ayten38

ayten38

Üye
09.10.2010
Acemi Er
84
Hakkında

  • Hızır Aleyhisselam'ın ismi anıldığı yerde hazır ve dahi nazır olduğu için Mısırlılar En şerefli selam senin üzerine olsun diye onun ismi geçince sağlarına dönerek selam verirler. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Mescid-i Aksada namaz kılarken burada Hızır A.S. atfedilen makamda namaz kıldığını söyler. Literatüre baktığımızda Kur'an-ı Kerim'de Kehf suresinde Musa peygamber ile gemi seyahati yapan kişinin Hızır olduğu söylenir. Ancak Kimi müsteşrikler bu hikayenin Büyük İskender'e atfedildiğini iddia ederek Peygamberimizi küçük düşürücü sözler söyleyen oryantalalistleri de eleştirirler. Muhyiddin-i Arabi Hızır Aleyhisselam'ın kendisine geldiğini, kendisinin ona gitmediğini, aramadığını söyler. Hızırı arayanlar ile onun gittikleri zevat arasındaki makam farkı da dikkat çekicidir. Hızır Aleyhissilamın gelerek selam verip selamımı falan / filancaya götür dediği emanekçiler olduğu gibi, onu görerek selamlayanlar da vardır. Başta Tabakat Kitapları olmak üzere (Ebu Abdurrahman Es Sülemi'nin Tabakat Essufiyye) Sülemi'nin tabakatında Hızır ile karşılaşmalar zikredilir. Hızır Aleyhisselam geldiğinde kişi onun heybetinden korkar. Sekinet hali gelmesi için Hızır Aleyhisselam korkma der. Hızır ile görüşmek suluk erbabı için çok önemlidir. İnsanlar, ism-i azamın kendilerine Hızır Aleyhisselam aracılığı ile öğretildiğine inanırlar. Dünyanın dört bir yanında onu için yapılan makamgahlar, camiler vardır. Hızır Aleyhisselam inanışı şiada da çok güçlüdür. Hızır Aleyhisselam'ın ab-ı hayat suyunu içtiğine inanıldığı gibi, Adem aleyhisselamı kabre koyduğu için onun ebediyete kadar yaşayası duasına mazhar olduğu da inanılır. Hızır Aleyhisselam vücut sahibi midir. Yoksa bir fenomen mi değişik tartışmalara yol açmış, bu konu batılıların da çokça ilgisini çekmiştir. Divan Ehli'nin inancına göre Hızır Aleyhisselam ile birlikte İlyas Aleyhisselam, İdris Nebi ve İsa Aleyhisselam hayattadır. Bunların her biri bir yörenin kutupluğunu yürütmektedir. Dünya üzerinde onların vekili vardır. Her bir kutub da onlara bu anlamda vekillik yapar. Yani Hızır 40'ların başı değildir. Bu vekiller bu zatların işlerini yürütürler. Mesela Hızır Aleyhisselam denizlerden sorumludur. İlyas Aleyhisselam Karadan. Abdulhalık-ı Gücdüvani için Hızır A.S. ile yakın münasebette olduğu da söylenir. Hızır Aleyhisselamı tanımak için sağ eline bakmak gerekir. İşaret parmağı ile orta parmağı aynı boydadır. Bir de sağ baş parmağında kemik yoktur derler. Nedeni ise o parmaktai bir yüzükü Allah için isteyene vermek için parmağını kesmiş, bu parmağın olduğu yerde sonrada kemiksiz , parmak gibi bir et parçası oluşmuştur. Bu nedenle Hıdırellez'den sonra herkes musafahalaşır. Parmağından muhatabının Hızır mı değil mi anlamaya çalışır. Hızır Aleyhisselamın duasına mazhar olanlar kendilerini çok bahtiyar addederler. Peki Hızır Aleyhisselam Cebrail midir? Bu soruyu da zihninizin bir köşesinde bulundurun. Batı da da Hızır Aleyhisselam çokça bilinmektedir. İslam literatüründe bu güne kadar onunla yapılan tüm karşılaşmaları anlatan menakıblar toplanarak eserler kaleme alınmıştır. Cuma namazlarının kılındığı büyük camilerde olmayı sever. Sri Lanka'da, Tunus'da , Sudan'da , Senegal'de, Endonezya'da, Batı ülkelerinde Hızır'a vakıf insanlar vardır. Buralarda tesis edilen Hızır camileri büyük rağbet görmektedir. Siz de onu evinize, gönlünüze komşu etmek itiyorsanız bir HIZIR MAKAMI ihdas edin. Bakın sonra neler olacak.
#11.10.2010 12:36 0 0 0
  • Derviş hikmet var deyip bunlara katlandıkça dereceleri artarmış. Ama eyvallah deyip kendi yoluna seçince ehli dünya insanlardan farklı kalmazmış. İstanbul'un manevi fatihi Akşamsettin bile Hacıbayramın huzurunu çıkmak için kaç gün bekliyorda Hacı bayram dönüp bakmıyor. Erenlerin işlerine akıl sır ermez diye bir laf gerçekten öyle. Nasihatı dinleyene yapmakta fayda var. Deryadan bir damla almayı düşünen varsa gelsin bu mana alemine derler. Mevlanada demişya 'Ben ol ki bilesin' Şimdi Osmanlının manevi sultanlarından Şeyh Edebalinin Orhan bey aktardıgı nasihatı almak isteyenlere tekrar hatırlatmak istiyoruz. İşte nasihatı alanlara .... Ey Oğul; "İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz..." Dünya garip bir han, hoyrat mekan, İnsan bir garip varlık kabına sığmayan... Hayat bir yudum su, bir anlık rüya... Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan... Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendine boğulmayasın. Teklik sadece Allah'a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın, danışmassan yolda takılıp kalırsın oğul. "Güçlüsün akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin" Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul. "Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil, her işin gereğini vaktinde yap!" Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir. "Yolcu, buruk baş gerek Gözde daim yaş gerek Huy biraz yavaş gerek Yoksa yollar aşılmaz" diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük bir ihanet. Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağ'ına sabırsız ulaşılmaz. "Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktır." İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalıda kimseye gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın: "Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir." Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmaktan kaçmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan'ın kullarına ihsanıdır. "Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme." Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim kılmak için çıktık yola. Bu yolda tutunacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerinide sarraf bilir, sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınları çamura atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez; dilsizdir her ağzını geleni demez. Bildiğinide her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir. "Ananı atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!" Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan.... "Ana"larla dolu olan... Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata bileği Hakk'ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın. "Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!" Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin, yerdiğinide gereğinden fazla yermeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan "sevgi"yle olandır. "Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur" diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul. Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle de yapmasını bilir.
