Patron büyüksün valla ne diyim Çok sağol sevindirik olduk burda Eline emeğine sağlık.
Bu arada Oya oda arkadaşım değil yahu ev arkadaşım
Oya da üye olacak şimdi o yazar kendi yorumunu. Tekrar teşekkürler patron.
Bu arada video ile ilgili de yorum yapayım : Oya'nın sesi de yorumu da kalbi kadar güzel. Kısa zamanda istediği ve hakettiği yere geleceğine inanıyorum. O meşhur olcak, ben de arkadaş kontenjanından faydalanıp meşhur olcam. Bizi izleyin anacım
Deniz Gezmiş ile ilgili daha geniş bilgi edinmek isteyenler,daha iyi tanımak ve anlamak isteyenler ( siyasi görüşü ne olursa olsun...İnsan kendinden farklı düşünenleri de tanımalı,anlamalı,saygı duyup sevmelidir ) Erdal Öz - Gülünün Solduğu Akşam ve Nihat Behram - Darağacında 3 Fidan kitaplarını okuyabilirler...
Ben adını yazdım cennetimdeki kulübeme, ...
Ben seni yazdım,
Ortalığı kasıp kavuran gönlüme, ...
Ben seni yazdım gökteki meleklerin yerine, ...
Ben seni yazdım,
Seni yazdım,
OOOOOOOOOOOOF!
Çokk güzeldi...Yüreğine sağlık...
Ben'li çilelerin, ben'li pişmanlıkların bitti artık. Dilediğince özgürsün... Mavi gökyüzünün altında istediğin düş ülkelerine kanatlanabilir yüreğin...Dilediğin mevsimlerde delice ıslanabilir gözlerin ...Bana çıkan tüm yolları adres defterlerinden sil artık.. Adımın üzerini kalın harflerle işaretleyip kaldır beni hatıralarının en tozlu raflarına...
Bana dair tek bir satır kalmasın , tek bir cümle olmasın dudaklarında..
Madem sana acı çektiriyorum, madem ben sende pişmanlığı anımsatıyorum bırak bitsin bu çile..Ben sana acı çektirmek için gelmemiştim.. Ağır yaralı yüreğine umut diye girmiştim oysa.. Şimdi sende " kanayan pişmanlık " olmuşken unut beni...Hiç yaşanmamış say yaşananları.. Ben'li hatıraların üzerine karanlığı ört ve kapat tüm perdelerini.....Bana kattıklarını, bana bıraktıklarını topla yüreğimden...
Sözlerini, yeminlerini sök dudaklarımdan...
Ama bir şeye dokunma ne olur...Seni " sen " diye seven yüreğime dokunma...Dokunma, acıtır yalnızlığım yüreğini.. Dokunma, kanatır diz boyu karanlığım o ince dudaklarını....Hayatımda yenilmeye alışmışken senin yenilgine de alışırım ben...Ben nice yürekte canlı canlı gömüldüm senin zaferlerine de alışırım sevgili....
Bırak dokunma kanayan yaralarıma..
Cennet kokulu tenini sıçramasın kirli yüzümden akan yalnızlıklarım...Daha fazla acıtmasın pişmanlıklarda avutulmuş hatıralarım....Topla cümlelerini dudaklarımdan...
Her şey bitti artık...Ve her şey bitmişken, sana git demeyeceğim....
Gitsen de tek bir kelime bile etmeyeceğim..
Susmalıyım. Susuyorum...En derininden, en acısından suskunluğumda saklı cevaplarım sevgili... Belki de tüm cevaplarım soruların da saklı....
....Bana kalan acıları, bana bırakılan yenilgileri- sevgin için bedenimi yüreğimi semer bileceğim - sırtıma yüklenip gidiyorum...Kapıyı aralamana gerek yok sevgili..
Sana geldiğim yollardan gitmeyi de bilirim ben....Gerek yok " en iyisine sen layıksın " sözleriyle avutulmuş devrik cümlelere...Ben iyi bilirim tozlu yolları....Gidiyorum, tüm zaferlerin başkumandanı olarak ayrılığın ganimeti olarak tüm hatıraları yakabilirsin..
Ben'li tüm yaşananları da unutabilirsin...Artık söze gerek yok...Gitmeliydim ama bu kadar erken değildi..Gidiyorum bir bedende " yüreksiz " yaşamayı öğrenmeye gidiyorum..Gidiyorum öznesi çalınmış cümlelerde
sana " susmaya " gidiyorum....
Biliyorum sen bensiz de yaşabilecek kadar güçlüsün..Hayata kaldığın yerden devam edeceksin
...Noktasız, virgülsüz...Oysa ben..Oysa ben yaşadıkça hep bir eksik vereceğim sabah ictimalarında..Hep bir sen eksik olacak nefes almalarım..Artık öznesiz paragrafların içinde yarım cümlelik olarak adam sayılacağım...Artık ben " sensiz " varolacağım....
Topla cümlelerini dudaklarımdan..Bana vaat edilmemiş yarınlarımı da yanına al...Bir de benimle yaşadığın mutlulukları. Bir de sana yazdıklarımı.Kötü bir gününde gözyaşlarını kurulamak için kuru bir peçete niyetine kullanırsın senli satırlarımı...
