haydi arkadaşlar bu güzel beraat gecesinde varmısınız güzel bi oyuna...?
ben şimdi benden sonra gelen kardeşim için dua edicem ...
kim denk gelirse (yada denk gelmek isterse) duayı kapacak
yalnız duayı kapan eli boş gelmeyecek.. gönlünden ne koprasa... kural bu..
başlıyorum ....
سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِي
benden sonraki kardeşime...
Yarabbi onun bu geceden itibaren bu yılının başını hayır ve iyilik ortasını kurtuluş sonunu ise başarı eyle..
saadet şehadet tevbe bağışlanma ve iman ile neticelendir...
Ya Rahman!
Sen öyle rahmet edersin ki rahmetinin bir cilvesi cennetimiz olur
Rahmetinden bir parıltı sonsuz mutluluğumuzdur
Rahmetinin bir damlası herkesin rızkına kefil olur
Su çorak gönlüne merhametini indir
Su fani ömrünü sonsuzluğa eriştir.
Aynı zamanda YARSAV başkanı olan bir savcının İslam hakkında söyledikleri, cahilliğinin ve peşin hükmünün bir delili olmanın yanında -sıradan bir cahilliğin değil- ancak özel bir tahsil ile elde edilebilecek bir cahilliğin de delilidir.
Savcı Bey, "Şeriat sistemi tabiatı gereği diğer düşüncelere, inançlara ve adetlere müsamahasızdır. Aynen İtalya'daki Faşizm ve Almanya'daki Nazizm gibi, Şeriat Türkiye'nin hassas bir konusu. Küçük bir kıvılcımla sosyal bir harekete dönüşebilir. Osmanlı zamanında Şeriat temelli bir sistemimiz vardı ve toplumumuz hâlâ onun izlerini taşıyor." buyurmuşlar.
Önce ansiklopedilerde faşizmin nasıl tarif edildiğine bakalım:
"Faşizm, geniş anlamıyla özellikle iki dünya savaşı arası ortaya çıkan ve özellikle Adolf Hitler yönetimindeki nasyonal-sosyalizmin temsil ettiği aşırı milliyetçi, antidemokratik ve antikomünist bir ideolojiye ve otoriter siyasi bir yapıya sahip bütün politik hareketler ve egemenlik sistemleri."
Sonra İslam'a bakalım:
1. İslam milliyetçiliği reddeder. Bütün insanları İslam'a inananlar ve inanmayanlar diye ikiye ayırır; inananlar hangi etnik ve kültürel guruba mensup olurlarsa olsunlar kardeştirler, hepsi birden İslam ümmetini teşkil ederler. İnanmayanlar da "Allah'ın değerli kıldığı insan sıfatını taşırlar, aynı ana-babadan geldikleri için de -bu yönden- kardeştirler. Ayrıca Son Peygamber'in potansiyel (davet edilen) ümmetidirler. İslam egemen olduğu coğrafyada, kendine inanmayan insanlara yaşama, inanma, inancını uygulama, seyahat, ticaret, özel hayatın gizliliği ve korunması gibi bütün temel (statü, insan olmaya bağlı) insan haklarını tanır.
2. İslam milliyetçilik gibi sosyalizmi de reddeder, sosyal ve hukuki adaleti emreder.
3. İslam, Allah'ın iradesine ters düşse bile milli iradenin hakim olması manasında demokrasiyi kabul etmez. Ama, Kur'an'ın temel referans olduğu bir çeşit İslami demokrasiden söz edilebilir. Bu demokraside halk seçer, yönetime katılır, denetler ve hukukun dışına çıkan yöneticileri değiştirir.
4. Bir önceki paragrafın son cümlesi İslam'da, "otoriter siyasi bir yapı"nın bulunmadığını gösterir. Bir otorite varsa bu vahye aittir ve vahiy de insanlar tarafından yorumlanır, yorumlar her zaman değişmeye ve farklı yorumlara açıktır.
5. İslam'ın egemen olduğu bir ülkede gayr-i Müslimler insan haklarından yararlanarak farklı olan inanç ve uygulamaları ile var olurlar.
Müslümanlara gelince bunların, İslam'a aykırı olan davranışları kamuya açık alanlarda ortaya koymalarına izin verilmez. Bunu da İslam çerçeveli bir "umumi ahlak" ve "kamu düzeni" ilkesine riayet olarak değerlendirmek mümkündür.
Bu kısa özetten sonra İslam ile faşizm arasında benzerlik kurmanın insaf ve gerçeklik ile ne kadar bağdaştığını okurlara bırakıyorum.
