Ya Mecid!
Yakinligin ulviyetine engel degil ki
Bana akla hayale gelmez güzellikler bahsedersin
Ulviyetin yakinligina engel degil ki
Bana benden de yakin oldugunu her daim söylersin
Ya Bais!
Zerrelerimi topla bir bir dagildiklarinda
Hayat ver yeniden onlara ulastir en sevdiklerimin yanina
Ya Sehid!
Seni görür gibi yasamak en güzel haldir
Senin gören oldugunu görmek en güzel tecellidir
Ya Hakk!
Ancak sana yönelmek kuluna haktir
Kiblenden saptirma beni
Ancak sana edilen dualar kuluna haktir
Mahrum birakma beni
Ancak senden dilemek kuluna haktir
Sahipsiz birakma beni
Ancak sana dayanmak kuluna haktir
Çaresiz birakma beni
Ancak sana varan yollar kuluna haktir
Yoldan çikartma beni
Her seyden çok seni sevmek kuluna haktir
Yetim birakma beni
Bela hakkindaki hükmüne haktir
Ya Rabbi hak ettigimle degil lütfunla agirla beni
Ya Vekil!
Aczimi sana sefaatçi ederim
Kudretini dayanagim eylerim
Fakrimi sana elçi ederim
Rahmetini siginagim eylerim
Ya Kaviyy!
Aczimi bilip dergahina geldim
Iyyakanagbudü ve iyyakenestain
Fakrimi bilip senden istedim
Iyyakanagbudü ve iyyakenestain
Havl senindir kuvvet senin
Kavi olan ancak sensin
Ya Metin!
Demir emrinle parçalanirken nefsimin elinde birakma beni
Daglar sana boyun egmisken seytanin aldatmacalarina kandirma
beni
Denizler izninle yarilirken sebeplerin arasinda oyalama beni
Dilim sana içtenlikle yakarirken sözlerimden fazlasiyla anla beni
Ya Veliyy!
Sana tevekkül ettim vekilim sensin
Sana iman ettim sahibim sensin
Sana sigindim sirdasim sensin
Sana güvendim veliyyim sensin
Sana baglandim dostum sensin
Sana tutunuyorum bütün varligimla
Kimsenin yere yikmasina izin verme beni
Ya Hamid!
Hamid sensin hamd sanadir
Diller senin hamdinle tatlanir
Her nefes sana minnetle verilir ve alinir
Sana sonsuz övgümü biricik övüncüm eyle
Minnet altinda ezdirme kalbimi
Ya Muhsi!
Hadsiz acz ve zaaf içindeyim
Düsmanlarim pek yaman incitenim sayisizdir
Sana sükrüm yetersiz arzularim hesapsizdir
Fitratimin diliyle yalvariyorum dualar ediyorum
Isteyenlerin ve istenenlerin sayisini bilen ancak sensin
Kalbime yoldas eyle merhametini
Ya Mübdi!
Sen ki her seyi misilsiz ilkin yaratansin
Yaradisini her an yenileyen ve yeniden yaratacak olansin
Sevabimin yoklugunu rahmetine vesile kil
Elemimin çoklugunu lütfuna sebep kil
Günahimin bollugunu affina bahane kil
Ya Muid!
Ten kafesinden çikinca sana varir ruhlar
Sende son bulur sonlar
Ya Muhyi!
Çürüyüp toz olmus kemiklerin hatirini yalniz sen sorarsin
Ölmüslere ve unutulmuslara yalniz sen hayat bagislarsin
Ölümümü ebedi dirilisime baslangiç eyle
Ya Mumit!
Ölüm uzak degil bedenden bilirim ki ölümde senden
Faniyim fani olani istemem
Acizim aciz olani istemem
Ruhumu rahmana teslim eyledim ben
Ölümüm son degil baslangiçtir bilirim
Sonsuzluga baslangicimi iman üzre eyle Ya Rabbi
Ya Hayy!
Her diri senden alir dirligini
Diriligimi diriligine ayine eyle
Ölüm bile senin ihya etmenle diridir
Ölümümü ebedi hayata bahane eyle
Ya Kayyum!
Yokluga düsürme kalbimi yaninda tut sevdiklerimi
Unutuslara gömme yüzümü nazarinda tut güzelligimi
Ya Vacid!
Varligini anlatmaya var sözü yetmez
Varlar seninle vardir
Varligini anlamaya varligim yetmez
Varlik sana sükrandir
Varliginin öncesi yok senin önceler seninle vardir
Varligina son yok senin sonralar seninle vardir
Varligina bahane yok senin an seninle vardir
Beni bensiz birak beni sensiz birakma
Ya Macid!
Izzet sahiplerinin olanca izzeti sana aittir
Övülenlerin bütün güzellikleri sana aittir
Iyilerin bütün iyilikleri sana aittir
Sevap sahiplerinin bütün sevaplari sana aittir
Vereceklerine karsilik degildir olamaz ibadetim
Ancak verdiklerin içindir cennetine al beni
Ya Vahid!
Kalbim her seye baglanir ayriligin ardindan aglamaklidir
Sen ki birsin baskalarina kosturup yorma beni
Ruhum her gelene sevdalidir
Gidenlerin gidisiyle yaralanir
Sen ki birsin çoklukta birakip aglatma beni
Kaygilarim bin türlü korkularim daglar kadar
Sen ki birsin yokluga düsürüp unutma beni
Sözüm kimseye geçmez kuvvetim kil kadar
Sen ki birsin boynu bükük çaresiz birakma beni
Bir seni bir bilirim iste kapina geldim baskalarina birakma beni
Ya Kabid! Ya Basit!
Dara düsürüsün genislik verdiginde sükretmeyeni
Genisletirsin dara düstügünde de sükredeni taktir senindir
Ya Rabbi! Sen ki imkansizi mümkün kilarsin
Darda koyma beni dara düstügümde de sükredenlerden eyle beni
Sen ki asillari yaninda tutarsin gölgede birakma beni
Ya Hafid!
Öyle Hafid'sin ki yokluga yuvarlarsin varligiyla gurura
düseni
Öyle Hafid'sin ki zillete düsürüsün kendisini yücelteni
Gururdan azad eyle nefsimi zillete düsürme kalbimi
Ya Rafi!
Secdelerimle sultan eyle beni
Kullugumla sereflendir beni
Katinda rütbelendir beni
Iyiler arasinda an beni
Yükseklere al beni
Ya Muizz!
Izzetim varsa ancak senin verdigin kadardir
Yalniz sana itaat etmenin izzetini ver bana
Izzetine ayine et fakiri
Ya Müzill!
Sana boyun egisim en tatli sevincimdir
Senin kapina gelmeyen sonsuz çaresizlikler içindedir
Sana muhtaç olusum en büyük serefimdir
Cevapsiz birakma beni
Ya Semi!
Yare açik yare yare açmaya yare ne hacet
Feryadim duyulur asikare dile dökmeye ne hacet
Güllerim döndü hare hare küsmeye ne hacet
Dil avare dudak bi çare parelenmeye ne hacet
Ya Basir!
Körüm körlügüme bile
Körüm gördügüme bile
Körüm gösterdiklerine bile
Vaat ettigin cennetine bile körüm
Senin görmenle görür cümle gözler
Aç gözlerimi
Ya Hakem!
Sen ki varlik agacini yoklugun karanlik köklerinden çikarip
vücuda getirensin
Sen ki kalbimi bir nutfe gibi rahmetini rahminde besleyip büyütensin
Kalbime degen sizilari ince ince söz eyle
Yüzüme degen gözyasimi damla damla rahmet eyle
Dudagima degen heceleri deste deste dua eyle
Ya Adl!
Sensin zulme ugrayanlarin dayanagi
Sensin mahzun kalplerin siginagi
Senin adaletindir sigindigim senin nizamindir güvendigim
Nefsime zulmetmekten koru beni
Adaletine razi eyle nefsimi
Egrilmekten koru kalbimi
Rizana göre ölçülendir beni
Mizaninda güzel eyle akibetimi
Kolay eyle sorgu sualimi
Hesap verme inceligiyle yasat beni
Zulmetmekten uzak eyle beni
Zulme ugramaktan koru beni
Ya Latif!
Senin hükümlerin her seyin her haline inceden inceye nüfuz eder
Hükmüne razi olmayi lütfet bana
Lütfunu hakkimda hükmün eyle
Hükmünü hakkimda latif eyle
Ya Sükür!
Sen ki bana iman verdin dalalette birakmadin
Bense sana sükrümde hep eksik yetersiz kaldim
Sükrünün lezzetini her dem tattir kalbime dilime
Sükredebilmek bile senden gelen bir nimettir
Bu nimetin suuruna erdir fakiri
Ya Aliyy!
En güzel sifatlar bile seni nitelemeye yetmez
Senin lütfunun sulesidir bütün güzel sifatlar
En mükemmel vasiflar bile seni vasfetmeye yetmez
Senin cemalinin gölgesidir bütün mükemmel vasiflar
Sen her türlü tasavvurun ötesindesin
Sen her türlü hayalin üzerindesin
Sifatlarina hayaller erisemez yüceligine akil sir ermez
Senin lütfunla ulviyet kazanir alemler
Senin tenezzülünle mertebeler kazanir insan, cin ve melekler
Aczime yüce kudretinle medet eyle
Fakrima ulvi yakinliginla imdat eyle
Sen ki içimin içinde olup bitenleri bilirsin yakindigina al beni
Sen ki yüceler yücesisin senden baskasina boyun egdirme beni
Ya Kebir!
Cümle efkar dar kalir senin kibriyani anlamaya
Cümle sözler sig kalir senin büyüklügünü anlatmaya
Bir seni büyük bilenlerden eyle beni
Büyüklügünü bilmekle genislet fikrimi
Kibriyani anlayacak akilla donat beni
Celalini görmekle genislet kalbimi
Ya Hafiz!
Hifzinin hazinesinde alem bir noktadan ibarettir
Hifzinin ayinesinde ay ve günes sönük bir pariltidan ibarettir
Bahar kisa döner birgün gün aksama çikar
Sabahlar sendendir koru beni sabaha eristir
Yildizlar söner birgün daglar yerinden oynar
Gökler senindir koru beni kapina yetistir
Göklerde ölür birgün yer yerinden oynar
Her yer senindir koru beni menzile eristir
Kuslar dagilir birgün denizler kaynar ufuklar senindir
Koru beni ötelere eristir
Ismim unutulur birgün sesim boslukta çinlar
Yakinliklar sendendir
Koru beni yakinligina eristir
Defterim açilir birgün günahlarim çok tutar
Taktir senindir koru beni affini yetistir
Sözüm biter birgün sessizlik uzar kelam senindir
Koru beni müjdeni yetistir
Ya Mukit!
Sen ki herkesin her ihtiyacini her an görüp gözetirsin
Sana ayandir her türlü niyet ve hareketim
Sen ki sonsuzluk istedigini kalbime ilham edersin
Sana malumdur bütün dualarim ve isteklerim
Sen ki zayif ve acizleri yetim ve yoksullari kollayip gözetirsin
Senin asinadir acizligim ve yetimligim
Sen ki öncelikle yoksullara keremde bulunmayi seversin
Sana asikardir sevapça yoksullugum ve eksikligim
Niyetlerimi güzellestir ihlasa eristir beni
Ömrümü ebede bitistir cennetine yerlestir beni
Yoksullugumu rahmetine ayine eyle baskasina el açtirma
Günahlarimi gufranina bahane eyle yüzümü kara çikarma
Ya Hasib!
Emellerim hesaba gelmez arzularim sayiya dökülmez
Defterimden yanlislarimi çikar ki hesabim kolay olsun
Ihtiyaçlarimin en küçügüne hayallerimin hiçbirine elim
yetismez
Kalbimin sizilarini topla ki hesaba gelir bir duam olsun
Ya Kerim!
Ya Rabbi! Kereminle güzel eyle her halimi
Kereminle sevindir kalbimi
Sen ki en çok acizlere zayiflara ikram eylersin
Sen ki hiç sebepsiz hiç hesapsiz kerem eylersin
Sen ki bir avuç tohumda bir bahçenin agacini saklarsin
Cennetine al hiç bitmeyen ikramina eristir beni
Kerem et bu acize az sevabini çok eyle
Ya Rakib!
Ömrümün her aninda seni anmak dilerim
Lakin halim el vermez unuturum
Kalbime zikrini yerlestir uyandir beni
Ölüm animi sen anarak yasamak isterim
Lakin mecalim yetmez susarim
Dualarimi katina eristir yandir beni
Hesap günü seni razi etmeyi arzu ederim
Lakin sevabim yetmez korkarim
Yaptiklarimi hayra eristir iyilerle andir beni
Ya Mücib!
Arza hacet yok halim sana ayandir
Söze gerek yok sessizligim sana beyandir
Ya Vasi!
Varlik sensiz darlanir
Ya Vedud!
Sen sevdigin ve sevdirdigin için bakar yüzler yüzlere
Sen sevdigin ve sevdirdigin için günes dogar günlere
Sen sevdigin ve sevdirdigin için baharin gelir her yere
Sen sevdigin ve sevdirdigin için kelamin deger dillere
Ya Aziz!
Izzet senindir sendendir izzet
Sen dilersen kimse zillete düsmez
Sen vermezsen kimsede izzet kalmaz
Kalbim yalniz sana kanar
Yakindiginla aziz eyle kalbimi
Ruhum yalniz seni arar
Huzurunla aziz eyle ruhumu
Halim yalniz sana asikar
Baskalarinin yaninda rezil etme beni
Ya Cebbar!
Sen ki magrurlari gururlarina esir eylersin
Sen ki kibirlenenlerin boynuna kibirlerini tasma eylersin
Sen ki zor kullanip zulmedenleri vicdanlarinin pençesine
hapsedersin
Bir sinegi vasita eyle de Nemrutlardan kurtar beni
Bir asayi vesile eyle de firavunlara galip getir beni
Ebabilleri gönderde Ebrehlerin fillerinden koru kalbimi
Nefsimin beni isyana zorlamasina izin verme
Aklimin beni saptirmasina geçit verme
Hep itaat üzre sabit kil beni
Ya Mütekebbir!
Ben acizim sen Kadir'sin
Ben fakirim sen Rahim'sin
Ben ölüyüm sen Hayy'sin
Ben çaresizim sen Ehad'sin
Ben muhtacim sen Samed'sin
Ben sagirim isiten sensin
Ben körüm gören sensin
Ben dilsizim konusan sensin
Ben yaratiliyorum yaradan sensin
Ben yokum var eden sensin
Ben hiçim ama emellerim büyüktür
Ben yoksulum ama isteklerim çoktur
Ben isterim çünkü sen büyüksün
Sahit yaz büyüklügüne bu küçük kalbimi
Ya Halik!
Sen ol deyince her sey oluverir
Ol de olayim yarattiklarinin arasinda kalayim
Halk ettigin gibi ahlaklanayim
Sen yarattin diye güzel olayim
Hep en güzel kivamda kalayim
Ya Musavvir!
Yokluga varlik suretini giydiren sensin
Hiçlige varlik boyasini çalan sen
Güzeli güzel kilan ancak senin tasvirindir
Sen ki yüzümü benim için biricik sevdiklerim için tanidik
eylersin
Katinda makbul olan güzellikle tasvir eyle suretimi
Ya Gaffar!
Gizli düsmanliklarimi bilen sensin
Gözyaslarima deger veren sensin
Bilirim rahmet denizini bulandiramaz cümle günahlar
Rahmetinle arindir bagisla beni
Ya Fettah!