#11.10.2010 12:35 0 0 0
  • Başta evlilik olmak üzere, irademizle tercih etiğimiz her şey ihtiyari kader dahilindedir, kader Allahın ilmidir. Allahın ilminin dışı yoktur ki; ona girmeyen bir şey olsun. Mmutlak kaderden maksadınız; insan iradesi karışmadan Allah kimi belirlemişse, bizde bilmecburiye gidip onunla evlenmek zorundayız, şeklinde algılıyorsanız. Bbu yaklaşım doğru değildir. Zira Resulullah; Eevlenecek kişilerin dikkat etmesi gereken hususları bir bir saymaktadır. Eeş adaylarında aranması gereken vesıflar, açık bir şekilde ifade edilmektedir. Bizim de bunlara dikkat etmemiz lazım; Eğer evleneceğimğiz kişi, bizim tercihimiz hesaba katılmadan daha önce belirlenmiş ise, neden Allah resulu bu şartlara riayet etmemizi istesin. Demek tercihi biz yaparız, Allah'ta nasip ederse evlilik tahakkuk eder. Ama Allah nasip etmezse ne yaparsak yapalım, evlilik tahakkuk etmeyecektir. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız. Selam ve dua ile...
#11.10.2010 12:26 0 0 0
  • - Kaderin esas anlamı Allah'ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah'tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim; Peygamberimiz İstanbulun fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, İstanbul Peygamberimiz dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi. O zaman Fatih Sultan yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı. Demek ki Allah Fatihin çalışıp İstanbul'u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere bildirdi. Buradaki ince nokta: Allah bildiği için yapmıyoruz. Biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah'ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz. Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine "yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim." diyor. Fakat öğretmen Allah'ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine "0" yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp "senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için önceden deftere sıfır yazmıştım" diyor. Buna karşı öğrenci "Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim." diyebilir mi? Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna kader diyoruz. 2- Dünyaya gelen her insan bir kader programına tabidir. İnsanın ne yapacağını, başına ne geleceğini Yüce Allah ezeli ilminde biliyor. Ancak Allah'ın bilmiş olması, insanın o işi yapmasını zorlamaz. Çünkü Allah, insanın önüne sonsuz seçenekler koymuştur. İnsan kendi iradesini kullanarak, hangi yolu tercih ederse, Allah onu yaratır. Dolayısıyla sorumlu olan insanın kendisidir. Bu meselede şöyle bir örnek verilir: Bir apartmanın üst katının nimetlerle, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir kişinin bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz edin. Kendisine, apartmanın bu durumu daha önce anlatılmış bulunan bu kişi, üst katın düğmesine bastığında nimetlere kavuşacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba uğrayacaktır. Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o kişinin gücü ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi gücüyle çıkmadığı gibi, alt kata da kendi gücüyle inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin belirlenmesi, içindeki kişinin iradesine bırakılmıştır. İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin günah, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu bildirmiştir. İnsan ise kendi iradesiyle, örnekteki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsaittir. Hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır. Evlilik de böyledir. Evlenecek insanın önünde çok sayıda seçenekler vardır. Nasıl birisini istemek sizin elinizde. Tercihinize göre Cenabı Hak da yaratır. Allah'ın bilmesi böyle bir tercihte bulunmanızı zorlamaz. Gayr-i müslim birisiyle evlenmede islam'ın getirdiği ölçü şöyle: Müslüman bir erkek ehl-i kitab olan Musevi ve Hristiyan bir kadınla evlenebilirken, ehl-i kitab olmayan gayr-i müslim bir kadınla evlenemez. Bunun yanında, Müslüman bir kadının ehl-i kitab da olsa gayr-i müslim bir erkekle evlenmesine izin vermiyor. 3- Kaderi ikiye ayırabiliriz: ızdırari kader, ihtiyari kader. "ızdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok. İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Sizin sorduğunuz soruda bu alanda müzakere edilmektedir. Yani siz bir aday tipi belirliyorsunuz ve arıyorsunuz. Allah'ta sizin istediğiniz vasıflara sahip birkaç kişiyi önünüze çıkarıyor. Sizde bunlardan birini iradenizle beğenip kabul ediyorsunuz. Alah'ın alacağınız eşin kim olduğunu ezelde bilmesi kader, fakat sizin iradenizle seçmeniz cüz'i irade dediğimiz insanın mesuliyet sınırlarıdır. Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var. Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu. Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu kendimizden başka kime yükleyebiliriz? İnsanın cüz-i ihtiyari adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kainatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek büyük işlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır. Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır. İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; cenab-ı hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır. Kainattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır. Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, "benim ne suçum var" diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür. Eğer insan, "rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprak" ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu? Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi: "bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki." Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar? İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, "iyi" ve "kötü" kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü, her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgarın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder. 4- Duanın çeşitleri var. Mesela sizin yarın bir imtihanınız var. Bu imtihanın duası çalışmaktır. Buna fiili dua denir. Çalışmayı yaptıktan sonra ellerinizi kaldırır " ya rabbi bana hayırlısını nasip et" demeniz sözlü bir duadır. Safi ve halis bir şekilde ve neticeye kanaat ederek dua etmek gerekir. Çünkü, bazen istediğimiz bir şeyin hakkımızda hayırlı olmayacağını Allah bilir fakat biz bilemeyiz. Sonsuz rahmet sahibi Allah'ımızda bunun hayırlı olmayacağını bildiğinden dolayı, farklı bir şekilde kabul eder. Hazreti Meryem validemizin doğma vaktinde annesi O'nu mescide adar. Ve O'nun erkek değil kız olduğunu görünce epey şaşırır ve üzülür. Alimlerimiz bu durumu misal getirerek derler ki, Allah muhakkak yaptığımız duaları kabul eder. Bazen daha farklı ve daha güzel bir surette kabul eder. İşte Hz. Meryem 100 erkek değerinde bir kız. Allah annesinin duasını kabul etmedi denilmemeli. Aksine daha güzel bir surette kabul etti denilmelidir. Bazen de dünyada hiç kabul edilmedi zannedilir. Fakat cennette daha ulvi ve güzel şekilde kabul edilir
#11.10.2010 12:25 0 0 0
  • Denizlerin birbirine karışmaması Rahman Suresi 19. ve 20. ayetlerde şöyle buyrulmuş: "İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar." Evet, ayetin ifadesi akıllara durgunluk verecek bir tarzdadır. Zira onca fırtına ve dev dalgalara rağmen bırakın denizleri, bir çay bardağında bile iki farklı sıvıyı karıştırmadan tutmak imkânsızdır. Fakat bilim Kur'an'ın ayetlerini her zaman olduğu gibi tasdik etmekte ve onun Allah'ın kelamı olduğunu kör gözlere dahi sokacak bir tarzda beyan etmektedir. Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır: "Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz'in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu'ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz'den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı'nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz'in birleştiği Mendep Boğazı'nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik." Kaptan Cousteau'yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kur'an'da on dört asır önceden söylenmiştir. Evet, iki denizin birbirine karışmaması Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu gösterdiği gibi, bu hadisenin 1400 sene önce Kur'an da ifade edilmesi de Kur'an'ın Allah kelamı olduğunun en parlak delillerindendi. Zira bu bilgiyi o asırda bir insanın keşfine dayandırmak mümkün olmadığı gibi, o asırda yaşayan tüm insanların keşfine dayandırmakta mümkün değildir.
