Konya büyük kentleşme evrimine maden evriyle başladı. M.Ö. 3000'de Alaeddin Tepesine yerleşip güvenliğini sağlayarak kendisini dış etkenlerden korudu. Ve yüzyıllar boyunca bağımsız yaşadı.
Anadolu'da Hitit egemenliğine son veren Frigler Trakya'dan Anadolu'ya göç etmiş kavimlerdir. Alaaddin Tepesi ve Karapınar, Gıcıkışla, Sızma'dan elde edilen buluntular MÖ VII. yüzyıla aittir. Frigyalılardan sonra Konya ( KAVANİA ) Lidyalılar ve İskender'in istilasına uğramıştır. Daha sonraları Anadolu'da Roma hakimiyeti sağlanınca Konya İkonium olarak varlığını korumuştur. ( MÖ 25 ). Antalya'dan Anadolu'ya çıkan Hıristiyan azizlerden St. Paul Antiochia ( Yalvac'a ) sonra İkonium'a ( Konya'ya ) gelmiştir. Bu devirde Hatunsaray Lystra-Derbe ve Laodika ( Ladik Halıcı ) ve Sille önemli Bizans yerleşim yeridir. İslamiyetin Anadolu'da yayılması ile Bizans'a ( Yani İstanbul'a ) Arap akınları başlamıştır. Emeviler, Abbasiler, Konya üzerinden akınlar yapmışlardır.
Klasik çağlara Konya, Roma İmparatorluğu'nun sömürgesi olarak, Roma'lı valiler tarafından yönetilmiş, yerli halk Roma egemenliği altında yüzyıllar boyunca Diyar-ı Rum olarak yaşamıştır. Siyasal hakimiyet kurulduktan sonra kent biraz büyümüş, ek işlev kazanmaya başlamıştır.
Roma İmparatorluğu'nun parçalanması ve Doğu Roma'nın Bizans ismiyle siyasal alanda boy göstermesiyle Konya garnizon aracılığı ile yüzyıllar boyunca idare edilmiştir. Hristiyan azizelerinden Saint Paul'un Konya'yı iki defa ziyaret etmesiyle kutsallık kazanan şehir, Hristiyanlarca da ayrı bir önem kazanmıştır.
M.S. 1077 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Bey tarafından köhne Bizans'ın elinden alınan Konya şehrinin fethi kolay olmuş, Gevele Kalesi (Takkeli Dağ) kumandanı, kalenin anahtarını ve yöneticiler de yönetimini Selçuklulara bırakmıştır. Daha sonra Haçlı Seferlerinin geçit yolu olan Konya'nın 1096 yılında başkent olmasıyla "İslam-Türk Medeniyeti Tarihi" süresi için de başlangıç olmuş ve yüzyıllarca çevreye ışık saçmıştır. Konya şehrinin büyük bayındırlık etkinlikleri başlamış; medreseler, camiler, kütüphaneler, şifahaneler ve ilim yuvaları yapılmıştır.
Konya'nın fethi esnasında şehir, Alaeddin Tepesi ve civarında dar bir alanda bulunuyordu. Pazar yerleri, hanlar, hammadde satan dükkanlar ile bunları işleyen sanatkarlar işlevlerini bu dar alanda yerine getirmişlerdir. Yerel pazarların yanında uluslararası pazarların yolu Konya'dan geçtiğinden Cenevizliler, Venedikliler, Lehler gerek iç alımlarda, gerekse dış alımlarda sağladıkları mallarını Konya üzerinden Akdeniz limanlarına sevk etmişlerdir.
Konya şehrini kısa zamanda gelişmesi, oturum alanlarının batıya doğru uzanması şehrin savunmasını zorlaştırmıştır. Bu durum 1222 yılında Alaeddin Keykubad tarafından dış kalenin kapılarının civarına taşınmıştır.
Bir süre Karamanoğlu egemenliği altına geçen Konya'nın Karamanoğlu-Osmanlı çekişmeleri ile bir kat daha kötüye giderek yüzyıllar boyu sürecek olan karanlık günlerin devam etmesine neden olmuştur. Zaman içerisinde Konya'nın asıl halkı, bu kötü günleri tevekkül ile karşılamış; kaderinin bir gün ters döneceğine inanmış, kendi gelenek ve göreneklerinyle yaşamayı kabullenmiştir.
Konya şehrinin kaba çizgileriyle anlattığımız bu tarih hikayesi 20. asrın ilk çeyreğinde de yeniden devam etmiştir; Anadolu-Bağdat demiryolunun 1895-1896'da Konya'ya ulaşması ve 1901 yılında Avlonyalı Ferit Paşa'nın Konya'ya vali olarak tayin edilmesiyle ivme kazanmıştır. Şehrin fiziki dokusu değişmiş, 1912 yılından başlamak üzere modern mimari tarzında çatılı ve kargir binalar inşa edilmiştir. Ulaşıma atlı tramvay dahil edilmiş 1924 yılında ilk elektrik fabrikası açılmıştır.
1950 yılından itibaren şehirde yenilik hareketleri başlamış, şehrin sanayileşmesi ile bugünkü modern Konya'nın hazırlanmasına yardımcı olmuştur.
Bügun Türkiye'nin sayılı büyük şehirlerinden olan Konya milyonluk nüfüsü, fabrikaları, köprüleri, yolları ile modern bir şehir olmasıyla hepimizin kıvanç kaynağıdır
Konya ili;Anadolu Yarımadası'nın ortasında bulunan İç Anadolu Bölgesi'nin güneyinde,şehrin kendi adıyla anılan Konya bölümünde yer almaktadır.
KONYA'NIN COĞRAFİ KONUMU
İlimiz topraklarının büyük bir bölümü,İç Anadolu'nun yüksek düzlükleri üzerine rastlar.Güney ve güneybatı kesimleri Akdeniz bölgesine dahildir.Konya,coğrafi olarak 36º 41' ve 39º 16' kuzey enlemleri ile 31º 14' ve 34º 26' doğu boylamları arasında yer alır.Yüzölçümü 38257 km2 (göller hariç)'dir.Bu alanı ile Türkiye'nin en büyük yüzölçümüne sahip olan ilidir.Ortalama yükseltisi 1016 m'dir.İdari yönden,kuzeyden Ankara, batıdan Isparta, Afyonkarahisar, Eskişehir, güneyden İçel, Karaman, Antalya, doğudan Niğde, Aksaray illeri ile çevrilidir.
Konya ili, doğal açıdan kuzeyinde Haymana platosu, kuzeydoğuda Cihanbeyli Platosu ve Tuz Gölu"'ne, batısında Beyşehir Gölü'ne ve Akşehir Gölü'ne, güneyinde Sultan Dağları'ndan başlayan Karaman ilinin guneyine kadar devam eden, Toros yayının iç yamaçlaro önünde bir fay hattı boyunca oluşmus volkanik dağlara, doğusunda ise Obruk platosuna kadar uzanır.