Unutmadan bir teşekkür borçluyum sana; kısa bir süreliğine de olsa yarımlığımı, yalnızlığımı unutturduğun için
...Ve de yaşattığın tüm mutlulukların için....Teşekkürler sevgilim....Giderken sakın ardına bakma...Gözlerin pişmanlıklarında, günahlarında kalmasın...
Sana paylaştırılmış her acına ben yüreği kefil gösterdim..Sen yüzünü aydınlığa çevir sadece..İnan bana bensiz hayatta seni hep mutluluklar bekliyor olacak...Çünkü sensiz bir yerde yaşarken bile her nefesimde bin dua saklı olacak sana...
Artık mutluluğa kanatlanma zamanın geldi sevgili... Bensiz olsan da;
Her güneş, gözlerine doğmaya,
Her rüzgar, saçlarında dolaşmaya gelecek...
Hadi git....
Varlığımda acı çekmektense,
Yokluğumda mutlu ol....
Çünkü; mutluluklar en çok sana yakışıyor sevgili...
"Topla cümlelerini dudaklarımdan...
Her şey bitti artık... Maviler kadar özgürsün artık...
Dilediğince uçabilirsin....
Yolların hep Cennete çıksın sevgili...."
Bir gün, Tanrı Aldur bir çocuk kalbi büyüklüğünde, küre şeklinde bir taş aldı ve yaşayan bir ruh haline getirene kadar elinde evirip çevirdi. İnsanların Aldur Taşı dedikleri bu canlı mücevherin gücü çok büyüktü ve Aldur onunla mucizeler yarattı."
Aldur'un kardeşi Tanrı Torak, binyıllar boyunca Taş'ı eline geçirmek için yapmadığını bırakmadı. Onu engellemek için çalışan iki kişi, Aldur'un müridi Büyücü Belgarath ve kızı Büyücü Polgara idi. Belgariad, Torak'ın Aldur Taşı'nı ele geçirip dünyaya hâkim olmak için verdiği son mücadelenin hikâyesidir."
Belgariad 1. Kitap - Kehanetin Oyuncağı
Bu ciltte, küçük bir çiftlikte büyüyen Garion'un, Pol Teyzesi, ihtiyar masalcı "Bay Kurt", Çerek savaşçısı Barak ve casus, hırsız ve akrobat İpek ile birlikte, Torak'ın müridi Zedar tarafından çalınan Taşın peşine düşmesinin hikâyesi anlatılıyor. Garion bu arayış boyunca, dünyanın sandığı gibi düzenli, mantık kurallarına göre işleyen bir yer olmadığını, büyünün gücünü ve en yakınındaki insanların bile aslında onun sandığı kişiler olmadıklarını öğrenecek...
Belgariad 2. Kitap - Büyücüler Kraliçesi
Garion'un, yol arkadaşları İpek, Barak, Pol Teyze ve Büyücü Belgarath ile birlikte, kendindeki büyü gücünü tanımasının, intikamın sandığı kadar kolay ve mutluluk veren bir şey olmadığını öğrenmesinin, Batı dünyasının en büyük şövalyesi Mandorallen ile tanışmasının ve doğduğundan beri içinde olan sesin yol göstericiliğiyle, bir kraliçeye ve bir tanrıya kafa tutmasının hikâyesiyle sürüyor Belgariad
Belgariad 3. Kitap - Sihirbazın Tuzağı
Yolculuk devam ediyor...Garion'un Tanrı Aldur ve Tanrı UL ile tanışmasının, ölümün duvarının ötesine geçerek bir taya hayat vermesinin, Belgarath önderliğinde Cthol Murgos'a yapılan tehlike dolu yolculuğun, Kehanetin öngördüğü herkesin en nihayet bir araya gelmesinin ve sonunda da Taş'ın Sihirbaz Ctuchik'in elinden alınmasının öyküsü anlatılıyor bu ciltte.
Belgariad 4. Kitap - Büyülü Şato
Ctuchik'in elinden Taş'ı almayı başaran Garion, Polgara ve Belgarath'ın Batı'ya, Riva adasına dönüşlerinin, Garion'un sonunda soyunun mirasına kavuşarak "Belgarion" olmasının ve Batı ordularının Tolnedra İmparatorluğunun Çiçeği, Borune Hanedanının Mücevheri, İmparatorluk Prensesi ve Batı'nın Hükümdarı Ce'Nedra yönetiminde Torak'ın ordularına karşı büyük bir savaşa girişmesinin öyküsüne sıra geliyor Büyülü Şato'da.
Belgariad 5. Kitap - Efsuncunun Son Oyunu
Bir yandan Riva Kraliçesi Ce'Nedra'nın ordusunun Angarak ordularına karşı verdiği ümitsiz savaşın, bir yandan da Garion'un Aldur Taşı ile birlikte, Torak ile nihai karşılaşmasına doğru yolculuğunun hikâyesi anlatılıyor. İki Kehanet en sonunda karşı karşıya geliyorlar ve dünyanın kaderi yeniden çiziliyor.