#11.10.2010 12:24 0 0 0
  • Meselenin kısaca ifâdesi şudur: İnsanın elinde irâde vardır. Biz buna cüzî irâde, diyoruz. Cenabı Hakkın yaratmasına da, küllî irâde, halk etme kuvveti yani kudret, diyoruz. (Bunlar Allahın sıfatlarıdır). Mesele, Cenab-ı Hakka ait yönü ile ele alındığında, âdeta, Cenabı Hak zorluyor da, olacak şeyler öyle oluyor, şeklinde anlaşılır ve bu suretle de, işin içine cebir giriyor. Mesele, insana ait yönüyle ele alındığı zaman ise, insan kendi işlerini kendi yapıyor, şeklinde anlaşılıyor ki, o zaman da işin içine "herkes kendi fiilinin hâlıkı" düşüncesinden ibâret olan mutezile düşüncesi giriyor. Kâinatta olup biten her şeyi Allah yaratır. Bu soruda "küllî irade" diye geçen şey de işte budur. Hatta, "Vallâhü halakaküm vemâ ta'melûn: Sizi de, işinizi de, Allah yarattı.. " Yani sizin de, sizden sâdır olan efâlin de Hâlıkı yalnız Allahtır. Meselâ: Siz bir taksi yapsanız, bir ev inşâ etseniz, bu işleri yaratan Allahtır. Siz ve efâliniz Allaha aitsiniz. Ama ortaya gelen bütün bu işlerde, size ait bir husus da vardır ki, o da kesb ve işlemektir. Bu ise âdî bir şart ve basit bir sebeptir. Tıpkı dünyaları aydınlatacak dev bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak gibi. Bu durumda "Sizin hiçbir şeyiniz, hiçbir müdâhaleniz yok" denemeyeceği gibi, işin tamamen size ait olduğu da söylenemez. İş tamamıyla Allaha aittir. Fakat, Allah size ait bu işleri yaratırken, sizin cüzî müdâhalenizi de âdi şart olarak kabul buyurmuş ve yapacağı şeyleri onun üzerine bina etmiştir. Meselâ: Şu câminin içindeki elektrik mekanizmasını, Allah kurmuş; işler ve çalışır hâle getirmiştir. Yeniden bunu tenvir etme işi, ameliyesi de Allaha aittir. Elektron akımlarından bir ışık meydana getirme, câmiyi tenvir etme birer fiildir. Ve bunlar da "Nuran Nur, Münevvirun nur, Musavvirun Nur" olan Hz. Allaha (C.C) aittir. Ama bu câminin aydınlanması mevzuunda, sizin de bir müdahaleniz vardır; o da Allahın kurduğu bu mekanizmada, Allahın ayarladığı düğmeye sadece dokunmanızdır. Sizin irâde ve takatinizin çok fevkinde, o mekanizmanın, tenvir vazifesi yapması ise tamamen Allaha aittir. Bir nümûne daha arz edelim: Meselâ; hazırlanıp, işler, çalışır, yürür hâle getirilmiş bir makine düşünelim ki; sadece çalıştırmak için onun düğmesine dokunma vazifesi, size verilmiş. O makineyi harekete getirmek ise, onu kuran ve inşâ eden zata mahsustur. Binaenaleyh, beşere ait bu küçük mübâşerete, "kesb" veya "Cüzi irâde" diyoruz. Allaha ait olana ise "halk etme, yaratma" diyoruz. Ve böylece bir irâde inkısâmı karşımıza çıkıyor: A) Küllî irâde, B) Cüzî İrâde. İrâde dediğimiz ki; murat etme, dileme demektir, bu tamamen Allaha aittir. "Vemâ teşâûne illâ en yeşâ Allah = Allahın dilediğinden başkasını dileyemezsiniz. Bu husus, yanlış anlaşılmasın. Biz böyle düşünürken, kulun da "bir parmak dokundurma denecek kadar irâdesi vardır" diyerek, tamamen zorlamacı bir düşünceden uzaklaşmış bulunuyoruz. İşi meydana getiren Allah tır, derken de, mûtezile mezhebi gibi düşünmediğimizi gösteriyoruz. Bu suretle de ne Ulûhiyetinde, ne de Rubûbiyetinde Allaha eş ve ortak koşmamış oluyoruz. Allah (C.C) nasıl ki, Zâtında birdir; icrâatında da birdir.. işini başkasına yaptırtmaz. Allah (C.C) her şeyi kendisi yaratmıştır. Fakat, teklif, imtihan gibi bir takım sırlar ve hikmetler için, beşerin mübâşeretini de şart-ı âdî olarak kabul buyurmuştur. Meseleyi daha fazla tenvir için, Bediüzzaman hazretlerinin bu mevzûda îrat ettiği bir misâli sunmak istiyorum. Diyor ki: "Sen bir çocuğun isteğiyle, onu kucağına alsan; sonra sana dese ki; beni falan yere götür; sen de onu oraya götürsen; o da orada üşüyüp hastalansa, sana: "Beni niye buraya getirdin" diye itirazda bulunabilir mi? tabii ki bulunamaz. Çünkü; kendisi istedi. Üstelik ona: "Sen istedin" diyerek iki de tokat vurursun. Şimdi bu hususta çocuğun iradesi inkâr edilebilir mi? Elbette edilemez. Zira; o talep etti ve istedi. Ama onu oraya götüren sensin... Hastalanmayı da, çocuk kendisi yapmadı. Belki ondan sadece bir talep sâdır oldu. Binâenaleyh, burada hastalığı verenle oraya götüren ve bu işi talep eden birbirinden ayrılmış olur. Biz kadere ve insanın irâdesine bu mânâ ve bu anlayışla bakarız. "
#11.10.2010 12:23 0 0 0