Damla kadar da olsa sevabim lütfeylede cennetini aç bana
Saskinda olsa aklim kerem eyle de sana gelen yollari aç bana
Ya Alim!
Senin için bilmenin basi yoktur
Ben ancak sonradan bilirim
Senin bilmedigin bir an yoktur
Ben ancak bazen bilirim
Sen açik edip söyledigimi de bilirsin
Sen susup kendime sakladigimi da bilirsin
Unutup kendimden sakladigimi da bilirsin
Kendi kuyularima aklimin iplerini salarim
Kendime aklim ermez sen beni benden çok bilensin
Kalbimin kuytularinda el yordamiyla dolasirim
Kendime kendim yetmez sen bana benden çok sirdassin
Bildigimi bilenlerden eyle beni bilmedigimi bilenlerden eyle beni
Sana malum olan ayip ve kusurlarimla utandirma beni
Ya Vehhab!
Yokluga sirf yok oldugu için varlik bahsedersin
Nankörlerin bile rizkini kesmez inkar edenlere bile nefes verirsin
Varligin senin lütfundur senin ihsanindir
Aciz varligima lütfunu ihsanini daim eyle
Ya Rezzak!
Hazinende yok yoktur ol dersin her sey olur
Yarattigin her canlinin rizki senin katinda saklidir
Vahyin mümin kalplerin selin akillarin rizkidir
Ya Rabbi! Sana muhtaç olmak en büyük zenginligimdir
Senin fakirin eyle beni
Senin verdiginle doymak en büyük lezzetimdir
Sofranda agirla benine
Ya Melik!
Kimsenin kimseye fayda vermedigi gün hüküm senin
Gökler yarilirken sahibim sensin
Yildizlar dagilirken sahibim sensin
Varligim bana ait degil varim yogum senin
Elimde olanlar benim degil sahiplendiklerim de senin
Yokluga düsürme beni an senin
Darlik verme kalbime mekan senin
Ya Kuddüs!
Sensin kuddüs kutsiyet sendendir bundan öte laf olmaz
Sen dilemezsen hiçbir sey pak sayilmaz
Gönlüm sana yönelmedikçe saf olmaz
Kanimi her nefeste temizledigin gibi nefsimi arindir pak eyle
Temizlenenlere muhabbet edersin gönlümü muhabbetinle temizle
Ya Selam!
Sensin selam sendendir selam
Emrini dinler ates ki Ibrahim(as) için serin ve selametli olur
Ibrahim(as) gibi dostluguna kabul eyle beni
Ibrahim(as) gibi atesi gül eyle tenime
Gül gibi atesten çiçekler açtir ruhumda
Selamini sebnem gibi dokundur kalbime
Ya Mümin!
Sen hidayetini göndermezsen kalpler nasil mutmain olur
Sen kalplere itminan vermezsen kim inandigindan emin olur
Sen inandirmazsan kim mümin kalir
Revamin tuzagina düsürme beni nefsimin diline birakma beni
Öyle mümin eyle ki beni pismanliklarim beni sana döndürsün
Ya Müheymin!
Sensin gariplerin siginagi
Sensin kimsesizlerin dayanagi
Sensin hakki himaye eden
Sensin aklimi aldanislardan kollayan
Sensin ayagimi tuzaklardan kurtaran
Sen ki zayiflari kuvvetlilerin serrinden himaye edersin
Mazlumlarin hakkini zalimlerden almayi vaat edersin
Sen ki benim en küçük, en önemsiz,
En gizli arzularimi da bilir bana merhamet edersin
Nefsimin aldatmalarina kanmaktan koru beni
Asagilarin asagisina yuvarlanmaktan koru beni
Ya Rahman!
Sen öyle rahmet edersin ki rahmetinin bir cilvesi cennetim olur
Rahmetinden bir parilti sonsuz mutlulugumdur
Rahmetinin bir damlasi herkesin rizkina kefil olur
Su çorak gönlüme merhametini indir
Su fani ömrümü sonsuzluga eristir.
Ya Rahim!
Öylesine rahimsin ki kulagini sözüme muhatap eylersin
Aklima vahyinle tenezzül edersin
Öylesine Rahimsin ki istendiginde zaten verirsin
Istenmediginde de lütfedersin
Öylesine Rahimsin ki hak edene hepten verirsin
Hak etmeyene bile çok bahsedersin
Öyle Rahimsin ki dünyayi bu kadar güzel eylersin
Ahireti ondan daha güzel eylersin
Ya Rabbi! Korkudan emin eyle beni
Yüzünden azad eyle kalbimi
Atesten uzak eyle beni
Hicrana düsürme kalbimi
Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler
Sen güzel isimlerini asikar etmezsen ruhum karanlikta kalir
Esmaül Hüsna'na sahit yaz beni
ALLAH(cc)!
Sensin Allah(cc) sanadir kullugum
Sendedir çarem seninledir varligim
Seni arar ruhum seni anar kalbim
Baskasina degil sana muhtacim
Baskasini degil seni çagiririm
Baskasi yaratilmistir sen yaradansin
Baskasi devamsizdir sen daimsin ve daim eyleyensin
Baskalari muhtaçtir sen ihtiyaçsizsin ihtiyaçlari görensin
Baska ilah yok sen Allah(cc)'sin
Sen ki esi benzeri olmayansin
Sen ki bütün eksiksiz sifatlarin sahibisin
Cemaline çevir yüzümü baskasina ragbet ettirme kalbimi
İsmail Fakirullah Hz. Hicri 1067'de Recep Ayı Regaip Kandili'ne rastlayan Cuma Gecesi dünyaya gelmiştir. Babası Hoca Kasım Efendi'dir. İsmail Fakirullah Hz. çocuk yaşlarında ilim tahsiline başlamış ve hoca oluncaya kadar ilim tahsiline aralıksız devam etmiştir. 24 yaşındayken babasını kaybetmiştir. Bu yaşta evlenerek oturduğu camide müderrislik ve imamlık yapmaya başlamıştır. 30 yaşında annesini kaybettikten sonra zühd ve takvasının gereği olarak kendisine bir tarla satın almış, bizzat kendi elleriyle asma ağaçları dikmiş ve geçimini sağlamak için çalışmıştır. Tarla ekmiş, ekin biçmiştir. 40 yaşına kadar günlerinin çoğunu oruçla geçimiş, orucunu birkaç üzüm tanesi ile açmıştır. 40 gün konuşmadan, yeme içmeden kesilip mana alemine dalmıştır. Kırkıncı gün gözünü açmış, bir tas su içmiş, ekşi nar aşı isteyip, bir parça ekmekle yemiş ve kendine gelmiştir. Bundan sonra yemeğini normal yemeye başlamıştır. Daha sonra 48 yaşında Hacc'a gitmiştir. İsmail Fakirullah Hz.'nin biri kız olmak üzere 5 çocuğu vardı. İbrahim Hakkı Hz.'nin üstadı olan İsmail Fakirullah Hz.'nin büyük kerametleri olmuştur. Bunlardan bir tanesi de kuyu hadisesidir.İsmail Fakirullah Hz. 48 yaşındayken komşularından biri vefat eder. Onların evlerine taziyeye gider. Taziyede bulunduktan sonra namaz vakti izin alıp, eve dönmek isterken, avluda bulunan ve içinde su bulunmayan 22 m. derinliğinde bir kuyuya düşer. İsmail Fakirullah Hz.'nin camiye gelmediğini gören cemaat İsmail Fakirullah Hz.'ni aramaya başlar. Nihayet taziye evinden çıkanlar İsmail Fakirullah Hz.'nin kuyudan seslerini işitirler. Bunun üzerine kuyuya biri inerek İsmail Fakirullah Hz.'ni kuyudan çıkarır. Büyük Mürşid kuyudan çıkarılırken sarığı başında, terliği ayağında ve kaşındaki ufak sıyrık haricinde vücudunda herhangi bir yara veya kırık olmadığı halde olup bitenlerden habersiz hala o manevi mecliste içtiği muhabbet ve ilahi aşk şarabının etkisiyle istiğrak halindeydi. Kendisini kuyudan çıkartmak isteyenlere, "Beni kendi halime bırakın. Artık benim sizinle işim kalmadı, benden uzaklaşınız." diyerek kendisini mevlasıyla ve o manevi mecliste hazır bulunan evliya ruhlarıyla başbaşa bırakmalarını ısrarla istemiştir. İsmail Fakirullah Hz. ayıldığında kuyuya düştüğünden haberi olmadığını, ancak kuyuda bulunduğu zaman zarfında yüce Allah'ın Tecelli Sıfatlarıyla müstağrik olduğunu, bir çok evliyanın ruhlarıyla tanıştığını ifade eder. İsmail Fakirullah Hz.'nin istiğrak hali 8 yıl boyunca devam etmiştir. 9. yıl istiğrak halinden ayrılıp Cenab-ı Hak'tan aldığı feyzle, insanları hak yoluna irşada başlamıştır. Bir tarafta "Uveysiyye" tarikatının esasları doğrultusunda her kesimden insanları irşad ederken, diğer tarafta şer-i ilimler ve müspet ilimlerde dünyaca ünlü meşhur ilim adamları yetiştirmiştir. Hayatını hak yolda insanları irşad etmekle geçiren bu büyük veli Hicri 1146, Miladi 1734 senesinde ruhunu mevlasına teslim etmiştir. Kabri Tillo Kabristanlığı'nda kendi ismiyle anılan türbededir. İsmail Fakirullah Hz.'ni vefatından sonra halka tanıtan İbrahim Hakkı Hz.'dir. Her sene binlerce kişi türbesini ziyaret etmektedir.
AZRAİLİN GELİŞİ
Düşün bir kere!
Sen can çekişmektesin.
Ölümün sıkıntısı, acısı, sarhoşluğu, gam ve ıstırabıyla boğuşmaktasın.
Ölüm meleği ayağından itibaren ruhunu çekmeye başlamış.
Bu çekişin acısını ayağının ta ucundan hissetmektesin.
Sonra bu çekiş aralıksız devam eder. Can çekişme kızışır.
Ruh aşağıdan yukarya olmak üzere bütün bedeninden çekilir.
Acı doruğa ulaşmıştır.
Ölümün sıkıntıları bütün bedenine yayılmıştır. Kalbin, ürperti ve üzüntü içindedir. Rabbinden gazab veya hoşnutluk müjdesini gözleyip beklemektedir. Canını almakla görevli melekten bu iki haberden birini almaktan başka bir ihtimal olmadığını an-lamışsındır.
Ölüm Meleğinin Görünüşü
İşte sen böyle gam, tasa, ölüm acısı ve şiddetli üzüntü içerisinde Rabbinden iki müjdeden birini beklerken, birden bire ölüm meleğinin çehresiyle yüz yüze gelirsin. Bu çehre ya en güzel veya en çirkin bir manzara arzetmektedir.
Bedeninden ruhunu çekip çıkarmak üzere elini ağzına doğru uzatırken ona bakıyorsun. Bu hâle düşmekten ve ölüm meleğinin yüzünü görmekten dolayı nefsin zillete bürünmüştür. Ondan nasıl bir müjdeyle ansızın karşılaşacağını merak edip duruyorsun. Birden bire onun sesini duyuyorsun. Sana: "Allah'ın rıza ve mükâfatıyla sevin, ey Allah'ın dostu!" veya "O'nun gazab ve azabıyla sevin (!) ey Allah'ın düşmanı!" haberini alıyorsun.
İşte o anda ya kurtuluş ve başarına kesin kanaat getirir ve ruhun Allah ile huzur bulur veya mahv ve helak olduğuna kani olur, kalbin ümitsizlikle dolar, Allah'tan ümit ve emelin kopar. Dünyadaki müddetinin bittiği, iz ve eserinin silindiği ve senden önce geçip gidenlerin yurduna taşındığın o anda gönlüne son derece keder ve hüzün veya neşe ve sevinç hakim olur.
Bismillah al-Rahman al-Rahim
Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Salat-ü selam; Rasülullah'ın, O'nun A'li ve Ashab'ının ve Kıyamet'e kadar onların yoluna ittiba edenlerin üzerine olsun.
namaz kılmayanın hali:::
Namazın, kafirle müslümanı birbirinden ayıran, İslam'ın direği olduğunu bilmek zorundayız. Ama ne yazık ki, İslam coğrafyasında dünyaya gelmiş, adları müslüman adı olan çok sayıdaki insan ve içinde yaşadığımız toplumlar, namaz gibi ehemmiyeti haiz bir yükümlülüğü ihmal ve terkettiler. Bu da onlara, namazın, dindeki yeri ve terki durumunda söz konusu olan hükümlerinden bahsetmeyi, nasihat babından zorunlu kılmaktadır.
Şunu öncelikle bilmelisiniz ki; namazı terkeden kimsenin tuğyanı kendisine üstün gelmiş, o alışverişte zarara uğramış, kötü akibetini kendi elleriyle hazırlamıştır. Namaz kılmayan kimse nefretle kınanmıştır ve Rasülullah Sallallahu Aleyhi ue Sellem'in yolu üzere ölmez. Onun barınağı kızgın bir ateş, konuklanacağı ve buyur edileceği yer de Cehennemdir. (Allah korusun!)
Allah Sübhanehu ve Teala, namazın ehem-miyetini oldukça büyük kılmış, Rasülü de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu belirtmiştir.
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
«Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride azgınlıklarının cezasını çekecekler» (Meryem, 59),
«Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir. Ancak, (hesap defteri) sağ yanından verilenler başka: Onlar Cennetler içindedir. Gü-nahkarlara, "sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler:
'Biz namazımızı kılmıyorduk...»(Müdessir,38-43),
«(Bu nunla birlikte kafirlikten vazgeçip) tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir..»(Tevbe, 11)
RasülullahSallallahu Aleyhi Vesellem de "Kişi ile küfür ve şirk arasında namazı terketmesi vardır" buyurmuştur (Müslim).
Namazın önemini ifade eden başka bir hadis de şöyledir: "Kulun, Kıyamet gününde ilk hesaba çe-kileceği şey namazıdır. Eğer -bu hesabı- düzgünse diğer ameli de düzelir; yok, bu -hesabı- fasit olursa, diğerleri de fasit olur." (Sahih, Taberani) Bir başka hadisinde ise Rasülullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyuruyor:
"İnsanlarla, Allah'tan başka ilah olmadığına, Mu-hammed'in (Sallallahu Aleyhi ue Sellem) şüphesiz Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermelerine değin savaşmakla emrolundum. Eğer bunları yaparlarsa kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Fakat -gerçek- hesapları yine Allah'a kalmıştır."* (Müttefekun aleyh) Yine bir diğer hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Benim havzim İyle ile Aden arasından daha uzundur. Nefsim kudretinde bulunana andolsun ki, O'nun taşları yıldızların sayısından çoktur. Sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Nefsim kudretinde bulunana andolsun ki, ben; bir kimsenin kendi havuzundan, başkalarının develerini kovduğu gibi insanları ondan kovacağım." Ashab: "Ya Rasülullah, sen, o gün bizi tanıyabilecek misin?" dedi. Peygamber Sallallahu. Aleyhi ue Sellem de, "Evet, sizin - O gün- hiçbir ümmette bulunmayan bir simanız olacak. Yanıma abdest almanızın tesiriyle yüzleriniz ve ayaklarınız nur içinde geleceksiniz" cevabını verdi. (Müslim)
(*) Yine sahih olan bir başka rivayette ise "İslam'ın hakkını aş-madıkları müddetçe" kaydı vardır. Buradan da anlaşılacağı üzere;hırsızlık, zina, haksız vere adam öldürme ve bunun gibi İslam'ın temel yasaklarım çiğneyen kimsenin yine İslam'da belirtildiği ölçüler doğrultusunda kanı ve malı helal olmaktadır. Artık kişi, namazı gerçekten Allah için kılıyor veya kılmıyordu, ya da haramlardan Allah için veya insanlardan korktuğu için sakınıyordu gibi onun iç dünyasını ilgilendiren hususlarda ki hesabı da Allah'a kalmıştır, şüphesiz hiç birşey Allah'a gizli kalmaz.