Elenium 1. Kitap - Elmas Taht
Tüm diğer kitaplardan farksız olarak bu kitapta şunlar var,
Büyücüler, şövalyeler, hayaletler, tanrılar, din adamları, krallar, dilenciler, ve bir dünyada olması gereken tüm diğer şeyler, yani tüm bunların iyileri ve kötüleri.
Elenium 2. Kitap - Yakut Şövalye
Elenia Kraliçesi Ehlana zehirlenmişti ve her ay bir şövalyenin ölümüyle ayakta duran büyülü kristal onu yaşamda tutuyordu. Ve kraliçenin şampiyonu Sör Sparhawk, onun tamamen iyileşmesi için gereken şeyen, beş yüzyıl önce kaybolan Bhelliom adlı sihirli güçleri olan bir mücevher olduğunu öğrendi. Sparhawk ve dostları, kayıp mücevheri bulmak için unutulmuş bir savaşın izini sürmeye başladılar.
Hırsızlar, dileciler, krallar, büyücüler, tanrıçalar, savaşçılar, şeytani yaratıklar, kötü tanrılarla dolu bir labirentin içinde uzayıp giden ölümcül bir yolculuk.
Elenium 3. Kitap - Safir Gül
Sonunda şövalye Sparhawk, kraliçesi Ehlana'yı hayata döndürecek tek şeyi, büyülü mücevher Bhelliom'u ele geçirmeyi başarır. Efsanevi taş, göründüğünden daha büyük gizler içermekte ve aklın alamayacağı bir tehlikeyi yanında taşımaktadır. Diğer yandan, dünyanın kaderini değiştirecek bir güç yarışı sürmektedir. Durmaksızın uzayana kanalık bir kışın ortasında, yaratılmış her şeyi içine alıp sürükleyecek bir savaş.
Ama o, Anakha'dır, meçhul kişi. Bütün insanların yazgısı açıkça görülebilir. Anakha hariç. Anakha, yazgının dışında ilerler. Ondan Tanrılar bile korkar. O ve Bhelliom, bu dünyanın Tanrılarının ya da insanlarının anlayışının çok ilerisinde birbirlerine bağlıdırlar. Bütün bildiğimiz Bhelliom'un ona teslim olmaya gönülsüz oluşu. İsteyerek kendini teslim ederse, Anakha Tanrı olacaktır. Ölümsüz diye bilinen Tanrılar bile ölümle karşı karşıya. Anakha ve Mavi Gül Bhelliom, Tanrılara ölüm sunurak baharı ve yaşamı geri getirabilecek mi?
Tamuli 1. Kitap - Ateşten Kubbeler
Her şey Daresia kıtasında sıradan bir kargaşa olarak başladı ve hızla tüm dünyaya yayıldı. Krallar ve İmparatorlar, karşılarındaki düşmanın kimliğini öğrenmeye çalışırken çağlar öncesinden kalma kahramanlar ve tutkular, yeniden ortaya çıkarak çevrelerine ölümün ve eski düşlerin kokularını yayıyorlardı.
Tanrılar, dünyanın yazgısıyla yeniden oynuyor. Yaratılmış her şeyi içine alıp sürükleyecek bir savaş. Ama Anakha... Yazgının dışında ilerleyen Anakha. Kendisinden Tanrıların bile korktuğu Anakha.
Sparhawk ve dostları yeniden savaş yoluna düşüyor. Bilinen ve bilinmeyen tüm güçlerin arasında, yaşama sahip çıkıp dünyaya huzur geri getirebilmek için.
Tamuli 2. Kitap - Parıldayan İnsanlar
Her zaman olduğu gibi, arzularına kapılmış bir hain dünyanın yazgısıyla oynayan Tanrılarla anlaştı. Belki de son büyük savaş için. Ama şimdi oyuna dışlanmış, eski bir ırk girecekti. Aldatılmış ve lanetlenmişlerdi; sadece dokunuşlarıyla bile var olan en korkunç ölümü insanların üzerine örtebilen Parıldayan İnsanlar...
Troll'lerin, vampirlerin, kurtadamların ve zombilerin ortalıkta cirit attığı bir dünyada barışı yeniden sağlamak için Sparhawk, kahvaltıda Tanrı yiyen Bhelliom'u, bilinmeyen derinliklerden bir kez daha yükseltti. İyilik ya da kötülük için, bunu kim bilebilirdi.
Tamuli 3. Kitap - Saklı Şehir
Her şey önce Daresia kıtasında sıradan bir kargaşa olarak başlamış, ardından hızla tüm dünyaya yayılmıştı. Krallar ve İmparatorlar, karşılarındaki düşmanın kimliğini öğrenmeye çalışırken çağlar öncesinden kalma kahramanlar ve tutkular aklın alamayacağı bir şekilde yeniden ortaya çıkarak çevrelerine ölümün ve eski düşlerin kokularını yayıyorlardı.
