Bütün öğrencilerinde, kendisi gibi bir öğretmen olmak iştiyakını uyandırmıştı. Öyle de oldu. Başka mesleklerde başarılı birçok öğrencisi de, hep insan ve eğitimci yanlarıyla temayüz ettiler. Sevgi merkezli eğitimin sihrini, büyüsünü yakalamıştı hocamız.
Büyü kelimesinin ilk ve öncelikli çağrışımı tabii ki olumsuz ve kötüdür. Fakat benim hocam, kelimenin tam manasıyla büyülerdi bizi…Seksenine merdiven dayamış bir hocanın, ilkokulu yeni bitirmiş talebelerine, “Çıkmayalım hocam, lütfen devam edin!” dedirtmesi, başka nasıl açıklanabilir ki? Daha oyun çocuğu yaşında olan öğrencileri, onun tebessüm dağıtan nurlu nasiyesiyle ilk karşılaştıkları an, farklılığını hemen hissetmişlerdi.Çünkü onun sadece yüzü gülmüyor, bütün varlığı gülüyordu. Karşısında sıralanmış olan gençleri, bir okulda okutacağı öğrenciler olarak değil, Allah’ın kendisine sunduğu bir ikram gibi görüyordu. Bunu da öğrencilerine açıklamaktan hiç çekinmiyordu: “Siz, bu yaşımda Rabb’imin bana sunduğu büyük bir hediyesiniz. Bu ihsanın şükrünü ödemekten acizim. Zira, koca şehirde, siz çıkarıldınız karşıma… Siz seçildiniz. Sizin için de ben seçildim, bunca öğretmen arasından… Karşılaştırıldık… Bu, asla bir tesadüf değildir. O halde bu buluşturulmanın hakkını vermek mecburiyetindeyiz. Siz, anlamaya, öğrenmeye çalışacaksınız, ben de anlatmaya, öğretmeye... Yani birbirimize muhtacız. Birbirine muhtaç olanlar, birbirine yardımcı olup işi kolaylaştırmalı, böylece akıllı varlıklar olduklarını göstermelidirler.”O sınıfın öğrencileri, o hocayı tanıdıktan sonra kendilerini özel kişiler olarak gördüler. Onlar sıradan ve sürüden, önemsiz ve değersiz rastgele kimseler değillerdi. Onlar, geleceğin maddî, manevî mimarları olacaklardı. Her şeyden önce iyi ve dürüst insanlar olacaklardı. Çünkü, her meslekten önce olunması gereken şey, ‘insan olmak’tı. “Aslanlarım, kaplanlarım, tosunlarım, kahramanlarım” diye başlardı söze. “Yaşım müsait olsaydı da, sizlerin vatanımıza, milletimize yapacağınız mühim hizmetleri görebilseydim.” derdi.Sınıfta, üzülen, ezilen, morali bozulan biri varken, derse başlamazdı. Önce yüzleri güldürür, gönülleri mutlu ederdi. O mübarek eli, teneffüs saatlerinde, tenhada yakaladığı bir fakir öğrencisinin cebine dolu dalar boş çıkardı. Her dersinde şakalar yapar, fıkralar anlatırdı. İkazlarını sınıfın bütününe yöneltir, arkadaşlarının yanında haylazlık yapanları incitmezdi.Derste çok hareketliydi. Yaşından beklenmeyecek derecede aktifti. Tahtayı mutlaka kullanır, sorularla sınıfı canlı tutmaya çalışırdı. Giyimine onun kadar özen gösteren bir başkası olamazdı. Elbisesi daima çok temiz ve ütülü, karlı buzlu günlerde dahi ayakkabısı pırıl pırıldı. Bunu nasıl yaptığını merak eden öğrencileri, sonunda onun okulda yedek ayakkabı bulundurduğunu öğrenip şaşırmışlardı. “Ama neden bu kadar hassasiyet?” diye sorunca da, “Sizden istediğim her hususta, sizden daha önde olmalıyım.” cevabını almışlardı.Sınıfının zayıf öğrencilerini, dersten bir saat önce okulda toplar, onları çalıştırırdı. “Bu karda, kışta sabah çok erken, neden yollardasınız? Diğer öğretmenler gibi okul saatinde gelmeniz yeterli.” diyen yöneticiye, “Bazı çocuklar, diğerlerine göre daha geç öğreniyor. Ben erken gelip onlarla buluşuyorum ve ders saatine kadar onların eksik bilgilerini tamamlıyorum. Böylece hem sınıfta başarılı arkadaşlarına karşı mahcup olmuyorlar; hem de ilmi, öğrenmeyi, okulu, daha çok seviyorlar.” demişti.Bütün öğrencilerinde, kendisi gibi bir öğretmen olmak iştiyakını uyandırmıştı. Öyle de oldu. Başka mesleklerde başarılı birçok öğrencisi de, hep insan ve eğitimci yanlarıyla temayüz ettiler. Sevgi merkezli eğitimin sihrini, büyüsünü yakalamıştı hocamız Osman Sandaloğlu. Bu sebeple vefatından yarım asır sonra bile unutulmuyor, hatıraları dillere destan oluyor. Bu da gösteriyor ki, öğretmenler, onun metodunu, geliştirmek ve güncelleştirmek zorundadır. Eğer mesele eğitmekse, öğretmenlik bir sevda olmalı, kafadan önce kalbe girme mesleğine dönüştürülmeli. Zira, başka türlü, eğitim olamaz ve dolayısıyla da insan yetiştirilemez…