Şeriat "tehlikesi"ne gelelim.
Usadem'in, 9 ilde ve 2000 denek üzerinde yaptığı 'Türkiye'de seçmen profili' araştırmasına göre, seçmenin yüzde 50.62'si kendisini 'Demokrat veya Sosyal Demokrat' olarak tanımlıyor. Şeriat yanlısı kesimin oranı yüzde 4.07.
Bu sonuçlar şeriat tehlikesini kullanarak otorite kurmak isteyenlerin hem oyunlarını hem de ezberlerini bozuyor.
evet farkındayım .. uzundu bende uzun olunca endişe ediyorum mesela bazı yazılar okkadar güzel oluyoki uzun olunca bu güzellik okunmazmı diye endişe ediyorum.. ama dikkat edin inanın ben bu yazıyı kitabından okumuştum bölüm bölüm dü böyle hikaye şeklinde ve inanın bana bazı şeyleri okadar bariz keşfettimki ...
İnanan kimseye, inkâr ehlinin hali pek garip görünür. Hele o inkârcılar akıllı geçinen, mürekkep yalamış, dünya itibarıyla bir bilgi birikimi elde etmiş kimseler ise, bu durum daha da büyük bir hayret konusu olur. Hattâ zaman zaman, "Acaba dünyanın bu kadar bilgisini yutmuş insanların inkârda gördükleri bir hakikat var da biz mi onu kaçırıyoruz?" gibi şüphelerin bile zihinleri yokladığı olur.
Bakara Sûresinin âyetinde ise, bu durumun son derece basit ve net bir açıklamasını görüyoruz. Ancak açıklamayı kavramak için, hayatımızın en temel gerçeklerinden ve bizi insan yapan en büyük nimetlerden biri olan "beyan" yani konuşma ve anlama yeteneğimiz üzerinde kısaca durmamız gerekiyor.
Bizim birbirimizle konuşarak anlaşmak için kullandığımız vasıta sestir. Ancak bu, tabiattaki herhangi bir ses yahut bir gürültü gibi değildir.
Biz Rabbimizin lütfettiği olağanüstü bir yetenekle farklı sesleri arka arkaya dizer, böylece kelimeler kurar, kelimelerden de cümleler inşa ederiz. Zihnimizdeki anlamlar, işte bu farklı seslerin art arda dizilişiyle sembolize edilir. Sonra, yine Rabbimizin lütfettiği olağanüstü bir yetenekle, art arda dizilmiş sesler arasındaki bu ilişkilerin dile getirdiği anlamı çözeriz.
Bu sesleri işitme konusunda, birçok canlı türü ile aramızda esaslı bir fark yoktur.
Tam tersine, onlardan bazıları bizim işitemediğimiz sesleri bile işitebilirler. Yalnız, onlardan farklı olarak, biz seslerin dile getirdiği anlamları da çözebiliyoruz.
Üstelik bu işi sadece ses seviyesinde de bırakmıyor, konuşup dinlemekten başka, yazıp okuyabiliyoruz da. Yine aynı prensibe bağlı olarak, okuma ve yazma işlemlerinde de, harfler dediğimiz yazılı simgeler arasındaki ilişkiler bizim için anlam ifade ediyor. Biz bu simgeleri görmekle kalmıyor, onların dizilişinden meydana gelen anlamları da "okuyabiliyoruz."
İşte şu hakikat bir evrensel yasadır ki, kâinat kitabının okunmasında ve kâinatın dile getirdiği anlamların çözümlenmesinde de aynen geçerlidir. O kitabın yazıları herkesin gözü önündedir. Herkes orada yazılı olan şeyi görür. Hattâ bazıları, çoğunluğun göremediği ayrıntıları da görebilir. Fakat herkes o görülenlerin anlamını çözemez.
Çünkü o anlamları çözebilmek de Yüce Allah'ın insana bahşettiği özel bir yeteneğe bağlıdır: tıpkı okuma ve anlama yeteneği gibi. Şu şartla ki, nasıl insanın konuşmayı öğrenmesi bir çabaya ihtiyaç gösteriyorsa, kâinat kitabının anlaşılması da insan tarafından gösterilecek bir çabaya bağlıdır.
Herşeyden önce, bu iş için, hakka kulak vermeye niyetli bir gönül gerekir. Kulaklar ve gönüller o yöne açıldıktan sonra, Kur'ân ve Peygamber, insana bu âlemde neler göreceğini ve bu kitabı nasıl okuyacağını öğretecektir.