  • Bir iş yapılmak istendiği zaman iki rekat namaz kılıp sonunda Allah'dan hayırlısını istemek mendubdur. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Sizden biriniz bir iş yapmayı tasarladığı zaman, farzdan başka iki rekat namaz kılsın, sonra şöyle desin: 'Allah'ım! Ben, senin ilmin gereğince senden hayır istiyorum ve senin kudretinle senden kuvvet istiyorum. Senin büyük fazlından diliyorum: çünkü senin gücün her şey'e yeter, benim gücüm yetmez. Sen her şeyi bilirsin, ben bilmem ve sen bütün gaybları kemal üzere bilensin. Allah'ım !Eğer bu ( düşündüğüm....) iş, dinim hakkında, yaşayışım ve işimin akibeti hakkında hayırlıysa, onu bana kolaylaştır, sonra bu işte bana bereket ver. Yok eğer bu iş benim dinim için, yaşayışım için, işimin akibeti için kötüyse, onu benden çevir, beni de ondan çevir. Hayır nerde ise onu bana takdir buyur, sonra beni ona razı kıl' uygulanışı: Namazda, makbul olanı; ilk rekatta Fatiha ve Kafirun Suresi, ikinci rekatta ise Fatiha ve ihlas suresi okumaktır. İki rek'at namaz kılıp bu duayı yaptıktan sonra, kalbe doğacak istek veya nefretle, yahut yapıcı veya engelleyici sebeblerle işin hayırlı olan tarafı gerçekleşmiş olduğuna kanaat beslenir ve buna rıza gösterilir. Namazı kıldıktan sonra dünya kelamı etmemek, sağ tarafa ve kıbleye doğru yatmak, uyumaya çalışırken kalpten "Allah Allah" demek güzel olan şeylerdir. Bu namazı buradan okuyup, tatbik etmek isteyenlerden bir dileğimiz olacak, Yukarıdaki Peygamber efendimizin duasını kendi sıkıntısına, problemine uyarlayıp kalbinden evet dilinden değil kalbinden okuduktan sonra 3 ihlas ve 1 Fatha'yı da başta Peygamberimize, sevdiklerine ve Zamanın Sahibine hediye eylesin. Onların yüzü suyu hürmetine bu aciz kulunun anlayacağı şekilde her şeyi aşikar göstersin, perdeleri aralasın diye Allah'a dua etsin. Allah ile konuşsun, etrafını saran melekleri hissetsin, dua da gözlerini kapatsın, boynunu büksün, Allah'ın kulu olduğunu acizliğini hisssetsin. Gerisi Allah'a kalmış. O kapısına geleni geri çevirmez. O'nun kapısı umutsuzluk kapısı değildir.İstihare sünnettir. Danışacak yeri olmayan istihareye yapmalıdır. Evlenmeden önce, birkaç defa istihare etmeli, Hak teâlâya sığınmalıdır. Nefsin ve kötü kimselerin araya katılmasından koruması için, yalvarmalıdır. Salih, güvenilir kimselerle istişareden sonra, istihare yapmalıdır. Bir muradı olan kimse, abdest alır, temiz bir yere oturur, üç defa salevat-ı şerife okur, sonra her birine Besmele çekerek on Fatiha, sonra onbir İhlas okur, sonra üç defa salevat okur. Sonra sağ yanı üzere, yüzü kıbleye karşı olarak ve sağ elini sağ yanağı altına koyarak yatar, niyet ettiği şeyin iyi veya kötü olacağını bi-iznillah rüyada görür. (Fetava-i Karı-ül-hidaye) İSTİHARE DUASI Allah'ım! Senin ilmine göre hayrını diliyorum, kudretinden güç istiyorum, senin büyük fazlını diliyorum. Zira sen kadirsin, ben kadir değilim, sen bilirsin ben bilemem, sen gizlileri bilirsin. Allah'ım eğer sen bu işin benim dinim, geçimim, sonum, şimdim ve geleceğim hakkında hayırlı olduğunu biliyorsan bunu bana takdir eyle, kolaylaştır. Eğer bu benim dinim, geçimim, sonum, şimdim ve geleceğim hakkında şerli ise bunu benden, beni de bundan çevir, hayır nerede ise bana onu nasip eyle, sonra beni onunla hoşnud eyle.Gönlümü ona razı eyle amin. (Buhari:1/155) İstihare namazı Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir.) [Hakim] (İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksi ise, kişinin mutsuz olacağına alamettir.) [Tirmizi] (Bir işe başlayacağınız veya bir şeyden kurtulmak istediğiniz zaman, iki rekat nafile namaz kılıp [yukarıda bildirilen Arapça duayı okuyarak] "Eğer bu işim [Mesela şununla evlenmem] dünya ve ahiretim için hayırlı ise, bunu bana mübarek eyle. Eğer hakkımda hayırlı değilse, onu benden uzaklaştır ve hayırlı olanı bana kolaylaştır. Beni kazana rıza gösterenlerden eyle, Ya Erhamerrahimin" demelidir.) İstihare genel mana olarak danışmaktır. Kul kendi sorunları yada yapacağı bir iş hakkında Mevla'ya ibadet ederek ve O'nun zaatına sığınarak, O'ndan dua yardımı ile isteyerek kendi haceti için ona münacatta bulunmaktır. Bu dinimizde haktır. Mesela bir kişi evleneceği zaman evleneceği kişi hayırlı mıdır, değil midir diyerek düşünürse ve bu konu hakkında Mevla'dan kendisine en hayırlı yolu göstermesi için münacatta bulunursa tabiki Mevla o kişiye en güzel yolu gösterecektir. Bu gayet doğal bir meseledir. Çünkü Yüce mevla kulunun vekilidir. Her kim Mevla' yı kendine veli edinirse kurtuluşa ermiştir. Allah kendinden yardım talep eden herkese yardım etmektedir. Bu O'nun kendi zatının büyüklüğündendir. İstihare vesilesi ile kişi rüya yolu ile Yüce mevla tarafından uyarılır ve ikaz edilir. İstihare ye yatan kimse