Ey namazını kılamayan kimse!
Namazı terketmen sebebi ile Rasülullah'ın seni kendi havzından uzaklaştırdığı o pek zorlu günde senin yerin neresi olacak? Çünkü O (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), çehrelerinde abdest sebebiyle oluşan parıltıların varlığıyla arkası sıra gelenleri gayet iyi bilecek. Ama seni nasıl tanıyıp da kendi havzına dahil etsin ki? Çünkü sen namaz kılmıyorsun!..
«Tasdik etmedi, namaz da kılmadı. Ancak (Kur'an'ın ayetlerini) yalanladı, (amel etmekten) yüz çevirdi. »(Kıyamet, 31/32)
Bütün bu tehditlerden sonra Cennet'e girmeyi arzu ediyor musun!?..
«Hep Allah'a dönüp itaat edin, O'ndan korkun ve namazı kılın da müşriklerden olmayın.» (Rum, 31)
«Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasulüne davet edildiklerinde, "işittik ve itaat ettik" demek, sadece müminlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.» (Nur,51)
Dikkat edin!
Yüce Allah, Şeytan'a lanet etti ve onu rah-metinden kovdu. Şüphesiz o, Kıyamet gününde de ebedi olmak üzere Cehennem'e atılacaktır. Çünkü O, Allah'ın emretmesine rağmen büyüklendi ve Adem'e secde etmedi. «Bir zamanlar biz, meleklere "Adem'e secde ediniz" dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu.»(Bakara, 34)
Şeytan, Adem'e secde etmediği için Allah'ın lanetine uğradı. Peki, Yüce Allah için secde etmeyerek O'nun emrine karşı gelenin hali ne olur? Oysa Allah şöyle buyurmakta: «Ben İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat 56)
Namazın önemini belirten bir başka ayet de;
«iman eden kullanma söyle, Namazı dosdoğru kılsınlar»(Ibrahim, 31) şeklindedir.
Ömer b. el-Hattab (Radıyallahu Anh) vefatına neden olan hastalığı sırasında cemaate çıkamadığından -yanındakilere- şöyle sordu: "İnanların tümü namazı kıldı mı?" Biz de "evet" dedik. O da, "namazı terkedenin İslam'dan hiçbir nasibi yoktur" dedi. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) ise, "Mu-hammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Ashabından hiç kimse, namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür olarak görmezdi" demiştir. (Sahih, Hakim).
Sahabe-i Kiramdan İbni Mes'ud Radıyallahu Anh, Namazı terkedenin dini yoktur," Ebu'd-Derda Radıyallahu Anh da, "Namaz kılmayanın imanı yoktur" demislerdir. (Bkz. "Mu cemu'l Kebir", Taberani). Ulemadan İmam Hafız Münzirî Rahmetullahi Aleyh de şöyle demiştir: "Sahabeden; Ömer b. el-Hattab, Ebu Hu-reyre, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Muaz b. Cebel, Cabir b. Abdullah, Ebu'd- Derda, Ab-durrahman b. Avf ve diğerleri gibi bir cemaat (Allah Azze ve Celle hepsinden razı olsun), namazı vaktin sonuna kadar kasten kılmayan kimsenin, küfre düş-tüğü görüşündeydi." (Bkz. "et- Terğib ve't- Terhib"). İbn-i Kayyım ise, "Sahabeden bunun aksini söyleyen kimse bilinmiyor" demektedir.
İmam Ahmed b. Hanbel namaz kılmayan hakkında şu hükmü belirtmiştir: "Her kim vakit içinde namaza çağrılır da cevaben, "ben kılmayacağım" der, namaz kılmaz ve vakti geçirirse, öldürülmesi gerekir!" (Bkz. "Tazimu's- Salah", el- Meruezî).
Acaba namaz kılmayan kimse hangi amelin sevabını ümid ediyor ki, Cennet'e girebilsin?
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "Kim ikindi namazını kılmazsa gerçekten ameli boşa gider" buyurmuştur. (Buhari)
Yere ve göklere boyun eğdiren yüce Allah'ın huzurunda namaz kılmayanın hali ne korkunçtur!... Okuyup düşünen kimse için; namazın vucubiyetini belirten, kılmayanın çok kötü akıbetini açıklayan ve bundan özellikle sakındıran birçok ayet ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadis-i şerifleri vardır.
Ey namazım kılamayan kimseler!
Şu ayet ve hadislerde belirtilen azabın şiddetine bakın da gençlik ve hayata aldanmayın! Çünkü hayat ne kadar uzun olursa olsun, bütün nefisler ölümü tadıcıdır... Tüm bunları bir kenara bırakıp gaflete dalmamalısınız. Şüphesiz Allahu Teala sizi boş yere yaratmadı. Aksine, ancak O'na kulluk etmemiz için yaratıldık. Ne biz, ne de tüm insanlar başı boş bırakılmayacaklar... Allah Azze ve Celle'nin bizleri kesinlikle toplayacağı, hak ve adaletle sınıfların ayrılacağı bir dönüş yerimiz var... Yarınlar ancak, kendisinden korkup emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan; dünyayı, Allah'ın hoşnutluğu ve Cennet'i karşısında satan; geçici hayata karşı Ahiret sonsuzluğunu tercih eden; azap ve ızdıraba karşı mutluluğu satın alan kimselerin olacaktır! İşte onlar. güvenlik ve esenlik içinde olacaklar ve ticaretleri boşa gitmeyecektir.
Aziz ve Kahhar olan Allah'ın huzurunda yarınki durumunu düşün... Allah'a andolsun, bu öyle bir saattir ki, dehşeti muttakileri bile gerçekten korkutmaktadır.
«O gün Cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!»(Fecr, 23)
Gerçekten çok çok kötü olan, Hakkı bilip O'na iman etmen, sonra da seni hiç ilgilendirmezmiş gibi, kaale almadan bu yönde bir adım dahi atmıyor olmandır. Yoksa namazı teşrii edip onu emreden Allah'ın, -insanı şiddetlice- kuşatmasının sana asla erişmeyecek olduğuna mı inanıyorsun? Ahiret ve Ahirette olacakların azameti ve dehşetinden kurtulmak mı daha kolay, yoksa dünyada peşinde koştuğun heves ve tutkuları bırakmak mı?
Eğer Allah'a ve Ahiret gününe şüphe duymadan iman ediyorsan, gerçekten doğru ve dikkatli düşünüp lafı yerine koyuyor ve kesinlikle batıla uymayacağına kani oluyorsan, karşına bütün müslümanlar için de bir öğüt olacak, tertemiz hakkı uygulamaktan başka bir gerçek çıkmayacaktır. Hak söze karşı kendince hiçbir şekilde komplo düzemeyeceğine inandığın, bu önündeki apaçık gerçeğe tutunmaktan başka alternatifin olmadığını anladığın zaman sana düşen vazife; Allah'ın bizler için seçtiği hayat düzenini yürürlüğe koymak için ayak-lanman, derhal namaza ve Allah için secdeye koşmandır. Sakın Şeytan gibi Rabbine isyankar olma!.. Şunu da bil ki, bu nasihata kulak vermezsen, korkunç sondan Allah'ın dilemesinden başka, ne bir kurtuluş, ne de bir kaçış yeri olmayacak..
Eyvahlar Olsun Bînamaza!
Sen ki, zevk ve isteklerine karşı koymaz da seni yaratan Allah'a karşı gelirsin?!.. Allah'ın ayetlerini duyuyor ve namaz konusundaki emirlerini gayet iyi biliyorsun, sonra da Allah'ın bu husustaki tehditlerini sanki hiç duymamış gibi namaz kılmamakta hala ısrar ediyorsun.
« Vay haline, her yalancı ve günahkar kişinin ki, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir de, sonra büyüklük taslayarak sanki hiç duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!» (Casiye, 7-
NAMAZ KILMAYAN KİMSE DİNEN MÜSLÜMAN SAYILIR MI?
Namaz, imandan sonra İslam'ın en mühim rüknüdür, terkine asla göz yumulmaz. Dinen kesinlikle sabit olmuş olan bir hükmü inkar etmek küfr olduğu gibi, namazın farziyetini inkar etmek de küfürdür. Binaenaleyh namaza inanmayan kimse müslüman değildir. Onunla evlenmek caiz olmadığı gibi kestiğini de yemek caiz değildir. Fakat namazın farziyetini inkar etmez, ancak tenbellikten dolayı namaz kılmazsa günahkar olsa bile müslüman sayılır. İslam hukukuna göre suçlu olduğundan cezaya müstahaktır. Hanefi mezhebine, tevbe edip namaza başlayıncaya kadar hapse mahkum edilir. Şafii mezhebinde ise, terkde ısrar eder ve tevbe etmezse idama mahkum olur.
(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M . Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti:
"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.
"Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
- Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
- Zina etmeyeceksiniz.
- Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? "
Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!"
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:
"Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! "
Hz. Aişe (ra) Peygamberimiz (sav)'in sevdiği yiyeceklerle ilgili şunları söylemiştir:
"Tatlı ve balı severlerdi."136
"Hazreti Peygamberin katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöyle sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, kabak, zeytinyağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, anber balığı"137
Hz. Aişe (ra) ek olarak şunları bildirmiştir:
"Kavun, karpuzu yaş hurma ile yerlerdi."138
Hz. Cabir (ra)'den:
"Taze hurma ve kavun çok yerlerdi ve 'bunlar güzel meyvedir' derlerdi."139
"Hiçbir zaman bir yemeği yermemiştir. Hoşuna giderse yer gitmezse yemezdi. Hoşlanmadığında da bir başkasına kötülemezdi." 140
Peygamber Efendimizin sevdiği bazı yiyecekler için söylediği sözlerden bir kısmı ise şöyledir:
"Etin en güzel yeri sırt etidir."141
"Sirke ne güzel katıktır"142
"Mantar kudret helvasıdır."143
"Sinameki ve sennut (tereyağ tulumuna konulan bal) yemeye devam ediniz. Çünkü bu iki şeyde samdan (ölümden) başka her hastalıktan şüphesiz şifa vardır."144
"Zeytinyağını yiyiniz ve kullanınız. Çünkü bu yağ mübarektir."145
Evlilik gibi mühim bir hadisenin başlangıcı olan düğün konusunda İslâm'ın görüşü sorulagelmiştir. İslâm öncesi Arap örfünde bulunan düğün âdeti, İslâmî dönemde de düzeltilerek ve İslâm'a uymayan yönleri kaldırılarak muhafaza edilmiştir. Rasûlullah (s.a.s.) zamanında uygulanan düğün adeti bizim için en güzel örnektir. O halde bu konudaki sünnetleri iyice öğrenmeli ve uymalıyız.
Evlenen çiftlerin yeni hayata neşe içinde geçmeleri, eş-dost ve akrabalarının, hatta tüm din kardeşlerinin bu sevinçlerinde onlara katılabilmeleri için düğün yapmayı Hz. Peygamber (s.a.s.) tavsiye etmiştir. Rasûlullah (s.a.s.) yeni evlenen Abdurrahman b. Avf'a: "Düğün yap, bir koyunla da olsa ziyafet ver. " buyurmuştur. (Buhari, es-Sahih, VI,142) İslâmî bir düğün nasıl olmalı, sorusuna gelince; bu sorunun kesin cevabı verilmiş ve İslâmî bir düğünün hudutları hiçbir zaman kesin olarak çizilmiş değildir. Bu nedenle de dünyanın her yanındaki müslümanlar arasında, İslâm'a uygun olsa da, düğünlerde farklılıklar görülmektedir. Yani müslümanlar müşterek bir düğün şekline sahip değildirler ve bunda da herhangi bir, mahzur yoktur. '
Düğün ve düğün esnasında uyulacak esas; her işimizde olduğu gibi helâl ve haram sınırını gözetmektir. Düğünlerimizde harama kaçmamak kaydıyla, kadınlar ve erkeklerin birbirlerine karışmaması, içki içilmemesi şartıyla eğlenebilirler. Düğünlerde tef* çalınması, şarkı söylenmesi de Peygamberimiz (s.a.s.)'in tasvip ve teşvik ettiği şeylerdendir. Hz. Âişe (r.a.)'dan rivâyet olunan bir hadîste Rasûlullah (s.a.s.) Ensar'dan bir kadının düğününden dönen Hz. Âişe (r.a.)'ye: "Yâ Âişe herhalde düğününüzde eğlence (çalgı) yoktu, halbuki Ensar eğlenceyi sever." buyurmuştur. Bir başka rivâyette de: "Tefe vuracak ve şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi?" buyurunca Hz. Âişe "(Şarkı olarak) ne söylesin ya Rasûlallah?" demiş, Rasûlullah (s.a.s.) de: "Size geldik size geldik... " diye başlayan bir kaside okumuş ve "Bunu okusun" buyurmuştur (Mansur Ali Nasıf, et-Tac, II-130). Bir başka hadiste de Hz. Peygamber (s.a.s.): "Helâl ve haram nikâh arasındaki fark (helâlinde) tef ve ses (şarkı) bulunmasıdır. " buyurmuştur. (aynı eser).
Düğünlerimizde makûl ölçüde şarkıya ve çalgıya izin verilmişse de bu gibi şeylerde aşırıya kaçmak insanı harama düşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Ayrıca, düğünlerde okunacak şarkıların muhtevası inançlarımıza aykırı olmamalı ve isyana, harama teşvik etmemelidir. Çünkü harama vesile olan her şey haramdır.
İbrahim Hakkı Hz.
İbrahim Hakkı Hz. Hicri 1115, Miladi 1703 yılında Erzurum'a bağlı Hasankale İlçesi'nde doğmuştur. Babası Molla Osman, bir mürşit aramak maksadıyla Tillo'ya gelmiş, burada İsmail Fakirullah Hz.'ni bularak hizmetine girmiştir.
Babasının arkasından İbrahim Hakkı da amcası Ali ile birlikte Tillo'ya gelmiştir. Okuma çağındayken İsmail Fakirullah Hz.'ne talebe olup, o günün şartlarına göre çok ileri seviyede dini ve fenni ilimler tahsil etmiştir. Bunun üzerine hem dini ilimlerde, hem de fenni ilimlerde üstünlüğü ifade eden "Zülcenaheyn" yani "İki kanatlı" ünvanını elde etmiştir. Bu sırada hocası ve şeyhi olan İsmail Fakirullah Hz.'nin tarikatı olan "Uveysiyye" tarikatına intisap etmiştir. Büyük mütefekkir İbrahim Hakkı Hz. hadis ve fıkıhta, tasavvuf ve edebiyatta, psikoloji ve sosyolojide, tıp ve astronomide ve pek çok ilim dalında büyük bir kudret ve yetenek göstermiştir. Doğunun yetiştirdiği bu büyük alim, kısa zamanda dünya çapında ün salmıştır. İslam alemine ve insanlığa bıraktığı değerli eserler, onun şahsiyetinin ve ilminin faziletini gösterir. Mürşidi ve hocası İsmail Fakirullah Hz.'nin vefatından sonra irşad ve öğretim görevlerini hocasının oğlu Abdulkadir-i Sani Hz. ile birlikte devralarak hayatı boyunca sürdürmüştür. İbrahim Hakkı Hz. üç sefer Hacc'a gitmiştir. İlk hac farizasını 1738'de, ikincisini 1763'te, son haccını da 1767'de yapmıştır.
