By_UGURCAN

By_UGURCAN

Üye
04.08.2004
Çavuş
1.247
Hakkında

  • Konu: araba ezmesi
    Ellerine saglık paylasımın için tesekkürler gercekten güzel

    enteresan br olayyyyy
#08.06.2005 02:11 0 0 0
  • TAMAMİYLE GERÇEKTİR!!!


    İstanbul'un ilçelerinden birinde bir hırsızlık olur. Polis, evi soyulan kadına sorar: "Şüphelendiğiniz birisi var mı?" Kadın polisin sorusunu "Apartmanda komşularım var ama bilmiyorum. Dairenin kapısı zorlanmış ve girilmiş" diye cevaplar. Polis alt kata iner ve yukarıdaki daireyle ilgili sorular sorar:
    Adam; "Valla ben su parasını almak için kapıyı çaldım" yanıtını verir. "Çaldım" lafını işiten polis, adamı alır, götürür. Adamın ifadesinde yer alan "çaldım" kelimesinin altını çizerek, savcılığa gönderir.
    Altı çizili kelimeleri okuyan savcı sorar: "Polisteki ifaden doğru mu?"
    "-Evet, Savcı Bey" yanıtını veren adam, yaptığı hırsızlığı itiraf ettiği gerekçesiyle tutuklanır ve cezaevine gönderilir. Bölge Adliyesinde, sanık avukatı tutukluluğa itiraz eder. Mahkeme başkanı itirazı kabul etmez. Avukatın, "sanığın dosyasını" okuması konusundaki ısrarlı baskıları sonucu dosyayı bir kez daha okur. Anında zile basar, katibi çağırır ve sanığın derhal serbest bırakılması talimatını verir.
#29.05.2005 15:03 0 0 0
  • İnsanoğlu bugün halen mikroorganizmaların tümünün kendisi için zararlı olduğu yanılgısına düşmektedir. Bugün mikroorganizmaların endüstriyel alanda kullanımını bir tarafa bırakacak olursak, ağzımızın suyu akarak yediğimiz yoğurt, sucuk, turşu vb. "fermente ürün" olarak bilinen çeşitli gıdaların oluşum sürecinde esas görevi, kendilerinden büyük işler başaran bu "küçük canlılar" üstlenmektedir. Biz burada sütü, büyük bir keyifle yediğimiz yoğurda dönüştüren iki bakteriden bahsedeceğiz: Eski sınıflandırmada Lactobacillus bulgaricus (laktobasilus bulgarikus) olarak bilinen Lactobacillus delbrueckii subsp. bulgaricus ve Streptococcus thermophilus (streptekokus termofilus). Bu iki bakteriye ait koloniler, yoğurt kültüründe "simbiyoz" olarak yaşamakta, yani ikisi birbirinin yaşam şartlarını desteklemektedir. Lactobasiller adından da anlaşılacağı üzere hareketsiz, uzun ve kısa çomaklar şeklindedir. Streptokoklar ise genelde hareketsiz, ikili ve zincir şeklinde dizilen koklardan oluşur ve gelişmeleri için mutlaka karbondioksitli bir ortama ihtiyaç duyarlar.


    Kaliteli bir yoğurt elde etmek için burada önemli olan bakteri dengesinin gerektiği şekilde sağlanmasıdır. Bu dengeyi de Streptecoccus thermophilus / Lactobacillus bulgaricus şeklinde belirtecek olursak 1/1 ve 2/1 olması gerektiği denemelerle belirlenmiştir. Bu arada bu mikroorganizmalar için en ideal gelişme sıcaklıkları 41 ile 43 ° C olduğundan daha aşağı derecelerde tam olarak faaliyet gösteremeyecek, yukarı derecelerde canlılıklarını yitirebileceklerdir. Gerekli şartlar tamamlandığı anda, bu mikroorganizmalar 1 mol glukoz ve 1 mol galaktozdan oluşan süt şekeri laktozun, özellikle glukoz birimlerine etki edip onları laktik asite çevirmeye başlarlar. Sütte aslında bu mikroorganizma çoğalması için hızlandırıcı olan peptidler ve aminoasitler çok düşük düzeydedir. Ama Lactobacillus bulgaricus proteolitik bir aktivite göstermekte, yani proteinleri parçalamaktadır. Bu şekilde valin, glisin, histidin vb. aminoasitler oluşturan Lactobacillus bulgaricus, ilk etapta çoğalma ortamı fazla elverişli olmayan Streptococcus'un yaşam şartlarını destekler. Streptococcus thermophilus ise ürettiği CO2 ve piruvat ile Lactobacillus bulgaricus'a destek olur.