ilk geceden Mevla'dan işaret alamayabilir. O zaman bu durum 7 gün boyunca işaret gelene kadar devam eder. Dinimizce hak olan istihare herkesin ulaşabileceği bir nimet değildir. Mesela ben en canlı örnek olarak kendimi örnek göstermek isterim. Hangi konu hakkında istihareye yattıysam neden dir bilmem bir türlü olmadı. Bu durumlarda Kamilen Mükemmil olmuş bir Allah dostuna danışmakta çok büyük faydalar vardır. İstihare Yüce Mevla'nın bazı kullarına verdiği bir nimettir. Her kuluna nasip olacak diyede bir şart yoktur. İstihare yolu ile görülen rüyalar çeşitli merhalelerden meydana gelir. Mesela rüyada görünen yeşil ve beyaz renkler hayra, kırmızı ve siyah renkler de şerre işarettir. Evvela rüya hakkında kısa olarak biraz bilgi sunmak istiyoruz. Neden ? Derseniz cevaben derim ki çünkü istihare büyük çoğunlukta rüya ile gerçekleşmektedir. Rüyalarımızın nelere işaret ettiğini anlamadan tabiki istihare konusuna hakkıyla vakıf olamayız. Hepimizin de bildiği gibi rüya üç çeşittir. 1.Rahmani rüya. 2.Nefsani rüya. 3.Şeytani rüya. Hemen hepsine kısa olarak değinmek istiyorum. Ramani rüya : Allah. C.C'lü Haz. leri tarafından kuluna rüya yolu ile ilhamdır. Salih bir istihare vesilesi ile görülebileceği gibi aynı zamanda kuluna bir ikaz yada tarafından ulaşacak ni'metlerin evvelden müjdeleyicisidir. Kişi bu rüya neticesinde uyandığı zaman kalbi huzur ve ferah içindedir. Rüya anında müthiş bir zevk, tutarlılık, eminlik gibi hasletleri doruk noktalarında hissedilecektir. Bu rüya türü tamamen hayır bir rüya türüdür. Hadisi şeriflerde bahsedilen rüyadır. Nefsani rüya : Buda kişini günlük olaylardan etkilenip bilinç altına yerleşen olayların gece rüyasında terennüm etmesidir. Bu rüya nefsi arzu ve istekleri içerdiği için tamamen hükümsüzdür. Örneğin kişinin genşlik zamanında buluğ çağına gireceği zaman gördüğü rüyalar gibi.... Şeytani rüya : Bu rüyada adındanda anlaşılabileceği gibi şeytani bir rüyadır. Şeytan kişinin rüyalarına müdahale edebilir. Kişiyi kandırmak, yoldan çıkarmak, imanını çalmak yada zayıflatabilmek amacı ile bu tür bir rüya ile kişiye yaklaşabilir. Bu rüyanın alameti ise kişi uyandığı zaman sıkıntı içerisinde korku ve gaflette olacaktır. İnsan bu çeşit bir rüya gördüğü zaman kalkınca sol tarafına üç kere tükürüp 'defol pis ve habis lain' demelidir. Şeytani rüyanın vasiflarını açıklarken anladığımız gibi şeytan rüyalara tasarruf edebilir. Bazı büyük Allah dostlarının iştihatlarına göre rüya ile amel edilmez. Fakat salih kimselerin, peygamberlerin, evliyaullahın gördüğü rüyalar müstesna. Kuran- Kerimde geçen Yusuf (a.s) gördüğü rüya gibi hak ve gerçek rüyalar müstesna. Buradan anlaşılan bir şey vardır ki Rüya haktır. İnsan bu zikrettiğimiz rüya meselesi hakkında ilim sahibi ise ve şeytanın rüyasına ne gibi müdehale edip edemeyeceğinide biliyorsa ve gördüğü rüyada onu emin edip kalbini hoşnut ediyorsa, (Alimlerin tabirleri ışığı altında) gördüğü rüya ile amel edebilir. Tekrar hatırlatmak istiyorum ki Bazı büyük İslam Alimleri Avam tabakasının yada ümmi kimselerin rüyaları ile amel etmemelerini tafsiye eder. (Şahı Nakşibendi K.s, Seyyid Abdulkadir geylani K.s Haz.leri gibi.) Rüya ilmi çok büyük ve derin bir ilimdir. Peygamberlerin ilim cüzlerinden biridir. Onların rüyaları tamamen hak ve gerçektir fakat bizim kisi ne derece sağlıklı olur bilemem. Şahsen ben kendi gördüğüm rüyalara güvenemiyorum. Rüyalarım çok kafama takılırsa ehline anlatıyorum. Yani rüyalar hakkında ilmi olan zaatlara. Çünkü rüya Peygamber (s.a.v) efendimizinde emrettiği gibi her önüne gelene değil, sadece ehline anlatılır. Sonuç olarak istihare ile amel etmenin dini bir açıdan zararı yoktur. Fakat rüyanızı tabir eden kişi çok önemlidir. Bu zaat bir Allah dostu, alim, abid, yada zaitse evet derim. Fakat bu ilme sahip olmayan kişilerse bu sizin için çok sakıncalı olabilir. Ehline tabir ettirilmeyen rüya fayda verecekse bile zarar verebilir. Rüyalarınızı ehlinden başkasına anlatmayınız. Kötü ve korkutucu rüyalarınızı kimseye anlatmayınız ve uyanınca solunuza üç kere tükürüp 'defol pis ve habis lain' deyiniz. Keraat vakitlerinde rüya anlatmayınız. Seher vakti ve öğlen namazından sonra görülen rüyanın doğruluk derecesi daha fazladır. Bizim gibi avam ve ümmi tabakasına ait kimselerin gördüğü rüyalar, hakkımızda hayırlıda olsa hayırsızda olsa önemli değildir. Çünkü başımıza bir olay gelecekse veya bir nimete kavuşacaksak bu rüyada gördüğümüz için değil, ilk yaradıldığımızda takdir olunan olduğu içindir.