Pandion Şövalyeleri'nin en büyüğü Sparhawk, Mavi Gül'ün içindeki Troll Tanrıları'nı serbest bıraktığında Tanrı Cyrgon yapılmaması gereken bir şey yaptı: zamanın başlangıcında sürgüne gönderilmiş bir varlığı, Cehennemin Kralı'nı geri çağırdı. Yaratılmış her şeyi içine alan savaş iyice kızışmıştı. Kendisinden Tanrıların bile korktuğu Anakha, tüm umutların söndüğü anda inanılmaz bir taktik savaşı başlattı.
Dünyaya huzuru geri getirebilmek için son zar gözlerinizin önünde atılıyor.
Kırkta Bir Uzanırsın Yanıma,Nazlanarak...
Ve Yağmurlar,
Ve Hüzünler,
Ve Seni Taşlarına Dizdiğim Yollar,
Ve Hasret!...
Ebabil Kuşlarının Dönüşü Gibi,
Durup Durup Kıvrılırım Sana...
Göçün Sancılarını Yazıyorum Şiirlerime
Oku Ve Anlat!...
Umutları Yarına Erteleyip,
Sana Çizdim Yollarımı...
Tutup Tutup,
Derinliğine Vuruyorum Kendimi Karanlığın...
Yılanlar Kayıyor Dağlardan Ovalarıma,
Ben Burgaçlarında Solungaç!..
Korkuyorum Sevdiceğim,Elimde Değil!..
Dağlara Kaçıyorum Yeniden
Seni De Yanıma Alarak...
Ve Emeğim,
Ve Ekmeğim,
Ve Bebekliğim,Masumluğum,
Ve Gençliğim,
Ve Beş Para Etmez Geçmişim, Ömrüm...
Ve De Yalnızlığımı Yaşayan Köyüm,
Ağlıyor Arkamdan El Sallayarak...
Sen Doruklardasın Ya,
Sen Çağrısındasın Ya Sevdanın;
İşte Yollardayım,
İşte Yokuşlardayım,Yalınayak...
İşte Turnalarda,
İşte Ebabil Kuşlarıyla Bulutlarda
İşte Yanındayım,
Ve Ellerim Koynumda,Aç Bak!..
Sımsıcak...
Umutları Yarına Erteleyip,
Sana Çizdim Yollarımı...
Usulcacık,
Ama Usulcacık Sevdiceğim!...
Hayaline Dalıyorum...
Isınıyor Taş Yatak..
Gece Yorgan,
Kollarım Yastık,
Desem Ki Sırtım Kan Revan,
Desem Ki Sırtım Delik Deşik,
Desem Ki Yılanlar Çöreklenmiş Bağrıma,
Desem Ki Korkuyorum,Yalnızım...
Desem Ki Ellerini İstiyorum...
Desem Ki Leylim Vaktini Bekliyorum,
Gel Artık!...
Kırgın durduğuma bakma, aslında bende herşey aynı. Hüzünlere olan bu bağlılığım, eskiden kalma. Hüzünler biraz daha sanki bana benziyor.
"Hiç değişmeyeceksin" diyor bir dostum. Bu söz , tarifi imkansız bir mutluluk veriyor bana. Aslında yeni bir başlangıç için; yaşım ve rüzgar müsait. Ama gerekli dermanı dizlerimde ve yüreğimde bulamıyorum. Yokuşları çıkarken yaşıma yakışmayan bir daralma oluyor nefesimde. Bu darlıkta neyi değiştirebilirim ki? Yaşım daha küçük yüreğimden.
Ben aslında rüzgar olsam, hep doğudan eserdim.
Ben aslında, hayatın sayfalarına ölüme dair dipnotlar hiç düşmedim.
Ben aslında, bir gün kapımın umuttan yana çalınacağına emindim.
Ben aslında, hayat ile hayali hep birbirine karıştırırdım.
Ben aslında anladım, yaralarıma uzanacak ellerin çok uzak olduğunu.
Ben aslında anladım, cami avlusuna terkedilen kundaklık bir çocuktan bir farkım olmadığını.
Ben aslında anladım, hayatımın hep yamalardan ibaret olduğunu.
Ben aslında, cürmüm kadar yer yakardım.
.....
'Neyse' deyip toparlanmalıydım artık. Dökülen cümlelerimi, kırılan gençliğimi, darmadağın olan hayatımı onarmalıydım ve yeniden kalkabilmeliydim düştüğüm yerden. Bu kadar hassas olmanın vakti değildi artık. Küçük yaralarımla uğraşarak kaybedecek vaktim yoktu. Zira hayatın tutunacak dalları vardı. Asılmalıydım ben de zayıf kollarımla hayata; sabrı öğrenmeliydim. Sıkıca tutmalıydım bana uzanan elleri.
Değişmem zor aslında. Acılar hep aynı çünkü. Acılarım hep aynı...
Yine de değişmeliyim, ey rüzgarlı hüznüm. Ne tarafa eseceğin belli değil, biliyorum. Biliyorum, denizi özlemem de kar etmez. Kimbilir belki masal olsaydı yaşadıklarım, bir umut olurdu hep Kafdağı'nın ardında. Ama masal değil yaşadığım, biliyorum. Belki de oturup ağlayarak başlamalıyım değişmeye... Oturup ağlamalıyım halime.
