foto - DeliMavi
    Resimli Bilgisayar Toplamak
    [QUOTE=AndroMeda;1950290]buraya uygundur

    teşekkürler



    öle dıyarsan öledır yanlıs yere acttıgım ıcınde kusura bakmayın
    Resimli Bilgisayar Toplamak
    Bu dökümanda bir Pc nasıl toplanır, resimli olarak anlatılmıştır.
    Umarım Faydalı olur.


    Gerekli Donanımlar....
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Ve Donanımlar İçin Bir KaSa..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Özel Not: Donanım bileşenlerimiz hemen hemen hepsi yukarıdaki resimdeler, sadece eksik bir parca var, eksik olan parca (CPU) İşlemci pastasidir. Bunu özellikle ayri tanitmak istedim, çünki bu parça olmassa olmazdır. İşlemcimizi sıcaktan yalıtacak ve aşırı ısınmayı hatta yanmaktan engelleyecek olan islemci pastamız... bu eskıden vardı sımdı yok genelde cpu fanın altında surulmus sekılde yer alır . kendınız surmenıze gerek yoktur.

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Anakartı Tanıyalım....
    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    1. Islemci soketi
    2. Ram slotlari
    3. Ide portu---> CD-ROM Yada Harddisk baglantisi icin
    4. Ide portu 2--> CD-ROM Yada Harddisk baglantisi icin
    5. SATA portlari Harddisk icin en guncel baglanti bicimi ( S ATA yeni genarasyon Harddisklerde kullaniliyor )
    6. On panel baglantilari ( Front Control Panel Connectors )
    7. Disket (flopy) portu
    8. PCI portlari
    9. AGP portu (Grafikarti icindir)
    10. Dışaa açilan baglantilar paneli
    11. islemci (CPU) fan baglanti noktasi


    Anakartımızın Vidalanacağı Yerler.....


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    Anakartın Dışında Takılacak Alanlar.....

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız



    1. Klavye, fare cikislari
    2. 2 x USB portu
    3. Parelel port
    4. ATX güc girisi
    5. monıtor baglantı noktası
    6. LAN girisi
    7. 2 x USB
    8. Optik cikislar (ses icin)

    Cpu (İşlemci) nin Anakarta Takılması ...(İntel İşlemciler İçin)

    Simdi anakart üzerinde montaja gecelim. ilk olarak (CPU) islemcimizi takarak baslayalim.I slemci soketimizin yanindaki cubugu islemcimizi oturtturabilmemiz icin yukari kladiralim (bu cubuk asagi dogru kapandiginda islemci ignelerini yuvasina oturtturacak ve hemde sikistirma gorevi görecektir.

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Islemcimizi üzerindeki isaretlere uygun bir sekilde yerlestiriyoruz ve soket cubugumuzuda asagi indiriyoruz ve boylece islemcimiz soket yuvasina tamamen oturmus oluyor.

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Siradaki islemimiz termal macunumuzu işlemci üzerine sürmektir. ..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Resimde gördüğünüz gibi termal macumuzu islemcimizin uzerine yayiyoruz, ama yanlardan tasacak kadar fazlada olmamli, normal bir tabaka olmali, fazlasida isi yalitimi acisindan iyi degil. genelde bunu yapmanıza gerek yoktur ıslemcı fanının altında kendısı vardır .

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Şimdi işlemci fanımızı takıyoruz.
    (Kırmızı Çizili Yere Cpu elektrik Kablosunu Takıyoruz)

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Şimdide Ram'mımızı takalım..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    İşlemci ve Ram mimizin Takılmış Hali...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Anakartın Kasaya Takılışı...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Genelde kasalarda standart standar olarak arka panel maskesi mevcuttur, ama biz standart olan o maskenin satin aldigimiz anakartimiz ile gelen maske ile karsilastirarak, uyup uymadigini kontrol ediyoruz. Çünki her anakartin giris ve cikislar paneli ayni olmayabiliyor.

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Anakartı Monte Edeceğimiz Alan...!