#11.10.2010 12:22 0 0 0
  • Dehhâk b. Mezâhim anlatıyor: Adamın biri: - Ey Allah'ın Resûlü! İnsanların en zâhidi kimdir? diye sordu. Resûlullah (s.a.v): "Kabri ve oradaki çürümeyi unutmayan, dünyalık fuzûlî şeyleri terk eden, âhireti dünyaya tercih eden, yarınki gününün derdine düşmeyen ve kendini kabirdeki insanlardan biri olarak gören kimse zahittir." [1] diye cevap vermiştir. Hz. Ali'ye (k.v): - Neden kabristanlığa yakın bir yerde evini kurdun? diye sorulduğunda: - Onları en iyi ve samimî komşular olarak buldum; dillerini tutmasını biliyorlar ve ayrıca âhireti hatırlatıyorlar, demiştir. Resûlullah (s.a.v), "Kabir kadar ürkütücü bir manzara görmedim" [2] buyurmuştur. Ömer b. Hattâb (r.a) anlatıyor: Bir keresinde Resûlullah (s.a.v) ile kabristanlığa gittik. Bir kabrin başına oturdu. İçimizde ona en yakın bendim. Resûlullah (s.a.v) ağladı, ben de ağladım ve herkes ağladı. Bize: - Niye ağlıyorsunuz? diye sordu, biz de: - Siz ağladığınız için ağladık, dedik. Resûlullah (s.a.v): - Bu annemin, Vehb kızı Âmine'nin kabridir. Rabbimden onu ziyaret etmem için izin istedim, izin verdi. Ona istiğfarda bulunmam için izin istedim, fakat buna izin vermedi. İşte benim kalbime bir anne ile oğlu arasındaki şefkat duygusu geldi, ona ağladım." [3] buyurdular. Osman b. Affân (r.a) bir kabrin başına oturduğu zaman sakalları ıslanana dek ağlardı. Kendisine: - Ey Osman, neden cennet ya da cehennemden bahsedildiğinde ağlamıyorsunuz da bir kabrin başına oturduğunuz da ağlıyorsunuz? diye soruldu. Hz. Osman (r.a) şöyle cevap verdi: - Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Kabir, âhiret yolculuğunun ilk konağıdır. Eğer kişi buradan kurtulursa artık gerisi kolaydır. Yok, kurtulamazsa gerisi çok çetindir." [4] Anlatıldığına göre Amr b. Âs (r.a) bir kabristanlığın yanından gezmekte iken kabirlere doğru baktı. Sonra atından indi ve iki rekât namaz kıldı. Kendisine: - Bu bugüne kadar hiç yapmadığınız bir şeydi, şimdi neden yaptınız diye soruldu. Amr: - Evet, kabir ehlini düşündüm; onlarla amel arasındaki engeli hatırladım. İşte bu iki rekâtlık namazla Allah'a yaklaşmayı istedim. Mücâhid (rah) der ki: "Ölümünden sonra insanoğluyla ilk konuşan mezarıdır. Ona: 'Ben böceklerin, yalnızlıkların, gurbetin ve karanlıkların yurduyum. İşte benim hazırladıklarım bunlardır, ya seninkiler nerede?' der." Fakirliği tercih etmesiyle bilinen Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bir gün etrafındakilere, "Size en fakir günümü söyleyeyim mi? O kabre konulacağım gündür." demiştir. Ebû'd-Derdâ (r.a) zaman zaman kabristanlığa gider orada otururdu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, "Bunda ne var ki, ben yanlarında kaldığım müddetçe bana âhireti hatırlatan, ayrıldığımda da gıybetimi yapmayanlarla oturuyorum" cevabını vermiştir. Câfer b. Muhammed [b. Ali b. Hüseyin (r.a) ] bazı geceler kabristanlığa gelir ve, "Ey kabir ehli! Neden sesime cevap vermiyorsunuz!" derdi Sonra nefsine, "Allah onlarla benim arama perde koymuş; benim de onlar gibi olacağım aklıma geliyor" der ve sabah güneş doğana kadar namaz kılardı. Ömer b. Abdülaziz'in (rah) meclis arkadaşlarından biriyle geçen bir sohbeti şöyledir: - Dün gece, düşünmekten uykusuz kaldım. - Kimi ey müminlerin emiri? - Kabri ve oranın sakinlerini düşünmekten Senelerce dostluk ve muhabbet ettiğin bir arkadaşını, kabre koyduktan üç gün sonra açıp görsen gerçekten ürker, tiksinirsin. O kabri bir görsen! Ölülerin beyinlerini yiyen Hamme[5] isimli kuşlar, vücuttan damlayan kan ve irinler, kurtların delik deşik ettiği bir beden! Hayatta iken tertemiz elbiseler ve mis gibi kokular içindeyken şimdi kokusu çekilmez olmuş, kefeni çürümüş! Ömer b. Abdülaziz bunları anlattıktan sonra derin bir nefes aldı sonra olduğu yere bayıldı. Tabiînden Yezîd er-Rekkâşî (rah), kabristanlığa geldiğinde: "Ey çukurlarında yatan, toprağın bağrında, amelleriyle yapa yalnız kalan kabir ehli! Keşke hangi amellerinizle sevindiğinizi ve hangi kardeşinize güvendiğinizi bir bilebilseydim! der ve ön tarafına sarkan sarığı ıslanana kadar ağlardı. Sonra, "Vallahi salih amelleri olanı müjdelerim; Allah'a (c.c) itaat etmek üzere birbirine yarım edip yine birbirlerini bu maksat uğrunda sevenlere gıpta ederim" derdi. Yezî er-Rekkâşî ne zaman bir kabir görse cezbeye gelerek bağırırdı. Hâtimü'l-Esam (rah) demiştir ki: "Kabristanlıktan geçerken kendi durumunu düşünmeyen ve onlar için dua etmeyen kişi, hem kendine hem de onlara ihanet etmiş olur." Bekir b. Muhammed el-Âbid (rah) annesine, "Anneciğim! Keşke kısır olup da beni doğurmasaydın; çünkü oğluna kabirde uzun bir hapis var. Sonrasında da uzun bir yolculuk" derdi. Yahyâ b. Muâz er-Râzî (rah) der ki: "Ey Âdemoğlu! Rabbin seni selâmet yurduna çağırmaktadır. Oraya nereden gideceğine bak! Eğer rabbinin çağrısına dünyadayken icabet eder, gerekli hazırlıkları yaparsan selâmet yurduna girersin; bu davete kabirde icabet edersen bu mümkün değildir." Hasan b. Salih (rah) bir kabristana uğradığında, "Görünüşün ne kadar