Belki tebessümlerimin bereketsizliği de terkeder beni böylece, kimbilir..
Koynumun En Yavan Yalnızlıkları,
Adı Sen Yasaklı Sevdaların Vazgeçmiş Umutları,
Sesini Duyur Hadi, .
Sana Aç Yüreğimin Çıkmazları , Sana Tutsak Kendim.
Suskun Bakışlarımın Ardından ki Hüznün Bir Bileni de Yok Hani,Neden Sen Sebebi..
Bilirdim de Sana Satmadan Önce Ruhumla TenimiHiç Aşka Kanıcak Kadar Aciz miydim Oysa,
Yanılmışım, Yanılgın.
Sana Kadarmış Namusum,
Sana Uzanmış Yollar,
Senle Sonmuş Her Şey
Bir Yalanı Kuşanıp, Rüzgara Adını Sunmak, Uçursun Diye , Kimsesin Duyamayacağı Şehre..Bensizliğe
Dudaklarında Gecelerden Ayaz
Gözlerinin Dolusunda Saklı Yalnızlıklar,
Yüreğinin Kuytusunda Namussuz Kahkahalar.
Çığlık Çığlığa Susarım..
Hangi İsyan Kuşatır Beni,Bir Tutam Günahıyla
Söyle Sen Hadi.
Kahverengi Yalnızlıkların Ellerıine Kınamı Yakmış Kan Kırmızı Günü.
Şimdi Salıncağını Rüzgarım Mı Sallar , Başını Öne Eğip Yalnızlıkların Geçmişine Mi Ağlar.
Ayakların Çamur Mu Bağlar Düşlerinde..Bir Adım Bile ..
Adını da Sildim Hani Dudaklarımdan .
Kalemimin Sivri Ucu da Yazmaz Oldu ,Ucu Kırık Cümlelerimi, Adı Sen Sevdaları Kelimelere Sattığımdan Beri
Şimdi Çok Kalabalık Yalanlar ,Hatıraları Acıtmayacak Kadar Küflü.
Bilirimde Ayrılık Bakışların Beni Arar ,Ben Kendimden Kaçarım Sensiz.
Tenimi Dola.
Ellerin Kefenim
Gözlerinin Kuytusuna Çek..
Ardına Göm Beni
Sonra Yine Sev Bir Diye Bin Kez Öldür Beni
Vazgeç Benden ,Yeni Güne Gebe Yalnızlıklarıma Doğur Beni.
Sonra Yine.
Bakışlarıma , Cümlelerime , Yüreğime Vurul.
Şafaklarımda Acın,
Şakaklarımda Kanın.
Kınından Çek Bir Kez Diye Bin Söz Vur Beni.
Şimdi Sen , Üzerime Sevdanı Dök
Yak Beni.
Şehirler Dökülür İsyanlarımdan,Bir Sana Kalır Kahrım,Bir Sona ,Bir Tutsağı Saklar İçim.
Şimdi,
Boş Bir Akşam Üstü Kadar Dolusun İşte,Özleyişse Sahte Bir Sen Bu Şehrin Es Geçmişliğinde.
Ve Ben Yarası Derin Serzenişleri Asıp Dudaklarımın Arasında,Bir Başka Yalana Doğuracağım Sesini
Kimse Dinlemesin Diye Hevesini Keseceğim Nefesimi
Sen Yasaklı Sevgili
"Ahmet Ümit'in Sis ve Gece'si de gerilim ve sürükleyicilik açısından bir ilk deneme olarak ilgi toplamıştı. Bu ikinci yapıtında (Kar Kokusu) da gerilim ve sürükleyicilik açısından yazarın daha üst düzeyde bir başarıya ulaştığını söyleyebiliriz."
-Orhan Duru, Yeni Yüzyıl-
"Ahmet Ümit'in Kar Kokusu adlı nefis polisiye romanında 1980'leri, Moskova'da eğitim gören TKP'li Türk gençlerinin gözüyle yaşadık. Unutulmaz portrelerdi hepsi. Üstelik Orhan Pamuk'u aratmayacak bir Doğu-Batı ve zihniyetlerin çatışmasıyla, bir felsefi arka planla işlenmişti bu ilginç cinayet öyküsü."
-Nilüfer Kuyaş, Milliyet-
"Kar Kokusu'nun girişinde karın kokusunu ve sesini duymayan okur olduğunu sanmam. Gerilim ve atmosfer yaratma, kurgulama mükemmel."
-Suna Kılıç, Virgül-
"Kukla, Türkiye'de bu türde yayımlanan romanlar içinde; gerek işlenişi, gerek kurgusu, gerek kişiliklerin yaratılması, gerekse de Türkçesinin güzelliğiyle birinci sınıf bir yapıt değerlendirmesini hak ediyor."
- Vedat Günyol, Cumhuriyet
"Susurluk öyle karanlık bir hikaye ki, başı sorun görünmüyor, çektiğiniz her parçası elinizde kalıyor, fantastik bir romanın gün yüzü görmemiş canavarı gibi eli kolu her yere uzanıyor. Bu hikayeyi sıkıca paketleyip romana yatırmak, bu ülke için yapılması gerek en büyük iyiliklerdendir."