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Anakartı Oturtmak İçin Ayaklı Somunlarımızı Takalım..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Vee Anakartımızı Oturtalım...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Ayaklı Somunlarımızı Vidalayalım...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sırada Anakartımıza Elektrik Bağlantısını Takalım....

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Şimdi Anakartımıza İlgili Ledlerimizi Takalım

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Şimdide Ekran KArtımızı Takalım...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sırada Disket Sürücümüzü Takıcaz.

    İlk Önce Takacağımız Kapağımızı çıkartalım

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Ve Yan Taraftan Vidalayalım..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Şimdi Disket Okuyucumuzun Elektrik Kablosunu Takalım...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Disket Sürücümüzün Ide Kablosunu Takmayı Unutmayalım..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Anakart Üzerinde ki IDE Yuvaları
    (Küçük Olan Disket Sürücünündür.)

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Sırada HDD miz VAr..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    HDD mizinde IDE Kablosunu Takalım..

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    En son sürücümüz CDROM Takmaya Geldi Sıra...

    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    image
    orjinalini görmek için tıklayınız


    Evett son sürücümüz CD sürücümüzüde taktıktan sonra bilgisayarımız hazırdır.
    Güle Güle Kullanın.... bundan sonra kı tek ıs xp kurmak ve kendınıze özel programları yuklemek :)
    Photoshop Styles Pack 2 By_MARDINLI
    tesekkkurler mardınlı
    MEVLİD KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN
    Bir Gül Verin
    Nisan ayındayız, Kutlu Doğum Haftasını içinde bulunduran ayda. İslam
    âlemi
    için muhabbet, sevgi, özlem ve vuslat bulunduran ayda.

    Bu ay vesilesiyle, yaşanan nahoş olayların da etkisiyle daha coşkulu
    olmalı
    kalbimiz. Lanet yağdırarak değil, O nu tanımakta fakir olanlara,
    anlatmak ve
    öğretilerini uygulamaya çalışmaktır vazifemiz.

    Bu mübarek ayda, Kutlu Doğum Haftasında; kendimiz, çevremiz ve dünyamız
    için
    en doğruyu yaşamaya çalışalım. Baharın ilahi kudretle doğayı
    canlandırdığı
    gibi, bizlerde yine O nun izniyle kalplerimizi, amellerimizi, nefsani
    heveslerden arındırıp O nun aşkıyla dolalım.

    Sevdiklerimize, ailemize, komşularımıza bir gül verelim. Hediyeleşmek
    sünnetini bu vesileyle de hayatımıza geçirelim. O nun ahlakıyla
    ahlaklanalım. Sevgide, muhabbette, hoşgörüde, cömertlikte O nun gibi
    olamaya
    çalışalım. O nu yaşayarak öğretelim. Gösterelim tüm dünyaya Muhammed
    (s.a.v)
    aşkını. Rahmet peygamberinin hayatı ve anlayışını.

    Ey Mihr-i dırahşani risalet
    Mah-ı münır-i risalet
    Nebiy-i alicah

    Ey evvel geçenlerin ve sonra geleceklerin Efendisi, salat Sana, selam
    Sana&.


    Tüm müslümanların Mübarek Mevlit Kandilini Tebrik eder, Rabbimizden
    affına vesile kılmasını niyaz ederiz...
    Yaratmak-emretmek ve kader
    SAPIK - Küfür Şarkılar
    allah razı olsun tesekkurler elıne emegıne saglık (ıntızardan baskasını fazla dınlemedıgım ıcın fazla sarkılarla alakam yok ıyıkıde yokmus )
    Aşure Günü
    tesekkurler allah razı olsun
    icq 5 ...icq 'nun son sürümü ve HEMDE TÜRKÇE YAMASI BERABER...
    tesekkurler elıne emegıne saglık
    Küfür (Küfr) Sözler
    tesekkurler levıs abısı elıne emegıne saglık tesekkurler yıne bızımle paylastıgın ıcın
    Allah dilemedikçe biz dileyemeyiz
    tesekkurler elıne emegıne saglık allah senden razı olsun
    Rüşvet, hediyeden nasıl ayrılır
    tesekkurler kafam karıstı
    Kari-kocaya Cennetİ Kazandiran AnlayiŞ Nedİr
    allah razı olsun
    Coding Workshop Ringtone Converter 5.03
    tesekkurler tam ne ıse yarıyor anlamadım ama
    Al Arkadasınıda Beraber Cennete Gır
    allah razı olsun tesekkurler bızımle paylastıgın ıcın
    Danimarka Ürünlerini Boykot Edelim
    Eger boykotu sürdürürsek 6 ayda danimarka ekonomisi 36 milyar euro zarar edecek...