İlin uç noktalarını kuzeyinde Kulu'nun Köşkler Köyü, batısında Akşehir'in Değirmen Köyü, güneyinde Taşkent'in Beyreli Köyü, doğusunda ise Halkapınar'ın Delimahmutlu Köyü uç noktalarını oluşturmaktadır.
KONYA'NIN NÜFUSU
Konya,nüfus bakımından ülkemizin İstanbul,Anakara,İzmir ve Bursa'dan sonra 5.büyük ilidir.1997 yılı nüfus tespitine göre ilin nüfusu 1.943.757'dir.Nüfusun 1.141.435'i il ve ilçelerinde 802.322'si bucak ve köylerde yaşamaktadır.Şehirde yaşayanların oranı %58.7,köyde yaşayanların oranı ise %41.3'dür.
Konya'nın nüfus artış hızı Türkiye ortalamasına çok yakındır.1997 yılı nüfus tespitine göre nüfus artış hızı %0 13.69,Türkiye ortalaması ise %0 15.08 olmuştur.
Ülkemizin en geniş yüzölçümüne sahip olan Konya'da kilometrekareye düşen nüfus Türkiye ortalamasının oldukça altındadır.1997 yılı nüfus tespitine göre Konya'nın nüfus yoğunluğu 51'dir.
Konya İli Merkezi 691.106 olan nüfusu ile Türkiye'nin 7.büyük ilidir. 1927 yılında 504.125 olan Konya İli nüfusu geçen 70 yıl içerisinde yaklaşık 4 kat artarak 1.943.757'ye yükselmiştir.Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun yaklaış %80'i köylerde yaşarken son nüfus tespitine göre bu oran %40 seviyesine gerilemiştir.
1985 yılı genel nüfus sayımından sonra Karaman'ın il olması nedeniyle 1985 nüfusu 1990 idari bölünüşüne göre yeniden düzenlenmiştir.
Merkez İlçelerden biri olan Selçuklu İlçesi 281.256 kişi ile Konya İli'nin nüfus itibarıyla en büyük ilçesidir. Diğer Merkez ilçelerden Meram İlçesi 236.531 kişiyle ikinci Karatay İlçesi ise 173.319 kişi ile üçüncü sırayı almaktadır.Diğer bir ifade ile il merkezini oluşturan 3 ilçe nüfus büyüklüğü bakımından ilk 3 ilçeyi teşkil etmektedir.Merkez ilçeleri takiben sırayla Ereğli,Beyşehir,Akşehir,Çumra,Seydişehir ve Ilgın ilçeleri nüfus açısından ilin büyük ilçeleri arasında yer almaktadır.
KONYA'NIN YÜZÖLÇÜMÜ
Konya yüzölçümü 38257 km2'dir.Bu alanı ile Türkiye'nin en büyük yüzölçümüne sahip olan ilidir.Konya'nın bu yüzölçümüne göller dahil değildir.
KONYA'NIN JEOLOJİSİ
Konya il sınırları içerisinde kalan alan, Türkiye'nin Ana Tektonik Ünitelerinden Orta Anadolu Birliği''nin güney kesimi ile Toros Birligi'nin orta kesiminde kalmaktadır. Toros Birliği farklı iklime ortalarını yansıtan ve geç Kretase Paleosen (ikinci zaman sonu dördü"üncü zaman başlangıcı) döneminde gelişen sıkışma kuvveleri ile üst üste bindirilrniş kütlelerden meydana gelmektedir. Konya il sınırları içine giren alanda bunardan Bozkır Geyikdaği ve Aladag- kütleleri gözlenmektedir. Gerek Toros Kuşağında, gerekse Orta Anadolu birliğinde yörede yuzeyleyen en yaşli kayaçlar olarak Paleozoik (birinci zaman) yaşlı kayac birimleri Bozkır, Hadim, Seydişehir, Akören, Ahirli, Beyşehir, Doğan hisar, Kadınhanı yörelerinde ortaya çıkmaktadır. Genellikle Paleozoik yaşlı birimlerin bir devamı niteliğinde olan Mezozoik (ikinci zaman) yaşIi kayaçlar ise yaygın olarak Ereğli, Bozkır, Seydişehir; Ahırlı, Ak ören, Altinekin, Kadınhanı, Beyşehir, Akşehir, Ilgın, Doğan hisar yörelerinde yuzeylemektedir. Mezozoik sonunda kapanan okyanusun sıkışması ile ortaya çıkan dağ- oluşumu evresinde Toroslarda kütleler meydana gelirken okyanus kabuğu parçaları olan ofiyolitler bu kütlelerin arasında, özellikle Konya Meram, Ereğli güneyi, Bozkır güneyi, Karapınar ve Cihanbeyli civarında gözlenir konuma gelmiştir.
Tersiyerde (üçüncü zaman) denizin ve gölsel Sedimanların yanı sıra yaygın volkanik faaliyetlerle daha yaşlı birimlerin üzeri örtülmüştür. Denizel sedimanlar Ereğli ve Çumra civarında gözlenir. Konya ve çevresi Geç Miyosen (10 milyon yıl) Pliyosen döneminde blok faylanmalara çökmeye başlamıştır daha sonra bu ortamda bugün de kalıntılarını gördüğümüz (AkgöI ve Hotamis gölü) büyük bir göl oluşmuştur. Bu göl, karasal ve g~sel sedimanlar ile doldurularak bugünkü ovalardan Ereğli, Karapınar; Cihanbeyli, Kulu, Saray önü , Kadınhanı, Konya merkez ve çevre ilceler ile Çumra Ovaları oluşmuştur. Bu dönemde meydana gelen volkanik faaliyetler ile Karapınar, Çumra, Ak ören, Selçuklu kesiminde Takkeli dağ, Acıgöl, Meke Gölü gibi volkanik yapılar ve tüfler ortaya çıkmıştır. Ayni zaman aralığında İlgin civarında meydana gelen bir fay ile bugünkü kaplıca olarak kullanılan sıcak su çıkısIarı meydana gelmiştir. Bu~tu~n bu birimler Kuvaterner yaslı genç karasal sedimanlar la örtülmustur. Özellile Konya Ovası ve bunun devamı niteliğindeki Ereğli ve Cihan beyli Ovaları'nda, çok kalın alüvyal depolar bulunmaktadir.