    Bu mikroorganizmaların sayı bakımından dengeleri aşama aşama sapma gösterir: Şöyle ki Streptoccus thermophilus, lactobacillus bulgaricusun desteğiyle ilk etapta daha hızlı bir çoğalma gösterirken, daha düşük bir asit geliştirme kabiliyetine sahip olduğundan ve gelişen süt asitliğinde daha çabuk öldüğünden sayıları azalır. Diğer taraftan Lactobacillus bulgaricus'da yüksek asitlik değerlerinde daha iyi geliştiğinden sayıları artış gösterir. Sonunda bu iki bakterinin ortak faaliyeti sonucunda süt asitliği 6.3 - 6.5 pH seviyelerinden, 4.6 pH'nın altına çekilir. Bu bakteriler bir taraftan yoğurtu oluştururken, diğer taraftan oluşturdukları asetaldehit başta olmak üzere diaseton, aseton ile asetik, kaprik ve kaprilik vb gibi asitler, uçucu yağ asitleri ve eksopolisakkaritler ile onun tat, aroma ve kıvamı üzerinde de etkili olurlar. Büyük bir lezzetle yediğimiz ürün yoğurdun son asitliği 3.8-4.2 pH civarında olduğu için patojen mikroorganizma riski içermez. Bu gıdada görülen mikrobiyolojik bozulmaya daha ziyade küf ve mayalar neden olurken, bakteriler asitliğin gelişmesine ve ekşimeye neden olur. Ama yoğurtlaşmanın tamamlanmasından sonra yapılacak uygun bir ısıl işlem bakteri populasyonunu azaltacağından yoğurtun ömrünü uzatacaktır.


    Ölü Resimler Editlendi fiber_optic
#29.05.2005 14:56 0 0 0
  • Ebu Bekir Muhammed Bin Zekeriya Razi:

    noimage

    Bir çok diğer başarılı müslüman isim gibi, sıklıkla Batı literatüründe kendisinden yanlış bir şekilde Arap olarak bahsedildiğini gördüğümüz Ebu Bekr Muhammed İbn Zakariya al-Razi, tıp, kimya, simya, eczacılık gibi bir çok alanda, buluşlarının çoğu hala geçerliliğini koruyan, esaslı çalışmalar yapmış İran'lı müslüman bir ilim ve bilim insanıdır. İlk göz ameliyatı, sülfürik asitin keşfi, alkol ve tıpta kullanımı (Antisepsi'nin keşfi), su çiçeği ve kızamığın ilmi esaslarla birbirinden ayrılması, modern kimya ile kimya mühendisliğinin arasındaki geçişin kurulması, allerjik astım üzerine yazılan ilk makale gibi bir çok çalışmayla tanığımız bu müslüman tıp doktoru, bir kaynağa göre miladi 854 tarihinde İran'da Tahran yakınlarında bulunan Rey şehrinde doğmuş ve miladi 923 tarihinde Bağdat şehrinde vefat etmiştir. Razi, Farsça'da Rey'li anlamına gelmekte olup, çalışmalarının çoğunu doğduğu bu şehirde yapmıştır.