da güzel! Ancak bütün belâ ve musibetler içindedir." dermiş. Atâ es-Sülemî gece karanlık bastırınca kabristanlığa gider ve, "Ey kabir ehli! Sizler öldünüz; vay ölümünüze! Amellerinizi gördünüz; vay amellerinize!" der ve sabaha kadar, "Atâ, sen de yarın kabre gireceksin" diye söylenir dururdu. Süfyân-ı Sevrî (rah) der ki: "Kim kabri (ölümü) çokça anarsa orayı cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur. Kim de onu anmaz gafil kalırsa, kabir onun için cehennem çukurlarından bir çukur olur." Rebi' b. Haysem (rah) evine bir kabir kazmıştı. Kalbinde bir katılık (amelinde bir gevşeklik) hissettiği zaman oraya girer, uzanır ve: "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: «Rabbim! Beni geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada hayırlı ameller yapayım» der" [6] âyetini defalarca okur, ardından nefsine dönerek, "Ey Rebi' işte dünyaya döndün, haydi amele başla!" derdi. Ahmed b. Harb der ki: "Yeryüzü uyumak için yatağını yayıp döşeğini özene bezene düzeltene şaşar ve, "Aramızda hiçbir perde olmadan uzunca bir zaman bende çürüyeceğini hiç düşünmez misin?" der." Ömer b. Abdülaziz'in kâtibi Meymûn b. Mihrân anlatıyor: "Ömer b. Abdülaziz'le birlikte bir mezarlığa gittik. Kabirleri görünce ağlamaya başladı, sonra bana döndü ve, "Ey Meymûn! Şu kabirler dedelerim Ümeyye oğulları'na aittir. Sanki dünyada insanlarla beraber hiç yaşamamışlar, dünyanın zevklerini hiç tatmamışlar gibi! Bir baksana nasıl da serilmişler, felâket onları nasıl çepeçevre kuşatmış! Şu çürümeye bir bak, nasıl bütün vücutlarını kaplamış, haşere ve böcekler onları nasıl kemiriyorlar, öyle değil mi? Ömer b. Abdülaziz ağlamaya başladı ve, "Vallahi şu kabre girip de Allah'ın azabından emin kalan bir kişiye bundan daha büyük bir nimetin verildiğini düşünemiyorum" dedi. Sâbit el-Benânî (rah) anlatıyor: "Bir defasında ziyaret için bir mezarlığa gitmiştim. Tam çıkmak istediğim sırada bir ses bana, "Ey Sâbit, buradakilerin sessizliği seni aldatmasın, çünkü içlerinde acı ve ve keder içinde feryat eden nice kimseler vardır." dedi. Hz. Hüseyin'in kızı Fâtıma, eşi Hasan b. Hasan'ın cenazesine bakınca yüzünü kapatıp şu beyti okumuştur: O ana kadar ümit içindeydiler; sonra felâket üzere akşamladılar, Ne kadar büyük oldu o felâket ne kadar Anlatıldığına göre Fâtıma, eşi Hasan'ın ölümünden sonra onun kabrinin üzerine bir çadır kurmuş ve bir seneye yakın burada kalmıştır. Sonra çadırını söküp götürmüşlerdir. Fâtıma Medine'ye göç etmiştir. Bu arada Bakî' mezarlığı tarafından, "Acaba kaybettiklerini buldular mı?" diye bir ses gelmiş, başka bir taraftan da, "Aksine, ümitsizlik içinde geri döndüler" diye sanki birincisine cevap veren başka bir ses işitilmiştir. Ebû Mûsâ Temîmî anlatıyor: "Meşhur şair Ferazdak'ın hanımı ölmüştü. Basra'nın bütün reisleri onun cenazesine katılmışlardı. Aralarında Hasan-ı Basrî de bulunmaktaydı. Hasan, Ferazdak'a künyesiyle hitap ederek: "Ebû Firâse! Böyle bir gün için hazırlık yaptın mı? diye sordu. Ferazdak: "Tam altmış senedir, Lâ ilâhe illâllah şehadetini hazırlamaktayım" cevabını verdi
#11.10.2010 12:20 0 0 0
  • HZ.Ali (ra) Efendimizden Müminlere Öğütler Ey Allahın kulları! Dünya hayatı sizi,aldatmasın.Çünkü dünya ,belalarla çevrili ,faniliği ile bilinen ve aldatıcılığı ile mevsuf bir yerdir.Oradaki her şey yok olmaya mahkumdur.Dünyadakiler arasında devamlı bir mücadele ve el değiştirme vardır.Dünyadakiler dünyanın şerrinden asla beri olamazlar.Bir bakarlar bolluk ve neş`e içindeler ,bir de bakarlar ki başlarına felaketler yağıyor,bir bela gelmiş,dünya onları aldatmış!..Dünya hayatı verilmiştir bolluğu sürekli değildir.Orada herkes hedeftir,dünya onları okları ile vurur,ölümü ile helak eder.Ey Allahın kulları! siz bu dünyadan göçüp gidenlerden farklı değilsiniz..Onlar sizden daha uzun ömürlü,daha kuvvetli,daha mamur beldelere ve daha ölmez eserlere sahiptiler.Birkaç nesil sonra sesleri kısıldı ve tamamen duyulmaz oldular.Cesetleri çürüdü,yurtları bomboş kaldı ve eserleri yok oldu.Onlar muhteşem saraylarını ,konforlarını ve atlastan dokunmuş yatak-yastıklarını, üzerleri sapıtma taşlarıyla (oyulmuş mezar taşı) örtülü,toprak yığılı viranelere yapılmış mezarlara değiştiler.Yerleri dar ,sakinleri gariptir.Onlar orada yalnızların,kendi başının derdine düşenlerin ve birbirleriyle samimi olmayanların arasındadırlar... Evleri yakın ve duvar duvara oldukları halde komşular birbirlerini ziyaret etmiyorlar.Nasıl ziyaret etsinler ki, zaman onları öğüttü,taş ve topraklarda yedi.Hayattan sonra ölümü, refahtan sonra sıkıntıyı tattılar.Dostlarından ayrıldılar ,torağı mesken edindiler ,dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktılar. Heyhat! Onların "Ey rabbim beni tekrar dirilt ,belki iyi ameller yapar, bıraktıklarımı tamamlarım" demeleri sadece kendi laflarıdır.Onların arkalarında, tekrar diriltilecekleri güne kadar geri dönmelerine mani olan engeller vardır.