Eğer kul bu çabayı göstermezse, herkesin gözü önünde olan şeyler onun da gözü önünde olduğu halde, o herkesin çıkardığı anlamı bunlardan çıkaramaz. İsterse dünyanın bilgisini yutmuş olsun, bütün bu bilgiler, onun zihninde anlamsız ses yığınlarından ibaret kalmaya mahkûmdur:
Tıpkı çobanın seslenişini bağırıp çağırmadan ibaret bir ses olarak işiten sürünün hali gibi
Öylelerinin anlama yeteneğinden yoksun oluşuna işaret eden daha başka âyetler de vardır. Bu yeteneği harekete geçirmek ve Peygamberin çağrısından bir anlam çıkarabilmek için gerekli şartların ne olduğunu da bu âyetlerde bulmak mümkündür:
Sen ölülere söz dinletemezsin; arkasını dönüp giden sağırlara da çağrını duyuramazsın.
Körleri de şaşkınlıklarından kurtarıp yola getiremezsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip hakka teslim olmuş kimselere söz dinletebilirsin.1
1- Rum Sûresi, 30:52-53.
Bu yazı Ümit Şimşek'in Âyetler ve İbretler-4 kitabından
kardeş bu ana kadar bana söylediklerinden bazılarının eksik olduğunu gördüm bizim panelde.. ve başarısızlğın sebebi bu...
bizim asıl kurucu ortada yok o yüzden .. birde daha yeniyiz.
yani anladımki forum düzen panenilinde başlık eksikleri var...
en iyisi ben önce "faili kayıp" yetkilimizle halledeyim daha sonra sizin yardımınıza baş vuracağım...
"O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir."
"İnsan bir şeyden rahatsız oluyorsa onu kendisi yapmıyor demektir. Yapan da rahatsız olan da kendisi olsa ortaya tuhaf bir tablo çıkar. Buna göre insanın, kalbine gelen çirkin sözlerden rahatsız olması gösteriyor ki, o sözler onun kendi sözleri değil. İşte, vesvese şeytanın insan kalbiyle konuşmasıdır. O halde sen kendi kalbinden değil şeytandan rahatsız oluyorsun. Gerçeği böylece tespit edemeyenler kalplerinin bozulduğunu sanarak üzülür ve yersiz dövünürler."
"Şeytan bunu niçin yapıyor? Bunda ne faydası olabilir?"
"Şeytanın derdi insanları üzmek, rahatsız etmek değildir. Bunlar dünyaya ait olaylardır ve sonunda bir türlü kaybolur giderler. Onun meselesi insanları mümkünse imansız, hiç olmazsa ibadetsiz yapmaktır. Vesveseden rahatsız olan insan, kurtuluşu ibadeti bırakmada bulursa, işte o zaman şeytan hedefine ulaşmış demektir."
NAMAZ KILIYORLARDI. Yanındaki genç yer yer tiksinir gibi oluyor ve kafasını seri olarak birkaç kez sağa sola sallıyordu. Namazdan sonra dışarı çıktılar. Yanına yaklaştı ve "Afedersiniz," dedi, "Bir rahatsızlığınız mı var?"
"Hayır" dedi genç, "Ne bileyim, ben de hoşnut değilim bu halden."
"Hangi halden? diye sordu adam:
"Önce bir tanışalım" dedi genç ve kendisini tanıttı:
"Ben Bilge Lisesi'ne Felsefe öğretmeni olarak tayin oldum. İsmim Erol. Ankaralıyım.
"Benim ismim de Hayatî. Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Yayınevi işletiyorum. Mesleğimiz yakın sayılır. İkimiz de kitap ve bilgi üzerini odaklanmışız."
Sonra, eliyle caminin hemen yanındaki çay bahçesini işaret ederek:
"İsterseniz birkaç dakika birlikte olalım" dedi.
"Memnun kalırım" diye cevap verdi Erol.
Hayati bey, "Oyun yine aynı oyun, düşman yine aynı düşman" diye geçirdi içinden. Daha önce birkaç gençte de aynı hali görmüş ve kendileriyle konuşmuştu. Bunun da derdi aynı olsa gerekti.
Yanlarına gelen garsona, "Bize iki çay" dedi ve genç öğretmene sordu:
"Namaza başlayalı ne kadar oldu?"
"Altı ay" dedi, Erol.
"Bu altı ay içerisinde kendinde ne gibi değişiklikler hissettin ve ediyorsun?"