    noimage


    Bu büyük tıp doktoru, bilimin çeşitli alanlarında 184 civarında kitap ve çeşitli makaleler yazan üretken bir yazardır. Tarihçi İbn-i Nedim'e göre, Razi zamanının en iyi doktoru olarak sivrilmiştir. Bir çok diyarlara seyahat etmiş ve bir çok hükümdar ve hükümdara hizmet götürmüştür. Bir öğretmen olarak, tıp alanında bir çok öğretmen yetiştirmiştir. Merhametli, nazik ve dürüst olduğu ve zengin olsun, fakir olsun, hasta ayrımı yapmadan onlara hizmet götürdüğü rivayet edilmektedir. Hatta burada da gördüğümüz kaynağı bilinmeyen "Razi bir hastayı tedavi ediyor" adlı gravür günümüze kadar ulaşmıştır. Tahran yakınlarında kurulan Razi Enstitüsü onun adına kurulmuş olup, her yıl 27 Ağustos İran'da tıp bayramı olarak kutlanmaktadır.
#29.05.2005 14:47 0 0 0
#29.05.2005 14:30 0 0 0
  • noimage

    Ya Rabbi, sirkeye bereket ver. Sirke, ne güzel nimettir.
    Benden önceki enbiyanın katığı da sirke idi. Sirke olan evin, başka katığa ihtiyacı yoktur.
    Hadis-i Şerif [İbn-i Mace]


    noimage

    Üzerinde binlerle mikroorganizma yaşamayan bir toprak parçası, havada bir toz, bir su damlası ve hatta hiç bir insan kılı mevcut değildir. Mikroorganizmalar, diğer hayvan ve bitkiler gibi canlı mahluklar olmakla birlikte, bunların insanlara zararlı veya faydalı olmak gibi bir gayeleri yoktur. Bunların yegane gayeleri, her canlı da olduğu üzere yaşama arzusu olmakla birlikte, insanoğlu için sağladıkları yararlar inkâr edilemez. Bir önceki konumuzda, sütten yoğurdu oluşturan iki mikroorganizma Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus ile başlamıştık, "adı küçük" canlıların marifetleri arasındaki yolculuğumuza. Yolculuğumuz, bu yazımızda hazmı kolaylaştırıcı ve iştah açıcı etkisinden dolayı bir çok yemek ve salatada çeşni olarak kullandığımız sirkenin oluşumu ve bu oluşum sürecine katılan mikroorganizmalar ile devam edecek.


    Sirke, oluşum süreciyle ibrete haiz bir besin maddesidir. Sirkenin oluşum süreci iki aşamalı gerçekleşmektedir. Vurgu yapmaya değer nokta şudur ki, birinci aşamada insanoğlu için damlası zehir sayılan etil alkol oluşmakta, bunu takip eden ikinci aşamada ise bir çok meşhur hadis-i şerifte kendisinden övgü ile söz edilen, tabii bir ilaç olarak nitelendirilebilecek sirke teşekkül etmektedir. Sirkenin ayrıca mikroorganizmaları öldürücü özelliği bilinmektedir.

    Oluşumun birinci aşamasında, etkin olan mayalar Saccharomyces cinsi mayalar olup, bu mayalar başlıcaları üzüm ve elma olmak üzere çeşitli yaş ve kuru meyvelerde (incir, armut vb.) ve maltta (çimlenmiş arpa) bulunan şekerleri etil alkole (etanola) dönüştürürler ki, bu dönüşüm mutlak oksijensiz (anerobik) bir ortam gerekmektedir. Bu reaksiyon kimyasal olarak aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

    noimage

    İkinci aşamada ise çeşitli Acetobacter spp. türleri, kendileri için en uygun sıcaklık derecesinde (28 - 30 °C civarlarında) ve oksijen varlığında (hava ile temas eden bir ortamda) etil alkolü, asetik aside parçalarlar. Bu reaksiyonu da kimyasal olarak şu şekilde özetleyebiliriz:

    noimage

    Sirke'nin "sirke" olarak nitelendirilebilmesi için içerdiği asetik asit miktarının en az % 4 olması gerekmektedir. Sirke üretiminde yaygın olarak kullanılan Acetobacter spp. (Acetobacter acetogenum, Acetobacter curum vb.) türlerinin yanında, Gluconobacter türleri de kullanılabilir. Sonuçta başlangıçta kullanılan meyve ve kullanılan bakteriye göre değişik aroma ve lezzetlerde sirke oluşur.