Konya ili sınırları içerisinde Türkiye'nin en büyük alüminyum (boksit) ve magnezit yataklarının yanı sıra, kömür, kil, çimento hammaddeleri, kurşun-çinko, bariz madenleri ile örneğin oranda yer altı suyu rezervleri bulunmaktadır. Muminyum (boksit) yatakları Seydisehir ilcesi güneyinde üst Kretase zaman araliğinda karasal ayrışmalarla meydana gelmistir. Magnezit yataklari ise Meram ilçesi sınırlari içerisinde olup tek başına hem Konyanın hem de dünyanın en büyük rezervi (80 milyon ton) magnezit yatağıdır. Yunak civarında Magnezit ve az miktarda lüle tasi yatakları bulunmaktadir, Ilgin (Haremi Kurugöl), Beyşehir ve Seydişehir ilçelerinde Phyosen yaşlı toplam 750 milyon ton rezervli linyit kömürü yatakları bulunmaktadır. Beyşehir, Selçuklu ve Ilgın civarında önemli miktarlarda kil yataği vardır. Ayrıca Bozkır'da barit, Hadim (Kızılgeris) ve Bozkır'da (Kucuksu) kurşun çinko yataklari bulunmaktadır. Ayrıca Konya'nın birçok yerinde çimento hammaddelerinden kil, kalsit, jips, traş, kireçtaşı ve dolomit gibi hammaddeler bulunmaktadır. Konya ve çevresindeki Cumra, Ereğli, Cihanbeyli, Akşehir, Yunak ovalarinda yaklaşık 20-100 metreler arasında yer altı suyu bulunmakta ve bazı yerlerde bu su artezyen yapmaktadir.
a) Alaeddin Tepesi : Konya Selçukluların başkenti iken Sultan Alaeddin bir cami yaptırmak istedi, bunun için şehrin meclisi şehrin ortasında bir tepe meydana getirilmesinin ve bu tepenin üzerine camiin yapılmasını kararlaştırdı. Bu maksatla bir toprak vergisi kondu. Herkesin hissesine düşen toprağı çuval ve torbalarla getirmesi suretiyle meydana geldi. Camiin inşasına başlandı. Bir gün Sultan Alaeddin tepeye çıktı ve şehir halkının evlerinin damlarında yarı çıplak yattıklarını gördü. Bunun üzerine tepeye yalnız camiinin yapılmasını, sarayın ise tepenin eteklerine inşasını istedi.
b) Üçler : Üç dervişe hasta olan efendileri "Sizin kısmetiniz burada kesildi, Konya'ya gidin" demesi üzerine Horasan'ı bırakıp Konya'ya göç ederler. Kale kapısına vardıklarında önlerine yüzüpeçeli derviş kılıklı bir adam çıkar ve "Gelin der, sizin yeriniz Mevlanâ Dergahı'dır, oraya yerleşeceksiniz." Yol gösteren derviş peçesini kaldırır. Bir de ne görsünler, hasta olan kendi mürşitleri değil mi? Mehmet, Mahmut ve Ahmet adlarında bu üç derviş ölünce Mevlanâ'ya yakın yere gömüldüler. Mezarlığa Fatih Sultan Mehmed zamanında Üçler adı verildi.
c) Şems'in Kuyusu : Konya'lı iki hacı Kabe'yi ziyarete giderler. Su alırken tası zemzem kuyusuna düşürürler, fakat çıkaramazlar. Konya'ya geldiklerinde aynı tası Şems'in türbedarının elinde görürler. Nereden aldın bu tası ? diye sorduklarında türbedar, Şems'in kuyusundan aldığını söyler.
c) Deve Taşı Efsanesi : (Seydişehir) Seyyid harun küpe dağının eteklerinde şehri kurarken bir haber ulaşır. Ilgın - Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyündeki tekke de müridleri ile oturan Didiği Sultan adlı bir ermiş şeyh, ayıya gem vurarak binmiş, müridleri ile birlikte Seyyid'in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid'in Harum, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya "Deve ol" der, deve şekline giren kayaya binerek Didiği Sultanı karşılar. Keramet ehli iki pir, Seydişehir'in girişinde buluşurlar. Didiği Sultan bindiği ayıdan iner, onu dağa sürer. Seyyid Harun'da bindiği taş deveyi çöktürür, oda iner, böylece helalleşip görüşürler. Seyyid Harun'un bindiği taş deve, çöktüğü yerde olduğu gibi kalır. Yüzyıllar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçası, halk tarafından ziyaret edilerek efsanesi anlatılır. Devetaşı olarak bilinen kaya bu gün Aliminyum tesisleri lojmanları arasında kalmıştır.
Bu efsanelerin dışında daha çok sayıda Konya'ya ve ilçelerine ait efsane mevcuttur. Bunları isim olarak zikretmek faydalı olacaktır. "Kaşıkçı güzeli", "Nasrettin Hoca" "Güllü Baba", "Neyzen Hamza", "Dede Efsanesi", "Amazonlar Efsanesi", "Itri Efsanesi", "Yunus EFsanesi", "Tahir ile Zehre Efsanesi", "Kızlar Kayası Efsanesi"
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak
O benimdir, o benim milletimindir ancak
Bu kıtada Mehmet Akif Türk Milletine sesleniyor.
Ümit ve güven içeren sözleriyle:
"Ey Millet' im! Yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmış olmasına bakarak bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en son Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.
Rengini şehitlerimizin kanından alan ve şafaklarda da bir alev gibi dalgalanan bayrağımın, milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza el sürülmediği gibi, milletimin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O, Türk milletinindir ve daima öyle kalacaktır.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey şanlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk' a tapan milletimin istiklal!
Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor;
"Uğruna canımı vereyim, ne olur kaşlarını çatma. Ey hilal kaşlı güzel bayrağı Neden bize dargın azarlar gibi bakıyorsun? Seni o nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceğimizi mi sandın? Kahraman milletim hür yaşamak ve seni hür yaşatmak için çok kan döktü, şu anda da dökmektedir. Sen bize kaş çatarak, uğrunda yapılan bu fedakarlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. Doğruluk ve adalet için çalışan, Allah' a inanarak ona kulluk eden, istiklali uğruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Mehmet Akif bu kıtada hürriyet kavramını işliyor. "Ben" kelimesi ile Türk milletinin kastediyor ve;
"Ben yaratıldığı günden beri hür yaşamış. Beni esir edeceğini düşünenler ancak aklını kaçırmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine şaşarım. Çünkü ben şimdiye kadar hiç esir olmadım. Hürriyetimi elimden almak isteyen olursa kükremiş bir sel gibi coşar, önüme çıkan engelleri çiğner geçerim. Bu uğurda dağları parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bile sığmam, yine taşarım.( Mehmet Akif, son mısrada "Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım " sözleri ile "Ergenekon Destanı' nı" anlatıyor ve hatırlatıyor. )
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhattim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Bu kıtada Mehmet Akif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumunu kınamaktadır:"Batı ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla, tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli değildir.Türk Milleti' nin öyle bir iman gücü, şehitlik inancı var ki o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.
Onların homurtuları. Ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten "Medeniyet" adı altında yapılan bu vahşiliklerden sonra onun gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarında tek dişi kalmıştır, bize asla zarar veremez.
"Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayatsızca akın.
Doğacaktır sana va' dettiğin günler hakk' ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bu kıtada Mehmet Akif Türk Milleti' ne, onun kahraman askerlerine ümit ve karanlık aşılıyor ve:"Arkadaş! Alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme! Yurduna saldıran düşmana gövdeni siper et! Onlarla ölünceye kadar savaş! Onların utanmazca saldırılarına karşı dur!Cenab-ı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan hak yolunda savaşan mü' minlere zafer vereceğini Kur-an' ı Kerimde vad etmiştir.Allah, bu yardımı belki yarın, belki yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır ve düşman perişan edilecektir.( Nitekim Türk Milleti' nin iman gücü ve Allah' ın yardımı ile kat kat fazla asker ve silah gücüne sahip düşman orduları balta ve tüfeklerle mağlup ve perişan edilmiştir. )
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
6.kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmaktadır, Mehmet Akif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır. "Bastığın yerleri"toprak!" diyerek geçme! Geçmişi iyi öğren! Çünkü bu vatan, toprakları uğruna şehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir şehit kanı olan kutsal topraklardır. Sen ki; dini, vatanı uğruna canını alan şehid' lik mertebesine ulaşmış bir babanın oğlusun. Vatanı' na gereken değeri vermez, onu atalarının koruduğu gibi korumazsan ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!
Canı, c*****, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
İstiklal Marşı' nın 7.kıtasındaki Mehmet Akif vatan sevgisini,vatan toprağının özelliğini ve Türk vatanı' nın yüceliğini, şöyle anlatmaktadır:
"Bu cennet vatan uğruna canını vermek için hazır bekliyor.Şimdiye kadar bu uğurda o kadar çok yiğit canını verdi ki; bir karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Toprağı sıkan, şehitlerin kanı fışkıracak kadar çok şehit verilmiştir. Allah canımı, canım kadar sevdiğim şeyleri, bütün varımı, yoğumu alsın; yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın."
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
8.kıtada Mehmet Akif, dini ve vatan uğruna şehit olanların ruhlarına tercüman olmakta, onların:
"-Yüce Allah' ım! ruhumun senden dileği şudur:
Uğruna canımızı verdiğimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerime yabancılar el sürmesin! Bu mabetlerde okunan ezanlardaki şahadetler ki:
"Eşhedü enla ilahe illallah,
Eşheddü enne Muhammeden Resulallah"
Kelimeleri Türk Milleti' nin Müslümanlığını ve bağımsızlığını ilk şartı ve temelidir.
Hürriyetin sembolü olan bu ezanlar yurdumun her köşesinde okunsun.
Milletim kıyamete kadar hür yaşasın."
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır Ruh-ı mücerret gibi yerden na' şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
O zaman ( camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduğu zaman )yer yüzünde bir mezar taşım varsa, sevinci ve mutluluktan mezar taşım bile coşkunlukla secdeye kapanacaktır.
Milletim hür olduğunu görmenin ve şehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç göz yaşlarım, savaşta aldığım yaralardan boşanır.
Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göğe yükselerek, başım göğün en yüksek katı olan Arş' a kadar yükselir.( Allah yolunda öldürülmüş olanlar için "ölüler" demeyin. Bil' akis anlar diriler. fakat siz iyice anlayamazsınız. )El bakara süresi Ayet: s-155
Dalgalan sende şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk' a tapan, milletimin istiklal!
Büyük vatan şairi Mehmet Akif İstiklal Marşı' nın son kıtasında tekrar şanlı bayrağımıza hitap etmekte ve:
"Şanlı Bayrağım! Sen de artık şafaklar gibi al rengiyle, göklerimde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah şafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk milleti de bu sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuşacaktır.
Uğruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.
Artık Türk Milleti' nin yok olması, dağılması diye bir şey ebediyen söz konusu olamaz.Çünkü; daima hür yaşamış olan, daima tek olan Allah' a inanan ve ona kulluk eden, daima vatanı uğruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman haklıdır."
İSTİKLAL MARŞI
Türkiye Cumhuriyeti' nin marşı.
Türkiye' de, ulusal marş yazılması önerisi, önce 1920 yılında İsmet Paşa' dan (İnönü) geldi. Maarif Vekaletinde bu öneriyi dikkate alarak bir yarışma düzenledi. O günlerde Türk Kurtuluş savaşı en heyecanlı günlerini yaşıyordu; toplumda ulusal bilinci pekiştirecek, ulusçuluk duygusunu daha da canlı kılacak bir marşa gereksinme duyuluyordu. Yarışmada ayrıca güfteyi yazacak olana 500TL, besteyi yazacak olana 1.000TL. ödül vereceği duyuruldu. Yarışmaya katılan 724 şiirden hiçbiri başarılı bulunmadı. Mehmet Akif Ersoy, böyle bir ödülden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmamıştı. Dönemin Maarif Vekil Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ,Mehmet Akif' e Mektup yazıp, kendisi için sakıncalı gördüğü konularda güvence verdikten sonra Mehmet Akif, 48 saat gibi kısa bir sürede marşın güftesini yazıp imzasız olarak Maali Vekaline gönderdi. T.B.M.M' nin 1 Mart 1921 tarihli toplantısında okunan bu şiir, 12 Mart 1921 tarihli toplantıda da ulusal marş olarak kabul edildi. Mehmet Akif İstiklal Marşı için "Onu milletime ve kahraman ordumuza hediye ettim. Zaten o milletin eseridir, milletin malıdır. Ben yalnızca gördüğümü yazdım." demiş ve bu şiiri Safahat adlı şiir kitabına almamıştır.
Bu şiirin marş biçiminde bestelenmesi içinde bir yarışma açıldı ve yarışmaya aralarında Ali Rifat Çağatay, Hüseyin Saadettin Arel, Lemi Atlı, Mehmet Baha (Pars), Rauf Yekta, Sadettin Kaynak, Zekıi Üngör'ün de bulunduğu besteciler katıldı. Ancak savaşın şiddetlenmesi üzerine kesin bir seçme yapılamadı; marşın farklı bestelerle okunması birtakım sakıncalar yarattığı için, 1924'te Maarif Vekaletinde oluşturulan bir kurul tarafından Ali Rıfat Çağatay'ın bestesi resmen kabul edildi, marş bu beste ile 1930 yılına kadar çalınıp söylendi.
1930' da yeni bir emirle Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi Zeki Üngör tarafından yeniden bestelenen marşın, armonik düzenlenmesi Edgar Manas, bando düzenlemesi de İhsan Servet Künçer tarafından yapıldı.