    boykota tamam da sadece 6 ay edıp sonra boykotu bırakacakmıyız onu anlamadım . 6 ay sonra gene aynı urunlerı kullanıp kazandıragız gene 6 aylık malı stokluyup gene bıze gerı gönderecekler. gene alacagız
    Şiirlerle Menkibeler
    ŞAŞARIM ŞU İNSANA

    Seyyid Ahmed Rıfâî, yazdığı eserinde,

    Şu şekilde nasîhat, ediyor bir yerinde:

    Şu kula şaşarım ki, ölüme inanıyor,

    Buna rağmen gülüp de, neşelenebiliyor.

    Şuna da şaşarım ki, inanıyor kadere,

    Yine de mahzûn olup, boğuluyor kedere.

    Ve şuna şaşarım ki, Cehennem vardır diyor,

    Yine de fütursuzca, her günahı işliyor.

    Şaşarım dünyâ fâni, diyen şu insana ki,

    Sarılmıştır dünyâya, ayrılmıyacak sanki.

    Yine başka yerinde, buyurdu: Ey insanlar,

    Pek çok hayret ettiğim, iki türlü insan var.

    Birincisi şudur ki, hep oruçtur gündüzün,

    Gece de sabaha dek, tâattadır büsbütün.

    Aslâ Hak teâlâya, etmez günah ve isyân,

    Yine de görürsün ki, hüzünlüdür o insan.

    Uğraşmasına rağmen, hep âhiret işiyle,

    Yine ağlar görürsün, onu hep gözyaşıyle.

    İkincisi şudur ki, yapmaz hiç tâatini,

    Oyun ve eğlenceyle, geçirir her vaktini.

    Günahları işler de, sıkılmadan mâlesef,

    Yine de bu hâline, üzülüp etmez esef.

    Yaşamasına rağmen, İslâmın hâricinde,

    Görürsün onu dahî, yine neşe içinde.

    Başka bir yerinde de, buyurdu: Ey insanlar,

    Sakın siz ilminize, güvenmeyin ki zinhar,

    Şeytan, sâhip olduğu, ilminin gurûrundan,

    Kovulup, helâk oldu, Allah'ın huzûrundan.

    Bir insan, her bir ilmi, bilse de ince ince,

    Faydasını göremez, amel eylemeyince.

    Bel'âm-ı Bâura da, çok ilim sâhibiydi,

    Öyle ilim sâhibi, dünyâda yok gibiydi.

    Lâkin kalbi bir mikdâr, meyl edince dünyâya,

    Dünyâ ve âhirette, oldu rezîl ve rüsvâ.

    Yine obuyurdu ki: Ediniz ilme gayret,

    Zîrâ ilim hayattır, ölümdür hem cehâlet.

    Ve lâkin her bir ilim, bir vebâldir kul için,

    Kurtulunmaz vebâlden, amel eylemeksizin.

    İnsan, ameli dahi, yapmalı ki ihlâsla,

    İhlâssız amellerden, bir fayda gelmez aslâ.

    Yâni bir kul, muhakkak, ilim, amel, ihlâsı,

    Temin etmelidir ki, budur işin esâsı.

    Yine o buyurdu ki: Sâlih olan müslüman,

    Allah'ın takdîrine, boyun eğer her zaman.

    Mübtelâ olsa dahi, bir derde ve belâya,

    Yine sabır gösterip, isyân etmez Allah'a.