- Şebnem İşigüzel, Milliyet-
"Yazarının Türkçe tutkunu, Türkçe vurgunu kişiliğiyle, eşine az rastlanır bir ustalıkla kotardığı bu roman, bugüne dek polisiye roman konusunda eşine rastlanmadık bir beceri ve başarı abidesidir."
Vedat Günyol, Cumhuriyet Kitap
"Ahmet Ümit'in sürükleyici bir anlatımı var. Romanın en başarılı yanı bu. Ve bu, bir polisiye roman için çok önemli. Bu bakımdan Ahmet Ümit'in polisiye romanda yolu açık görünüyor."
Fethi Naci, Yeni Yüzyıl
"İçeriği günümüzün felsefi sorunsallarıyla yüklü, akıcı bir dille yazılmış, soluk soluğa bir gerilim kitabı okumak isteyenlere.."
Levend Yılmaz
"Turna donuna girmek', 'güvercin donuna girmek' denilir. Şamanların bazı deneyimlerine. Turna gözüyle görmek denilebilir bunun yanına. Bir Ses Böler Geceyi'de Ahmet Ümit, 'hikayeci donuna giriyor'. Alevi kültürü, Alevi 'ruh halleri' ancak bu kadar anlatılabilirdi. Bu topraklarda kimsenin kimseye yabancı olmadığı da"
Reha Çamuroğlu
"Patasana, özlemimi bir ölçüde gideriyor. Bu tür bir romanın da edebiyat olabileceğini kanıtlıyor. Sadece keyifle değil, merakla da okunuyor. Yeni ilgi alanları yaratıyor insanda. Ben, kendi adıma, Patasana'dan sonra Hititlerle ilgili başka şeyler okuma isteğini de duydum."
-Ülkü Tamer, Radikal-
"Bir kitap okudum, polisiyeye bakışım değişti! Ben ki polisiye sevmez, okumayı reddederdim, Patasana'yla birlikte, acaba böyle başka kitaplar var mıdır sorusuna geldim, kendi iradem, kendi beğenimle, kendi tavrıma ters düşerek! Ahmet Ümit'in son romanı Patasana, polisiye severler kadar sevmezleri de çekiyor kendine."
-Filiz Aygündüz, Milliyet-
Bir coğrafyanın kanlı geleneği anlatılıyor Patasana'da. Anadolu'nun güneydoğusunda bugün yaşananlar ile üç bin yıl önce yaşananlar paralel bir biçimde gözler önüne seriliyor. Poe'nun öykülerindeki gizem, Christie'nin romanlarındaki klostrofobik ortam, Anadolu güneşinin parlak ışığı altında birleşerek etkileyici yeni bir biçime bürünüyor. Patasana trajik öykülerle dolu bir kitap, ama asla karamsar değil. Tüm iyi romanlarda olduğu gibi, Patasana'da da bilgelik, belirsizliğin üzerinde yükseliyor.
(Arka Kapak)
Üç arkadaşın hikâyesi bu. Biraz da Beyoğluğnun hikâyesi. Beyoğluğnun karmaşasının, kalabalıkların arasına gizlenen sırların hikâyesi. Sokakların, binaların, bildiğimiz bilmediğimiz köşelerin, ama en çok insanların hikâyesi. Çocukluktan başlayan, mekânı yine Beyoğlu olan bir dostluğun bugünü anlatılıyor Beyoğlu Rapsodisi'nde. Üç farklı kişiliğin, üç farklı yaşam tarzının birleştiği bir nokta bu dostluk. Önce onları tanıyoruz, hayatlarına tanık oluyoruz. Sanıyoruz ki, herşey hep böyle doğal gidecek. Sanıyoruz ki, hayat normal seyrini sürdürecek. Ama gün geliyor, bir fotoğraf sergisi hayatlarını değiştiriyor. Önce bir kadın giriyor bu üçlünün arasına, bir Rus.
Sonra cinayet fikri hayatlarının bir parçası oluyor.
Soruşturmalar, sorular Ve sırlar geliyor ardından. Ahmet Ümit bu son romanında polisiye gerilim edebiyatının
sınırlarını aşmayı deniyor. Okuyucusunu sürpriz bir sonla ödüllendirmenin yanı sıra ölümsüzlük üzerine, dostluk üzerine, aile üzerine, sahip olma duygusu üzerine düşündürüyor. Ahmet Ümit'ten heyecan dozu yüksek bir polisiye roman bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacak, ama yazarın daha geniş sularda da keyfince yelken açtığını kanıtlayan bir kitap Beyoğlu Rapsodisi. Adım adım Beyoğlu ve her yönüyle insan var bu romanda.
