Yeni sezon hazırlıklarını sürdüren Beşiktaş günü çift idmanla tamamladı.
Beşiktaş, yeni sezon hazırlıklarını bugün gerçekleştirdiği çift antrenmanla sürdürdü.
BJK Nevzat Demir Tesisleri'nde teknik direktör Tayfur Havutçu yönetimindeki günün ikinci idmanında siyah-beyazlı futbolcular, koşuların ardından çeşitli pas çalışmaları yapıp daha sonra bir süre uzun top organizasyonları üzerinde durdu.
Siyah-beyazlı takım, antrenmanın son bölümünde ise çift kale maç oynayarak günü tamamladı.
Beşiktaş, yeni sezon hazırlıklarını yarın gerçekleştireceği çift antrenmanla sürdürecek.
Beşiktaşımızın İspanyol yıldızı Guti,
kampa geç katılacağından dolayı yüksek miktarda para cezası alacağını duyunca çark etti.
Takımı iki gün önce sezonu açmasına rağmen İstanbul'a gelmeyen Beşiktaş'ın İspanyol kaptanı Guti, verilecek cezayı duyunca çark etti.
Tercümanının, "Yönetimin senin hakkında karar aldı. Ağır bir para cezası kesecekler" dediği futbolcunun hemen yöneticilerle temasa geçip, "Çocuklarımla ilgili okul problemi var. 1 Temmuz'da tesislerde olacağım" diyerek özür dilediği öğrenildi. Havutçu da dün Guti ve Quaresma'nın izinli olduklarını belirterek, "Quaresma'nın annesinin bir rahatsızlığı var ondan dolayı 1 Temmuz'da burada olacak. Guti'nin de çocuklarının okul problemleri var, aynı gün bizimle idmanlara katılacak" diye konuştu.
Beşiktaşımızın Alman orta saha oyuncusu Fabian Ernst sezon sonunda taraftarlarımıza şampiyonluk armağan etmek istediklerini açıkladı.
Beşiktaşlı orta saha oyuncumuz Fabian Ernst, taraftarlarımıza bu sezon şampiyonluk armağan etmek istediklerini söyledi.
Yeni sezon hazırlıklarına başlayan Beşiktaş'ta Alman oyuncu Fabian Ernst, siyah-beyazlı kulübün internet sitesine açıklamalarda bulundu.
Sezon öncesi yapılan ilk çalışmanın eğlenceli geçtiğini belirten Ernst, ''Hafif tempolu idmanlarla sezon hazırlıklarına başladık. Diğer arkadaşlarımızın da aramıza katılmasıyla gerçek çalışmalarımıza başlayacağız. Takım arkadaşlarımın hepsi çok iyi isimler. Bu sene ekibimizde daha iyi bir hava var. Gençlerin de katılmasıyla iyi bir denge yakalandı. Tecrübeliler, gençlere yardımcı olacak'' diye konuştu.
Fabian Ernst, siyah-beyazlı taraftarlarla aralarında çok güzel bir bağ olduğunu vurgulayarak, ''Bu sene onlara şampiyonluk hediye etmek istiyoruz'' dedi.
Beşiktaşımızın bu sezon kazandığı Ziraat Türkiye Kupası, Bodrum'a götürüldü.
Beşiktaş'ın altyapıdan sorumlu yönetim kurulu üyesi Sinan Vardar, siyah-beyazlı takımın bu sezon kazandığı Ziraat Türkiye Kupası'nı Bodrum'a getirdi.
Bodrum Beşiktaşlılar Derneği tarafından Ziraat Türkiye Kupası'nın sergilenmesi amacıyla düzenlenen etkinliğe çok sayıda taraftar katıldı.
Etkinlikte Beşiktaşlı taraftarlar kupayı kaldırarak marşlar eşliğinde tezahüratta bulundu.
Bodrum Beşiktaşlılar Derneği Başkanı Ali Akın, gazetecilere yaptığı açıklamada, Beşiktaş'ın bu sezon kazandığı Ziraat Türkiye Kupası'nı Bodrum'da taraftarlara sergiledikleri için mutlu olduklarını söyledi.
Bu arada, Ziraat Türkiye Kupası final maçında oynayan futbolcuların imzaladığı bir forma dernek tarafından açık artırımla satışa sunuldu.
Açık arttırmayı Fatih Berber isimli Bodrum'dan bir otel yöneticisi bin 500 lira vererek kazandı. Formanın geliri ile Bodrum'da maddi durumu iyi olmayan öğrencilere okul forması alınacağı bildirildi.
Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.
Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.
Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."
Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.
Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.
Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
babamla oynayamayacağım!" dedi.
Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
"Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.
Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
"Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."
Ey geceleri yeryüzüne düşen Ay’ın güvercin kanatlı gök çıkarması! Ey kapalı kapılar ardında konuşulan sırların mahrem dokunuşlarını gösteren gökkuşağı aynası.