    Gâyet iyi bilir ki, kulu azîz ve zelîl,

    Eden, yalnız Allah'tır; mevkî, makam, mal değil.

    Resûl'ün sünnetine, tâbi olur o ekser,

    O, ya hayır konuşur, yâhut da sükût eder.

    Onun tek endîşesi, son nefes içindir hep,

    Îmân ile, şehîden, ölmeyi eder talep.

    Öfkelenmez kat'iyyen, dünyâlık şeyler için,

    Ve atmaz tek bir adım, iyi düşünmeksizin..

    Nefsine hâkim olup, girmez onun emrine,

    Günah, küçük de olsa, işlemez aslâ yine.

    Allah'ın rızâsını, almaktır tek gâyesi,

    Hep bunu temin için, geçer günü gecesi."







    DİNLEYİN EY İNSANLAR

    Ahmed-i Yesevî'nin, tesirliydi sözleri,

    Hidâyete getirdi, binlerle kimseleri.

    Bir eseri vardı ki, "Dîvân-ı hikmet" diye,

    Doludur insanlara, öğüt, nasîhat ile.

    Bir yerde buyurur ki, (Korkunuz, sakınınız,

    "Dünyâ adamları"yle, yakınlık kurmayınız!

    Dünyâ malı, geçici, hem de aldatıcıdır,

    Bu gün senin ise de, yârın başkasınındır.

    Aklı olan, buna gönül vermez velhâsıl,

    "Âhiret derdi" ile, dertlenmiştir o asıl.

    Bu dert, onun öyle çok, sarmıştır ki içini,

    Düşünür gece gündüz, Cehennem ateşini.

    Günah ve kusûrları, "Dağ gibi" gelir ona,

    Bu yüzden boynu bükük, mahcûbdur Allah'ına.

    Rabbinin dergâhında, affa kavuşmak için,

    Gece sessizliğinde, ağlardı için için.)

    Bir yerde buyurdu ki: (Allah'tan başkasını,

    Kalbinizden atarak, silin gönül pasını!

    Dînin emirlerini, öğrenip ince ince,

    Yapın her işinizi, bu esas mûcibince.

    Dînin bir edebine, olursa muhâlefet,

    Tamâmen "İstidrâc"dır, görülse de kerâmet.

    Dünyâ muhabbetini, kalbinden çıkaranlar,

    Her iki cihanda da, bulur kıymet, îtibâr.

    Dînin emirlerini, gözetin ki her işte,

    "Halk" içinde "Hak" ile, olmak da budur işte.

    Dînini öğrenmeden, tasavvufla uğraşan,

    Kimsenin îmânını gizlice çalar şeytan,

    Bâzı hârikulâde, hâlleri görülse de,

    Hakîrdir, zîrâ onlar, "İstidrâc"dır hepsi de.

    Evliyâ zannetse de, kendisini o kişi,

    Hiç mu'teber değildir, indallah hiç bir işi.

    Eğer İslâmiyyeti, bilmezse bir müslüman,

    Dünyâ ve âhirette, görür çok zarar ziyân.

    Alış-veriş ilmini, bilmezse biri eğer,

    Hiç farkında olmadan, haram ve şüpheli yer.

    Çünkü bildirilmiştir, dinde bunun esâsı,

    Bilmeden yapanların, haram olur lokması.

    Yine o buyurdu ki: Dinleyin ey insanlar,

    Gönüller kararıyor, işlendikçe günahlar.

    Bu günâh kirlerinin, temizlenmesi için,

    Çok tövbe etmelidir, yolu budur bu işin.

    "Allah'ın rızâsı"nı, gözetin ki her zaman,

    Ancak böyle kurtulur, âhirette müslüman.

    Sakın mala ve mülke, gönül bağlamayın ki,

    Elden çıkar sonunda, değildir çünkü bâki.

    Malının çokluğuyla, ahmaklar mağrûr olur,

    Onlar iki cihanda, bulamaz râhat, huzûr.

    "Kârûn" dahî malıyla, öğünürdü ki yine,

    Mallarıyle birlikte, geçti yerin dibine.