    Geleneksel sirke üretiminde, meyve suyunda önce alkol fermentasyonu gerçekleştirilir ve ortamdaki alkol oranı % 11 - % 13 düzeylerine çıkar. Bunu takiben oluşan etil alkol, asetik asit bakterileri tarafından asetik asite parçalanırlar. Bu yöntemle sirke üretimi oldukça yavaş gerçekleştiğinden ve oluşumun ilerleyen seviyelerinde yüzeyde bazı maya ve küflerin gelişmesine yol açacağından ve sirkenin lezzetini bozacağından pek tavsiye edilmez. Bir diğer metot, etil alkole dönüşmüş meyve suyunu içeren sıvının kazana konup, üzerine aktif sirke bakterisi içeren sirke ilavesini kullanır ki bu metot yavaş metot olarak bilinir. İlave edilecek sirke toplam hacmin üçte biri kadar olmalıdır.
    Gelelim, yazımızın başında doğal şifa kaynağı olarak nitelendirdiğimiz sirkenin bazı yararlarına:

    (1) Sirke, ateş düşürücü, vücuda sakinlik ve ferahlık verici en zararsız maddedir.

    (2) Ferahlatıcı kokusu sayesinde, baygınlıklarda hastayı uyandırıcı tesire sahiptir.

    (3) Kanı sulandırır.

    (4) Safrayı keserek, safra akıntısını düzenler.

    (5) Kanamaları kısa zamanda kestiği bazı kaynaklarda belirtilmektedir.

    (6) Hıçkırıkların giderilmesine yardım eder. (Sirke suyuna batırılmış bir parça şeker, yavaş yavaş emilir.)

    (7) Sirke ile yapılacak gargara diş etlerini ve dişleri sağlığa kavuşturur.

    (8) Sinemekiyle kaynatılıp içildiği takdirde, kabızlığa iyi geldiği kaynaklarda geçmektedir.
#29.05.2005 14:28 0 0 0
  • Bir insanoğlu yaşamının yaklaşık yarım saatlik bölümünü tek bir hücre olarak geçirmektedir.

    Her yıl vücudumuzdaki atomların % 98'i yenilenmektedir.

    Beyine gelen ve beyinden çıkan sinir impulslarının hızı 274 km/saate ulaşabilir.

    İnsan vücudunda her saniyede 15 milyon kan hücresi yıkıma uğramaktadır.

    Bir insanın deri altında bulunan sinirlerin toplam uzunluğu 72 km civarındadır.

    Ortalama bir öksürüğün ağızdan çıkış hızı 96,5 km/saat'dir.

    Bir tat tomurcuğunun ortalama ömrü 10 gündür.

    Kalbimiz kanı yaklaşık 9 metre uzağına ulaştırabilecek yeterlilikte bir basınç üretmektedir.

    Vücudumuzdaki kemik adedi doğduğumuzda 300 iken, yetişkinlikte 206'ya düşer.

    İnsan bağırsağının ortalama yüzey genişliği 200 m2'dir. Bu alan insanın tüm dış yüzey alan genişliğinin ortalama olarak 100 katına yaklaşmaktadır.

    Çoğu insan dakikada 25 kez göz kırpmaktadır. Ortalama bir insan her yıl ortalama olarak 6,205,000 defa göz kırpar.

    Ortalama bir insan kafasının ağırlığı yaklaşık olarak 3,5 kilogramdır. Ortalama bir insanda kafa derisi üzerinde 100.000 civarında saç bulunur. Bu saçların ömrü 2 ile 4 yıla kadar çıkabilir.

    Ağzımızdan bir kelime çıkabilmesi için 72 farklı kasın etkileşime girmesi gerekir.

