Sevgiden “sevgi yok” sözcüğü türeten, yürek gibi hayati bir organı içindeki aşk ve sevgi susuzluğuna inat yüreği su edip gözlerinden akıtan, volkanik afetlere gebe mağma gibi; bağırma ve haykırma potansiyelindeki çığlıkları “sustum” ve “sus oldum” gibi kendi başına vasat kelimelere sığdıran, ve bu kelimeleri taşınamaz ağırlıklara gark eden metamorfoz yeteneğin; çıkmazları çözüme, olmazları olura, karanlığı ışığa, özlemleri vuslata, uzakları yakına çevirmek gerektiğinde nerde?... dönüşüm… değişim… metamorfoz… imkansız mı? Değil….
Sadece ince kelimelere sızan kalın anlamlar yükleyerek devamlı sitem etmek, faili bilinmeyen bir suçun adalet arayışına girmek, muhatabı olmayan bir yerlerden imdat dilenmek, bütün ikazlara rağmen oyuncağını her sefererinde kırıp, kırıkların üzerinde oturup ağlayan çocuklar gibi gözlerden yaş süzmek.Gözler de yaş olmak… Ve her kırdığı oyuncaktan kalanlara her seferinde arkasını dönüp giderek bıraktığı viranelerden gelen çığlıkları kulakları tıkayıp, yürek paralayan feryat ve figanlara başka ad koyup vicdanı ile barışıp uyumak. Sus olmak…
ineği besleyen otu, inekteki sütü, sütteki yağı, yoğurdu, peyniri ve onların üreteceği yemek türlerini, yemek türlerinin yiyen vücutlara sağlayacağı faydaları araştırmaya, geliştirmeye ve üretkenliği arttırmaya üşense idi veya es geçse idi insanoğlu nasıl bir fasit daire içinde dönenir dururdu? Ottan süte ve gıdaya, gıdadan üretkenliğe uzanan değişim de bir metamorfoz… yürekten gözyaşına dönüşen, gözyaşından buhara dönüşen duygular da metamorfoz…
neden üretmek varken bu tüketiş, yani azaltmak, yani bitirmek, yaşanılası bunca güzellik varken , yeşertmek varken, yaşatmak varken, arttırmak varken bu azraile öykünme niye?...
hadi “ hiçbir şey yoktan var, vardan yok edilemez” fizik kuralına inat yüreği göz yaşı yapıp tüketen metamorfozcu insan kardeşlerim! Bırakın ağlamayı, bırakın sitemi şiirlerde, şarkılarda, makalelerde bas bas bağırmayı, bırakın artık hıçkıra hıçkıra ağlamayı… sebebe inin, kaynağına inin ve bu konudaki kendi payınıza inin… “ gülümsedim mi ki gülüşler biçeyim, güldürdüm mü ki güleyim, sarıldım mı ki sarmalanayım?” diye sorun kendinize… ağlattıklarınız mı çoktur ağlatanınız mı? Toplayın, ekleyin, çarpın, çıkarın, bölün… o ne? Neden şaşırdın ki sonuca? Yıktığın onca gecekondunun yerinde neden yok pırıl pırıl bir bina? Yerine bina yapmayacak veya yapamayacak kadar müteahhit değilsen nasıl reva gördün yıkarken aslan taşeron kesilmeyi? Kaç defa dönüp baktın yıktığın viranelerde her birine milyonlarca hatıra, gülüş, sıcak ve samimi sevgilerin sindiği o boynu bükük tuğlalara? Kenara savrulmuş uydurma yağ tenekelerinden yapılma saksılarda sevgi ile fışkırmış o güzelim çiçeklere… baktın mı hiç geride ne kaldı, "ne kalmasını sağladım?" diye? her yıkım yorgunluğundan sonrası bir hafta-on gün dinlenme süresi konduların yıkım heyulasında, oranda buranda oluşmuş sıyrıkların iyileşmesine, silinmesine yetiyor mu gerçekten? Granitten değil, duygusuz değil diye haykırdığın yüreğine çizilmiş çizgilere ne çare?... yoksa granitten mi, yoksa zaten hiç çizilmedi mi, iz kalmadı mı, kalmayacak mı o yürekte? Hiç düşündün mü?
Yaratan güç konuşma özgürlüğü vermişken dile, susmak ve susturmak niye? Gitmek kadar kalma ve gelme hakkı ve görevi de verilmiş ayaklara neden hep gitme misyonu? Giden ayaklar mıdır, susan dilin kendisi midir, sızan göz yaşları bu kadar mahir midir? Yoksa bir yöneten, yön veren, yönlendiren var mıdır? Duyamadım… beyin mi?
Beynin idare mekanizması metamorfozları, değişimleri iyiye ve güzele yönlendirsin diye sadece duygu boyutu ile paralel sadece insana mahsus değil midir? Gelmek yerine gidişi, konuşmak yerine susuşu, gülmek yerine göz yaşını reva gören beyin nasıl bir duygudan beslenir ki bu eylerim tersini yani olumlu taraflarını yapmaz?
oyuncaklarını kırma çocuğum! Kırıkları üzerinde gezinip kanama bebeğim! Ve bu kırıklara ağlama çocuğum! Bak, insanlık bu kırma eğilimini büyüyünce daha büyük yıkımlara kanalize ediyor bebeğim! Daha büyük oyuncaklarla adı savaş olan yıkımlar yapıyor çocuğum! Oyuncaklar geliştirip atıkları metamorfozla oyuncağa dönüştürüp çocukları sevindireceklerine çocukların oyuncaklarını parçalamakla, babasını öldürmekle meşgul oluyorlar bebeğim! Sen büyüyünce yıkanlardan, çocuk ağlatanlardan, yürek parçalayanlardan olma e mi bebeğim!!??.. çiçekleri, gelincikleri, ekinleri ateş tarlasına dönüştürme, vurma ateş toplarınla yüreklerin ortasından e mi çocuğum?!... yıkmazsın e mi bebeğim? Yakmazsın e mi çocuğum? Belki yaktığın yüreklerdeki yangına damlatmaya göz yaşı da yoktur birilerinin bebeğim!... oysa ki su hayattır… hayat ver bebeğim! Yürekleri tüketip buharlaşan göz yaşıyla tüketmeyi ben öğretmedim…..