İbrahim Hakkı Hz. 1758'de İstanbul'a gitmiş, bu gidişinde saraya özel olarak davet edilmiştir. O zamanın sultanı I. Mahmud tarafından davet edilmesinin sebebi daha önce sultan ile İsmail Fakirullah Hz. arasındaki haberleşme olmuştur. İbrahim Hakkı Hz. sarayda bulunduğu müddetçe, zamanının çoğunu saray kütüphanesinde geçirmiştir, bir süre sonra yeniden Tillo'ya dönmüştür. Hicri 1194, Miladi 1780'de 77 yaşında iken Cenab-ı Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Kendi arzusu üzerine Mürşidi İsmail Fakirullah Hz. için daha önce yaptırdığı ve kozmografik bir özelliğe sahip olan türbede, mürşidinin ayaklarının ucuna defnedilmiştir.
İsmail Fakirullah Hz. ve İbrahim Hakkı Hz.'nin Türbesi :
Bir büyük ve iki küçük kubbenin örttüğü iki oda ve bir hol ile bir kuleden ibarettir. Türbenin asıl özelliği; Tillo'nun 3-4 Km. doğusundaki bir tepe üzerine yapılmış olan duvardaki 40x50 Cm boyundaki pencereden her yıl; gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü, yeni doğan güneşin ilk ışınları, türbenin tümü kale duvarının etkisiyle gölgede kalırken, pencere boşluğundan geçip, türbe kulesinin penceresine vurarak kırılmak suretiyle İsmail Fakirullah'a ait sandukanın baş tarafını aydınlatmasıdır. Bununla ilgili "yeni yılda doğan ilk güneş, hocamın baş ucunu aydınlatmazsa, ben o güneşi neyleyim." Sözü İbrahim Hakkı'nın hocasına olan saygısını göstermektedir. Ne yazık ki bu ışık düzeni, türbenin restorasyonu sırasında bozulmuş bulunmaktadır. Avrupa'nın bir çok uzman bilim adamı, bütün uğraşlarına rağmen bu ışık düzenini eski orijinal haline getirememişlerdir.
İsmail Fakirullah Hz. ve İbrahim Hakkı Hz. Müzesi :
Tillo tarihi eserler yönünden çok zengindir. İbrahim Hakkı'nın kullandığı kozmoğrafya aletleri, haritalar, güneş sistemi ile ilgili tahta küreler, el yazması çok değerli kitaplarla düşünüre ait çeşitli eşyalar halen Tillo'daki torunlarında bulunmaktadır.
İbrahim Hakkı Hz.'nin Eserleri :
İlk ana eseri Divanı'dır. 1755'te yazılmış. 1847'de Mehmed Said tarafından İstanbul'da basılmıştır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Divanı ismini taşır. 230 sayfadır. İlâhiname, Aşknâme, Hz. Muhammed'i öven bir şiir ve kendi halini, niteliğini bildiren bir manzumesi vardır. Divanı büyük oğlu İsmail Fehim'e ithaf edilmiştir. İsmail Fehim astronomi ve müzikle uğraşan güzel kanun, santur çalan bir zattır. Kendisinin çalmış olduğu 74 telli bir santuru vardı. İbrahim Hakkı Divanı'nda musiki ile ilgili "Musikiye Dair Nazım" adlı bir şiir bulunmaktadır. İkinci ana eseri Marifetname'dir. Ansiklopedi türündedir. 1757'de yazılmıştır. 1836 ve 1864'te Mısır'da 1868, 1889 ve 1914'te İstanbul'da basılmıştır. Ortalama 600 büyük sayfadır. El yazmaları 2 cilt olup, halen Tillo'da torunlarından Sadettin TOPRAK tarafından muhafaza edilmektedir.
Eser bir önsöz, üç büyük bölüm ve bir sonsöz ihtiva eder. Her bölüm daha alt bölümlere ayrılmıştır. Önsöz tamamen dinidir. Birinci bölüm Fenn-i Evvel'dir. Allah'ın varlığını, birliğini anlattıktan sonra yalın ve bileşik cisimleri, madenleri, bitkileri ve nihayet insanı anlatır. Sonra geometri, astronomi ve takvim konuları yer alır. Coğrafyaya ait bölümünde 100'den fazla ilin hangi enlem ve boylamda olduğunu göstermiştir. Ayrıca, "Hiçbir çağda yerin döndüğüne inananlar eksik olmamıştır." demiştir. İkinci bölümde fenn-i Sani, anatomi, fizyoloji gibi bilimler yer alır. İnsan vücudunu estetik bakımdan da incelemiş, araya beyitler sıkıştırmıştır. Vücut yapısı ile huy arasındaki ilişkiye inanmış ve bunu şiirle anlatmıştır. Bu bölümün sonunda ruha, sağlığa ve ölüme ait geniş bilgi vardır.
Üçüncü bölüm olan fenn-i Salis, dini, ilahi ve felsefi içeriklidir. Kırk sayfa tutan son bölüm törebilimdir diyebiliriz. Öğretimin yol ve yöntemini, öğrencinin üstadına takınacağı tutumu, ana ve babaya karşı saygı ve sevgi, evlenme ve evlenmede aranacak nitelikler, karı-kocanın birbiriyle ilişkileri töresi, çocuklara karşı görevleri, akraba, hizmetçi, komşu, dost, halk ve bilginlerle görüşüp konuşma yolu ve töreleri yer alır. Sayın Rauf İNAN, İbrahim Hakkı'nın bu cephesini incelerken, O'nu ilk eğitim filozofumuz olarak tanıtır. Marifetname, Arapça ve Farsça'ya da çevrilmiştir.
İbrahim Hakkı'nın üçüncü büyük eseri İrfaniye'dir. 1761'de yazılmıştır. 495 sayfadır. Arapça, Farsça ve Türkçe bölümleri vardır. Konusu "Kendisini bilmeyen, Rabbini bilemez." anlamındaki hadistir. İnsan vücudu evrene benzetilmiştir. Vücutta akıl, evrende Rab gibidir. Şöyle öğütleri vardır: "Tekkelerde eğlenmeyip, ilim meclisine gelesin. Herkese şefkat nazarı ile bakıp hakir görmeyesin ve hizmet buyurmayasın. Tezyi-i zahiri koyup gökçek ahlak ile tezyi-i bâtına gidersin." demektedir. Dördüncü ana eseri İnsaniye'dir. 1763'te yazılmıştır. 722 sayfadır. Kendisi bu eseri için "140 kitaptan üç lisan üzre cem ettim." diyor. Oğlu İsmail Fehim ve amcazadesi Yusuf Nedim'in el yazısı olan iki nüshası torunlarında vardır. Beşinci büyük eseri Mecmuat-ül Mani, 1765'te yazılmıştır. Kayınbiraderi Mustafa Fani'nin el yazısı olan bir nüshası Mehmet Ali Benderli'de vardır. Bu kitapta münacaatlar, şükürnameler ve Şifa-üs Sudur başlığı altında topladığı manzumeleri vardır. Fakirullah'ın ölümü, oğul ve torunlarının doğumuna, hacca gidişine ait düşürdüğü tarihler de bu kitaptadır. Arapça, Farsça ve Türkçe bir de sözlüğü vardır. Arapça ve Farsça'dan dilimize alınan kelimelerin imlalarını, Türkçe söylenişlerine göre sesli harf koyarak yazmıştır. Mesih İbrahim Hakkıoğlu diyor ki: "Bu sözlüğü incelemeden evvel, İbrahim Hakkı'nın mektuplarında müjde, aslan, sokak gibi kelimelerin yazılışını görüp şaşırdım. İbrahim Hakkı gibi Arapça ve Farsça'yı ana dili gibi bilen, bu dillerde yazılmış yüzlerce eseri inceleyen bir bilginin mektuplarında imla hatası yapmasına akıl erer miydi? Ancak bu sözlüğü inceledikten sonra bir çığır açmak istediğini anladım." İbrahim Hakkı'nın günümüze kadar kalmış bir de Ruzname'si vardır. 1753 yılında yapılmış, yüzyıllarca takvim işini görebildiği için Devr-i Daim de denen araç, 52,5 Cm çapında bir ağaç çembere gerilmiş derinin bir çok daire ve yarıçaplara bölünmesi ile meydana gelmiştir. Siirt ve Tillo gibi 40. Enlemde bulunan yerlere göre düzenlenmiştir. Bir göç yılının herhangi bir ayının bir günü aranırken bunun haftanın hangi günü olduğu, o gün güneşin kaçta doğup battığı kolayca bulunabilir. Duvar ve cep takvimlerinin bulunmadığı bir dönemde bu aracın önemi açıktır. Bu açıklamalardan sonra İbrahim Hakkı Hz.'nin tespit edilebilen 58 eserini şöyle sıralayabiliriz. 1-Seyr-u Süluk :1722 yılında yazılmıştır. Eser Arapça olup, bir tasavvuf kitabıdır.
2-Süluk-u Tarikil-Fena :1726 yılında yazılmıştır. Eser Arapça bir tasavvuf kitabıdır.
3-Lubbul-Kutub :1740 yılında yazılmıştır. Eser 4 cilt olup, seçme şiirlerden derlenmiştir.
4-Tecvit :1749 yılında yazılmıştır. Eser tecvitle ilgilidir.
5-Saatname :1750 yılında yazılmıştır. Eser zaman belirleme usullerini içerir.
6-Tertib'ul-Ülum :1751 yılında yazılmıştır. Eser manzum olup, dini ve içtimai konuları içerir.
7-Menazil'ul-Kamer :1752 yılında yazılmıştır. Eserde mevsimlerle, aylarla ilgili bilgiler vardır.
8-İhtiyarat'ül-Kamer :1752 yılında yazılmıştır. Eser gezegenler ve takvimlerle ilgili bilgileri içerir.
9-Gurre-Name :1752 yılında yazılmıştır. Eser takvimi hesapları kapsıyor.
10-Rûz-Name :1752 yılında yazılmıştır. Eser ağaçtan yaptığı takvimin kullanılışını izah ediyor.
11-Divan-ı İlahi-Name :1755 yılında yazılmıştır. Eser Türkçe manzum ve tasavvufidir.
12-Mahzen-Ül-Esrar :1755 yılında yazılmıştır. Eser manzum olup, tasavvufidir.
13-Marifetname :1757 yılında yazılmıştır. Eser Türkçe olup, tasavvuf, astronomi, anatomi, geometri, psikoloji ve edebiyat konularını içeriyor. Orjinali 2 cilttir.
14-Tezkirat'ül-Ehbab :1757 yılında yazılmıştır. Eser Arapça olup, Şeyh İsmail Fakirullah'ın hayatını konu ediniyor.
15-Mecmuat'ul-İrfanniye :1761 yılında yazılmıştır. Eser tasavvufidir.
16-Mecmuat'ul-İnsanniye :1763 yılında yazılmıştır. Eser nazımdır.
17-Hısn'ul-Arifin :1765 yılında yazılmıştır. Eser sırrın izahı ile ilgilidir.
18-Vuslat-Name :1765 yılında yazılmıştır. Eser nazımdır.
19-Mir'at'ul-Kevneyn :1765 yılında yazılmıştır. Eser Arapça nazımdır.
20-Kuvt-i Can :1765 yılında yazılmıştır. Eser şeyhinin menkıbelerini içeriyor.
21-Noş-i Can :1765 yılında yazılmıştır. Türkçe ve Farsça beyitleri içine alıyor.
22-Mecmuat'ül-Meani :1765 yılında yazılmıştır. Eser mana ilimleri ile ilgilidir.
23-Rub'ul Muceyyeb :1765 yılında yazılmıştır. Eser yeryüzünün enlem ve boylamlarının, saat vakitlerinin nasıl bulunabileceğinden, kıble ve yön tayininden, dağların yükseklikleri ile engebeli mesafelerin ölçülmesine dair usulleri içerir.
24-Tuhfet'ul-Kiram :1766 yılında yazılmıştır. Eser Arapça ve Farsça'dır.
25-Celal'ul-Kulub :1766 yılında yazılmıştır. Eser çok değerli manevi telkin ve tavsiyeleri içerir.
26-El-İnsan'ul Kamil :1766 yılında yazılmıştır. Eser Türkçe olup, olgun bir insan modelini takdim ediyor.
27-Nuhbet'ul-Kelam :1768 yılında yazılmıştır. Eser Arapça, Farsça ve Türkçe'dir.
28-Meşarik'ul-Yuh :1771 yılında yazılmıştır. Eser Arapça, Farsça ve Türkçe olup, değişik kaynaklardan derlenmiştir.
29-Avamil ve Kavaid'ul-Farisiyye :Eserler Fars Dili'nin bazı gramer kurallarını içeriyor.
30-Aynı Eser,
31-Sefinetu-Nuh :1773 yılında yazılmıştır. Eser üç dilde yazılmış manzumdur.
32-Kenz'ul-Fütuh :1774 yılında yazılmıştır. Eser tasavvufa dair nazımdır.
33-Definetur-Ruh :1775 yılında yazılmıştır. Eser Arapça, Farsça ve Türkçe yazılmıştır.
34-Kitab'ul-Alem :1775 yılında yazılmıştır. Eser Arapça'dır.
35-Ruhuş-Şüruh :1776 yılında yazılmıştır. Eser İlahi-Name adlı eserinden derlenmiştir.
36-Akidet'ul-İman :1777 yılında yazılmıştır. Eser Arapça olup, çocuklar için imani bilgiler içeriyor.
37-Urvetil-İslam :1777 yılında yazılmıştır. Eser Marifetname'den alınmıştır.
38-Ulfet'ul-Enam :1777 yılında yazılmıştır. Eser Arapça'dır.
39-Hey'et'ul-İslam :1777 yılında yazılmıştır. Eser tefsir ve hadis ilimleri ile ilgilidir.
40-Vasiyet-Name :1778 yılında yazılmıştır. Eser Oğlu İsmail Fehim'e yazdığı mektupları ihtiva ediyor.
41-Mürşid'ul-Muteehhiliyn :Eser ailevi konular içeriyor.
42-Muntehebat-i Manzume :Eser tasavvufi beyitlerden oluşturulmuştur.
43-Şükür-Name :Eser Manzumdur.
44-İkbal-Name :Eser ahlaki konuları içerir. Nazımdır.
45-İstihrac-i Amal-i Felekiyye :Eser astronomi ile ilgili nazımdır.
46- Süluk-i Tarik-i Nakşibendi :Eser Nakşi Tarikatı'nın usullerini izah ediyor. 47- Ed'iye-i Mensure,48- Şifa-ul Sudur, 49- Uzletname, 50- Ulfet'ul-Kulub, 51- Menkubus-Sır, 52- Nefy'ul-Vücud, 53- Vahdet-Name, 54- Teferrüc-Name, 55- Manzume-i Avamil, 56- Sırr'ul-Sır, 57- Kelimatu-Fakirullah, 58- Lubbul-Lub, İbrahim Hakkı Hz.'nin Şiirlerinden Seçmeler
TEFVİZNÂME
Hak şerleri hayr eyler Zannetme ki gayr eyler Arif anı seyr eyler Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler Sen Hakk'a tevekkül kıl Tefviz et ve rahat bul Sabreyle ve razı ol Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler Kalbin ona berk (yaprak) eyle Tedbirini terk eyle Takdirini derk eyle (anla) Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler Hallak-ı Rahim oldur Rezzak-ı Kerim oldur Fa'al-ı Hakim oldur Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler ...........