"Her şeyden önce başıboş bir varlık olmadığımı unutmuyorum. Ezanlar bana bunu haykırıyorlar. Rabbime karşı görevimi yerine getirdikten sonra, işlerimi daha bir zevkle yapıyorum. Önüm artık kapalı değil. Yolculuğumun kabirle son bulmadığını biliyorum. Bu da benim için ayrı bir mutluluk kaynağı."
"Çok güzel!" dedi Hayati bey, "Seni tebrik ederim." "O zaman sana şöyle bir soru sorsam: Çevrendeki bütün insanların iyi ve hayırlı kimseler olduğunu söylemek her halde çok zor. Her meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de iyilerin yanında kötüler de var. Bunların sana karşı tepkileri nasıl oldu?"
Çaylar gelmişti.
Erol, derince bir nefes aldı. Çay bardağını eline alarak, serinlemiş havanın üşütmeye başladığı o zayıf parmaklarını ısıtmak niyetiyle, bardağı sıkmaya başladı. Sonra çayından bir yudum alarak:
"Benim derdim çevre değil" dedi. "Çevre şu serin havaya benzer. Sizi üşütmeye başladı mı, sıcak bir mekâna gider ve ondan kurtulursunuz. Yahut şu anda yaptığım gibi sıcak bir çayla serinliğe karşı koyabilirsiziniz. Ama sıtma olmuşsanız, titremeniz içten geliyorsa bunun çaresi sıcak hava değildir. Ciddi bir tedavi görmeniz gerekir."
Hayati beyin gözlerinde hayretle tebrik duyguları iç içeydi. Bu genç öncekilere hiç mi hiç benzemiyordu. Rahatsızlık aynı olsa bile bundaki fikir derinliği ve engin şuur, düşmanını Allah'ın izniyle alt edecek boyutlara varmıştı.
"Güzel konuşuyor ve meramınızı çok net ortaya koyabiliyorsunuz" dedi." Edebiyata özel bir ilginiz olsa gerek."
"İyi tahmin ettiniz" diye karşılık verdi Erol. "Boş vakitlerimde eskiden beri hep kitap okurum. Arkadaş gibi kitabın da hem iyisi vardır, hem de fenası. Ama çok şükür bir yıla yaklaştı ki hep iyileriyle arkadaş oldum."
Bakışları bir süre Hayati beyin gözlerine çakıldı, sonra başını önüne eğerek:
"Onlar beni iyilerin yanına getirdi" dedi.
Hayati bey:
"İçinizde bir kavganın olduğu anlaşılıyor. Sizin bu mücadeleden zaferle çıkacağınıza şüphem yok. Ama yine de bazı iç problemlerinizi açığa vurmanızı isterim. Belki size faydam dokunabilir."
Genç içini çekti. Biraz durdu. Bakışlarını karşıdaki çınar ağacında dondurarak:
"Kötü arkadaşlar, yanlarında kaldığınız süre size bazı yanlış şeyler söyleyebilir, sizi doğrudan saptırmaya çalışabilirler. Yahut, kendi yapamadıklarını sizin başarmanızı hazmedemeyerek, ruh dünyalarındaki açığı sizi hafife almakla kapatmak isteyebilirler. Siz bunun farkında iseniz onların sözlerine değer vermez, kendilerini de kırmayarak durumu idare edersiniz. Ama siz kendi öz varlığınızdan bir an olsun ayrı değilsiniz ki. Sizi yanıltmak isteyen ve doğrudan uzaklaşmaya çalışan düşman içinizde ise, kavganız sürekli demektir; işiniz de bir o kadar zordur."
"Bilmem farkında mısınız?" diye araya girdi Hayati bey: "Siz bu sözlerinizle Allah Resulünün (asm.) bir dersini tefsir etmiş oldunuz.
Erol soran gözlerle baktı:
"Bir seferden dönüşlerinde Allah Resulü (asm.), ashabına "Küçük cihattan büyük cihada döndük" buyurmuşlar ve nefisle cihadın düşmanla çarpışmaktan çok daha zor ve önemli olduğunu veciz bir şekilde ders vermişlerdi."
O sırada garson geldi. Boş bardakları topladı. Hava biraz daha serinlemişti. Hayati bey, bu dolu gençle daha rahat bir ortamda konuşmak ve kendisine faydalı olmak istiyordu. Onu nice gençlere rehber olabilecek büyük bir kabiliyet olarak görmüştü. Açık yürekliliğini, mantıklı konuşmalarını ve ifade gücünü takdir etmiş ve onu candan sevmişti.