    Kâfir de olsa bile, sakının kalb kırmaktan,

    Zîrâ daha günahtır, bu, Kâbe'yi yıkmaktan.

    Resûl'ün sünnetidir, gariplere merhamet,

    Garip sevindirmeğe, ediniz sa'y-ü gayret.

    Görürseniz zavallı, gönlü kırık birini,

    Derdine merhem olup, ferâhlatın kalbini.

    Zîrâ siz, bu dünyada merhamet ederseniz,

    Size de mahşer günü, şefkat eder Rabbimiz.







    ÜÇ SENE KÂFİ GELİR

    Şah Abdürrahîm idi, adı babasının da,

    Ölüm hastalığına, yakalandı sonunda.

    Mîdesine şiddetli, bir ağrı girdi artık,

    Ev halkı endîşeye, kapıldı bir aralık.

    Komşular haber alıp, ziyârete geldiler,

    Onu çok hasta görüp, tesellî eylediler.

    Henüz "Beş yaşında"ydı, Alâeddîn o günde,

    Diz çökmüş otururdu, babasının önünde.

    Gelenler dediler ki: "Alâeddîn duâ et,

    Hak teâlâ babana, versin sıhhat âfiyet."

    Cevâbında dedi ki: "Edeyim, peki, fakat,

    Şu anda ona duâ, sağlamaz bir menfaat.

    Zîrâ Resûlullah'ı, görürüm ki âşikâr,

    Bir Cennetin içinde, babamı bekliyorlar.

    Melekler ellerinde, Cennet elbiseleri,

    Buraya gelirler ki, götürsünler pederi."

    Vaktâ ki Alâeddîn, onlara dedi bunu,

    Babası "Allah" deyip, teslîm etti rûhunu.

    O da vefât ederek, göçünce bu dünyâdan,

    Bir maddî sıkıntıya, girdiler hepsi o an.

    Annesi gâyet asîl, bir hanım efendiydi,

    Yine sıkıntısını, kimseye bildirmedi.

    Alâeddîn o günler, sâdece "Su" içerek,

    Üç-beş günde bir defâ, bir lokma yerdi ekmek.

    Lâkin fenâ olmuştu, bir gün "Açlık hissi"nden,

    Yemek için bir şeyler, istedi annesinden.

    Evde ise pişecek, yok idi hiç bir şeyi,

    Su doldurup ateşe, oturttu tencereyi.

    Yemek pişirir gibi, göründü artık ona,

    Zîrâ bir şey yoktu ki, yedirsin bu oğluna.

    Bekledi Alâeddîn, öğleden akşama dek,

    Sordu ki: "Anneciğim, pişmedi mi o yemek?"

    O "Pişmedi" deyince, gelip kapağı açtı,

    Zîrâ hiç tahammülü, yok idi, hayli açtı.

    Kapağı açar açmaz, kavuştu bir sevince,

    Bağırdı: "Anneciğim, pilav pişmiş iyice."

    O da gelip görünce, daha arttı hayreti,

    Anladı ki bu dahî, oğlunun kerâmeti.

    Zâten hârikulâde, hâlleri çoktuonun

    Büyük zât olacağı, belliydi bu oğlunun.

    Düşündü ki: "Bunu ben, âbime götüreyim,

    Yetiştirmesi için, ona teslîm edeyim."

    Ferîdüddîn Genc Şeker, idi ki âbisi de,

    Oğlu Alâeddîn'i, götürdü kendisine.

    O dahi görür görmez, kardeşinin oğlunu,

    Fark etti alnındaki, o "Büyüklük nûru"nu.

    Sevinip buyurdu ki, hemen hemşîresine,

    "Üç sene kâfi gelir, bunun yetişmesine."

    O dahî arz etti ki: "Âbicim, Alâeddîn,

    Sever oruç tutmağı, lütfen çok dikkat edin!

    Zîrâ korkuyorum ki, olunmazsa göz kulak,

    Açlıktan ölebilir, yemeği unutarak."

    O, tebessüm buyurup, hemen kız kardeşine,

    Dedi: "Korkma, veririm, onu mutfak işine."