Hz. Muhammed Hicret'ten 52 yıl önce (Milâdi 570), Rebiülevvel ayının 17. gününde Mekke şehrinde dünyaya gelmişlerdir. Babası, Hz. Abdullah daha Hz. Muhammed dünyaya gelmeden, 25 yaşlarında vefât etmiştir. Annesi, Hz. Âmine'yi ise 6 yaşında iken kaybetmiştir. Küçük yaşta babasını ve annesini kaybeden Hz. Muhammed'i, dedesi Abdülmuttâlib himayesine aldı ve o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını kendisine verdi. O da bir yıl sonra vefât edince, Hz. Muhammed'i amcalarından, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebû Tâlib yanına alıp büyütmüştür. Hz. Muhammed Mekke'nin en büyük ailesi olan Hâşimiler'dendi.
Peygamberler, Peygamber olarak dünyaya gelirler ve o vazife için yaratılmışlardır. Peygamberlik gibi ağır bir emaneti yüklenmek için bir hazırlık devresi geçirirler, sonunda ilâhi vahye mazhar olurlar ve insanlara ilâhi emirleri tebliğe başlarlar.
Hz. Muhammed'in hayatı, Peygamberliğini açıklamaya emir alıncaya kadar; sade, temiz, çok dürüst ve yaşayışı da insanlığa örnek bir yaşayış idi.
Hz. Muhammed genç yaşlarında iken bütün Hicâz'da, daha Peygamberlik gelmeden önce, huylarının güzelliği ve her hususta emin oluşları dolayısıyla, Araplar tarafından "Muhammed'ül Emin" diye anılmaya başlanmıştı. Babasından mal, mülk, bir şey kalmadığı için bir hayli fakirdi; yalnız çok soylu bir aileden olduğu için çok itibar görürdü.
Hz. Hatice ile Evlenmesi
Kureyş hanımlarından olan Hz.Hatice ticaretle uğraşmakta idi. Çok zengin ve dul olduğundan, mallarını idare etmesi, ticaretini sürdürmesi için emin bir kişi olarak gördüğü Hz.Muhammed'i kendisine yardımcı seçti. Daha sonra Hz.Muhammed ile Hz.Hatice evlendiler. Evlendiklerinde Hz.Muhammed 25, Hz.Hatice ise 38 veya 40 yaşlarında idi. Hz.Muhammed'in, Hz.Hatice'den iki erkek, dört kız çocuğu olmuştur.Bütün evlâtları kendi zamanında âhiret dünyasına göç etti. Hayatta kalan tek evlâtları Hz.Fâtıma ise Hz.Muhammed'in, Peygamberlikleri zamanında Hicret'ten 11 yıl önce dünyaya gelmiştir.
Hz.Muhammed'in soyu çok sevdiği kızı "Ehl-i Beyt"ten olan Hz.Fâtıma'dan yürümüştür. Hz.Fâtıma'dan da, Hz.Peygamber'in çok sevdikleri "Ehl-i Beyt"ten olan torunları Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin dünyaya gelmişlerdir.
İlk Vahy'in Gelişi
Hz.Muhammed ilk vahy'in gelişini şöyle anlatıyorlardı:
"Hirâ dağında, adımın çağrıldığını duyardım; fakat çağıranı göremezdim. Derken bir gün melek göründü bana; kucakladı beni, göğsüne bastırdı, sıktı ve «Oku» dedi. Ben okumak bilmem dedim. Tekrar sıktı «Oku» dedi. Aynı sözü söyledim. Yine sıktı «Oku»" dedi. Ve Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetlerini okudu:
"(1) Oku Rabbinin adıyla ki bütün mahlûkatı yarattı, (2) İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti; (3) Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sâhibidir, (4) Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir, (5) İnsana bilmediğini belletmiştir (öğretmiştir)." (Alâk 1-5. âyetler)
Bu âyetler Hz.Muhammed'e ilk inen sûrenin ilk beş âyetidir.Hz.Muhammed'e, Allah tarafından ilk vahiy Ramazan ayında nâzil olmuştur.
"Ramazan ayı ki onda Kur'ân inzal olunmuştur. Kur'ân nas için aynı hidâyettir; doğru yola götüren, hak ile bâtıl arasını ayıran açık delillerdir." (Bakara 185. âyet)
Kur'ân-ı Kerîm, Hz.Peygamber ebedî âleme göçene kadar 23 yılda tamamlanmıştır. Nâzil olan bütün âyetler, Allah tarafından zaman zaman vahiy edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de; kulun, yani Peygamber'in Allah ile ancak vahiy yoluyla konuşabileceği anlatılmaktadır. Bu konudaki âyetler de şunlardır:
"Vahiyle veya perde ardından olması veya bir elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahiy etmesi suretlerinden başka hiçbir suretle Allah'ın konuşması hiçbir insana müyesser olmaz. Çünkü O yücedir, işinde hakimdir." (Şûra 51. âyet)
"(192) Kur'ân şüphesiz Rabbelâleminin indirmesidir. (193-194-195) Sen Tanrı azâbıyla korkutanlardan olasın diye onu «ruh-i emin» açık olan Arap diliyle indirmiştir." (Şuarâ 192-195. âyetler)
" (16) (Ey Muhammed)! Vahiy bitmesin diye acele almak için dilini kımıldatma. (17) Çünkü onu kalbinde toplamak ve lisanında kıraatini sabit kılmak bize aittir. (18) Sana Kur'ân-ı Kerîm'i kıraat eylediğimizde sen onun kıraatine tâbi ol. (19) Onu izah ve beyân yine bize düşer." (Kıyâmet 16-19. âyetler)
Peygamber Oluşu
Hz.Muhammed 40 yaşlarında iken (Milâdi 610), yine Hirâ dağındaki mağarada halvette bulunuyordu. Bu sefer Allah tarafından, kendisini doğrudan doğruya Peygamberlik görevine çağıran, Kur'ân-ı Kerîm'in Müddesir Sûresi'nin 1-7. âyetleri nâzil oldu.
"(1) Ey örtüsüne bürünmüş Peygamber! (2) Kalk azapla korkut. (3) Rabbini büyüklükle an, (4) Elbiseni temiz tut. (5) Azâba bais olan şeyleri bırak. (6) Çok istemek üzere bir şey verme. (7) Rabbin için her şeye katlan."
Gelen bu "vahiy"den sonra artık "vahiy"lerin arkası kesilmedi. Sürekli ve zamana bağlı olarak "vahiy" gelmeye başladı. Hz.Muhammed'in, Peygamberlik hayatı iki devreye ayrılır. Birinci devre Peygamberliğinin başlangıcından Medine'ye Hicret'ine kadar geçen 13 yıllık dönemdir (Milâdi 610-622). İkinci devre ise Hz.Peygamber'in Hicret'ten, Hak'ka vuslat edinceye kadar geçen 10 yıllık dönemdir (Milâdi 622-632).
Hz.Muhammed halkı İslâmiyete davete başladığında, erkeklerden ilk olarak Hz.Ali, kadınlardan da Hz.Muhammed'in eşi Hz.Hatice Müslüman olmuş; ona inanmışlar, uymuşlar ve ezeli îmanlarını izhâr etmişlerdir. Belli bir süre sonra da Hz.Muhammed; önce akrabalarını, ardından Safa Tepesine çıkarak tüm Mekke halkını, Allah'tan gelen emir gereğince açıktan açığa, Müslüman olmaya çağırmaya başladı.
"(214) Pek yakın kavim ve kabileni (akrabalarını) Allah azâbıyla korkut. (215) Sana tâbi olan mü'minlere kanadını alçak tut. (Onlara karşı yumuşak davran, lûtufla muamele et) (216) Kavim ve kabilen sana karşı gelirlerse «-Ben sizin işlediklerinizden vâresteyim» dersin."
Bu âyetler nâzil olunca Hz.Muhammed, Hz.Hatice'ye yemek hazırlatmış ve Hz.Ali'ye de; "Hâşim oğulları soyundan olanları çağırmasını" emir buyurmuşlardı.
Yemekten sonra Hz.Muhammed:
"Ben bütün insanlara, Tanrı elçisi olarak gönderildim. Ulu ve yüce Allah, mensub olduğum boydan, bana en yakın olanları korkutmamı buyurdu. Allah'tan başka yoktur tapacak demezseniz, sizi azâbından kurtaramam" buyurdular. Amcası Ebû Leheb; "Bizi bunun için mi çağırdın" dedi ve yakışmayacak sözler söyledi. Gelenler de dağılıp gittiler.
Hz.Muhammed, Hâşim oğullarını bir kere daha çağırdı. Yedirdi, içirdi. Sonra; "Ey Hâşim oğulları" dedi. "Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder, bu işte beni kuvvetlendirirse kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem olur" buyurdu. İçlerinden hiçbiri cevap vermedi. Genç yaşta olan Hz.Ali ayağa kalkıp; "Ey Tanrı elçisi! Bu işte ben sana yardım edeceğim" dedi. Hz.Muhammed; "Otur" buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladı. Yine Hz.Ali'den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü defasında Hz.Peygamber, Hz.Ali'ye; "Otur" buyurdular ve Hz.Ali'ye hitaben; "Artık kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem sensin" demişler ve toplantıda bulunan Hâşim oğullarına "Ali'ye itâat edin" buyurmuşlardır.
Hz.Muhammed'in getirmiş olduğu yeni din, Mekke'de büyük muhalefetle karşılaştı. Bilhassa Kureyş'in ileri gelenleri, Hz.Peygamber'in halkı İslâm'a davetine, şiddetle karşı çıktılar. Çünkü İslâmiyet puta taparlığı kaldırıyor, insan hakları üzerine birçok yenilikler getiriyordu. Bu durumda, Hz.Muhammed davetlerini bir müddet gizli tutmak zorunda kalmıştır.
Bu dönemde İslâm dînini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu, üst düzeyden mal ve canlarını vermekten çekinmeyen kişiler oldukları halde, onlarda bir müddet dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır.
Az zamanda yeni dinin müminleri çoğaldı. Bunlara "Tanrı'ya teslim olan" anlamına gelen "İslâm" denildi. İlk Müslümanlar çok ağır hakaretler, işkenceler gördükleri halde, îmanlarından, inançlarından asla dönmediler, kendilerine ve yakınlarına yapılan işkencelere tahammül ettiler.
Hz.Muhammed'in halkı Müslüman olmaya çağırışı, bulundukları mevki ve ellerindeki güçleri yitirebilecekleri kaygısıyla, Mekkeli müşrikleri (inkârcıları-inanmayanları) tedirgin etti. Kâ'be'den putlarının kaldırılmasının, ticaretlerini engelleyeceği ve bir takım alışkanlıklarına son verileceği için büyük bir tepki gösterdiler.
Bu ortamda Arabistan diyarı görülmemiş bir ahlâksızlık ve cehâlet içindeydi. Onun için Hz.Muhammed'den önceki Arap tarihine "Cahiliye devri" denir. Hz.Muhammed'e kadar Hak dîni Hıristiyanlıktı. Ancak Hıristiyanlık dîni, Tanrı görüşüyle de, hukuk sistemiyle de, artık insanlığın ihtiyacını gerektiği gibi karşılayamıyordu.Müslümanlık, bütün Peygamberleri Allah tarafından gönderilmiş elçiler olarak kabul ediyordu.
Bu yıllarda İslâmiyet'i kabul eden, kimsesiz ve yoksul olan Müslümanlara; müşriklerin, inkârcıların yaptıkları cefâlar, eziyetler gittikçe artmaktaydı. Hz.Muhammed'in, İslâmiyet'e davete başladıklarının 10. yılında (Milâdi 620) o yılın Ramazan ayında, üç gün arayla amcası Hz.Ebû Tâlib ile vefâlı eşi Hz.Hatice vefât ettiler. Müslümanlar o yıla "Hüzün Yılı" adını verdiler.
Bu konu üzerinede bayaga sorulara rastladim forumda inshaAllah aciklik getirebilmisimdir.
Hilâfet: İslâm şeriatının hükümlerini hakim kılması ve İslâm davetinin tüm dünyaya taşınması için tüm Müslümanların yöneticiliğidir. İmametle aynı anlamı taşır. "İmamet" ve "Hilâfet" kavramlarının anlamları birdir. Zira sahih hadislerde bu iki kelime aynı anlamlarda kullanılmıştır. Hiç bir şer'î nassta yani Kur'an ve sünnette bu iki kelimeden birinin anlamı diğerine muhalif olarak kullanılmamıştır. Bu yüzden bu kavramları kullanırken "İmamet" ya da "Hilâfet" kelimelerini birbirine tercih için zorlamaya gerek yoktur. Asıl gerekli olan bu kelimelerin ihtiva ettiği içeriktir.
Hilâfet'in yeniden kurulması dünyanın dört bir köşesindeki Müslümanlar için farzdır. Tıpkı Allahu Teâla'nın Müslümanlara farz kıldığı diğer farzlar gibi kesin bir emirdir. Müslümanların Hilâfet'in ikamesi konusunda seçme ve ruhsat kullanma hakkı da yoktur. Bu nedenle Hilâfet'in kurulması noktasında gösterilecek ihmal büyük bir günah ve isyandır. Allah bu isyanı işleyenleri şiddetli bir şekilde cezalandıracaktır.