İstiklal Marşı, 41 diziden oluşur; dokuz bölüm dörtlük, 10 bölümse beşliktir. Aruzun "feilatün (failatün) /feilatün /feilatün /feilün (fa' lün)" kalıbıyla yazılan şiirde uyaklar tamdır ve her bölüm kendi içinde belirleyici bir uyak izlemektedir. Türk Kurtuluş Savaşı' nın en çetin günlerinde yazılan bu marşta Mehmet Akif, Kurtuluş Savaşı' na tanık olan bir ozanın duyarlığı aktarmıştır: Tarih boyunca özgür ve bağımsız yaşayan Türk Ulusunun, kutsal değerlerinden olan bayrağına, yurduna, kültür ve tarih mirasına yönelik sömürgeci eylemler karşısında takındığı (ve takınması gereken) tavrı azimli, inançlı ve gür bir sesle adeta haykırmaktır. Türk Ulusu, tarih boyunca özgür ve bağımsız yaşamıştır, bundan sonra da sonsuza değin özgür ve bağımsız yaşama hakkına sahiptir. İlk iki dörtlüğü, bütün resmi törenlerde çalınıp söylenmekte olan İstiklal Marşı, bayrak gibi Türk Ulusunun simgesidir.
MEHMET AKİF ERSOY
Türk ozanı (İstanbul, 1873-İstanbul, 1936)
Dört yaşındayken, Fatih' te, Emir Buhari Mahalle Mektebi' nde öğrenime başlayan Mehmet Aki Ersoy, Fatih Medresesi müderrisinden olan babası Mehmet Tahir Efendi'den arapça, Fatih Camisi başimamından din dersleri aldı; daha sonra Farsça öğrendi; bir yandan da Fransızca çalıştı. Fatih Merkez Rüştiyesinden sonra, Mülkiye Okulu' nun lise bölümünü bitirdi; yüksek bölüme geçmişken babasının ölümü ve evlerinin yanması üstüne, yatılı öğrenci olarak Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi' ne girdi. 1893' te müfettiş yardımcısı olarak Rumeli, Anadolu ve Arabistan' da dört yıl görev yaptıktan sonra, 1906' da Halkalı Ziraat Mektebi' nde öğretmenliğe başladı; 1908' de Darülfünün Edebiyat Umumiye Müderrisliği' ne atandı. Darülfunun' daki şiirle uğraşmasını kolaylaştırdı. Sıratı Müstakim dergisinde yazdığı "Küfe" ve "Seyfi Baba" gibi şiirlerde ününü yaygınlaştırdı. Genellikle, İstanbul halkının yoksul bölümünden edindiği izlenimlere yer verdiği bu şiirlerini, 1911' de yayınlanan safahat adlı yapıtında toplandı. O dönemde, İttihat ve Terraki Partisiyle de ilişki kurdu; parti içi kuruluşlarda Arapça dersleri verdi; İstanbul' un büyük camilerinde İslam birliğini savunan konuşmalar yaptı. 1913' te Baytar Genel Müdürlüğü' ndeki görevinden ayrılıp, 1914' de Teşkilatı Mahsusa görevlisi olarak, önce Almanya' ya sonra Arabistan' a gönderildi. Arapların çöküşünü görerek düş, kırıklığına uğradı.
1920' de işgal altındaki Anadolu'ya geçip, bağımsızlığını kazanacak bir Türkiye aracılığıyla İslam birliğinin kurulacağı umuduna kapıldı. Burdur milletvekili olarak meclise girdi. Ümmet birliğinden çok ulus birliğine değer vererek yazdığı İstiklal Marşı şiirinin, 1921' de Türkiye Büyük Millet Meclisi' nde ulusal marş olması kabul görüldü. 1923' ten başlayarak, her yıl kış aylarını geçirmek için gittiği Mısır' a 1926' da kesin olarak yerleşti. Karaciğerinden hastalanarak, 1936' da yurda döndükten bir kaç ay sonra öldü.
VATAN AŞKI
Mehmet Akif Ersoy; dinine ve milletine oldukça bağlı bir Türk şairimizdir. Hayatını dinine adamış ve milletini canından çok sevmesi çok gurur verici. Bence bütün Türkler dini ve milleti için bir şeyler yapmalıdır. Mehmet Akif Ersoy bu sevgisini şiirler yazarak, okullarda ve camilerde hocalık yaparak göstermiştir. Kendiside halktan olduğu için şiirlerinde onlardan bahsetmesi çok güzel bir olay. İstiklal Marşı onun için ve milletimiz için çok önemli ve değerli bir marştır. İstiklal Marşı' nda milleti anlatması onun içinde bulunduğu vaziyeti söylemesi, Türkiye' yi nasıl koruyacağımızı ve ona nasıl sahip çıkacağımızı yazarak bize yol göstermiştir.
Sayın Paşa'm, burada halkımıza karşı zulüm ediyorlar. Bu durumdan yararlanmak isteyen Ermeniler isyan çıkardılar. İngilizler Ermenileri destekliyor. Ruslar artık yavaş yavaş Doğu Anadolu'nun içlerine doğru ilerledi. Ermeniler Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Nahcivan'a saldırdılar. Ben de onlara karşı taarruza geçmek için sizden izin istiyorum.
Nurullah Ataç (doğum; Nurullah Ata, 21 Ağustos 1898 - ö. 17 Mayıs 1957). Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair. Eleştiri ve deneme alanı dışında hemen hemen yapıt vermeyen sayılı yazarlardan biridir.
Nurullah Ataç, 23 Ağustos 1898'de Hammer'in Osmanlı Tarihi isimli kitabı Türkçe'ye çeviren Mehmet Ata Bey'in oğlu olarak İstanbul'da doğdu. Nurullah Ataç'ın babası Mehmet Ata başarılı bir bürokrat idi.[1] İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi'nde 4 yıl okudu. Daha sonra eğitimini İsviçre'de sürdürdü. [2] Babasının ölümünün ardından 1919'da İstanbul'a döndü. [3]1922 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni sürdürdü tamamlayamadı. Fransızca öğretmenliği ve çevirmenlik yaptı. 1945'den sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yaptı. [1]
1926 yılında Leman Ataç ile evlendi. [4] Bu evlilikten 1926'da, daha sonra babasının yaşamından kesitler anlattığı kitabı "Babam Nurullah Ataç"'ı yazacak olan Meral Ataç Tolluoğlu doğar. [5] [6]
TDK yayın kolu başkanı oldu. İlk şiirleri Dergâh'ta yayımlandı. Fransız, Latin ve Rus klasiklerinden çeviriler yaptı. Gazete ve dergilerde eleştiri ve deneme türünde yazılar yazdı. Eleştiri yazılarıyla Türk yazınında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam'da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedigün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.[1]
Ataç yazı yaşamına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921'de Dergâh'ta yayımlanan "Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı" adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir.[7] Ataç, tiyatro eserleri için yazdığı eleştirilerle Türk tiyatrosu için bir yol gösterici olmuştur. Batılı tiyatroyu yakından tanıyan Ataç, Türk tiyatrosunun ve seyircisinin Batı'nın seçkin oyunlarını oynayacak ve izleyecek düzeye gelmesi için çok çaba harcamıştır. Ataç tiyatro hakkında yazmış olduğu eleştirilerle yalnızca tiyatro sanatı ile ilgili teorik görüşlerini ve Türk tiyatrosunun tarihî gelişimini gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın ülkemizde gelişimine de katkıda bulunmuştur.