"Konuya henüz girmiş sayılmazsınız" dedi. "İsterseniz devamını benim yazıhanede yapalım. Yayınevim buraya çok yakın."
Erol, "Size zahmet vermeyeyim" dediyse de Hayati bey pek oralı olmadı ve teklifini ısrarla yeniledi ve ayağa kalktı.
Zaten Erol da bu teklife "evet" demeye hazırdı. Hayati beyde aradığını bulacağı ümidi doğmuştu içinde. Kalktılar ve birlikte yola koyuldular.
Yolda giderlerken, Erol içini dökmeye başladı:
"Ben namaza başlayalı ruhumda büyük bir huzur hissetmekle birlikte, aklımda hiç de hoş olmayan bir hayli düşünce kaynaşmaya başladı. Birisini uzaklaştırayım derken bir başkası hücum ediyor ve onun yerini fazlasıyla dolduruyor. Bundan çok rahatsızım."
Hayati Bey tahmininde yanılmamıştı. Bu genç öğretmen de namaza başlar başlamaz şeytanın hücumuna maruz kalmıştı. Âdemoğlunun o amansız düşmanı, vesvese denilen oklarını bu gencin de aklına ve kalbine aralıksız atmaya başlamıştı. Ona cevap vermekte acele etmedi. İçini iyice bir boşaltmasını bekleyecekti. Nasıl olsa biraz sonra yazıhanede uygun bir ortam oluşacaktı. Personeline içeriye kimseyi alamamalarını söyler, onunla baş başa her şeyi rahatça konuşabilirlerdi.
Devam etti Erol:
"Namaza durduğumda mukaddes mânâlara taban tabana zıt pis hayaller aklıma hücum ediyorlar. Onları uzaklaştırmak için aklımı farklı sahalara kaydırmaya çalışıyorum. Dolayısıyla ne okuduğumu, namazın neresinde olduğumu adeta unutuyorum. Kötü düşünceler, birbiri ardınca ruhumu kanatıyor ve ben onları kaçırmaya yarayacakmış gibi farkında olmadan kafamı sağa sola çeviriyorum. Siz de buna şahit oldunuz ve beni rahatsızlanmış sandınız. Rahatsız olduğum doğru ama, bu bedenimden gelen bir acı sebebiyle değil. İçim kan ağlıyor, aklım paramparça oluyor, kalbimin bozulduğu zannına kapılıyorum."
Yayınevinin kapısına varmışlardı. Biraz durakladılar. Erol sözlerini şöyle tamamladı:
"Bunların şeytandan olduğunu biliyorum. Benim asıl çaresizliğim ona karşı bir şeyler yapamamak. Onu kahredememek, benden uzaklara gitmesini sağlayamamak. Bilmem ki ne yapayım?"
Hayati bey, elini Erol'un omuzuna şefkatle dokundurdu.
"Durum sandığın kadar vahim değil" dedi. "İçeri girelim. Sana yayınevini şöyle bir gezdireyim, sonra oturur bunları konuşuruz."
"Bunların ne kadarını inceleme fırsatı buldunuz." diye sordu.
Hayati bey, gülümsedi.
"Kendi saham dışında kalan meslekî kitapların hiçbirini okumuş değilim. Ama fikrî eserlerin büyük çoğunluğuna en azından göz gezdirdim. Benim yazıhane bir sohbet meclisi, bir tartışma zeminidir. Çok gençlerle farklı konularda uzun tartışmalarımız olmuştur. Bu sohbetlerin bana çok faydası dokundu. Beni bu asrın ihtiyaçlarına göre okumaya yönlendirdi. Artık, hoşuma gidenden çok, faydalı olanı okuma alışkanlığı kazandım. Tartıştığımız konular içinde sizin sözünü ettiğiniz vesvese konusu da var. Bu konuda da bana sorulan sorulara rahat cevap verebilmek için yoğun bir çalışma yaptım. Ve çok şükür birçok gence faydalı oldum."
Son cümle Erol'u çok rahatlatmıştı.
Tanıtım faslı tamamlanınca yazıhaneye geçtiler.
