bilim nedir - bilimin özellikleri - bilim kurgu - bilim ve umurBilimi anlamak ne demektir? Bilimi anlamak bizi hangi düşünce tuzaklarından koruyabilir? Bilim ve demokrasi,
bilim ve düşünce özgürlüğü arasında bir bağlantı var mıdır? Bilimi kültürümüzün bir parçası yapmazsak bizi
bekleyen tehlikeler nelerdir?
Britanyalı bilimci ve bilim tarihçisi J. D. Bernal (1901-1971), Modern Çağ Öncesi Fizik (1972) adlı kitabında “görmek” ile “anlamak” arasındaki ilişkiye şöyle dikkat çeker: “Görmek” sözcüğünü kimi zaman “anlamak” ile eşanlamlı olarak kullanırız; yani “anlıyorum” sözcüğü aslında “aradaki bağlantıyı görüyorum” anlamını taşır.”
Bu bölümde “bilimi anlamak” konusu üzerinde duracağız. Albert Einstein (1879-1955)
Richard Feynman (1918-1988, Fizik Nobel 1965), Altı Kolay Parça'da (1963) "anlamak"la kastettiğimiz şeyin bir satranç oyununu seyretmeye benzetir. Eğer yeterince uzun zaman seyredersek kuralların bir kısmını yakalayabiliriz. "Satranç oynuyorsanız kuralları öğrenmenin ne kadar basit olduğunu, buna karşılık doğru hareketi seçmenin ve bir oyuncunun niye o hareketi yaptığını anlamanın ne kadar zor olduğunu biliyorsunuzdur. Aynısı doğa için de geçerli, sadece biraz daha fazlası." Oyunun kuralları denen şey, bizim doğa yasaları dediğimiz kurallardır. Ancak Feynman bütün kuralları henüz bilmediğimizi, bilsek bile yapılan her hareketi anlamamızın imkanı olmadığını belirtir.
Bilim, doğayı anlama çabası, doğayla bir diyalogdur. Doğanın nasıl işlediğini araştırmak ve sorunları bizzat doğaya başvurarak çözmektir. Bunun için bilimsel bilgi, ölçüme, kanıta dayanan bir bilgi türüdür. Evrensel bilgidir. Sınanabilir bilgidir. Bilimsel bilgi, bizi batıl inançlardan korur; hatalarımızı görmemizi ve düzeltmemizi sağlar. Bunun için insanlığın ilerlediğini gösteren en büyük kültür olgusu, bilim ve onunla artık bütünleşmiş bulunan teknolojidir.
Bilimi anlamanın bir parçası, bilim adamlarının görüş ve önerilerine başvurmaktır. Kanser tedavisi konusunda önemli katkıları olan Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri’nde (1979) önsözünü aşağıda paragrafla bitirmektedir:
“ Bilim, kendi içimizde ve çevremizde olan bitene açıklama aramaktır. Anlaşılmaz, karanlık, esrarlı olanı, temel kanunlar keşfederek açıklama ve anlaşılır yapma işlemidir; dizginlenmiş meraktır. Merak, insandaki en temel dürtülerden biridir. Çocukken meraklarımızla, serbestçe, hiç utanıp çekinmeden bir tür “bilim yaparız”. Yaşlandıkça, bize zevk veren, bilgi sağlayan bir dürtümüzü bastırırız. Bu düşüncelerle bilimi başkaları için de zevkli yapma çağrısını hoşnutlukla kabulleniyorum.”
Bilim ve Umut
Amerikalı bilimci Carl Sagan (1934-1996), kozmoloji çalışmalarına büyük katkılar yapmış ve bilimin halka anlatılmasında parlak bir öğretmen olmuştur. Aşağıda C.Sagan’ın Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı (1995) adlı şaheserinden bir bölüm aktarıyorum.
alt “Bilimin henüz anlamadığı çok şey, çözülmeyi bekleyen çok gizem var. Onlarca milyar ışık yılı genişliğinde, on-on beş milyar yıl yaşındaki bir evrende sonsuza dek yanıtsız kalacak sorular da olabilir kuşkusuz. Her geçen gün yeni bir sürpriz karşısında şaşkınlığa düşüyoruz. Öte yandan, Yeniçağ ve din yazarları, bilim adamlarının “her şeyin buldukları kadarından ibaret” olduğuna inandıklarını öne sürüyor. Bilim adamları, birinin demesinden başka hiçbir kanıtı olayan gizemli iddiaları reddedebilir; ama doğaya ilişkin her şeyi bildiklerini asla düşünmezler.