(Arka Kapak)
Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, günümüz Türkiyesi'ndeki suç manzaralarını içeriyor. Eski İstanbullulardan yeni göçenlere, yalılardan gecekondulara, batakhanelerden edebiyat çevrelerine kadar geniş bir sosyal yelpaze içinde anlatılan öyküler, ürkütücü olanı absürd olanla, komik olanı trajik olanla birleştiriyor. İnsanı suça yönlendiren para, ihanet, aşk, kıskançlık, hırs, öfke gibi olguların yaşamımızda giderek vazgeçilmez bir hal alışını ironik bir üslupla bir kez daha anımsatıyor. Kitaptaki öyküler sadece çarpıcı polisiye denklemler sunmuyor; gündelik yaşamda işlenen cinayetlerden yola çıkarak insan gerçeğine ilişkin sorular da soruyor.
Öykülerin iki kahramanı Başkomiser Nevzat ile yardımcısı Ali, bir çizgi romana konu oldu. Ayrıca bu karakterlerden yola çıkılarak başrollerini Uğur Yücel ile Haluk Bilginer'in paylaştığı "Karanlıkta Koşanlar" adlı bir televizyon dizisi yapıldı.
(Arka Kapak)
Bir Hitit Destanı
Anadolu'daki ilk büyük devlet: Hititler.
Yeryüzündeki ilk büyük savaş: Kadeş.
Kadeş'e giden sevgilisini 3 300 yıldır bekleyen Hititli bir kadın: Ninatta.
Yarıda kalan bir sevda: Ninatta ve Nuvanza
Ahmet Ümit'ten Yine Çok Farklı, Yine Çok Çarpıcı Bir Epik Roman
(Arka Kapak)
Ey, yılların ötesinden gelecek yabancı.
Ey, beni Nuvanza'ya götürecek kişi.
Ey, Nuvanza'yı beni getirecek kişi.
Şimdi söyle bana, sahiden geldin mi?
Yazdıklarımı okudun mu?
Sahiden on iki ayrı kentte gömülü,
On iki ayrı kente gittin mi?
On iki ayrı bileziği buldun mu?
On iki ayrı bileziği bizi birleştirmek için topladın mı?
Sahiden beni Nuvanza'ya götürecek misin?
Nuvanza'yı bana getirecek misin?
Yoksa Tanrılar yine kandırdı mı bizi?
Yoksa Nuvanza boşuna mı yaptırdı on iki bileziği,
Yoksa Nuvanza boşuna mı sakladı on iki ayrı kente,
Yoksa sen, yabancı, yok sen yok musun?
Yoksa boşuna mı geçti bekleyişim?
Yoksa boşuna mı geçti benim ömrüm?
Yoksa ben Nuvanza'yı boşuna mı sevdim?
Yoksa ben
(Kitabın İçinden)
Bu kitap, Ahmet Ümit'in 'polisiye' romanlarını kaleme aldığı dönemden önceki günlerde yazdğı öykülerden oluşuyor. Öyküler '78 Kuşağı' olarak da anılan '12 Eylül Darbesi' öncesinde yaşamış insanların serüvenlerini anlatıyor. Politik dönemleri nesnel bir bakış açısıyla anlatmak güçtür. Ahmet Ümit bu zor iş üzerinden gelmeyi beceriyor. Olayların burgacında kıvranan o günlerin insanını, korkaklığı, ihaneti, cesareti ve aşklarıyla, olanca gerçekliği içinde okura sunuyor; sağlam bir kurgu, sıkı bir gerilim ve yalın bir dille.
Agatha'nın Anahtarı'ndaki öyküler, günümüz Türkiye'sinde geçiyor. Polisiye romanın ustalarından Agatha Christie'nin Türkiye'ye geldiğinde kaldığı Pera Palas'tan gecekondulara, yayınevlerinden emniyet müdürlüğüne kadar uzanan geniş bir mekân içerisinde ülkemizin cinayet yelpazesini sunuyor. Ülkemizde işlenen suçlardan yola çıkarak toplumsal psikolojimiz hakkında sorular soruyor. Suçla, insan arasındaki ilişkiyi farklı bir yoldan anlatıyor. Sağlam bir matematik yapısına, sıkı bir kurguya sahip olan öyküler yalın ve akıcı bir dille sunuluyor. Eğlenceli, düşündürücü, irkiltici, hepsinden önemlisi edebiyat tadı, edebiyat keyfi veren, meraklıları kadar polisiyeye ilgi duymayanları da etkileyecek bir kitap.
İyinin ve kötünün sonsuz bir savaşa tutuştuğu, ışığın ve gölgenin dünyası;
Zaman Çarkı'nın dünyası
Zaman Çarkı döner, Çağlar gelir ve geçer, efsaneleşen anılar bırakır. Efsaneler solarak mit olur ve onları doğuran çağ yeniden geldiğinde mitler bile unutulur. Bu Çağ'da, kimilerine göre Üçüncü Çağ'da, henüz gelmemiş, çoktan geçip gitmiş bir Çağ'da Puslu Dağlar'da bir rüzgar yükseldi. Rüzgar başangıç değildi. Zaman Çarkı dönerken ne başlangıçlar, ne de bitişler vardır.