    Hemşîresi o zaman, memnûn oldu pek fazla,

    Ve lâkin Alâeddîn, yemezdi yine aslâ.

    Dayısının yanında, üç senede nihâyet,

    Tamâmiyle yetişip, aldı mutlak icâzet.






    NE İÇİN AĞLIYORSUN?

    Hadîs âlimlerinden, Ali bin Fudayl vardı,

    Allah'tan korkusundan, her günahtan kaçardı.

    Birgün ağlıyor idi, babası sordu ona:

    "Ne için ağlıyorsun, ey yavrum, söyle bana?"

    Dedi ki: "Babacığım, kıyâmet gününde biz,

    Bir arada olmazsak, nice olur hâlimiz?

    Şimdi olduğu gibi, olmazsak bir arada,

    Bunu düşünüyorum, ağlıyorum burada."

    Babası cevâbında, dedi ki evlâdına:

    Abdullah bin Mübârek, şöyle demişti bana:

    "Dünyâdan kesilirse, bir kişi Allah için,

    Hâli ne de güzeldir, böyle olan kişinin."

    Fudayl bin Iyâd der ki, evlâdım Ali'yi ben,

    Gördüm kendi kendine, şu sözleri söylerken:

    "Ey nefsim Cehennem'den, kurtuluş ne zamandır?

    Şâyet kurtulamazsan, hâlin ne de yamandır."

    Fudayl bin Iyâd der ki: "Bir keçimiz var idi,

    Bu keçi, başkasının, arpasından yemişti.

    O günden îtibâren, o keçinin sütünden,

    Kimse süt içmemişti, ailemiz içinden."

    Ali bin Fudayl birgün, bir yerde otururken,

    Bir âyet-i kerîme, işitmişti birinden:

    "Âlemlerin Rabbine, hesâb vermek üzere,

    İnsanlar o gün kalkıp, toplanırlar bir yere."

    Bayılıp düştü hemen, âyetin dehşetinden,

    Gelemedi kendine, fazla teessüründen.

    Bu zâtlar hürmetine, yâ Rabbî, bizi affet,

    Böyle "yakîn îmânı", bizlere de ihsân et!







    HAYÂ ÎMÂNDANDIR

    Bu mübârek Velî'nin, bir hizmetçisi vardı,

    Ehl-i hâl biri olup, hasta olmuş yatardı.

    Git gide hastalığı, arttı ziyâdesiyle,

    Artık öleceğini, anladı kalp gözüyle.

    O, Ali bin Heytî'ye, dedi ki: "Ey üstâdım,

    Tâze hurma yemeği, istiyor şimdi canım."

    Lâkin hurma mevsimi, henüz olmadığından,

    Bu arzûyu yerine, getirmek zordu o an.

    Ali bin Heytî ona, buyurdu ki: "Ey evlât!

    Bu zaman tâze hurma, bulunmaz gerçi fakat,

    Keffan'da bolca vardır, olma hiç müteessir,

    Çünkü şimdi orası, tam hurma mevsimidir."

    "Abdüsselâm" adında bir zât vardı orada,

    Altı aylık mesâfe, vardı fakat arada.

    Ali bin Heytî ona, seslendi ki odadan;

    "Ey Abdüsselâm, bize, hurma getir oradan."

    Hizmetçi alıyorken, en son nefeslerini,

    O getirip bir anda, bir hurma sepetini.

    Dedi: "Niçin dünyâya, böyle meylediyorsun?

    Bak ömrün sona gelmiş, sen hurma istiyorsun."

    Hizmetçi çok üzülüp, dedi: "Bu, dünyâ değil

    Asıl sen, çok yakında, edersin küfre meyil.

    Hıristiyan olarak, tam verirken canını,

    Yine üstâdımızın, görürsün imdâdını."

    Bu sözleri söyleyip, göç etti bu dünyâdan,

    Döndü Abdüsselâm da, biraz sonra oradan.

    Yolda bir kadın gördü, çok güzel, açık saçık,

    Gözü ona takılıp, bir anda oldu âşık.