Bilim kusursuz bir bilgi aracı olmaktan çok uzak. Vardığımız nokta, şu ana değin yapabildiğimizin en iyisinin bizi getirdiği yerdir. Bu bağlamda da birçok diğer bakımdan olduğu gibi, demokrasiyi andırıyor. Kendi başına bilim, insanların izlemesi için çeşitli yollar belirleyip bunları dayatamaz; ancak alternatif yolların olası sonuçları konusunda aydınlatıcı olabilir.
Bilimsel düşünme, her şeyden önce yaratıcı ve disiplinlidir. Başarısında esas olan da bu özellikleridir. Bilim bizi, önceden bildiklerimiz ya da sandıklarımızla uyuşmasa da gerçekleri kabul etmeye çağırır. Alternatif hipotezler geliştirip gerçeğe en uygun düşenleri belirlemeye yönlendirir. Bizleri, dini düşünceye aykırı görünse de yeni fikirleri sınır tanımaz bir açıklıkla kucaklayan yaklaşım ile hem yeni hem de eski fikirleri aman vermeksizin sorgulayan kuşkucu yöntem arasındaki hassas dengede tutmaya çalışır. Bu tür bir düşünce sistemi, değişim çağı olarak niteleyebileceğimiz günümüzde, demokrasi için de esastır.
Bilimin başarılı olmasının nedenlerinden biri, özünde bir hata düzeltme mekanizması ile birlikte yapılanmış olmasıdır. Kimileri bunu fazla genel bir niteleme olarak görebilir; ama bence, yaptığımız her özeleştiride, fikirlerimiz dış dünyayı bakış açımıza katarak her sorgulayışımızda bilim yapmış oluyoruz. Rahatımıza düşüp eleştiriden kaçındığımız, umutlarla gerçekleri birbirine karıştırdığımız her defa da sahte bilim ile batıl inanış çukuruna yuvarlanıyoruz.
Az da olsa veri sunan her bilimsel rapora, hiçbir bilginin eksiksiz ya da kusursuz olamayacağının sessiz ama ısrarlı anımsatıcısı olarak bir de hata çubuğu eşlik eder. Bu, bildiğimizi düşündüklerimize ne ölçüde güvendiğimizi ortaya koyan bir göstergedir. Hata çubukları küçükse, deneysel bilgimizin doğruluk değeri yüksektir; çubuklaın büyüklüğü bigimizin kesinliği ile ters orantılıdır.
Bilim adamları, dünyayı anlamak için yaptıkları girişimlerin doğruluk değerini belirlemek konusunda –geçersiz kılınmaya son derece açık tahmin ve hipotezlerden, ileyiş ilkelerinin sistematik olarak defalarca sorgulanmasıyla doğrulanan doğa yasalarına değin- genellikle dikkatlidirler. Olağan durumlarda geçerli olsalar da kusursuz doğa yasalarımızın açıklamaya yetmediği, hatta düzeltme gerektirdiği, karadeliklerin ya da elektronların iç yapısı, ışık hızına yakın hızlar gibi daha önce incelenmemiş yeni koşullar söz konusu olabilir.
İnsanlar mutlak doğruluk için yanıp tutuşabilir, peşine düşebilir, hatta belli dinlerin partizanlarının yaptığı gibi, doğruya ulaştıklarını öne sürebilirler. Ne var ki bilim tarihi-insanlara sunulan ve doğruluk değeri en yüksek olan bilgi birikimi- mutlak doğruluğa asla erişememek koşuluyla, anlayışımızda en fazla sürekli bir gelişmeyi, hatalarımızdan ders almayı, evrene ilişkin bilgilerimizi sınırlar içinde de olsa artırmayı umabileceğimizi öğretiyor.