    Ortalama ömre sahip bir insanın yaşam sonuna kadar döktüğü deri ağırlığı yaklaşık olarak 18 kilogramı bulurken, aynı insanın bu süre sonuna kadar döktüğü kirpiklerinin uzunluğu 30 metrenin üzerindedir.

    Ortalama yaşam süresinde, ortalama bir insan yaklaşık olarak 65 litre gözyaşı döker.

    Ortalama yaşam süresinde, ortalama bir insanın yürüdüğü mesafe, yaklaşık olarak ekvatorun çapının 5 katı bir mesafeye denk düşmektedir.

    Midemizin ortalama bir bardak inek sütünü parçalaması yaklaşık 1 saat sürer.
#29.05.2005 14:13 0 0 0
  • Niçin baldan aldığımız tatlılık duygusu ile sütten aldığımız tatlılık duygusu arasında çok büyük fark vardır?

    noimage


    Yediğimiz gıdalardan aldığımız tatlılık duygularının farklı olması esasen besin maddelerinde bulunan şeker moleküllerinin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu gün çeşitli gıdalarla tükettiğimiz karbonhidratlar, başka bir ifadeyle şekerler, temel olarak glukoz, galaktoz ve fruktoz kombinasyonlarından oluşmaktadır. Örneğin, süt şekeri laktoz, glukoz+galaktoz birimlerinden oluşurken, pancar şekeri sakkaroz, glukoz+fruktoz birimlerinden oluşur. Normal olarak, birer monosakkarit olan tüm bu şeker birimlerinin formülü C6H12O6 olmakla birlikte, bu moleküllerin yapısal dağılımı farklılık gösterir. Tatlılık derecesi hesaplanmalarında sakkaroz (pancar şekeri) esas alınmakta ve 100 veya 1 olarak kabul edilmektedir: Buna göre glukoz'un 69:0,69, galaktoz'un 63:0,63, laktoz'un 39:0,39, maltoz'un 46:0,46 ve fruktoz'un 114:1,14 nisbi tatlılık derecelerine sahip olduğu kabul edilir. Buradan da anlaşılacağı üzerine tatlılık derecesi en yüksek olan şeker fruktozdur. Bu noktada, balda ortalama olarak fruktoz oranı % 38,38, glukoz oranı % 30,31 iken sakkaroz (glukoz+fruktoz) oranının yaklaşık 1,31 olduğu görülmektedir. Bu oranlar ışığında baldaki fruktoz:glukoz oranı 1,23 iken fruktoz:sakkaroz oranı % 29.2'dir.
#29.05.2005 14:08 0 0 0
  • Kuşlar kum yerler mi? Niçin?

    noimageEvet, kuşların çoğunluğu sindirim fizyolojilerinin gereği kum tanecikleri yemektedir. Evlerinde kuş besleyen çoğu kuş meraklısının bildiği, bazısının önemsiz olarak görüp ihmal ettiği bu konu, bir çok hayvan severi ilgilendirdiğinden dolayı kuşların niye kum yediğini biraz açalım: Kuşlar, yedikleri besin maddelerini öğütme ile daha küçük parçalara ayırmak için taşlık adını verdiğimiz, oldukça kaslı bir mideye sahiptir. Kum tanecikleri ve küçük taşlar, kuş tarafından yenilmekte ve midede alıkonulmaktadır. Taşlığın kaslı duvarının hareketleri tohumları ve taşları karıştırarak tohumların taşlar yardımı ile parçalanmasını sağlamaktadır. Bundan dolayı, eğer evinizde kuş besliyorsanız, mutlaka bir başka yemlik içinde veya kafesin dibine serpiştirilmiş olarak kum taneleri bulundurmanız, kuşunuzun yediği besinlerden daha çok istifade etmesi bakımından önemlidir.