    Evlenmek isteyince, dedi ki ona kadın:

    "Hıristiyan olmazsan, yanıma gelme sakın!"

    Nefsine aldanmıştı, kabûl etti mâlesef,

    Bir kadının uğruna, dînini etti telef.

    Âniden hasta oldu, bir müddet sonra dahî,

    Ve Ali bin Heytî de, haber aldı bu hâli.

    Birine buyurdu ki: "Su dolu bir testi al,

    Ve git Abdüsselâm'a, ölmeden yetiş derhâl.

    En son nefeslerini, almaktadır o hâlen,

    O suyu üzerine, birden boşalt tamâmen."

    "Peki" deyip bir anda, vardı onun evine,

    Götürdüğü o suyu, boşalttı üzerine.

    O hasta vücûduna, su temas ettiği an,

    "Allah Allah" diyerek, fırladı yatağından.

    Kelime-i şehâdet, söyleyip tekrar yine,

    Hidâyete kavuşup, girdi İslâm dînine.

    Bu hâli görür görmez, hanımı, çocukları,

    Hidâyete geldiler, hepsi de ayrı ayrı.

    Buyurdu ki: "Bir kimse, hayâ etse Allah'tan,

    Allah da hayâ eder, ona azâb yapmaktan.

    O, Allah'a ne kadar, ederse çok itâat,

    Ona da o nisbette, herkes eder iltifat.

    O, ne kadar korkarsa, Allahü teâlâdan,

    Herkes de o nisbette, çekinir, korkar ondan.

    Kim azîz tutar ise, Rabbinin her emrini,

    Allah da azîz tutar, mahşerde kendisini.

    Kim hizmet eder ise, yaşlılara genç iken,

    Yaşlanınca ona da, bulunur hizmet eden."





    KEMÂLE GELMEK İÇİN

    Ali Râmitenî ki, büyük bir evliyâdır,

    Her bir nasîhatinde, rabbânî tesir vardır.

    Buyurdu ki: "Bu yolda, kemâle gelmek için,

    Çok gayret göstermesi, lâzım gelir kişinin.

    Yapsa da senelerce, mücâhede, riyâzet,

    Yine de zor erişir, maksadına o gâyet.

    Lâkin bir yol vardır ki, riyâzetten ayrıca,

    İnsanı maksûduna, kavuşturur kolayca.

    Bu da, "Bir evliyânın, kalbinde yer almaktır,

    Ve bir gönül ehlinin, gönlünü kazanmaktır."

    Zîrâ cenâb-ı Allah, çok sever bu kulları,

    Onların hürmetine, açar çok kapıları.

    Kalpleri, "Nazargâh-ı ilâhî"dir onların,

    Mahrum kalmaz hiç biri, o kalpte olanların."

    Ali Râmitenî'nin, sohbetine her yandan,

    İnsanlar akın akın, gelirlerdi durmadan.

    Dolup boşalıyordu, gece-gündüz hânesi,

    Zîrâ onun sohbeti, cezb ederdi herkesi.

    Bir hoca var idi ki, o devirde çok zengin,

    Uğraşırdı herkesi, kendine çekmek için.

    Ziyâfetler verirdi, şehrin ahâlisine,

    Ki herkes onu sevip, gelsinler hânesine.

    Lâkin gelen olmazdı, yine ona çok kişi,

    O ise merak edip, anlamadı bu işi.

    Ve bir mektup yazarak, Ali Râmitenî'ye,

    Dedi ki: "Herkes size, geliyor, acep niye?

    Ben yemekler yedirip, yapsam da çok ihsânlar,

    Yine bana değil de, size gelir insanlar."

    Buyurdu ki: (Hikmeti, şöyledir ki bu işin,

    Siz hizmet yaparsınız, "halka yaranmak" için.

    Bizimse yoktur, aslâ, böyle bir düşüncemiz,

    Allah'ın rızâsıdır, yegâne, tek gâyemiz.

    Kim halkın rızâsını, düşünürse, mâlesef,

    İnsanların nezdinde, bulamaz izzet şeref.