Serinin Kitapları
Cilt1 Dünyanın Gözü
Cilt2 Büyük Av
Cilt3 Yeniden Doğan Ejder
Cilt4 Kitap1-2 Gölge Yükseliyor
Cilt5 Kitap1-2 Göğün Ateşleri
Cilt6 Kitap1-2 Kaos Lordu
Cilt7 Kitap1-2 Kılıçtan Taç
Cilt8 Kitap1-2 Hançer Yolu
Cilt9 Kitap1-2 Kışın Yüreği
Cilt10 Kitap1 Alacakaranlık Kavşağı DOWNLOAD
I. Seti, güçlü ve sevilen bir hükümdardır. Akıllı yönetimi sayesinde, ülkesini dünyaın en güçlü imparatorluğu yapar. Ancak tahtı devretme zamanı yaklaştığı için iki oğlu arasında bir seçim yapmak zorundadır. Henüz on dört yaşında olan Ramses, azimli, dürüst ve akıllıdır; ancak gençliğinin verdiği heyecan zaman zaman hata yapmasına yol açmaktadır. Genç Ramses'in rakibi olan, kurnaz ve hain ağabeyi Şenar ise, taht yolunda küçük kardeşini engellemek için her türlü komploya girişmeye hazırdır.
Işığın Oğlu Ramses, yakında Mısır tahtına oturacaktır. Güçlü bir firavun olması için gereken her şeye sahiptir: onu koşulsuzca seven karısı Nefertari ile annesi Tuya ve çocukluğunda edindiği güçlü arkadaşlıklar Yine de genç firavun tahtını korumak için büyük bir mücadele vermek zorundadır. Çünkü düşmanları Ramses'i tahttan düşürmek için yeni planlar yapmıştır. Ramses, ağabeyi Şenar'ın tuzaklarından, gizemli bir büyücünün kara büyüsünden ve Hititlerin entrikalarından kurtulmayı başarabilecek midir?
Silah gücü çok üstün olan Hitit ordusu tarafından tehdit edilen Mısır'ın büyük bir savaşa girişmesi kaçınılmaz görünmektedir. Kötü bir büyüye kurban olan Kraliçe Nefertari'nin sağlığı giderek bozulurken ve Mısır topraklarına sızan Hitit casus şebekesi ortalığı kasıp kavururken, Ramses bu savaşa nasıl hazırlanacaktır? Ramses, Kraliçe'yi kurtarabilecek tek ilacı bulmak için Güney'e gitmek, sonra da Kuzey'de Hititlerle savaşmak zorundadır.
Savaş alanlarında kazandığı başarıya rağmen, güçlü Hitit İmparatorluğu'nu dize getiremeyen Ramses, savaşmayı sürdürmektense, karşılıklı görüşmelerle aralarındaki anlaşmazlığı çözmeyi seçer; çünkü onun için, Kraliçe Nefertari'ye karşı duyduğu sevgi, savaş alanlarının heyecanından ve kazanılan zaferlerin görkeminden çok daha üstündür.
Ramses, Nefertari'ye karşı duyduğu bu sevgiyi tüm dünyaya kanıtlamak için, ona, olabilecek en müthiş hediyeyi sunmaya karar verir. Sonsuza kadar sürecek aşklarını simgelemek üzere, Ebu Simbel'e bir tapınak yaptıracaktır. Bu arada, uzun süredir kayıp olan arkadaşı Musa'nın Pi-Ramses'e geri dönmesi, olaylara yeni bir yön verecektir.
Artık elli yaşına gelmiş olan Ramses'in hükümdarlığı altında, Mısır refah içinde yaşamaktadır. Ancak Hükümdar'ın destansı kaderi, yaşlılık yıllarını huzur içinde geçirmesine fırsat tanımamaktadır. Ramses, Hititlerle olan barışı korumak, isyancı Libyalıları bastırmak ve Mısır'ı yıkmak isteyen karanlık güçlerle sürekli olarak savaşmak zorundadır.
Müellif(yazar) eserini şu şekilde takdim etmektedir : Lozan, muazzam bir imparatorluk mirasının hân-ı yağması (yağma sofrası) dır. Türk'ün şahsında İslâm'dan intikam alınarak, bütün bir İslâm Dünyası'nın başsız bırakılmasıdır!... Lozan'ın getirdiği; adalarla yunan stratejik çemberine alınmış iktisadî kaynaklardan mahrum, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş, gayri tabiî hududların çizdiği küçük bir Türkiye'dir.
Birinci cild, tanzimattan millî mücâdeleye kadar umûmî değerlendirme panoramasını çizer.. Lozan'ı hazırlayıcı sebepleri inceler.
İkinci cild, Lozan'da maruz kaldığımız Kıbrıs, Musul, Halep, Batı Tırakya, Adalar v.s. gibi maddî kayıpları incelemektedir.
Üçüncü cild, Hilâfet, Patrikhâne v.s. gibi mânevi kayıpları incelemektedir.
Aniti Dikilen Sinek
Bay Düdük
Bir Koltuk Nasil Devrilir
Borçlu Olduklarimiz
Damda Deli Var
Gerçeğin Masalı
İstanbul' un Halleri
Memleketin Birinde
Ölmüş Eşek
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu?
Şehirden İndim Köye
Şimdi Avrupa
Tatlı Betüş
Zübüklüğün Sonu Yok