    Alkolikler ve içki içenler niçin sık sık tuvalet ihtiyacı duyarlar?

    noimageSeyrettiğimiz çoğu filmde bu olaya şahit olmuş, bu olayın esasını merak etmişizdir. Vücuttan atılan idrar miktarı hormonların kontrolü altındadır. Bu hormon beyinde yer alan, hipofiz bezinin iki esas parçasından biri olan nörohipofizin salgıladığı vazopressin olarak da bilinen antidiüretik hormondur. Normal şartlar altında kanımızdaki ozmotik basınç arttığında ADH salgılanır. Bu hormon böbrekteki toplayıcı borular üzerine etkisini göstererek, bu boruların suya geçirgenliğini düzenler. ADH miktarının arttığı nisbette, toplayıcı kanal hücrelerininde geçirgenliği artar. Sonuçta fazla su geri emilerek, idrar yoğunluğu artar. Etil alkol, ADH salınımı bloke etmekte, engellemektedir. ADH olmayınca fazla suyun geri emilimi de azalmakta ve tuvalete çıkma ihtiyacı artmaktadır. Özet olarak, alkoliklerin, içki içenlerin sık sık böyle bir ihtiyaç duymalarının sebebi içtikleri alkolün ADH metabolizmasını bozmasından kaynaklanmaktadır.
#29.05.2005 14:05 0 0 0
  • Güney Koreli bilim adamları, insan embriyosundan ilk kök hücreleri üretti. Bu atılım, her tür organın yeniden ve kişiye uygun olarak üretilmesinde kullanılabilecek bir sistemin ilk adımı olarak görülüyor.
    Kök hücre üretimi, gönüllülerden alınan cilt hücrelerindeki genetik bilgilerin başka gönüllülerin yumurtalarına nakledilmesiyle gerçekleşti. Sonuçta istenen herhangi bir doku türüne çevrilebilecek kök hücre kültürleri elde edildi.
    Bu konudaki en önemli ilerleme kök hücrelerin, kime ait olduğunun önemli olmaması. Gönüllünün kadın veya erkek, genç veya yaşlı olması fark etmiyor.

    "Kişiye özel doku"

    Deneylerin amacı, farklı hastaların bağışıklık sistemi tarafından reddedilmeyecek, bir anlamda kişiye özel dokular üretebilmek.
    Bu yöntem sayesinde, organ ya da doku nakillerinde bağışıklık sisteminin yeni organı reddetmesinin önlenmesi, kök hücrenin yenilenme gücünü kullanarak omurilik sakatlıklarının, parkinson, şeker ve diğer hastalıkların tedavi edilmesi hedefleniyor.

    "Ahlaki değil' eleştirisi"

    Gelişme, hastalıkları erken aşamalarda tedavi edebilmenin yolunu açacak düzeyde. Ancak bazı çevreler, bu tür çalışmalar için insan embriyonunun kopyalanmasının ahlaki olmadığını savunuyor.
    Araştırmayı gerçekleştiren Seul Ulusal Üniversitesi'nden Woo Suk Hwang, geçen yıl da bir kadının genetik şifresinden elde ettikleri dokuları yine aynı kadının yumurtalarına naklederek kök hücre oluşturmuştu.

    " Washington'dan tepki"

    Güney Koreli bilim adamlarının ilk kök hücreleri ürettikleri haberi, Washington yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı. ABD Başkanı Bush, gelişmelerden endişe duyduğunu belirtti.
    Bush, hayat kurtarmak adına insan hayatını yok eden çalışmalara devlet tarafından mali destekte bulunulmasına da karşı olduğunu söyledi.
    "Klonlamanın kabul edildiği bir dünya konusunda kaygılıyım'' diyen Bush, bu konudaki yasakların hafifletilmesine ilişkin bir yasayı da veto edebileceğini belirtti.
#29.05.2005 13:51 0 0 0
#23.05.2005 06:29 0 0 0
#23.05.2005 06:17 0 0 0
#23.05.2005 06:10 0 0 0
#23.05.2005 06:05 0 0 0
#23.05.2005 05:51 0 0 0
#23.05.2005 05:25 0 0 0
#23.05.2005 04:53 0 0 0
#23.05.2005 04:10 0 0 0
#23.05.2005 04:08 0 0 0