçe artan Hıristiyan misyonerlerinin etkileri, 1850′den sonraki yıllarda geniş sonuçlar yaratacak olan değişme hareketlerine bir başka boyut kazandırdı.

    İslam misyoner grupları, hemen hemen İslamlığın doğduğu tarihlerden beri Afrika'da bulunmaktaydı ve Hazreti Muhammed'in inancının ondokuzuncu yüzyıl boyunca görülen ve yirminci yüzyıla da geçen yeni bölgelere sürekli yayılma hareketinin biçimi, temelde önceki dönemlerden pek farklı değildi. Doğu ve Batı Afrika'nın büyük devletlerinin çoğunun yöneticileri, İslam hukukunun, iktidarlarını kurup genişletmelerine çok büyük yardımları dokunan bir araç olduğunu gördüler. Örneğin, iyi örgütlenmiş Aşanti Krallığı'nda (bugünkü Gana toprakları içindeki) ülkenin birçok görenekleri çoktanrılı kaldığı ve İslamlar Aşanti köylerine yüzeysel biçimler dışında sızamadıkları halde, sarayda bir İslam hukuk uzmanları grubu bulunmaktaydı.

    Avrupalılarla çatışmalar, bazen kimi Afrikalıların, Avrupalıların hemen hemen her zaman karşılarına çıkarabildiği üstün güçle karşılaştıklarında duydukları öfkeyi ve umutsuz çırpınışı dile getiren fanatik İslam akımlarının doğmasına yol açtı. Bu tür akımlardan biri, Mekke yakınında, Cezayir kökenli biri tarafından 1837′de, kurulan Sunusi derviş kardeşliği akımıydı. Sunusi kardeşliğinin üyeleri, Doğu Sahra vahalarına yayılıp buralardaki çöl bölgelerini almak isteyen Fransızların ve İtalyanların çabalarına karşı, bu bölgenin göçebe halkı tarafından gösterilen uzun direnme hareketine öncülük ettiler.


    alıntı


    Afrika ve Okyanusya 2
0 0 0