Edep Dediğin

Son güncelleme: 29.11.2012 10:36


  • [h=1]noimage
    Edeb dediğin...
    Edeb hayatımızı kuşatan bir kavram. Ancak o yemek, içmek, giyinmek gibi dışa değil içe hitap ediyor. Zaten dinimizin gayesi de, başkaları ile olan münasebetlerde ölçülü hareket etmeyi sağlamak ve hem şahsın hem de toplumun huzur içerisinde yaşamasını temin etmek. Bu da Allah'ın huzurunda bulunma şuuru ile mümkün.

    Yeşilçam’ın unutulmaz karelerindendir; köylü kızın şehirli sevgilisinin gözüne girebilmek için aldığı âdâb-ı muaşeret dersleri. Cahil köylü kızı, sevdiğinin seviyesine yükselebilmek adına tabiri caizse bin dereden su getirir. Edepli olmak için (!) önce başörtüsünü bir tarafa atar. Ardından kıyafetlerini değiştirir. Nedense mini etek, topuklu ayakkabı, kısa kollu ve açık kıyafetler giyinmeyi hiç yadırgamaz. Ne de olsa işin ucunda ‘görgülü’ (!) olmak vardır. Görgü derslerinde önce kafasına koyduğu bir kitapla yürümeyi öğrenir kızımız. Ardından çeşit çeşit yiyeceklerin bulunduğu gösterişli bir sofrada çatal ve bıçakla tanışır. Derken diksiyon dersleri eşliğinde şehirliler gibi konuşmaya başlar. Nihayetinde senaryonun bize dayattığı cahil, görgüsüz, kaba köylü kızı, aldığı eğitim sayesinde edebli bir şehirli haline geliverir.
    Sinema salonlarında işlenen bu sahne, bilinçli bir politikanın ürünüdür aslında. Cumhuriyet’le birlikte halkı acilen Batılılaştırmak hem bir devlet politikası hem de aydınlar katında milli bir görev haline gelir. Öyle ki rafları, emir kipiyle yazılan âdâb-ı muaşeret kitapları süslemeye başlar. Nasıl edebli olunacağı okullarda ders olarak okutulur. Davranış kalıplarına sıkıştırılan, içten çok dışa hitap eden, gösteriş ve riya kokan bu yöntem toplumda da yayılmaya başlar. Nitekim zamanla, dans etmeyi, envai çeşit çatal-bıçak kullanmayı, matmazellerin elini öpmeyi ve gerektiğinde spor, gerektiğinde klasik giyinmeyi, basit bir davranış kalıbından ziyade hangi çağa ve anlayışa mensup olunduğunun bir göstergesi olarak görmeye başladık.
    Halbuki görgülü olmak, edepli davranmak, bu rutin durumlarla sınırlı değil. Çünkü edeb hayatımızı kuşatan, dıştan çok içe hitap eden bir kavram. Biz ebeveyne saygıyı, Kur’an-ı Kerim’de “Anne ve babanıza öf bile demeyin.” uyarısından ilham alarak kazanmadık mı? Akrabaya ziyareti, yakınlara yardım etmeyi, toplumda nasıl davranılması gerektiğini asırlara örnek olan İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) görmedik mi? Sosyal ilişkilerimizi dinimizin prensipleri doğrultusunda oluşturmadık mı? O halde sadece Batı dünyasının dayattığı ahlâkî erdemlerle değil, asıl İslâm’ın edebiyle edeplenmemiz lazım.
    Dilerseniz dinimizin bize öğrettiği edebi yeniden hatırlayalım. Edeb, bir toplumda örf, âdet, kural halini almış iyi tutum ve davranışlar manasına geliyor. Bu tavır, insanın yerinde ve ölçülü davranmasını sağlarken ona her hususta haddini bilip sınırı aşmama melekesi kazandırıyor. Tasavvufî manada ise edeb, daima Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek bu huzurun gerektirdiği şekilde davranma, kâinatta Allah’ın birliğini görerek bütün yaratılmışlara karşı saygılı olma anlamı taşıyor. Ve gerçek edebi de ancak bu mana karşılıyor.
    [h=2]ELİNE, DİLİNE, BELİNE SAHİP OLKelime olarak edeb, Arap alfabesiyle ‘Elif’, ‘Dal’ ve ‘Be’ harfleri ile yazılıyor. İslâm âlimlerinin bir kısmına göre Elif: El, Dal: Dil, Be: Bel anlamına geliyor. Yani tasavvufun temel ahlâk eğitiminden biri olan “Eline, diline, beline sahip ol.” telkinine işaret ediliyor. Zaten insanın bu üç özelliğine sahip çıkabilmesi toplum ve fert ahlâkının temellerinden birini oluşturmuyor mu?