Keskin bir bıçağın geceyi doğraması gibi zaman ötesi âlemlerden geldim yanına. Beyaz toynaklı tayların yellerinde savurdum acılarımın mecruh küllerini. Nil’de Fırat’ta yıkadım bereket kokan umutlarımın kırağı yemiş düşlerini. Sözlerimi koca bilgelerin kitaplarında değil, rüyalarında sakladım bakışları öldürmeye ayarlı manastır kızlarının. İnmemiş ayetlerin, doğmamış Peygamberlerin alın yazısına kazıdım sevdamızın eflatun hikâyesini.
Ümitsizliğe kurşun sıktım göğsümün dağlarında, bıçaklarla parçaladım bağrını yalnızlığın. Yokluğunun kara delikleri ile savaştım evrenin boşluğunda. Gezegenleri birbirine çarparak çoğalttım sevdamızın parçalanmış gök kızılı ufkunu. Sana zarar verecek ölümlülere karşı milyonlarca ölümsüz asker yetiştirdim kolonilerde. Sözlerini keskin bir bıçak, yakıcı bir kurşun gibi kullanıp tarumar ettim dağı taşı her gece. Tanrıça duruşunu kesme taş sarayların avlularına dikip bir anıt gibi, hiç hayal edilmemiş düşlerin salıncaklarında uyuttum bebeksi gözlerinin yorgun akşamlarını.
Her şeye rağmen günah işlemeye devam ediyorsun Leylim!
Et... Arsız ve umarsız davran, inkâr et sevdiğini, üzülmem. Mahşere kadar sus. Hiç kimseye söyleme adımın nasıl bir yakıcı kurşun, yıkıcı darbe oluşunu. İçinin denizlerini kuşatan koyuluklarda gizle gözlerimin savaş sonrasından kalma soluklanışlarını. Bu aşk’a yangın olma kıyamam. Hüzünbaz rüzgârlar sararda kalbinin gül fırtınasına tutulmuş dağlarını, incinirsin. Sen mutlu bir geleceğin düşlerini görerek büyümeye devam o sıcak yatağında.
Ben senin içinde yanar boğarım kendimi acılar denizinde . Yetmiş bin kanadımla kaplar Sema’yı, sevdamızın renkleri ile doldururum her yeri. Mecnun’lar la iki kişilik sevdanın bir yürekte taşınan çağlar üstü destanını yazarım kirpik uçlarımla gözbebeklerine. Varsın beni anlamasın kalabalıklar, ben seni varlığımın cennetleri ile yaşatmaya yemin etmişim. Yemin ettim seni ölümlülerin arasında ölümsüz kılmaya sevdiğim.
Ey dağları taşları yıkmaya niyetlenmiş bakışlar! Ey asi dağ çiçeklerini hıçkırıkları ile koparıp içime seren kuşlar!
Gökyüzünü parça parça kesip saçlarımın teliyle yırtılan aşkını yamıyorum şimdi. Şimdi karanlıklarda kalmayasın diye Tibetli rahiplerle bedenimi ateşe verip alev alev gökyüzüne yağıyorum her sabah.
Masalları andıran hayatların kristal renkleriyle örüyorum seni ben. Denizkızlarının okşanmamış duygularına döküyor, firari rüyaların göğüs boşluklarına saplıyorum hançer bakışlarının lacivert mızraklarını. Bilemezsin ah sana nasıl bir gelecek büyütüyorum saklı kentlerin pencere önlerinde. Kestane gözlerini yalazlanmış ateşlere sürüp zehirli sarmaşıklarla kuşatıyorum kalbimin çıldıran kanatlarını. Artık kitabeler almıyor leylim, İpek böceklerinin kozalarında şiirler yazıyorum sana burada. Yakamozların ışıltılarında besteleyip gözlerinin Hicaz türkülerini, yıldızlara öğretiyorum soylu kavgalarını.
Ruhumun devimini tamamladım bu mevsim.
Yüzeye vuran düşüncelerimin tortularını gözlerinin pınarlarında yıkadım. Ak tenini güneşlere serip tebessümünü sahillere döktüm her sabah. Her sabah güne O’nun adıyla başlayan dervişlerin sofralarına bıraktım sözlerinin elif yağmurlarını. Ben; sözlerime, düşlerime, umutlarıma değil secdelerime sarmalayarak büyüttüm seni Leylim. Ateşimin nasıl bir kutup soğukluğunda yangın olduğunu görmen için uzaktan bakman yeter bana, sokulma. Savrulan yelelerimin kıvılcımlarında tutuşursun kıyamam. Sen yanma sen ağlama sakın, ben ikimizin yerine de tutuşur ormanlar gibi cayır cayır yanar yakarım karaları.