Tüm Müslümanların Hilâfet'in ikamesi için çalışmalarının farziyetinin delili sünnet ve icma-ı sahabedir. Sünnetteki delillerden biri Nafi'den rivayet edilmiştir. Rivayet şöyledir: "Abdullah b. Ömer bana dedi ki: Rasulullah (s.a.v.)'i şöyle derken işittim:
" Kim itaatten elini çekerse, kıyamet gününde lehine hiç bir delil bulunmaksızın Allahu Teâla'nın karşısına çıkacaktır. Kim de boynunda biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür."(1)
Bu rivayetle Rasulullah (s.a.v.) Bütün Müslümanlara bir Halife'ye biat etmesini (boynunda biat halkası bulunmasını) farz kılmış, boynunda biat halkası olmadan ölenin ölümünü "Cahiliye Ölümü" ile vasıflandırmıştır. Biat bir başkasına değil ancak devlet otoritesinin başı olan Halife'ye yapılır. Rasulullah bu sözü ile her Müslümanın boynunda bir halifeye biatın bulunmasını farz kılmıştır. Her Müslümanın Halife'ye biat etmesini değil. İfadeyi biraz daha açacak olursak burada farz olan, varlığı ile her Müslümanın boynunda biatın bulunmasını sağlayacak bir Halife'nin var olmasıdır. Halife'nin bulunması ister bilfiil biat etsin isterse etmesin her Müslümanın boynunda biatın bulunduğu anlamına gelir. Bu nedenle bu hadis bir Halife'nin nasbının farziyetine delildir yoksa biatın farziyetine değil. Zira Rasulullah'ın yerdiği şey ölünceye dek bir Müslümanın boynunda biatın bulunmayışıdır. Dolayısı ile Rasulullah hadiste Müslümanların biat etmemesini değil, boynunda biatın (Allah'ın hükümleri ile hükmedecek bir Halife'nin) bulunmamasını yermiştir. Müslim'in rivayetine göre A'rac, Ebu Hüreyre'den şu hadisi rivayet eder: "Nebî (s.a.v.) şöyle dedi:
"İmam bir kalkandır. onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur."(2)
Yine Müslim, Ebu Hazim'den şu hadisi rivayet eder: "Hişam b. Urve ve Ebu Salih, Ebu Hureyre'den o da Rasulullah'tan şunu rivayet etmiştir: "Ebu Hüreyre ile beş sene beraber bulundum. Bana Rasulullah (s.a.v.)'den şunu işittiğini söyledi: "İsrail oğulları Nebîler tarafından siyaset (idare) edilirdi. Bir Nebî öldüğünde onu bir diğeri takip ederdi. Benden sonra artık Nebî yoktur. Ancak bir çok Halifeler olacaktır." Oradakiler dediler ki: "Bu durumda bize ne emredersin?" Dedi ki:
"İlk biat edilene vefakar olun ve ona karşı olan görevlerinizi yerine getirin. Muhakkak ki Allah size karşı görevlerini yerine getirip getirmediklerini onlardan soracaktır."(3)
İbni Abbas Rasulullah (s.a.v.)'den şu hadisi rivayet eder:
"Emirinden hoşlanmadığı bir şeyi gören kimse sabretsin. Zira insanlardan, kim otoriteden bir karış ayrılırsa cahiliye ölümü üzere ölür."(4)
Bu hadislerde, Rasulullah (s.a.v.) Müslümanların bir takım idarecilerinin olacağını haber verdiği gibi Halife'nin "kalkan" yani ümmet için koruyucu vasfını da beyan etmiştir. Rasulullah'ın imamı "kalkan" olarak tanımlaması, bir imamın bulunmasının faydalarına işaret eden bir taleptir. Zira Allah ve Rasulünün bir şeyi bildirişi yerme ifadesi içeriyorsa o şeyi terk etmeyi (nehyi) gerektiren bir talep demektir. Eğer bildirim bir övgü ifadesi taşıyorsa o fiilin yapılmasını gerektiren. bir talep demektir. Eğer Allah ve Rasulünce talep edilen fiilin yapılması şer'î bir hükmün yerine getirilmesini gerektiriyorsa ya da söz konusu fiilin terki herhangi bir şer'î hükmün uygulanmamasına sebep oluyorsa bu talep kesinlik ifade eder. Rasulullah'ın yukarıdaki hadislerinde; hem Müslümanları idare edecek kişilerin Halifeler olduğuna hem Müslümanların başında her zaman için bir halifenin bulunmasının farz olduğuna hem de Müslümanların sultadan, yönetim otoritesinden, dışarı çıkmalarının haram olduğuna dair bir bildirim vardır. Bu da Müslümanların yönetilmeleri için bir otorite tesis etmelerinin farziyetine işaret eder. Ayrıca Rasul (s.a.v.) Müslümanlara, Halife'ye itaatı ve Halife'yle mücadele edenlerle savaşmayı da emretti. Bu talep, bir Halife seçmek ve onunla mücadele eden herkesle savaşıp Hilâfet müessesini korumakla ilgili bir emirdir. Nitekim Müslim'in Rivayetine göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim bir imama biat edip elini sıkarsa ve kalbinin meyvesini ona verirse (rıza gösterirse) gücü yettiğince itaatte bulunsun. Eğer (yönetimi ele geçirmek için) onunla savaşacak birisi ortaya çıkarsa o kişinin boynunu vurun."(5) İmama itaatle ilgili emir, aynı zamanda bir Halife'nin seçilmesi ile de ilgili bir emirdir. İlaveten Halife ile çekişen kişi ile savaşmaya dair emir tek bir Halife'nin bulunması ilgili kesin bir emrin varlığına işarettir.
Sahabenin icmaına gelince: Sahabeler (r.anhum) Rasulullah (s.a.v.)'in vefatından hemen sonra bir Halife seçilmesinin gerekliliği hususunda icma etmişlerdir. Sahabelerin (r. anhum); Ebu Bekir (r.a.), Ömer (r.a.) Osman (r.a.) ve Ali (r.a.)'yi Halife seçip onlara bizzat biat etmeleri ile de bu icma tekerrür etmiştir Sahabelerin bir Halife'nin seçimi ve ona biat noktasındaki icmalarını daha açık olarak ortaya koyan asıl olay şudur: Sahabeler Rasulullah (s.a.v.)'ın vefatından sonra onun gömülmesi işini erteleyerek Halife seçilmesi işi ile ilgilenmişlerdir. Halbuki ölünün en kısa zamanda defnedilmesi farz olduğu gibi ölünün defnedilmesinin kendilerine farz olduğu kişilerin bir başka işle meşgul olmaları ve defni ertelemeleri de haramdır. Rasulullah'ın cenazesinin techizi ve defni üzerlerine farz olan bir kısım sahabenin Halife'nin seçimi ile uğraştığı sırada diğer sahabelerin itiraz hakları olduğu halde sükut ederek defnin iki gece ertelenmesine taraftar olmaları icmaya en iyi delildir. Peygamber'in cenazesinin defni ile değil de Halife'nin seçilmesi işi ile meşgul olmak üzerinde gerçekleşen bu icma, Halife seçiminin cenaze defninden (bu cenaze insanların en hayırlısına ait olsa da) daha önemli bir farz olduğunu göstermektedir.
Bu konudaki icma sahabelerin hayatları boyu süren bir icma olmuştur. Sahabeler yeri geldiğinde hangi şahsın Halife olacağı konusunda ihtilaf etmelerine rağmen ne Rasulullah (s.a.v.)'in ne de Raşit Halifelerin vefatlarından sonra bir Halife'nin seçilmesi gerekliliğinde kesinlikle ihtilaf etmemişlerdir. Dolayısıyla sahabelerin halife nasbetmenin farziyeti meselesindeki icmaları, kuvvetli, açık ve net bir delildir.
Dinin hakim kılınması, dünya ve ahiretle ilgili şeriat hükümlerinin tümünün uygulanması subutu ve delaleti kesin delille Müslümanlara farz kılınmıştır. Bu hedefin gerçekleşmesi de ancak sulta sahibi bir idareci ile yani Halife'nin varlığı ile mümkündür. Bu konu ile alakalı şer'î kaide şudur: "Bir farzı yerine getirmek için gerekenler de farzdır." Bu kaide gereği dinin tüm hükümlerinin uygulanabilmesinin şartı olan Halife'nin seçilmesi de farzdır.
Allahu Teâla Müslümanlar arasında Allah'ın indirdikleri ile hükmetmesini kesin ve açık bir dille Rasul (s.a.v.)'e emretti. Allahu Teâla Rasulüne hitaben şöyle buyurdu:
"Aralarında Allah'ın indirdikleri ile hükmet. Haktan sana gelenin dışında onların hevalarına (arzularına) uyma."(6)
"Onların arasında Allah'ın indirdikleri ile hükmet. Onların heva ve heveslerine uyma ve seni Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından saptırırlar diye onlardan sakın."[SIZE=-0] (7)
Allah'ın hitabının sadece Rasulüne has olduğuna dair bir delil bulunmadıkça Rasule hitap, ümmetine hitaptır. Burada da ayetlerin Rasulullah (s.a.v.)'e has olduğuna dair bir delil bulunmamaktadır. Bu sebeple bu hitap Müslümanların da Allah'ın indirdikleri ile hükmedilmesini sağlamaları ile ilgili bir hitaptır. Hilâfet'in kurulması yönetimin ve sultanın (otoritenin) ikame edilmesinden başka bir anlama gelmez. Nitekim Allahu Teâla kendilerinden olan ulu'l emre (yöneticiye) itaatı, tüm Müslümanlara farz kıldı. O halde ayet, bir idarecinin yani "veliyyu'l emrin" varlığının farziyiet"ne işaret etmektedir. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de."(8)
Allahu Teâla, olmayan bir şeye itaatı emretmeyeceğine göre veliyyu'l emrin varlığı farziyet kazanır. Yani Allahu Teâla veliyyu'l emre itaati emrederken aynı zamanda veliyyu'l emrin var olması gerekliliğini de emretmiş demektir. Zira ancak veliyyu'l emrin varlığı durumunda şer'î hükümler uygulanabilecektir. Yokluğu durumunda ise şer'î hükümlerin uygulanmaması anlamına gelir. Bu da veliyyu'l emrin varlığının farzlığına delalet eder. Veliyyu'l emrin yokluğu ve ikamesi için çalışılmaması şer'î hükümlerin hayattan uzaklaşması gibi büyük bir haramın işlenmesine sebep olur.
Tüm bu deliller Müslümanların yönetilmeleri için bir yönetim ve otorite tesis etmelerinin farziyetine açık bir delildir. Aynı deliller otoritenin başında bulunacak ve İslâm'ın hükümlerini uygulayacak bir Halife'nin seçilmesinin farziyetinin de delilleridir. Burada bahsi geçen sulta ya da idare soyut bir idare değil aksine şeriatı uygulamak için var olan bir sultadır. Rasulullah (s.a.v.)'in şu sözüne kulak verelim:"Sizin hayırlı yöneticileriniz (imamlarınız) şunlardır: Siz onları seversiniz onlar da sizi severler, onlar sizin için dua ederler, siz de onlar için dua edersiniz. Şerli imamlarınızdan nefret edersiniz, onlar da sizden nefret ederler. Siz onlara lanet edersiniz onlar da size lanet ederler." Denildi ki: "Ya Rasulullah onlara kılıçla karşı çıkmayalım mi?" Dedi ki;"İçinizde namazı ikame ettikleri sürece hayır."(9) Bu hadis hayırlı ve şerli imamların bulunacağını açıkça bildirmektedir. Hadis dini tam anlamı ile tatbik ettikleri sürece Halifelere kılıçla karşı çıkmanın haramlığına da açık bir delildir.
Hadisteki "namazı ikame etmek" ifadesi bir dolaylı anlatımdır ve bu ifadeden kastedilen "dini uygulamak" tır. Bu sebeple İslâm'ın hükümlerini uygulamak ve onun davetini yüklenmek için bir Halife'nin seçilmesinin tüm Müslümanlar üzerindeki farziyeti sahih şer'î nasslarla açıktır.
Bu delillere ilaveten Halife nasbının bütün Müslümanlar üzerine farziyeti şu açıdan da açıklanabilir: Allahu Teâla İslâm hükümlerini ve yönetimini kurmayı ve Müslümanların varlıklarını korumayı Müslümanlara farz kılmıştır. Bu farzın bir yansıması olarak bir Halife'nin nasbedilmesi farz-ı kifaye olarak karşımıza çıkar. Yani bir kısım Müslüman bu farzı yerine getirirse farz diğerlerinden kalkar. Ancak bu farzla uğraşan kişiler farzı yerine getirmekte zorlanıyor ama yine de yerine getirmeye çalışıyorlarsa bu durumda farz diğer Müslümanlardan kalkmaz, Müslümanlar Halifesiz kaldıkları müddetçe bu farz hiç bir Müslümandan kalkmaz.
Müslümanların bir Halife nasbetmek için çalışmaması, bu hususta gayret göstermeyip geride oturması en büyük günahlardan birisidir. Zira bu farzdan geri kalmak, İslâm'ın gerçekten en önemli fazlarından geri kalmak anlamına gelir. Gerçekte dinin hükümlerinin uygulanabilmesi ancak bu farzın yerine gelmesi ile mümkündür. Hayatta İslâm'ın mevcudiyeti ancak bu farzın yerine getirilmesiyle mümkündür. Bu öneme binaen Müslümanların kendileri için bir Halife nasbetmekten geri kalmaları ve bu uğurda çalışmamaları hepsini günahkar kılar. Dünyanın hangi coğrafyasında yaşıyor olursa olsunlar bu farz için çalışmayıp geri kalmakta birleşirlerse Müslüman olan herkes fert fert günahkar olur.
Eğer Müslümanların bir kısmı Halife'nin nasbı ve İslâm'ın hükümlerinin tatbiki için çalışır diğer kısmı çalışmazsa günah sadece çalışanlar üzerinden kalkar çalışmayanlardan düşmez. Bu farziyet Halife nasbedilinceye kadar herkes üzerinde bakidir. Farzın yerine gelmesi için çalışmak sadece vaktinde uygulanmasından ya da farzı işlememekten doğacak günahı kaldırır. Çünkü İslâm'ı hakim kılmaya çalışanlar karşılarındaki kahredici ve engelleyici sebeplerden dolayı başaramamaktadırlar. Ancak diğerleri yardımcı olsaydı bu sebepler ortadan kalkabilecekti. Farzı yerine getirmeye çalışmayanlar, Halife'nin ölüm veya bir başka nedenle gitmesinden üç gün sonrasından Halife'nin seçildiği güne kadar doğacak günahtan mesul olurlar. Zira Allahu Teâla kendilerine İslâm'ı hakim kılmayı farz kıldığı halde onlar üzerlerine düşenleri yapmadılar. Bu sebeple bu kişiler Allah'ın azabına müstahak oldukları gibi dünya ve ahirette de rezil ve zelil olmaya müstahaktırlar. Bu günaha muhatap olmalarının sebebi bu farza karşı ilgisiz tutumları yüzündendir. Açıktır ki Allah'ın kendine farz kıldığı bir farzı terketmek Müslümanı azaba muhatap kılar. Kaldı ki bu farz (bir Halife'nin atanması) İslâm'ın en önemli farzlarından birisidir. Çünkü diğer bir çok farzın uygulanabilmesinin temel şartı bu farzdır. Bu farz gerçekleştiğinde dinin hükümleri tam olarak uygulanır ve İslâm'ın şanı yükselir. Allah'ın Kelimesi İslâm beldelerinde ve dünyanın sair bölgelerinde yücelir.
Tam tersine yeryüzü Hilâfet'ten mahrum olunca Allah'ın Müslümanlara farz kıldığı dinin hakim kılınması ve bunun için bir Halife'nin seçilmesi doğrultusunda çalışmaktan geri durulmasının hiçbir özür ve mazereti olamaz. Yeryüzünde Allah'ın koyduğu sınırları korumak için cezaları uygulayan, dinin hükümlerini yerine getiren ya da "La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah" sancağı altında Müslümanları birleştiren bir otorite olmayınca, yeniden Hilâfet'i kurmak ve Halife'yi seçmek için geri kalmalarının hiç bir mazereti olmaz. Bu farzın yerine getirilmemesi noktasında İslâm'ın ortaya koyduğu hiç bir ruhsat da yoktur.
(1) Müslim, 3441
(2) Buhari, 2737; Müslim, 3428; Nesei, 4125; Ahmed b. Hanbel, 10359
(3) Buhari, 3196; Müslim, 3429; Ahmed b. Hanbel, 7619
(4) Buhari, 6531; Müslim, 3439
(5) Müslim, 3431
(6) Maide: 48
(7) Maide: 49
(8) Nisa: 59
(9) Müslim, 3447, 3448; Daremi, 2677; Avf b. Malik yoluyla
Hz. MUHAMMED (s.a.s)
Hak din olan İslâm'ın son peygamberi (Hicretten önce 53-H.11/571-632).
Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği:
İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teâlâ tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu. İslâm tarihi kaynakları, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizâr b. Me'add b. Adnan.
Hz. Peygamber'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti. Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benû Zühre'nin reisi Vehb b. Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahip oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevâzin kabilesinin kollarından Benû Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belâğata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belâgatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benû Sa'd kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride üstleneceği ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber'in kırk yaşından itibâren yürüttüğü İslâm'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi lâyıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkânını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocukluğundan itibâren davet faâliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp, Cenâb-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe altında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yanında iken vukû bulan "Göğsünün yarılması" (Şerhu's-Sadr veya Şakku's-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in göğsü, görevli iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazırlanmış oluyordu.
Şerhu's-sadr olayından sonra süt anne halime tarafından Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanına alarak Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı. Abdülmuttalib'in temsil ettiği Hâşimoğullarının Mekke'deki itibârı ile Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlâki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibâr ve itâat edilen bir reis hâline gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kâbe duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini taşıyan Dâru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmuttalib'in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Dâru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli problemlere ait müzâkerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaşlarından itibaren zulmün hâkim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idârî, iktisadî, ilmî, ictimâî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrâk ediyordu.
Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed'in babası Abdullah'la ana-baba bir kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebu Talib'in yanında kalmıştır.
Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tâbiîdir ki Hz. Peygamber'in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber'in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber'in Râhib Bahîrâ ile karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken amcası Ebû Tâlib ile birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahirâ adlı râhib, İslâm kaynaklarına göre Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği kanâatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak İslâm'ın doğuşunda Hristiyan rûhiyâtının etkileri olduğunu, Râhib Bahîrâ'nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî şuuru geliştirerek ileride İslâm'ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslâmiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis * inancının aslâ bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslâm'ın Hristiyanlık'da mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddiânın ne derece asılsız ve gülünç olduğunun en açık delillerindendir (geniş bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi).
Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke. dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve âdetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslâm'ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu olayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek gerekir.
Cenâb-ı Hakk'ın kontrol ve murâkabesi, müstakbel peygamberi rûhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlâksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayramı olan Büvâne'ye çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, âdet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak içiri sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na putlara tapmak için her hangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibâren hayatı boyunca aslâ hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına almaktan hoşlanmadığını belirtmişti.
Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebû Tâlib'e yardımcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hâkim olduğu havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrâk gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı ve birliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu rûhen olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlâksızlıkların yapıldığı bu işret âlemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı.
Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi arasında Ficâr Harbi vukû buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudûl ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış, câhiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında zâlimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü.
Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed'in amcası Ebû Tâlib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice'den altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebû'l-Kâsım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tâhir adında iki oğlu daha olduğunu zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lâkabı olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı câriye Mâriye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.
Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası, âdil ve âlicenâb davranışları, herkes hakkında iyimser davranıp elinden gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinden tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlâkî olgunluk ve rûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi hâline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lâkabını vermişlerdi.
Hz. Peygamber'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru'l-Esved'in* yerine konması meselesinde Mekke sülâleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temâyülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil bir şekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artırmıştı.
Allah'ın mukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O'nda bu yıllardan itibâren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlâksızlıklar, din adına icrâ edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi câhilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından itibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, O'nun gücü karşısında mahlûkatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab Teâlâ'nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, ictimâı, ahlâkî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu. İşte bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i rûhi, ahlâkî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlâl melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.
Peygamberliği ve Mekke Dönemi:
Böylece kendisine verilecek ilâhî risâlet görevini üstlenebilecek bir seviye ve vasata geldiği bir sırada, kırk yaşında iken yine böyle bir uzlet anında Hıra mağarasında, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlere vahiy getirmekle görevli meleği Cebrâil (a.s), O'na ilk vahyi, Alak Sûresi'nin ilk beş âyetini getirdi. Artık Allah'ın Rasûlü, insanları hak din olan İslâm'a çağırmakla görevli idi. O, bu görevine ailesi halkından ve hak davaya gönül verebilecek yakın arkadaşlarından, gerçeği kabul edebilecek kabiliyetde olan, fıtratı bozulmamış, düşünme istidadı körelmemiş kişilerden başladı. İlk önce O'nu sevgili eşi Hz. Hatice tasdik etti. Erkeklerden Hz. Ebûbekir, çocuklardan Hz. Afi, âzadlı kölelerden Zeyd b. Hârise kendisine ilk iman eden kimselerdi. Ardından Hz. Ebûbekir'in de aracılığıyla Hz. Osman, Abdurralıman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvâm, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, Sa'id b. Zeyd, Abdullah b. Mes'ûd gibi şahsiyetler müslüman oldular. Hz. Peygamber ilk üç yıl davetini gizli sürdürdü. Yalnız bu gizlilik, İslâm'ın esasları ve prensipleri açısından değildi. İslâm, sır perdeleri arkasında, gizli saklı, esrarengiz ve gizemli, anlaşılmaz bir takım düşünceler ve doktrinler ihtiva eden bir din değildi. Onun esasları gayet açık, net, anlaşılır, sâde, arı duru olup akıl ve mantığa da uygun idi. Aynı şekilde bu gizlilik, İslâm'ın sadece belli bir zümreye has bir grup dini oluşundan da değildi. Aksine İslâmiyet cihanşümûl bir din olup bütün bir beşeriyetin hidayet ve saâdetini hedeflemişti. Ancak Hz. Peygamber'in ilk üç yıl davetini gizli sürdürmesi, çevredeki insanların İslâm'a karşı takındıkları düşmanca tavırdan, inanç ve ibadet hürriyeti tanımayacak kadar insafsız ve bağnaz oluşlarından kaynaklanıyordu. Müslüman olanların mallarına ve canlarına bir zarar gelmemesi, filizlenmekte olan İslâm davâsına acımasız bir balta vurulmaması açısından gizli davete gerek duyulmuştu. Bu safhada Hz. Peygamber faâliyetini genellikle davet merkezi edindiği Dâru'l-Erkam'dan yürütmüştür. Burası ilk iman edenlerden el-Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın* Kâbe karşısında Safâ tepesi yamaçlarındaki evi idi. İlk müslümanlardan bir çoğu İslâm'ı burada kabul etmişler, Hz. Peygamber'in eğitimine burada mazhar olarak İslâm'ın eşsiz esaslarını ruhlarına ve hayatlarına burada nakşetmişlerdi. Hz. Peygamber burada İslâm davâsına gönül bağlayarak mallarını ve canlarını bu hak davâ uğrunda fedâdan çekinmeyen sâdık, vefâlı ve ihlâslı bir kadroyu oluşturmakla meşgûldü. O, biliyordu ki böyle bir kadro olmaksızın İslâm davâsının ortaya çıkıp yayılması mümkün değildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in bu devredeki icraatı ashabını birbirine kenetlendirmiş ve aralarında mükemmel bir bağlılık oluşturmuştu.
İşte Hz. Peygamber İslâm davâsı etrafında böyle bir kadro oluşturduktan sonra peygamberliğin dördüncü yılından itibâren İslâm'ı açık açık tebliğ etmeye başladı. Kureyş müşriklerinin İslâm'ı engellemek için başvurdukları çok çeşitli çareler, Hz. Peygamber'e ve İslâma samimiyetle bağlı kadro elemanlarına engel olamıyordu. Bu arada Mekke müşrikleri özellikle korunmasız müslümanlara insaf ve vicdana sığmayan eziyet ve işkencelerde bulundular. Bu işkenceler karşısında Hz. Peygamber, isteyen müslümanların Habeşistan'a gidebileceklerini belirtip hicret izni verince, nübüvvetin beş ve altıncı yıllarında müslümanlardan birer grup I. ve II. Habeş hicretlerini gerçekleştirdiler. Mekkeli müslümanların böylece Mekke hâricine İslâm'ı taşımaları, müşriklerin hınç ve kinini artırmıştı. Ama Cenâb-ı Hakk'ın yardım ve inâyeti sebebiyledir ki İslâm'a gösterilen bu düşmanlıklar bile hak dinin yayılmasına yardımcı oluyordu. Meselâ azılı müşriklerden Ebû Cehil'in bizzat Hz. Peygamber'e yaptığı sözlü ve fiili bir sataşma, Kureyş arasında şahsiyeti ve kuvvetiyle büyük bir itibâra sahip olan Hz. Hamza'nın müslüman olmasını sağladı. Ardından Mekke idare meclisi Dâru'n-Nedve'de alınan Hz. Peygamber'i öldürme kararını uygulamak için harekete geçen güçlü şahsiyet Ömer b. el-Hattâb, Hz. Peygamber'i öldürmek üzere O'nu ararken aslında ayakları onu hidâyete sevkediyor ve Ömer'in gücü İslâm saflarına yeni bir heyecan ve şevk katıyordu. Arka arkaya Hz. Hamza'nın ve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, Kureyş müşriklerinin gözünü bir süre yıldırmış, artık müstümanlara dokunamaz olmuşlardı. İşte bunu izleyen günlerde Habeş muhâcirlerinden bir kısmı Mekke'ye geri döndü. Ancak bu sırada müşrikler yeniden şiddete başlayıp, cehâlet ve bağnazlıkla bağlandıkları ata dinlerini, zulme dayalı olduğu için İslâm'ın ortadan kaldıracağı şahsî çıkar ve menfaatlerini, bâtıl tahakküm ve zorbalıklarını kurtarabilmek için akıl almaz çarelere başvurmuşlardı. Bu türden olmak üzere hem müslümanlar, hem de müslümanları koruyan Hâşimoğulları, peygamberliğin yedinci senesi ile onuncu senesi arasında tam üç yıl devam eden bir boykot ve muhâsaraya marûz kaldılar. Mekkeliler ne müslümanlarla, ne de onları koruyan Hâşimoğulları ile hiç bir münâsebette bulunmayacaklarına, her türlü ilişkiyi keseceklerine, onlarla hiç bir şekilde alış-verişte bulunmayacaklarına, oturup kalkmayacaklarına, kız alıp vermeyeceklerine dair bir karar almış, bu karan yazdıklan sahifeyi Kâbe'nin iç duvarına asarak dinî bir hüviyet de vermişlerdi. Bu karara muhâlefet eden, hem vatana, hem de dine ihânet etmiş sayılacak ve en ağır şekilde cezalandırılacaktı. Mekkeliler tarafından üç yıl süreyle ve titizlikle uygulanan bu karar, elbette müslümanlara sıkıntılı, güç günler yaşatmıştır. Peygamberliğin onuncu yılında bu karar iptal edilip boykot ve muhâsara kaldırıldığı vakit müslümanlar pek ziyade sevinme imkânı bulamadılar. Çünkü çok geçmeden Hz. Peygamber iki büyük yakınını, amcası Ebû Tâlib'i ve eşi Hz. Hatice'yi üç gün arayla ardı ardına kaybetti. Rasulullâh'ın üiüntüsüne müslümanlar da katıldılar ve bu seneye Hüzün yılı* adını verdiler. Özellikle Ebû Talib'in vefatı, Hz. Peygamber'in Mekke'de İslâm'ı tebliğ etmesini bir hayli güçleştirdi. Çünkü Ebû Tâlib'in sağlığında Mekkeliler Ona hürmet duydukları için himayesine aldığı yeğenine dokunmuyorlardı. Şimdi bu himaye ortadan kalktığı için Hz. Peygamber her yerde sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Böyle bir ortamda İslâm'ı tebliğ etmek âdeta imkânsız hâle geldiğinden Hz. Peygamber, İslâm'ı kabullenecek yeni bir kitle aramaya başladı. Bu sebeple de azadlı kölesi Zeyd b. Hârise ile birlikte bir gün gizlice Tâif'e gitti. Ancak dolaylı akrabalarından olan reislerinden gördüğü alaylı ve acımasız muâmele Hz. Muhammed'in derhal Mekke'ye geri dönmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber şehirden gizlice çıkmıştı. Şayet bu durum Mekkelilerce öğrenilmişse onun gidişi ülke dışına kaçma olarak değerlendirilebilir ve kendisi siyâsi suçlu sayılabilirdi. Bu düşüncelerle Hz. Peygamber şehre ancak bir emân ve himâye altında girmek gerektiğine kanâat getirerek müşriklerin ileri gelenlerinden Mut'ım b. Adî'nin himâyesini sağladı ve onun koruması altında şehre girdi.
Yıllar boyu Mekkelilerin İslâm'a karşı gösterdiği kin; düşmanlık ve engellemeler, üç yıl süreyle devam eden ve insafsızca uygulanan toplumdan dışlanma ve muhâsara olayı, ardından Ebû Tâlib'in ve Hz. Hatice'nin vefatları dolayısıyla Hz. Peygamber'in himayesiz kalması ve Mekkelilerin sataşmalarına mâruz kalması, bunu tâkiben de Tâif halkının horlayıcı tavn, her ne kadar Allah Rasûlünün ümit ve azmini kıramamış, davet şevk ve iştiyakını azaltamamış ise de, şüphesiz bir beşer olarak O'nu üzmüş ve rencide etmişti. İşte böyle bir durumda Hz. Peygamber'i sevindirecek ve Kur'an'dan sonra en büyük mûcizelerinden biri olan bir mucize meydana geldi. Cenâb-ı Hak, Rasûlünü teselli etmek, bunca gördüğü düşmanlıklara rağmen gösterdiği sabır ve sebat dolayısıyla O'nu taltif edip lütuf ve ikramda bulunmak üzere katına çağırdı ve Hz. Peygamber'in İsrâ ve Mirâc mûcizesi gerçekleşti. Bir gece vakti Hz. Peygamber, bir an ifade edilebilecek çok kısa bir zaman dilimi içinde önce Mekke'den Kudüs'e gitti. Oradan da göklere yükselerek Rabbinin huzuruna çıktı; dünya ötesi âlemi, Cennet ve Cehennem'i müşahede etti. Böylece rûhen takviye görmüş, Rabbi tarafından mükâfaatlandırılmış olarak tekrar aynı anda Mekke'ye döndü.
Bu olaydan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) İslâmî tebliğine yine devam ediyordu. Fakat İslâm'ın kitlesi olacak zümreyi arayışı genellikle Mekke'ye dış kabilelerden hac, umre veya ticaret gibi maksatlarla gelen yabancılar arasında oluyordu. Önceleri bu teşebbüsü bazen olaylı, bazen sert, nâzik, veya mütereddit, ama hep menfi bir tavırla karşılanıyordu. Ancak nübüvvetin onbirinci senesinde Medine'nin Hazrec kabilesinden altı kişi Akabe adı verilen yerde Hz. Peygamber'le karşılaşıp kısa bir görüşmeden sonra O'na iman ettiler. Bu altı Medineli, şehirlerine dönüşte Hazrec ve Evs kabileleri arasında İslâm'ı yaydılar. Ertesi senenin hac mevsiminde ikisi Evsli, onu Hazrecli oniki kişilik bir heyet yine Akabe'de Hz. Peygamber'le buluşup O'na bey'at ettiler. I. Akabe bey'atı olarak tarihlere geçen bu görüşmenin akabinde Hz. Peygamber, İslâm kadrosunun ilk elemanlarından Mus'ab b. Umeyr'i davetçi olarak Medine'ye gönderiyordu. Mus'ab'ın Medine'de bir yıl süreyle yaptığı faâliyet öylesine verimli olmuştu ki İslâm'ın bahsedilmediği ve girmediği bir ev hemen hemen kalmamıştı ve Medineliler, Allah Rasûlünü şehirlerine buyur edip O'nu koruma konusunda her tehlikeyi göze alacak bir kıvâma erişmişlerdi. Peygamberliğin onüçüncü yılında Medine'den gelen daha kalabalık bir heyet Akabe'de Hz. Peygamber'le bir gece vakti gizlice buluşup II. Akabe Bey'atı'nı gerçekleştiriyor ve şehirlerine göç ettiği takdirde Hz. Peygaber'i ve Mekkeli müslümanları malları ve canlarını korudukları gibi koruyacaklarına and içiyorlardı. İşte bu and ve karşılıklı söz vermelere İslâm tarihinde "Akabe bey'atları * " adı verilmiştir.