    Âdâb, edebin çoğulu. ‘Âdâb-ı muaşeret’ deyimi geniş olarak ele alındığında insan hayatının bütün yönlerini kapsayan görgü kurallarına karşılık geliyor. Psikolog Ayşe Handan Özkan’a göre doğum, ad koyma, kılık kıyafet, çocuk yetiştirme, yeme-içme, eğitim-öğretim, anne-baba, akraba ve topluma karşı davranışlar, iş ve çalışma ahlâkı, düğün, bayram, ev düzeni, aile fertleri arasında ilişkiler, kadın-erkek ilişkileri vb. gibi hayatın her alanında bu kavramı görmek mümkün. Dolayısıyla görgü kuralları bir toplumun kültürünü de yansıtıyor.
    İnananları, insan-ı kâmil seviyesine ulaştırmayı hedefleyen dinimiz ahlâkî kurallara büyük önem veriyor. Zaten edeb dine ait prensipler sayesinde ruhta kazanılan ikinci bir fıtrat olma özelliği taşıyor. Ancak her dinin, insanı edebli kılmayacağı da bir gerçek. Bizim inancımıza göre bu din ancak İslâm olabilir. Dinimizin neşet ettiği cahiliye toplumundan asırlara örnek olacak keyfiyette insanların çıkması da bunun en açık göstergesi.
    Kur’an-ı Kerim, baştan aşağı bir edeb kitabı olma özelliği taşıyor. Bazı hadis-i şerifler Ezelî Kelam’dan ‘Allah’ın edebi’ olarak söz ediyor. Kelime olarak İlahî Beyan’da ‘edeb’ geçmese de birçok ayet müminlere âdâb-ı muaşeret dersi veriyor. Hucûrat Sûresi, âdâb eğitimi açısından dikkat çekici. Zira bazı müfessirler bu sûreyi ‘ahlâk ve âdâb sûresi’ olarak nitelendiriyor. Toplum hayatında Müslüman ferdin davranışlarını düzenlemeye dair ahlâkî hükümlerin en fazla zikredildiği sûre, Allah’ın dinine, Resûlü’ne, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında konuşma âdabına, dedikodulara kulak asmamaya, duyulan haberi tahkik etmeye, küskünlerin arasını bulmaya, alay ve hakaret etmemeye, sû-i zandan sakınmaya, gıybetten kaçınmaya, tecessüs etmemeye, gizli halleri araştırmamaya, ırkçılıktan kaçınmaya, ihlâsa önem vermeye dair ayetleri ihtiva ediyor.
    [h=2]EDEB, EFENDİMİZ’İN (SAS) HAYATINI YAŞAMAKTIRAhlâkî eğitimde en önemli meselelerden biri rol model şüphesiz. Bu açıdan Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) bir edeb rehberi olarak insanlığa sunar. “Şüphesiz sen en yüce bir ahlâk üzeresin.” buyurularak Allah tarafından övülen Resûl-i Ekrem, “Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim.” diyerek bu açıdan rehber olma özelliğine dikkat çekiyor.
    Ahlâkı Kur’an olan, “Beni Rabb’im edeblendirdi ve ne güzel edeplendirdi.” diyen Efendimiz, günümüzün ve yarının insanının önündeki en güzel edep timsali. İlahiyatçı yazar Bayram Kusursuz’a göre Allah Resûlü’nün edebine riayet, ferdin ve toplumun en önemli kurtuluş vesilesi. Zira O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) edebi bütün bir hayatı kucaklıyor. Zaten edep hususî manada “Efendimiz’in farz ve vacibin dışındaki davranış ve hareketlerine aynen ittiba ve yaşantıyı O’nun hayatına göre ayarlama ameliyesi” demek.
    Allah Resûlü’nün insanlığa rehberliği bilim dünyası tarafından da kanıtlanan bir gerçek. Bireyin ahlâk gelişimini en geniş manasıyla inceleyen ABD’li psikolog ve akademisyen Lawrence Kohlberg, ahlâkî gelişimi altı evrede ele alıyor: İlk evre ceza ve itaat, ikinci karşılıklı çıkara dayanan alışveriş, üçüncü kişiler arası uyum, dördüncü kanun ve düzen, beşinci sosyal sözleşme eğilimi, altıncı evrensel ahlâk ilkeleri eğilimi. Kohlberg’e göre normal bir insan, bu evrelerin içinde dördüncü seviyeye kadar çıkabilir. Çok az insan altıncı evreye ulaşabiliyor. Kohlberg, bu evreye ulaşan en iyi örnek olarak Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) gösteriyor.
    Dolayısıyla edebi son şekliyle ve en güzel biçimde temsil eden Allah Resûlü’nü örnek almak günümüz insanının en önemli vazifesi. Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem) da “Bana en sevimli olanınız kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız ahlakça en güzel olanlarınızdır.”, “Mümin güzel ahlakıyla gece ibadet eden gündüz oruç tutan kimselerin derecesine erişir.” hadisleriyle ümmetini bu konuda teşvik ediyor. Bütün insanlara örnek olacak bir edeble yaratılmış olmasına rağmen Habib-i Zişan Efendimiz’in, her gün dile getirdiği, “Ey Allah’ım beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevk et. Bunların en iyisine Senden başka sevk eden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan da koru, kötü amel ve ahlâktan koruyacak olan yine ancak Sensin.” duasına bizim daha çok ihtiyacımız var sanırız.