Hayati bey misafirine yeniden "Hoş geldiniz" dedikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını:
"Müslüman, İslâm'ı yaşamakla mükelleftir. Ben 'kitapçıyım' desem de kitabevi açmasam, yahut siz, 'öğretmenim' deseniz de hiç okula gitmeseniz ve öğrenciye muhatap olmasanız nasıl olur? İman esaslarına inanan bir insan da İslâm'ı yaşamaya aday olmuş demektir. Şu var ki, Rabbimiz kullarına o sonsuz rahmetiyle muamele ediyor ve amel etmeyen kullarını da imanlılar defterinden silmiyor. Onların günahlarına ceza tahakkuk ediyor, ama kendileri küfre girmiyorlar. Bununla birlikte büyük bir zarara uğradıkları da muhakkak."
Derince bir nefes aldı.
"Her zarar eden iflasa gitmez"dedi. "Ama iflasın yolu da zarardan geçer. Nitekim Allah Resulü (asm.) bir hadis-i şeriflerinde, işlenen her günahın kalpte bir kara leke meydana getirdiğini haber verir. Bu lekeler arttıkça kalbin gitgide daha da kararması ve imanın tehlikeye girmesi söz konusu olabilir.
Sizi tebrik ediyorum. Kalbinizdeki lekeler büyümeden, İslâm'ı yaşamaya yönelmişsiniz. Geçmiş günahlarınıza tövbe etmiş ve sanırım geçmiş namazlarınızı da kaza etme yoluna girmişsiniz."
Erol, "Teşekkür ederim" dedi. "Allah'ın izniyle elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum."
Devam etti Hayati bey:
"Siz istikamet yoluna girince iki grup varlığı da rahatsız etmeye başlamış oldunuz. Bunlardan birisi insan türünden, diğeri ise cin türünden. Siz ibadet edince, bu iki tür dışındaki bütün varlıkları memnun ediyorsunuz. Görevlerini aksatmadan yerine getiren atomlardan, moleküllerden, hücrelere, bir milyonu aşkın canlı türüne, yıldızlara, meleklere varıncaya kadar sonsuz varlıklar sizden mânen memnun oluyorlar. İnsanların, inanan ve salih amel işleyen kısmı da sizi candan severler. İnanmayanlar ise sizden rahatsız olur ve size ilişirler. Bu ilişmeleri, sataşma, münakaşa etme, sizi hafife alma, sizdeki beşeri bir noksanlığı hemen İslâm'la ilişkilendirip dine karşı çıkma şeklinde kendini gösterir."
Bir süre sustu. Erol'dan bir tepki yahut bir soru bekler gibiydi. Erol, sabit bir noktaya bakışlarını kilitlemiş, derin düşüncelere dalmıştı.
Hayati bey, şöyle sürdürdü konuşmasını:
"Bu varlık âleminde insanlar ve cinler imtihana tâbi tutulurlar, bunlar cennete yahut cehenneme adaydırlar. İnsanların inanmayan kısmı size tepkilerini açıkça gösterirlerken, cinlerin de inanmayan kısmı, size vesvese vermeye, sizi şüpheye düşürmeye çalışırlar. Onlar da sizinle konuşmakta, size bir şeyler söylemekte, inancınıza ve amelinize karşı çıkmaktadırlar. Şu var ki onların cesetleri olmadığı, ağızları dilleri, nefes boruları bulunmadığı için konuşmaları insanlarınkine benzemez. Onlar kelimesiz konuşurlar."
Erol, irkilir gibi âniden bakışlarını Hayati beye çevirdi: "Müsaade eder misiniz?" dedi. "Bu son cümleniz benim için çok önemli. Biraz açıklama rica edeceğim. Ancak, şu âna kadar söylediğiniz her söz benim için çok faydalı oldu. Ruhuma yeni ufuklar açtınız, çok teşekkür ederim."
Hayati bey:
"Bu konuyu biraz ileri bırakıp size bu konuşmalarıma ilham kaynağı olan harika bir tespiti okumak isterim" dedi ve kalkarak yayınevinin dinî eserler bölümüne geçti. Bulduğu bir kitabı karıştırmaya başladı. Bir yandan kitabı karıştırıyor, bir yandan da yazıhaneye doğru ilerliyordu. Kapının önünde biraz durakladı. Aradığını bulmuştu. İçeri girdi ve kitabı masaya koyarak şu cümleyi okudu:
"İnsanlardan şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi cinnîden ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat'iyyettedir."
Sonra,
"Lem'alar, seksen ikinci sayfa" diyerek kitabı kapadı.
kardeş bak mesela şu logonun adresiyle örnek gösterirmisin.. böyle daha iyi anlıycam gibi.. adresin nereleri değiştirilmiş farkına varırım böylelikle...