Biliyorum bunlar sana o kadar uzak ki şimdi. Tebessümle yad ettiğin kırık bir hatıradan bahsediyorum lodosa kaptırdığın. Sen aşkı çoktan kaybettin Leylim! Duyamazsın beni şimdi. Sırtını dikenli geçmişinin dağlarına yaslayıp öyle dinliyorsun, umursamazsın... Öksüz cümleler geziyor içinin labirentlerinde derbeder, kör topal, hercai... Farkında olmasan da kaybediyorsun her gün. Her sabah kalktığında bir ceylan ölüyor içinde, kefenleniyor palazlanmış sancıların mezatlarında. Her sabah bir hatıra hayallerini bölüyor kör testerelerle, her sabah geleceğini geçmişinin mezarlarından çıkarıp atamamanın acılarıyla kıvranıyorsun ölümlü yârim.
Sonsuza kadar senin gözlerin serin kalsın, senin sözlerin ırmak. Senin gözlerin bana yüzyıllarca uzak bir deniz gibi yaşasın. Olsun... Ben saçının her teline bin defa ölür ağrılı kalp çarpıntıları arasında Yusuf’un kanlı gömleğini giyerek yeniden dirilirim.
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.
Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...
Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.
Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."
Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.
Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.
Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.
"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.
Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.
Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.
Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.
Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.
Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam
Seni tarif edemiyeceğini biliyorum.Ulaşılmaz oldun hep dokunmak hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni
Kocaman bir yalnızlıktı payımıza düşen payıma düşen herşeyi erteledim ama erteleyemediğim bir şey vardı sana benziyordu.
Su olsan dokumduğumda bozulurdu bozulmayan bir şeydin.
Gidilecek bir yer olsan sonu olurdu sonu olmayan birşeydin
Uykuda görülebilecek bir rüya olsan uyanırdım beni rüyamdan uyandırmayacak biriydin.
Simsiyah saçların olsun istiyorum ama baktım değil.
O gün seni gözlerinden şafagından üç ırmagın birleştiği yerden öpeyim desem.Aklıma ırmaklar gelir düşün ki ağrı dağında aşağı iniyoruz ve dünyada sadece iki kişilik türkü kalmış onu söylüyoruz.
Öyle bir şeysin sen
Seni düşündükçe yoruluyorum desem dünyanın en büyük yalanı olur.Yalanım yok bugünden yarına ne kalır bilmem
Ama sen kalırsın tıpkı yatağı değişmeyen bir ırmak gibi.
Yaşadıklarımız azdı zamana sığmadık yaşamak isterken herşeyi...
Bugünşarkı söylüyorsam o gün şarkı değil şarkı gibi seniyaşamak isterim.Halkıma benziyordun hep bir yanın göç bir yanın toprak kokuyordu gezmediğim terinkalmadı.
Bazen yasaklandın bana bazende bir suç gibi boynumda taşıdım seni
Yedi telli sazımla bile anlatamadım.
Sen bir uçurumun "gülüydün" ellerimi her uzattığımda bin kırıkla geri döndüm.
Yasaların bile tanımlayamadığı bir şeydin.
Haritalara sığmazdın her ülkede bir başka gülüyordun uzundun inceydin dokunduğumda nereli olduğumu seninle hatırlardım.
Bana hep kendimi hatırlatan bir şeysin sen.
Uzaksın yakınsın özlenensin ama bugün değil yarın gibi bir şeysin sen.Bugün herşeyi değiştirmek için çabalarken ben
Sen değişmeyen olarak duruyorsun karşımda kabul ediyorum dünyaya bu kalsın ama sen bilme...
Dünyada kaç iklim kaç zulüm kaç ölüm var bir seni bunların karşısına koymak nasıldır bilemezsin .
Bugün her ölümle biraz ölürken ben hayata dönüyorum yeniden
Gecenin en karanlık yerindeyim bir sigara ateşinin aydınlattiği ışık kadar bile olsan yinede istiyorum seni.
Sadece benim seni anladığım kimsenin unutmamak için defterine not düşmediği ama benim hayatımda hep bir dip not olarak kalan kendi yasaklarım gibi unutmuyorum seni...
Dağları delmiyorum inmek istiyorum oralardan.
Hepiniz gibi aynada saçlarımı taramak ve günaydın der gibisokağa fırlamak ve şarkı söylemek istiyorum.
adına aşk diyorlar gelecek diyorlar ama bana yetmiyor.
Her şarkımda biraz daha yaklaşmak istiyorum sana.
Bir başka dilden seviyorum seni kırmızıdan daha uzundur.
Gelincikler gibi bir mevsim degil dört iklim köşe bucak kim ne derse desin geri dönecek yerim yok
Bir kentin ortasında tek başıma çığlık çığlığa kalsamda yinede seviyorum seni
Bu bir suç duyurusudur kendimi ihbar ediyorum...