(Çünkü ölüm onları elsiz ayaksız alıvermiştir.) Ey İnsanlar ! Sizinde ölüler diyarına varmanız ve orada,yaptıklarınıza karşılık rehin olarak katılmanız yakındır!..Sizide yakında kabir kucaklayacak...işler bitince haliniz ne olur?Kabirdekiler diriltilir,gizli olanlar açığa çıkartılır,azametli bir hakimin huzurunda hesap için durdurulursunuz.Dünyada işlenen günahların korkusundan dolayı kalpleriniz ürperir,örtü ve perdeniz yırtılır,ayıplarınız ve sırlarınız ortaya çıkar.Orada herkes yaptığının karşılığını alır.Kötülük yapanlar yaptıkları ile cezalandırılır,iyilik yapanlarda iyilik ile mükafatlandırılır. Amel defteri ortaya konur konmaz ,günahkarların defterlerinde olanlardan korktuklarını görürsün.Onlar yana yakıla "Vah bize ,eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da büyük küçük bir şey bırakmadan hepsini muhafaza etmiş" derler.Yaptıkları herşeyi defterde görürler.Rabbiniz herşeye zulmetmez.Allah-ü Teala,bizlere ve sizlere kendi lutfuyla ebedi kalacak ,cennete yerleşinceye kadar kitabı ile amel etmeyi ve dostlarına uymayı nasip etsin.Şüphesiz Allah hamdedilmeye ve övülmeye en layık olandır.O`na hamd olsun. *Allaha sonsuz sayıda hamd-ü senalar olsun.Allahım HZ.Muhammed (s.a.v) efendimize,HZ.Ebu Bekire,HZ.Ömere,HZ.Osmana,HZ.Ali efendimize,Ehli Beytimize ve HZ.Muhammed (s.a.v) efendimizin ashabına herzaman sonsuz defa salat-u selam olsun.Amin Vesselamün alel mürseliyn velhamdü lillahi Rabbil âlemin.(Fatiha süresini Okuyun) Euzi billahi mine-ş şeytani`r- racim.Bismillahirrahmanirrahim.Elhamdü lillâhi rabbil'âlemin. Errahmânirra-hîm. Mâliki yevmiddin. İyyâke na'budü ve iyyâke neste'în, İhdinessırâtal müstakîm. Sırâtellezine en'amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.Amin.
#11.10.2010 12:18 0 0 0
  • İnsanlar dünya hayatına kapılmış bir rüzgar misali ordan oraya savruluyorlar..zaman okadar dolu ve çok yogun geciyorki birde bakmışın yaşlanmışın ölümü bile düşünmeden oysaki bu hayat sanki bir gün yaşamış gibi okadar cabuk ve hızla geciyor farkında olmadan bizden öncede yaşayan ölenler olmuştur bu kıyamate kadarda sürecek ..ALLAH bizi gafletden işalah cabuk uyandır hayat kısa...yatdıgımız zaman bir dakkika düşünelim...kendimizi ruhumuzu teslim etmiş...cesedimizin yıkandıgını..kefenlendigimizi..tabutumuzun taşındıgını mezarlıkda yerimizin ayrıldıgını eşilmiş insanların mezarbaşında bekleyişlerini aglayışlarını feryatlarını duyalım bedenimizin toprakla buluşması üzerimize atılan toprakları hissedelim..daha sonra biriktirdıgımız paralar mallar...cocuklarımız nerede herkes bizi terkedip gidişleri amelimiz iyiyse cok güzel ...ama mellimiz kötüyse vay vay halimize düşünmek bile çok korkuç mezardaki korkunç halleri bile yazmak beni ürpertiyor ALLAH HEPİMİZDEN MÜMİN KULLAR OLMAMIZI NASİP ETSİN ..mezarda imanlı yatmayı bizlere nasip etsin işalah imansız ölmeyi ve imansiz mezarda yatıpda kıyamete kadr kabir azabı cektirmesin o yüzden yatarken bir 5 dakka bunları düşünelim ölmeden kendimizi günlük hesapa cekip yaptıgımız hareketlerin hangisi yanlış dogru oldugunu düşünüpde hatalarımız varsa onları düzeltmek lazım ...
#11.10.2010 12:16 0 0 0
  • Bişr-i Hafi hazretlerinin tevbesi şöyle oldu: Genç yaşta içkiye müptela olmuştu. Bir gün, yolda sarhoş bir halde giderken, üstünde Besmele yazılı bir kağıt buldu. İçi sızlayıp yerden aldı. Öptü, çamurlarını silip, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinde duvara astı. Gece âlim bir zat bir rüya gördü. Rüyada, ''Git, Bişr'e söyle!...... (O bizim ismimizi temizledi Biz de onun kalbini temizleriz. O bizim ismimizi büyük tutup yükseğe astı, Biz de onun ismini büyük yapıp, yüksek kullarımın arasına katarız. O bizim ismimize güzel kokular sürdü, Biz de onun şahsını hidayetini kıyamete kadar müslümanlar için güzel kokular saçan yıldız yaptık) denildi. Bu rüya, üç defa tekrar etti. Rüya gören zat, sabah olunca, Bişr-i Hafi'yi arayıp meyhanede buldu. Bişr, gelen zâta dedi ki: - Benimle sizin ne işiniz olabilir? Benden ne istiyorsunuz?- Senin için önemli bir haberim var.- Kimden bahsedeceksin? - Allahü teâlâdan Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu: - Hâlim malum. Bana şiddetli azap mı yapacak? O zat, rüyayı anlattı. Bişr arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi: - Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz. O zatın yanında hemen tevbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, başka zaman da hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara, ''Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeye haya ederim'' derdi. Ayakkabı giymediği için kendisine ''Hafi'' [yalınayak] denilmiştir.......
#11.10.2010 12:09 0 0 0
  • Sıkıntı ve beladan kurtulmak için dua

    çok önemli dua namaz kıldıkdan selam verdikten sonra secdedeyken secdeye tekrar egilip PEYGAMBER Efendimize SALAVAT getirdikten sonra secdeye kapanarak 41 kere la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin....deyip ne dilegin varsa söyleyip tekrar PEYGAMBER efendimize salavat getirdikten sonra amin deyip kalkılacak..denenmiştir
#11.10.2010 11:59 0 0 0