Hicret ve İslâm Devleti:
Mekkeliler bu görüşmeleri haber aldıkları zaman başlatılan yeni baskılar, müslümanlara hicret kapılarını açtı. Hz. Peygamber'in izni ile Ashâb-ı kirâm gruplar halinde ve çoğunlukla gizlice şehri terkedip Medine yolunu tuttular. Artık şehirde Hz. Peygamber ve ailesi, Hz. Ali, Hz. Ebûbekir ve ailesi ile hicrete imkân bulamamış olanlarla yakınları veya akrabaları tarafından hicretleri engellenmiş kimseler kalmıştı. Müslümanların Medine'de toplanarak zinde bir güç oluşturmaları, Mekkelileri ürküten ve korkutan bir husus olmuştu. Bu günlerde sık sık olağanüstü toplantılar yapan müşrikler, gizli bir celsede, karşılaşılan bu zor problemi çözme yollarını aradılar. Yegâne kurtuluş yolu olarak Hz. Muhammed'in öldürülmesi görüldü. Kararlaştırılan komplonun icrâsı için hazırlıklar yapılırken Cebrâil (a.s) vâsıtasıyla durumdan haberdâr olan Hz. Peygamber de hicret için hazırlığa koyuldu ve hicrette kendisine yol arkadaşlığı yapacak Hz. Ebûbekir'le önceden hazırladığı plân gereğince geceleyin Mekke'yi terketti. Uzun ve zaman zaman tehlikeli geçen yorucu bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel pazartesi günü Medine'nin banliyösü Kubâ köyüne geldiği zaman Ensâr ve Muhâcirûn'un O'nu karşılaması son derece heyecanlı ve içten olmuştu. Hz. Peygamber bu köy halkının ricası üzerine burada beş gün istirahat etti ve bu kısa istirahatı sırasında bilfiil kendisi de çalışarak bir mescid inşâ ettirdi. Kubâ'ya gelişinin beşinci günü sabahleyin buradan ayrılarak Medine şehrine yöneldi. Günlerden cuma idi. Öğle vakti Rânunâ adlı mevkiye gelindiği vakit Hz. Peygamber burada durdu; ilk cuma hutbesini îrad etti ve ardından ilk cuma namazını kıldırdı. Sonra yoluna devam etti. Şehirde bir bayram havası vardı. Büyük küçük herkes yollara dökülmüş, coşkun bir tezâhürât, sevgi ve saygıyla Hz. peygamber'i karşılıyor, şehirlerine ve evlerine buyur ediyordu. Hz. Peygamber hiç kimsenin davetini reddetmiş olmamak ve hiç kimseyi kırmamak için uygun bir çare buldu ve üzerinde hicret ettiği devesi Kasvâ kendi hâline bırakıldı; devenin çöktüğü yere en yakın evde Hz. Peygamber misafir olacaktı. Deve, şehrin orta tarafında iki yetim çocuğa ait boş bir arsada çöktü ve Hz. Peygamber kendisine ait hâne-i saâdetleri inşâ edilinceye kadar buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî Hazretlerinin evinde misafir kaldı.
Böylece Hz. Peygamber'in hayatında ve davet faâliyetinde yeni bir dönem, Medine dönemi başlamış oluyordu. Medine'de Hz. Peygamber, İslâm'a kucak açmış büyük bir kitleye kavuşmuştu; İslâm'ın bağımsızlığı ve hâkimiyetini ilân edeceği bir vatana da sahipti. Artık yapılacak şey, bu vatan sathında İslâm cemâatını teşkilatlandırmak, insanların birbirleri ile olan münâsebetlerini hak ölçüleri içerisinde düzenlemek ve hakkın hâkimiyetini sağlayarak etrafa yaymaktı. Bunun için de bir devlete ihtiyaç vardı. Peygamber Efendimiz bu ihtiyacı gayet iyi bildiğinden, artık Medine'ye hicretin ilk günlerinden itibâren O'nun davet merhaleleri arasında "devletleşme diye adlandırdığımız safhayı gerçekleştirmek üzere çaba sarfetti. Kuruluş günlerini yaşayan İslâm devletı'nin idâre merkesi, htikümet binası, harp karargâhı vs. gibi çok önemli hizmetler verecek olan Mescid'i inşâ etti. Mescide bitişik olarak bina edilen suffa, İslâm cemâatının bütün İslâmî meselelerde eğitildiği ve gerekli bilgilerin öğretildiği önemli bir eğitim-öğretim müessesesi oldu. Bu sıralarda okunmaya başlanan ezan, sadece namaz vaktinin geldiğini bildiren bir ilân değil, aynı zamanda İslâm hâkimiyetini âleme haykıran bir sembol ve şiâr idi. Komşu devletlerle münâsebetlerin tanzimi için henüz hicri birinci senede ilk sınır tespiti gerçekleştirilmiş ve bu sınırlar içerisindeki müslümanların gücünü belirleme açısından Hz. Peygamber'in emri üzerine nüfus sayımı yapılmıştı. Ensâr'dan bir kişi ile muhâcirûn'dan bir kişinin bir araya getirilerek İslâm topluluğunun ikişer ikişer kardeşleştirilmesi ameliyesi demek olan muâhât *, başka bir çok faydaları yanısıra İslâm devleti'nin asıl unsurunu oluşturan müslümanlar arasında tam bir kaynaşma ve dayanışma sağlıyordu. Yine aynı senede hazırlanan anayasa, müslümanları olduğu kadar Medine'de bulunan müşrikleri ve Yahudileri de kapsamına alarak Hz. Peygamber'in devlet başkanlığını bu gayri müslim azınlıklara da kabul ettiriyor ve aynı ülkede yaşayan vatandaşlar olarak bu insanlar İslâm'ın hakimiyet ve koruması altına alınarak devlet açısından güvenliğin sağlanması hedefleniyordu.
Hz. İSA (a.s)
Kur'an-ı Kerîm'de adı geçen ve İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Hz. İsa (a.s) batılı tarihçilere göre miladi yıldan dört veya beş sene kadar önce doğmuştur.
Yine batılı tarihçilere göre Hz. İsa (a.s) Romalıların elinde bulunan Yahudiye'de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde otuz yaşlarına doğru peygamberliğini insanlara bildirdi. Önce Celile'de sonra Kudüs'te insanları hak dine davet etti. Yahudilerin dinini ikmal onların dine kattıklarını düzeltmek için gönderilen Hz. İsa (a.s) kendisine indirilen İncil adlı kutsal kitapta bunu şöyle anlatır: "Ben yok etmeğe değil, tamamlamaya geldim." Hz. İsa (a.s), yahudilerin tahrif ettiği Eski Ahid'i onların anlayışından kurtarmaya, Hz. Musa (a.s)'ın getirdiği akideyi yerleştirmeye ve yahudilere daha önce bildirilen zahmetli bazı ilahi kanunları hafifletmeye çalıştı.
Memleketi Celile'de Genaseret gölü kıyısında ilk vaaz ve tebliğlerini bildiren Hz. İsa daha sonra Kudüs'e gitti. Yahudiler Hz. İsa'yı, dönemin Romalı Kudüs valisi Pontus Pilatus'a şikayet ettiler. Havarilerin içinde Yahuda isimli birisi Hz. İsa'ya ihanet etti ve Hristiyanların inancına göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldü. Kur'an-ı Kerîm'de ise hadise şöyle anlatılmaktadır: "Halbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı" (en-Nisa, 4/156). Rivayete göre Hz. İsa'ya ihanet eden Yahuda, Romalılar tarafından isa (a.s.) zannedilerek asılmıştır.
İsa (a.s); orta boylu, kırmızıya çalar beyaz benizli, dağınık, düz saçlı idi. Saçını uzatır, omuzları arasına salardı. Geniş göğüslü, küçük yüzlü çok benli idi: Sırtına yün elbise, ayağına ağaç kabuğundan yapılmış sandal giyer, çoğu zaman da yalınayak yürürdü.
Kendisinin geceleri varıp barınacağı bir evi, ev eşyası ve zevcesi yoktu. Hiç bir şeyi yarın için biriktirip saklamazdı. İsa (a.s) dünyadan yüz çevirir, ahireti özler, Allah'a ibadete koyulurdu. Yeryüzünde nerede güneş batarsa orada konaklar iki ayağının üzerinde namaza durur; gece namaz gündüz de oruç ile günlerini geçirirdi (M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, II. 334, 335). İsa (a.s) göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bit çift mesti, bir de deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı (Abdurrezzak, Musannef, XI, 309).
Kur'an-ı Kerîm'e göre Hz. İsa (a.s)'ın annesi Hz. Meryem'dir. Meryem (a.s), yine Kur'an'da ismi geçen dört seçkin aileden biri olan İmrân ailesinden idi. Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)'ın koruması ve gözetim altındaydı. Meryem, Beytü'l-Makdis'te, doğu tarafta özel bir bölmeye yerleştirilmişti. Zekeriya (a.s), Meryem'in yanına geldikçe orada, rızkını ve yiyeceğini hazır görürdü. Hz. Meryem, Beytü'l Makdis'te zikirle, ibadetle hayatını geçiriyordu. İşte bu sırada Allah, ona bir beşer sûretiyle Cebrail'i gönderdi. bu durum, Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde anlatılır: "Meryem dedi ki; ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer O'ndan korkuyorsan bana dokunma! O da, ben, temiz bir oğlan bağışlamak için Rabbının sana gönderdiği elçiden başkası değilim, dedi. Meryem; bana bir insan temas etmemişken, ben kötü kadın olmadığım halde nasıl oğlum olabilir? dedi. Cebrail, bu böyledir; çünkü Rabbın, "bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız," diyor, dedi. İş olup bitti. Böylece Meryem, İsa'ya gebe kalarak bir köseye çekildi. Doğum sancıları başladı ve başına gelen bu hadiseden dolayı çok üzülerek, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, dedi" (Meryem, 19/1 8-23).
Cebrail, Meryem (a.s)'e, babasız doğuracağı çocuğun özelliklerini ve mücadelesini haber vermiş, Meryem'i teselli etmiş ve ayrılıp gitmişti. Hz. Meryem'in kendisini Allah'a ibadete verdiğini ve onun tertemiz bir kadın olduğunu bilenler de bilmeyenler de bu duruma hayret etmiş ve doğumun bu şekilde nasıl olabileceği tartışmasına girmişlerdi. Hz. Meryem ise olayı, çocuğa sormalarını işaret etmişti. Fakat "Onlar, biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz? dediler. Çocuk, ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekât vermemi, anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum gün de, öleceğim gün de, dirileceğim gün de, bana selâm olsun, dedi" (Meryem, 19/23-33).
İsa (a.s)'ın babasız olarak mucizevî bir şekilde doğuşu, Allah'ın dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katında, oluş itibariyle Adem (a.s) ile İsa (a.s) arasında fark yoktu. Nitekim ayet-i kerimede, durum şu şekilde izah edilir: "Gerçekten İsa'nın babasız dünyaya geliş hâli de Allah katında Adem'in hâli gibidir. Allah, Âdem'i topraktan yarattı, sonra da ona ol dedi; o da hemen (insan) oluverdi" (Âlu İmrân, 3/59).
İsa (a.s) otuz yaşında iken peygamberlik görevi aldığında, hemen İsrailoğullarına durumu bildirdi. İsa (a.s)'nın çağrısına kulak tıkayan ve ellerindeki Tevrat'ı tahrif edip pek çok değişiklikler yapan İsrailoğulları, Hz. İsa (a.s)'a inanmadılar. Ayrıca Allah, Hz. İsa'nın risâletini destekleyen mucizelerde gösteriyordu. Kur'an-ı Kerim'de zikri geçen mucizeleri şunlardır: İsa (a.s) nın, çamurdan kuş biçiminde bir heykel yapması ve onu üfleyince kuş olup uçması, ölüleri diriltmesi; anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulmuş olanları tedavi etmesi; gökten sofra indirmesi (el-Mâide, 5/110-115); Havarîlerin ve diğer arkadaşlarının evlerinde ne yediklerini ve neler sakladıklarını söyleyerek gaybdan haber vermesi (Âlu İmrân, 3/49).
İsrailoğulları, İsa (a.s.)'ı ve ona tâbi olanları durdurmak için pek çok yol denediler; sonunda Hz. İsa'yı öldürmeğe karar verdiler. Ancak Allah, onların planlarını etkisiz hâle getirdi. Yahudiler, İsa (a.s.)'a benzeyen birini yakalayıp astılar ve "Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" dediler (en-Nisâ, 4/157). Öte yandan Kur'an-ı Kerîm, asıl durumu şu şekilde açıklar: "Halbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve asmadılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. Ayrılığa düştükleri şeyde, doğrusu şüphededirler. Onların bu öldürme olayına ait bir bilgileri yoktur. Ancak kuru bir zan peşindedirler. Kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah, onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, hâkimdir" (en-Nisâ, 4/157-158).
İsa (a.s) ayette de belirtildiği gibi, öldürülmeden göğe yükseltilmiştir. Mezarı dünyada değildir. Ayrıca Mi'rac'da, peygamberimiz kendisini görmüştür. Hz. İsa, göğe yükselmeden önce, havârîlerine ve tüm insanlığa şu müjdeyi vermişti: "Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan, Tevrat'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah'ın size gönderilmiş bir peygamberiyim" (es-Saf, 61/6).
Hz. İsa (a.s) göğe çekildiği sıralarda kendisine inananların sayısı çok azdı. Daha sonra bir ara Hz. İsa'nın getirdiği inancı kabul edenler çoğaldı ise de, sonunda Hristiyanlar da İsrailoğulları gibi yoldan çıktı ve pek çok yanlışlıklara saptılar. Bugün, Hıristiyanların sahip oldukları teslis inancı, İsa (a.s)'nın göğe yükseltilmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştır.
İsa (a.s)'ın annesi Hz. Meryem Hz. İsa'nın göğe çekilmesinden sonra altı sene kadar daha yaşamış ve ölmüştür (Hakim, Müstedrek, II, 596).
Hz. İsa (a.s)'a dört büyük ilâhi kitaptan biri olan İncil verilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de İncil'in Hz. İsa'ya verilişi ile ilgili şu bilgiler vardı: "Arkalarından da izlerince Meryem oğlu İsa'yı Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik; ona da bir hidâyet, bir nur bulunan İncil'i, ondan evvelki Tevrat'ın bir tasdikçisi ve sakınanlara bir hidâyet ve öğüt olmak üzere verdik" (el-Mâide, 5/11). Ancak bu İncil de Tevrat gibi tahrifata uğramış: tır. Bununla birlikte Allah Teâlâ tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)'e indirilen Kur'an-ı Kerîm, Zebur, Tevrat ve İncil'in hükümlerini ve geçerliliklerini ortadan kaldırmıştır. Hz. İsâ İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre cisim ve ruhuyla göğe yükseltilmiştir. Kıyamet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir (bk. Buhârî, Buyu', 102).
Hz. İsa bedeniyle göğe yükseltildiğinden, Kur'an-ı Kerim'de bildirilen "ölümden evvel" (en-Nisa, 4/159) ve "öleceğim güne ve diri olarak ba's edileceğim güne" (et-Tevbe, 9/34) mealindeki ayetler Hz. İsa'nın nüzûlünden sonraki ölümünü anlatır. Hz. İsa gökten Arz-ı Mukaddes'e inecek, elinde bir kargı olacak; Afik denilen bir yerde ortaya çıkacak ve Kargı ile Deccâl'ı öldürecek ve sabah namazında Kudüs'e gelecektir. İmam kendi yerini ona vermek isteyecek fakat o İmâm'ın gerisinde Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şeriatına uygun olarak namazını kılacaktır. Sonra domuzu öldürecek ve haçı kıracak, sinagoglar ve kiliseleri yıkacak ve kendisine iman etmeyen bütün hristiyanlarla savaşacaktır.
Hz. İsa nüzûlünden sonra kırk sene daha yaşayacak, öldüğünde müslümanlar namazını kılacak ve İslâm dinine uygun olarak gömülecektir