The meaning of success is not the same for everyone because everyone expects different things from life. Most people want to be successful in life. There re goals and one must work hard to reach these goals. When you reach a goal successfully, you achieve it and you get a good result. That is your success. Success comes in different shapes and sizes. Success can be a good mark, a good job or a perfect chocolate cake. What happens when you achieve your goal?What is the result of your success? Here are some examples:First of all,you win the respect of people.Secondly,people love you.You can laugh often and much because you make the world better with your work.Finally,this work makes some people's lives ea***r.Everyone needs a better and an ea***r life.
Türkçesi:
Başarının anlamı, herkes için aynı değildir çünkü herkes, yaşamdan farklı şeyleri bekler. İnsanların çoğu, yaşamda başarılı olmayı ister. Amaçlar hakkında orada, ve biri, bu amaçlara uzanmak için sert çalışmalıdır. Senin, başarılı bir şekilde bir amaca uzandığın zaman, sen, onu başarırsın, ve sen, iyi bir sonucu alırsın. O, senin başarındır. Başarı, farklı şekillerde gelir, ve boyutlandırır. Başarı, iyi bir iz, iyi bir iş veya mükemmel çikolata rengi bir kek olabilir. Ne, senin, senin amacını başardığın zaman olur?Senin başarının sonucu, nedir? Bazı örnekler buradadır: Her şeyden önce, sen, insanların saygısını kazanırsın. İkinci olarak, insanlar, seni sever. Sen, çoğunlukla ve çok gülebilirsin çünkü sen, dünyayı senin işinle daha iyiye yaparsın. Sonunda, bu iş, bazı insanların yaşamlarını daha kolay yapar. Herkes, bir daha iyi ve daha kolay bir yaşama ihtiyaç duyar.
Yapıştırıcıların sağladığı yapıştırma olayı aslında kimyasal reaksiyondan başka birşey değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapıştırma olayında benzer yada iki malzemeden iki madde, birde yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır. Yapıştırıcı moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekir.
Birden fazla atomun belirli oranlarda kimyasal reaksiyon sonucu bir araya gelmesiyle oluşan yeni, saf maddeye bileşik denir Bileşiklerin en küçük yapı taşları moleküldür
Bileşiklerin özellikleri:
- Saf ve homojen maddelerdir
- Kimyasal yollarla bileşenlerine ayrıştırılabilir
- Erime ve kaynama noktaları, öz kütleleri sabittir
- Bileşiği oluşturan elementler sabit kütle oranlarında birleşir
- Bileşikler formüllerle gösterilir
- Bileşiğin kimyasal özellikleri kendisini oluşturan elementlerin kimyasal özelliklerinden farklıdır
Öncelikle iyon, anyon ve katyon kavramlarını açıklamamız gerekiyor
Yüklü atom veya atom gruplarına iyon denir (+) yüklü iyonlara katyon, (-) yüklü iyonlara da anyon denir Katyonlar +1 , +2 , +3 ve +4 yüklü olabilir Anyonlar da -1 , -2 ve -3 yüklü olabilir Anyon ve katyonların listesini kitaplarınızdan bulabilirsiniz Bunların bilinmesi gerekir Bileşik formülleri yazılırken,önce (+) yüklü iyon, sonrada (-) yüklü iyon yazılır
Örnek: Al+3 ve O-2 iyonlarından oluşan bileşiğin formülü yazılırken üstteki sayılar çapraz bir şekilde diğerinin altına getirilir Al+3 O-2 Al2O3 şeklinde yazılır
Katyonun adı + Anyonun adı = Bileşiğin adı Al2O3 (Alüminyum oksit)
Bileşikler içlerindeki elementlerin türlerine göre; Metal-Metal bileşikleri ve Ametal -ametal bileşikleri olarak ikiye ayrılır Adlandırmaları da birbirinden farklı olur Örneğin; yukarıdaki Al2O3 bileşiği metal-ametal bileşiklerine bir örnektir
Bir bileşiğin moleküllerindeki atomlar ve bunların sayıları farklı şekilde gösterilebilirMolekül şekil olarak modellerle gösterilebileceği gibi açık, yarı açık ve kapalı formüllerle de gösterilebilir Açık formüllere yarı formülde denir Bunlara atomların birbiriyle yaptıkları bağlar da belirtilebilmektedir Fakat reaksiyon kimyasında daha çok kapalı formül kullanılırAlCl3 yazılışında atomların ad ve sayıları belirtilmiştir AlCl3 molokülü bir alüminyum ve 3 adet klor atomundan oluşur Kaba formülle molekül formülü arasındaki farkın anlaşılmasında yarar vardır Kaba formül sadece, bileşiği oluşturan elementlerin bileşikteki bağıl atom sayıları arasındaki oranı gösterir Fakat gerçekte bileşiğin moleküllerinde kaçar atom bulunduğunu ifade etmez Molekül formülü ise bileşiğin molekülündeki atomların gerçek sayısını gösterir Gerçek formül veya kimyasal formül diye de adlandırılır
Bir bileşiğin tam formülü bilinirse moleküllerinde hangi atomdan kaçar tane olduğu anlaşılacağı gibi bağ yapısı hakkında da fikir yürütülebilirNH3 kovalent bağlı NaCl iyonik bağlıdır
Yoğunluk, sertlik, erime ve kaynama noktası gibi fiziksel özelilikler yalnız molekül formülünün bilinmesi ile anlaşılamaz Molekül formülü ve yapısındaki elementlerin atom ağırlıkları bilinen bir bileşiğin molekül ağırlığı ve elementlerin ağırlıkça yüzdeleri hesaplanabilir
Bileşik Formüllerinin Yazılması
Bileşik formüllerini yazabilmek için bazı elementlerin bileşik halinde bulunurken değerlikleri ve önemli kökleri bilmek lazım Alüminyum ile oksijen yaptığı bileşiğin formülünü yazarken öncelikle alüminyumun bileşiklerinde +3 değerlikli, oksijen -2 değerlikli olduğunu hatırlamak gereklidir AL+3 ve O-2 iyonlarından oluşan alınan ve verilen elektronun eşit kılınması için iki tane alüminyumun verdiği 6 elektronun, üç tane oksijen tarafından alınması gerekir Dolayısıyla bileşiğin formülü AL2O3 olacaktırZaten bir bileşikte yüklerin cebirsel toplamı sıfır olmalıdır Veya değerlikler çaprazlanarak formül bulunabilir Ca ve elementlerinin yaptığı bileşiğin formülü yazılırken çaprazlama yapılmaz Çünkü CaS yazılışında yüklerin toplamı sıfırdır
Bileşiklerin İsimlendirilmesi
İsimlendirmeyi iyonik bağlı ve kovalent bağlı için ayrı ele alacağız
a)İyonik bağlı bileşiklerin isimlendirilmesi: Yapısında katyon ve anyon bulunduran bileşikler iyonik yapılıdır Dört durumda incelenir
Akşehir Gölü
Beyşehir Gölü Milli Parkı
Meke Gölü
Ak Göl
Konya Obruk Gölleri
Kızören Obruğu
Çıralı Obruk Gölü
Gökhöyük Obruk Gölü
Apa-Saraycık Obruk Gölü
Meram Mesire Alanı
Alâeddin Tepesi Dinlenme Yeri
Çayırbağı
Hatip Suyu Mesire Yeri
Hıdırlık
Üzümlü Mesire Yeri
İvriz Mesire Yeri
Kocakoru Ormanı Tabiat Parkı
Pınarbaşı
Kuğulu Mesire Yeri
Karabulak Çayı
Seçili kritere ait kayıt sayısı =20
Konya Akşehir ilçesinin güneybatısında bulunan Akşehir Gölü ilçenin 8 km. kuzeyindedir. Gölün bulunduğu alan Sultan Dağları'nın kuzey eteği ile Emirdağ kitlesi arasında uzanan bir çöküntü alanıdır. Akşehir Gölü deniz seviyesinden 958 m. yüksekliğinde olup, 105 km2'lik yüzölçümüne sahiptir. Gölün en derin yeri 3 ile 5 m. arasında değişir.
