Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşunda önemli tarihlerden biridir 19 Mayıs. Kurtuluş için atılan ilk adım. Samsun'dan yola çıkan Bandırma vapuru, vapurdaki çakı gibi subay Mustafa Kemal'in azmi, arkasına ulusun iradesini yığabilecek yetenek, cesaret, özgüven ve kararlılık.
1938'de "Gençlik ve Spor Bayramı" adı altında ulusal bayram olan bu önemli gün; 12 Eylül'den sonra "Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanmaya başlandı. Atatürk karşıtlarının aşırılaşan cüretkarlıklarının çoğaltılışına tanık oldukça, anma ile anlama arasındaki fark kendisini daha çok hissettirir oldu.
"Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir" diyerek çağdaş bir ulus yaratmak için bir dizi devrim hareketine girişen Atatürk'ün, ulusun iradesini üstün kılan anlayışla kurduğu devletin, çağdaş ülkeler düzeyine ulaşması için bilgili, bilinçli yurttaş oluşturma projesinin ilk ayağı harf devrimi olmuştur. (Osmanlı'da okur yazarlığın erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4 gibi rakamlardan söz edilmekte...)
Ulusun iradesinin toplanıp belirdiği Büyük Millet Meclisi'nin kurulduğu 23 Nisan gününü de çocuklara armağan eden Atatürk'ün çocuk ve gençlere verdiği önem, gelecek tasarımını, kurulan genç devletin yaşatılmasında yapı harcı olacak nesiller üzerinden yaptığının göstergesidir. Bugün karşılaştığımız sorun; yalnızca çocuk ve gençlere anma üzerinden verilen sığ bilgiler ile sınırlı değildir. Kasıtlı olarak tarihi saptırarak Atatürk'ü karalama çabası içinde olan ve din üzerinden kurgulanan ideolojinin kıskacına alınan genç beyinler, kulaktan dolma bilgilerle Cumhuriyet'in temel felsefesini kavramadan sorgulama düzeyine çekilmekteler.
Çağdaş uygarlıklar düzeyine yükselmek amacı, Batı'ya öykünerek değil, Batı'ya rağmen gerçekleştirilmek istendi. Batılılaşma çizgisi Batı'nın istediği ile değil, Türkiye'nin tercihleri ile şekillendi. Bugün Batı için, Batı istedi diye, Batı'ya yaranma kaygısı ile yapılanlar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş felsefesine aykırıdır.
Batı Türkiye'nin içine iyice nüfuz ederken, Türkiye Batı'nın değerlerinin çok uzağına yine Batı'nın marifetiyle savruluyor. Tam da ulusun iradesinin güçlendirilip, devletin ulusla güçlenmesi gereken süreçte, devlet gücü ile ulus baskılanarak, ulus-devlet sorgulatılırken; sanki Batı'da ulus devletler çözülüyormuş gibi gerçeği yansıtmayan tartışma başlıkları ile de akıllar karıştırılıyor.
Demokrasinin başatlığına her vesile ile gönderme yapılan bir süreçte, Türkiye'nin kendisini nasıl tanımladığından çok, nerede bulunduğuna bağlı olarak Batılı, Avrupalı ve küresel kavramları etrafında bir değerlendirme yapılabilir. Türkiye demokratikleşmesini tamamlamadan tüm bu değerler Türkiye'yi istila ettiği için, ülkenin potansiyelinden küresel güçler; kendi güçlerini bileyecek şekilde yararlanabilmektedirler.
Küreselleşme kavramının empoze ettiği yerel kültür, yerel kimlik, yerel otorite söylemlerini içeren yerelleşme ulus devletin egemenliğine karşı geliştirilen anahtar kavram, bunun ekonomik ayağı özelleştirme, sosyal tabanı sivil toplum; aidiyetlerin referansı ya din, ya etnik veya her ikisi olunca ve bunların etki alanını genişletmek için "insan hakları"na dayanılınca; neyin araç, neyin amaç olduğu birbirine karışıyor. Bu süreç en büyük zararı kamusal alana verirken, sosyal aktörleri ön plana çıkarıyor; siyasal alanı, dolayısı ile ulus devleti ve ulus devletin ekonomisini zayıflatarak güdümüne alıyor.
Türkiye'nin önündeki en önemli engel kendi içindedir. Demokratikleşmede yeterice zaman yitiren, dış dinamiklerce güdümlenen, Avrupa bütünleşmesinde yer alma kaygısıyla demokratikleşme çabasını sürükleyen Türkiye, ne tam anlamı ile Batılılaşmış, ne de Avrupalılaşmıştır, fakat küreselleştirilmiştir. Bu belirsiz sürecin uzaması küresel güçlerin lehine iken, siyasal ve ekonomik anlamda giderek güçsüzleşen Türkiye'nin aleyhine olduğu açıktır.
19 Mayıs 1919'da Atatürk'le çıktığımız yolda çağdaşlık, ilerleme, modernleşme, ulusu ve devleti güçlendirme ideali vardı. Bugün bu başlıklarda ilerleyerek birlikteliğimizi tutkallamak yerine, çözücü başlıklara her geçen gün yenilerinin eklendiği bir süreçten geçerken, gençlere Atatürk'ü anmak yerine anlamayı anlatmakta yeterince gecikmiş olduğumuzun farkında olmayanlar çoğunlukta. Ne mi demek istiyorum: "Atatürk'e ve onun felsefesinin temel dayanağı olan akıl ve bilime her zamankinden daha fazla gereksinim var; O'nu anıp geçiştirmeyelim; mirası olan devlete, ulusa, akıla ve bilime sahip çıkalım diyorum. Atatürk'ü sahipleniyormuş gibi yaparak yok etmeyi düşleyenlerden kurtuluş için kuruluş felsefemizi sıkıca sahiplenmeliyiz" diyorum.