Hata çamuruna daima bulanacağız. Her kuşak, en fazla, hata çubuklarını biraz daha küçültüp, veri dağarcığını bir parça daha genişletmeyi umabilir. Hata çubuğu, bilgimizin güvenilirliğinin en somut özdeğerlendirmesidir. Kamuoyu anketlerinde sık sık “artı ya da eksi yüzde 3’lük hata payı ile birlikte” şeklinde hata çubukları görürsünüz. Her meclis konuşmasına, her televizyon reklamına, her söyleve hata çubuğu ya da benzeri bir açıklamanın eşlik ettiği bir toplum düşünün.
Bilimin en önemli kurallarından biri, otoriteden gelen açıklamalara güvenmemektir. (Kendileri de birer primat olan ve başatlığa dayalı hiyerarşilerde yaşamak zorunda kalan bilim adamları bu kurala her zaman uymuyorlar kuşkusuz.) Otorite kaynaklı açıklamaların hatalı çıktığı çok sayıda acı örnek yaşandı. Yöneticiler de herkes gibi, savlarını kanıtlamak zorundadır. Bilimden bağımsızlığı ve zaman zaman geleneksel bilgeliği kabullenmedeki isteksizliği, otoriteyi daha az özeleştirel öğretiler ya da yüksekten atılmış savalar sunabilen tehlikeli bir merci kılıyor.
Bilim bizlere dünyayı olmasını istediğimiz değil, olduğu şekliyle kavramayı amaçlayan bir daldır. Bu nedenle bilimsel bulgular her zaman anlaşılır ya da doyurucu gelmeyebilir. Kimi kez, aklımaza yer etmiş bir yargıdan kurtulup yenisini kabullenmek bir parça çaba gerektirir. Bilim bir yönüyle oldukça basittir. Karmaşıklaşmasının nedeni, dünyanın – ya da bizim- karmaşık olmamız. Çok zor gelmeye başladığı (ya da bize yetersiz eğitim verildiği) için bilimden uzaklaşmaya başladığımızda, geleceğimizi yönlendirme yetisinden vazgeçmiş oluruz. Gelecek için oy hakkımız elimizden alınır ve özgüvenimizi yitirmeye başlarız.
Öte yandan, biraz daha dişimizi sıkıp bilimin bulgu ve yöntemlerine ulaşmayı, bu bilgileri anlayıp kullanmayı başardığımızda ise büyük bir doyum hissi yaşarız. Bu herkes için, ama özellikle- öğrenmek için bitmez tükenmez bir hevesle doğan- çocuklar için geçerlidir: Bilimin şekillendirdiği bir gelecekte yaşamaları gerektiğinin bilincindeyken, genellikle ergenlik yaşlarında bilimin kendileri için olmadığına karar veren çocuklar için. Bilimi öğrenme ve diğerlerine öğretme deneyimlerimden biliyorum ku, soyut terimlerin birden anlam kazanmaya başlaması, tüm o formüllerin ne anlamaya çalıştığının kavranması, derin gizlerin basit gerçeklere dönüşmesi harika bir histir.
İş doğayı açıklamaya geldiğinde, bilim derin bir saygı ve hayranlık uyandırır. Anlamak, küçücük bir köşesinden tutuyor da olsak, kozmosun büyüklüğüne karışmayı, içinde eriyip onunla bir olmayı kutlama törenine dönüşür. Dünya çapında süregelen bilgi toplam süreci, zaman içinde bilimi uluslararası, kuşaklar arası bir paylaşıma dönüştürür.
Ruh (spirit) sözcüğü, Latince “solumak”tan geliyor. Soluduğumuz şey, yoğunluğu düşük de olsa, bir madde olan havadır. Genellikle başka bir anlamda kullanılsa da “ruhsal” sözcüğünün maddeden (beyni oluşturan madde de dahil olmak üzere) başka ya da bilimsel gerçekliğin ötesinde bir anlam taşıması gerekmiyor. Yeri geldikçe bu sözcüğü ben de kullanıyorum. Bilim ruhaniyet ile yalnızca uyumlu değil, onun kaynağıdır da. Işık yılları ile ifade edilen bir ölçekte, çağlar içindeki yerimizi kavradığımızda, yaşamın karmaşıklığını, güzelliğini ve inceliğini keşfettiğimizde, tüm bunlara bir de ocoşkunluk ve tevazu eklendiğinde hissettiklerimiz ruhsaldır elbette. Büyük sanat eserleri, müzik, edebiyat ya da kendilerini insanlığın mutluluğuna adamış Mohandas Gandi, Martin Luther King, Jr. gibi insanların cesareti sözkonusu olduğunda hissettiklerimiz de öyle. Bilim ve ruhaniyetin birbirlerini içermez oldukları şeklindeki düşünce ikisine de haksızlık ediyor.