Akşehir Gölü'nün bulunduğu çukurluk MÖ.2,5 milyon yıl önce IV.dönemin başlarında daha geniş bir göl olduğu sanılmaktadır. Burada yapılan jeomorfolojik araştırmalar göl çevresindeki düz ovanın eski bir gölün tabanı olduğunu da ortaya koymuştur. Nitekim göl çevresindeki ovalarda yapılan yüzey araştırmaları bazı kabuklu hayvan kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. Bunun yanı sıra ölü falez alanları bu iddiaları doğrulamaktadır.
Yazları kuraklıktan etkilenen gölün çevresi küçülür ve derinliği azalır. Gölün kıyıları sazlık ve kamışlıklarla çevrilidir. Akşehir Gölü dışarıya akıntısı olmayan kapalı bir havza görünümünde olup, suları çok az tuzludur. Gölü besleyen tatlısu kaynakları göl suyunun tuzunu azaltmıştır. Afyonkarahisar yöresinden gelen Akarçayın döküldüğü Eber Gölü'nün ayağı ile Sultan Dağları'ndan inen küçük dereler Akşehir Gölü'nü beslemektedir. Çevresi çok fazla yağış almakla beraber gölün yeterli olarak beslendiği de söylenemez.
Akşehir Gölü balık yönünden çok fazla çeşit içermemekle beraber yine de balıkçılık göl çevresinde gelişmiştir. Göl kenarındaki kamışlık ve sazlık alanlarda kuşların korunması ve üremesi için elverişli bir ortam sağlamıştır.
Konya Beyşehir ilçesi sınırlarında bulunan Beyşehir Gölü, jeomorfolojik yapısı, Toros Dağ sıraları arasında, kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda teknonik Polye Çanağı içerisinde oluşmuş karstik kökenli bir göldür. Türkiye'nin en büyük tatlı su, Van ve Tuz Gölü'nden sonra üçüncü büyük gölüdür. Deniz seviyesinden yüksekliği 1.120 m., uzunluğu 45 km., genişliği kuzeyde en dar yerinde 15 km., güneyde en geniş yerinde de 25 km.dir. Derinliği konusunda uzmanlar çelişkili bilgiler vermektedir. Eski kaynaklarda en derin yerinin 70 m. olduğu yazılmışsa da yakın tarihteki ilgili kaynaklarda derinliğinin 3-8 m. arasında değiştiği belirtilmektedir. Bazı kaynaklara göre de en derin yeri 14 m.dir. Yüzölçümü 656 km2'dir.
Gölü yerüstü ve yeraltı su kaynakları beslemektedir. Bunlardan Adaköy'ün güneyinden çıkan Pınarbaşı menbaı gölü besleyen en önemli kaynaktır. Bunun yanı sıra Yenişarbademli'nin güneybatısında bulunan Dedegöl Dağı'nın kuzey eteklerindeki Pınargözü Mağarası'ndan çıkan yeraltı deresi de gölü besleyen önemli bir kaynaktır. Doğu kıyıları hafif ondüleli, kumlu, killi neojen araziden oluşur. Batı kıyılarında küçük koyların önünde irili ufaklı 22 ada bulunmaktadır. Bunların belli başlıları gölün kuzeybatı kıyıları yakınındaki Mada Adası'dır. Onun biraz güneyinde İğdeli Ada, Ortada, Aygır Adası, Keçi Adası, Eşek Adası, Kız Kalesi, Hacı Akif Adası, Küladası, Akburun Adası, Gülbent Adası ve Yılan Adası'dır.
Beyşehir Gölü'nden çıkan bir göl ayağı Seydişehir'in doğusundan geçerek Suğla Gölü'ne akar. Mavi Boğazı geçtikten sonra Apa Boğazına su verir ve Konya Ovası'na Çarşamba Çayı olarak girer. Gölün doğu ve kuzey kıyılarında göle karışan küçük dereler varsa da onların beslemesi çok fazla önemli değildir. Gölde buharlaşma yoğundur ve düdenlerle de çok fazla su kaçırmaktadır.
Gölün içerisindeki adalarda ve sazlıklarda pelikan, balıkçıl, karabatak ve martı gibi su kuşları bulunmakta olup, bunlar Beyşehir Gölü çevresinde kuluçkaya yatarlar. Bu nedenle de bölge kuşların balıkçıl türlerinin ve ördeklerin kışlama ve kuluçka alanlarıdır. Bu nedenle de göl doğal yaşamın devamlılığını sağlayan önemli bir ekolojik ortamdır. Gölün sularında sazan, alabalık, çiçek balığı, sarı balık ve tatlısu levreği ile su kaplumbağaları ile yılanlar yaşamaktadır.
Göl çevresi Milli Parklar kapsamında olup, burada karaçam, göknar, sedir, ardıç ve meşe türü ağaçlar bulunmaktadır. Bu ekolojik sistem aynı zamanda göle doğal bir güzellik kazandırmaktadır.
Göl çevresinde Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuş ve burası önemli bir merkez konumuna gelmiştir. Kız Kalesi adacığı üzerinde kurulan Kubadabat Sarayı, Beyşehir'deki Selçuklu eserleri bunun en önemli kanıtlarıdır.