    Cenâb-ı Hakk’ın arzu ettiği edep ve görgüye sahip olmak istiyorsak, Efendimiz’i örnek almamız en doğrusu. Ancak bu şekilde başta Allah ve Resûlü’ne sonra da diğer peygamberlere, topluma, anne-babamıza, eşimize, kardeşimize, akraba ve çocuklarımıza karşı gerçek manada edebli davranabiliriz. Bu tavrın kişiliğimize yerleşebilmesi için çeşitli yollar izleyebiliriz. Bayram Kusursuz, edebe ulaşmanın yollarını şöyle sıralıyor: “Edebli insanlarla birlikte olma, edebi hayatına hayat kılmış insanlara benzemeye çalışma, kötü arkadaşı ve çevreyi terk etme, nefsimizi güzel hasletleri kazanmak için zorlama, sünnetleri uygulamaya çalışma, hatalarımızı bize bildirecek olan arkadaşlar edinme, sık sık nefis muhasebesi yapma…”
    Ahlâkî erdemler tam manası ile insan fıtratına yerleştirilmezse edeb sadece toplum içerisinde uygulanan bir haslet haline geliyor. Bu da toplum içerisinde görgü kurallarına ve insanlarla ilişkilerine özen gösteren kişilerin yalnız kaldıklarında ya da aileleri ile birlikte olduklarında ahlâkî kurallardan taviz vermesine sebep oluyor. Oysa dinimize göre edebin en büyüğünün Allah’a karşı olması, her an O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasına göre her ortamda aynı şekilde hareket edilmesi gerekiyor.
    Psikolog Özkan, görgü kurallarının insan fıtratına yerleşmemesi ve gösteriş olarak algılanmasını, ahlâkî eğitimin verilişindeki yanlışlıklara bağlıyor. Ona göre görgü kuralları, insanın iç dünyasında yer edinmediği sürece, insanın üzerinde emanet gibi durur. Korkutularak, ceza verilerek öğretilen görgü kuralları, insanın iç dünyasında tam anlamıyla yer bulmaz. Bu sebeple insanlar sürekli başka insanların beklentisi doğrultusunda davranmaya çalışır. Yalnız kaldıklarında ise kendileri olur.
    [h=2]ÇOCUKLARA AHLâKî EĞİTİMİ YAŞAYARAK VERİNEdebin insan hayatının genelini kapsaması açısından çocuk yaşta alınan ahlâkî eğitim büyük önem taşıyor. Görev ise anne-babalara düşüyor. Aile terapisti Fatma Yaşar Ekici, çocuğun içinde yaşadığı ailede sevgi, saygı, güven, destek ve huzurun var olmasının önemine işaret ediyor. Ekici’ye göre ahlâkî eğitimde en önemli nokta tutarlı olmak. Yani çocuğun evde birincil derecede muhatap olduğu kişilerin inanç, tutum ve davranışlarının tutarlı olması gerekiyor. Aynı zamanda evde öğrenilen etik değerlerin okulla da paralellik göstermesi lazım.
    Ekici, aile ortamında çocuğa tutarlı bir terbiye ve eğitim vermenin yollarını ise şöyle sıralıyor:
    Çocuğunmuhatap olduğu yetişkinlerin örnek davranış modelleri sergilemesi.
    Anne-babalarınaçıkça belirlenmiş ve sınırları kesin olan mantıklı kurallar koyması.
    Günlükyaşam içinde ahlâk eğitimine ilişkin aktivitelerin çocukla birlikte yapılması.
    Doğruve yanlışlar hakkında çocukla yaşına uygun şekilde konuşma.
    Ahlâkîdeğerler hakkında çocuklarla birlikte kitaplar okuma.
    Uygundisiplin yöntemleri kullanma.
    Çocuklarınkişilik özelliklerini dikkate alma.
    Çocuğun ahlâkî kurallar hakkında sorduğu sorulara uygun ve yerinde cevaplar verme.
    İster çocuklukta ister sonradan öğrenilsin İslâm âdâbının gayesi, insanları Rabb’imizin beğendiği bir edeble süsleme, başkalarıyla olan münasebetlerinde ölçülü hareket etmelerini sağlama, hem şahsın hem de toplumun huzur içerisinde yaşamasını temin etme. Bu edebe ulaşmak ise kısır bir şekilde çatal-bıçak kullanmak, şık kıyafetlerle dolaşmak ya da sadece toplum içerisinde özenle seçilmiş kelimelerle konuşmakla değil, ancak ve sadece Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkını şiar edinmekle mümkün.





#29.11.2012 10:36 0 0 0