Bilimi anlamak güç olabilir. Bilimsel gerçekler yerleşik inançlara meydan okuyabilir. Ürünleri siyasetçilerin ya da sanayicilerin ellerine teslim edildiğinde, kitle tahrip silahlarına ya da çevre için ölümcül tehditlere dönüşebilir. Ancak, gözden kaçırılmaması gereken nokta, bizlere armağanlar sunduğudur.
Her bilim dalı, örneğin paleontoloji, geleceği göremezken birçoğu da gelecek konusunda yetkin tahminler yapabilecek güçtedir. Bir sonraki Güneş tutulmasının tarihini merak ediyorsanız, büyücülere ya da gizemli güçlere değil bilim adamlarına gidersiniz. Onlar size tutulmayı Dünya’nın neresinden, ne zaman gözleyebileceğinizi, kısmi mi tam mı yoksa halkalı bir tutulma mı olacağını söyler. Bilim sayesinde, bin yıl sonraki bir tutulmayı bile dakikasına kadar tahmin edebiliyoruz. Anemi hastalığınızdan kurtulmak için bir üfürükçüye giderek üzerinizdeki büyüyü kaldırmasını isteyebilir ya da B12 vitamini almayı deneyebilirsiniz. Çocuğunuzu çocuk felcinden korumak için dua edebilir ya da aşıya götürebilirsiniz. Doğmamış çocuğunuzun cinsiyetini öğrenmek için birinin altına makas diğerinin altına bıçak konulmuş iki minderden gözünüze kestirdiğinize oturmaya ne dersiniz? (Makassa kız, bıçaksa erkek- yoksa tam tersi miydi?) Aslında bu o kadar da kötü bir yöntem değil; doğru çıkma şansı yüzde elli. Ama gerçekten duyarlı bir yöntem istiyorsanız (örneğin yüzde 99’luk kesinlik) amniyosentez ya da ultrasonu deneyebilirsiniz.
Kendilerine gaipten haber vererek geçerli kılmaya çalışan dinlerin sayısını düşünün. İnançlarını tazelemek ya da güçlendirmek için kaç kişinin bu belirsiz, sonuçsuz kehanetlere başvurduğuna bir bakın. Peki bilimin tahminsel kesinliğine ve güvenilirliğine sahip bir din çıktı mı hiç? Eminim dünyada, gelecekten haber veren, biliminkine eşdeğer, kusursuz ve tekrarlanabilir bir yöntem edinebilmek uğruna çok şey yapmaya hazır olmayan tek bir din bile yoktur. Bu bakımdan yaşamımızda blimin yerini hiçbir kurum tutamaz.
Peki bu bilimin sunağında tapınmak mı? Aynı derecede keyfi iki inancı birbirinin yerine koymak mı? Bence değil. Bilimin doğrudan gözlenir başarısı, her zaman savunduğum aklın yolundan gelir. Bizler için daha yararlı başka bir şey olsaydı, o zaman onu savunurdum. Bilim kendini felsefi eleştiriden muaf mı tutuyor? Kendisini “gerçek” konusunda tekel mi ilan ediyor? Bin yıl sonraki Güneş tutulmasını bir kere daha düşünün. Geleceğe ilişkin ne gibi öngörülerde bulunduklarını, hangilerinin belirsiz hangilerinin kusursuz olduğunu ve –herbiri insanın yanılabilirliğinden etkileneceğine göre- kaçının hata düzeltme mekanizması içerdiğini dikkate alarak, aklınıza getirebildiğiniz kadar çok öğretiyi birbirleriyle ve bilim ile karşılaştırın. Sonra da şöyle bir düşünüldüğünde işe yarar görünen (işe yarar hissi veren değil) birini seçin. Farklı öğrenciler oldukça ayrı ve bağımsız alanlarda birbirine üstün geliyorsa (birbirleriyle çelişmedikleri sürece) birkaç öğretiyi aynı anda seçebilirsiniz. Putperest olmak şöyle dursun, sahte putları gerçeklerden ayırabilmenin yoludur bu.