Konya Karapınar ilçesinin güneydoğusunda, Karapınar'a 8 km. uzaklıkta, Karapınar-Ereğli karayolundan 2 km. içeride bulunan Meke Gölü iki zamanlı volkanik bir krater gölüdür. Göl I.zamanda 4 km. çapında, yuvarlak bir çöküntü alanı içerisinde oluşmuş, ikinci bir püskürtme ile göl içerisinden sekonder denilen yükselmeler meydana gelmiştir. Bu oluşumdan sonra da gölün ortasında, 1.500 m. genişliğinde, göl düzeyine göre 140 m. yüksekliğinde proklastik oluşumlu volkanik Meke Tepesi bulunmaktadır. Bu jeolojik oluşumlar bununla da tamamlanmamış, sonraki evrelerde çeşitli patlamalar meydana gelmiş ve burada Parazit Koni denilen yedi küçük tepe (meke) daha meydana gelmiştir. Jeomorfolojide bu tip oluşumlara Kaldera ismi verilmekte olup, iç içe gelişmiş volkan bacası anlamına gelmektedir. Tepenin ortası içeriye doğru obruk şeklinde çöküktür. Günümüzde bu tepe volkan küllerinin sönmesinden ötürü bakır rengini almıştır. Göl çevresinde ve tepenin üzerinde yanık volkan küllerinin renkleri, külleri açıkça görülmektedir.
Meke Gölü'nün derinliği 12 m.yi geçmemektedir. Deniz seviyesinden yüksekliği de 985 m.yi bulmaktadır. Gölün yüzölçümü 0.5 km2'dir. Gölün magnezyum ve sodyum sülfattan oluşmuş su kaynakları yeraltından kaynaklanmaktadır.
Tarih boyunca Meke Gölü ve çevresi Karamanoğulları'nın, Osmanlı Devleti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin tuz ihtiyacını karşılamıştır. O dönemlerde bu amaçla kullanılmış eski yapılara ait kalıntılar göl çevresinde görülmektedir. Yolun batısında Tekel işletmesinin eski tuz depoları, müştemilat yapıları bulunmaktadır. Gölün doğusunda 10-15 m. uzaklıkta tatlı su kuyusu bulunmaktadır. Gölün batı yakası ise oldukça dik ve keskin kayalıklarla kaplıdır.
Göl çevresinde angut kuşları ile nesli tükenmekte olan beyaz kuş türleri yaşamaktadır.
Konya Ereğli ilçesinin 20 km. güneyinde bulunan Torosların uzantılarından sonra ovanın çukur yerindeki 6.787 hektarlık alandaki Ak Göl, deniz seviyesinden 957 m. yüksekliktedir. Akgöl ve çevresi alüvyal bir alandır. Çevresindeki alüvyal ovadan birkaç metrelik seki eşikleri ile ayrılır. Bu göl İvriz Deresi'nden gelen sularla beslenen eski bir göl tabanıdır. Çevresi sazlık ve kamışlık alanları içermekte olup, içerisinde kum ve çamur adacıkları bulunmaktadır.
Günümüzde Tabiatı Koruma Alanı kapsamı içerisindedir. Suları oldukça sığ olup, çevresindeki sazlıklarda 200'ün üzerinde kuş türü yaşamaktadır. Ormitolojik yönden son derece zengin olan, Ereğli Sazlığı başta olmak üzere yörede kuluçkaya yatan kuş türleri bulunmaktadır. Bunlar, flamingo türü batağan, kızıl boyunlu batağan, kara boyunlu batağan, karabatak, küçük karabatak, tepeli kutan, küçük balaban, gece balıkçılı, alacabalıkçıl, küçük akbalıkçıl, büyük akbalıkçıl, erguvan balıkçıl, kuğu, kaşıkçı, çeltikçi, angut, suna, Macar ördeği, yaz ördeği, Mısır akbabası, yılan kartalı, turna, dikkuyruk, uzun bacak, saz delicesi, kılıçgaga, batak kırlangıcı, puhu kuşu, boz dalağan, kıl ördek ve sakarmeke'dir.
Obruk Gölleri'nin varlığı yakın tarihlerde dikkati çekmiştir. Bu bakımdan da uzun süre yeterli ilgiyi görmemiştir. Bu göller Konya ili çevresinde görülmektedir. Obruk Gölleri yeraltı sularının bir bakıma penceresi niteliğindedir. Bu tür göllerin oluşumunda kalker içerisindeki çatlaklar, yarıklar ve boşluklardan dışarıya çıkan yeraltı sularının oluşturduğu göllerdir. Bu göllerde sular bir taraftan girer, öbür taraftan da yine yeraltında akarlar. Hareket halindeki sular aşağıdan yukarıya doğru erozyon ile yüzeylerde erime, aşağıya doğru seyreden aşınma ile birleşince topraktaki son tabaka çöker ve bunun sonucu olarak da yuvarlak veya elips şeklinde obruk gölleri meydana gelir.
Konya ilinin Karapınar ilçesinde, Konya'nın güneyinde, güneydoğusunda obruk göllerine rastlanmaktadır. Bu göller genelde 100-200 m. uzunluğundadır.
Konya'nın 70 km. kuzeydoğusunda Obruk bucağının 4 km. kuzeyinde Kızören Obruğu bulunmaktadır. Bu obruk gölünün en uzun yeri 180, en kısa yeri de 150 m.dir. Derinliği 145 m. olup, suyun düzeyi yüzeyden 20 m. aşağıdadır. Yeraltı deresinin akışı kuzeydoğu-kuzeybatı olup, suyu tatlıdır.
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü bu gölün sulamada kullanılıp kullanılamayacağı konusunda araştırmalar yapmış, buraya pompalama istasyonu kurmuştur.
Konya, Karapınar ilçesi Akviran yaylası Obruk Gölleri bölgesinde bulunan Çıralı Göl, bir obruk gölüdür. Yaklaşık 250 m. çapında olan kalker tabakası içerisindeki bu gölün kenarları 80 m. yüksekliğinde dik bir çanak şeklindedir. Gölün derinliği 35 m.dir. Gölün çevresinde dik falezler üzerinde küçük mağara ve kovuklar bulunmaktadır.
Göl çevresinde Roma döneminde bir yerleşim olmuştur. Bunu gösteren Roma dönemine ait yerleşim kalıntıları ile kaya mezarları bulunmaktadır.
Konya-Karaman-Silifke yolunun 48. km.sinde bulunan Gökhöyük Obruk Gölü, elips biçiminde bir göl olup, en uzun yeri 325, en kısa yeri de 250 m.dir. Ovanın düzeyinden 20 m. aşağıdaki su yüzeyinde bu genişlik 260-200 m.yi bulmaktadır. Gölün derinliği 35 m. olup, suyu tatlı ve içilebilecek niteliktedir.