    Kim de Hak rızâsını, düşünürse sırf eğer,

    İnsanlar nezdinde de, kazanır kıymet değer.

    Dediler ki: "Efendim, duâ ediyoruz hep,

    Lakin kabûl olmuyor, sebebi nedir acep?"

    Buyurdu ki: "Haramdan, yer ise eğer bir kul,

    Hak teâlâ indinde, duâsı olmaz kabul.

    Hiç günah işlenmiyen, bir ağız ile şâyet,

    Her kim duâ ederse, kabûl olur o elbet."

    Biri de kendisinden, isteyince nasîhat,

    Buyurdu ki: "Evlâdım, nefsine verme fırsat.

    Zîrâ nefs-i emmâren kâfirdir senin şu an,

    Ve Allah'a düşmandır, sen de ol ona düşman.

    Onun hîlelerine, aldanma hiç bir işte,

    Yoksa çok pişman olur ve yanarsın ateşte.

    Bu yolun büyükleri, nefsine muhâlefet,

    Ederek Rablerine, ulaştılar nihâyet.

    Kötü arkadaştan da, çok sakın ki evlâdım,

    O seni felâkete, götürür adım adım.

    Nefisten de kötüdür, zîrâ kötü arkadaş,

    Cehennem'e sürükler, seni o yavaş yavaş.

    Gözünü iyi açıp, gelme ki hiç gaflete,

    Yoksa dûçar olursun, ebedî felâkete



    İNSANIN ŞEREFİ

    Ali ibni Şihâb ki, evlâd-ı Resûl'dendir,

    Hem o devrin en büyük, din âlimlerindendir.

    Geçirirdi vaktini, hizmet ve ibâdetle,

    Vakar sâhibi olup, heybetliydi gâyetle.

    Ne vakit namaz için, çıkıp da hânesinden,

    Câmiye gitse idi, insanların içinden,

    Heybetinden insanlar, her işi terk ederek,

    Câmiye koşarlardı, onu tâkib ederek.

    Boş duran insanları, görse idi o eğer,

    Derdi ki: "Ey insanlar, çok kısadır ömürler,

    Boşa geçirmeyin ki, vaktinizi siz şu an,

    Yoksa mahşer gününde, olursunuz çok pişman."

    Sülâle-i Resûl'den, olduğu halde bile,

    Derdi: "Doğru değildir, öğünmek nesebiyle.

    İnsana şeref veren, ilim ve edebidir,

    Bir de ameli olup, neseb ve mal değildir.

    Bilâl-i Habeşî'yle ve Selmân-ı Fârisî,

    Îmân etmeden önce, köle idi ikisi.

    Lâkin Resûlullah'ın, bir an durup yanında,

    Mânevî sultanlığa, yükseldiler ânında."

    Derdi ki: "Mühim olan, değildir çok ibâdet,

    Günahlardan sakınmak, mühimdir daha elbet.

    Hak teâlâ indinde, kıymetli olmak için,

    Haramlardan kaçması, lâzımdır her kişinin."

    Ömrünün sonlarında, Hacca gitti bir sene,

    Dönüp hiç dinlenmeden, başladı hizmetine.

    Dediler ki: "Efendim uzak yoldan geldiniz,

    Hiç olmazsa birkaç gün, evde dinlenseydiniz."

    Buyurdu: "Dinlenmeğe, gelmedik bu dünyâya,

    Bizlere çalışmağı, emretti Hak teâlâ.

    Vakit keskin bir kılıç, gibidir ey insanlar,

    İyi kullanılırsa, insana fayda sağlar."

    Hacdan sonra çoğaldı, ağlaması ve hüznü,

    Gözünden akan yaşlar, ıslatırdı yüzünü

    Vasiyyet eyledi ki, vefâtından az önce:

    "Kabrim için bir nişan, koymayın ben ölünce."

    Hayâtından bahsedip, önceki velîlerin,

    Sonra bir nefes aldı, çok hüzünlü ve derin.

    Dedi: "Onlar gittiler, atlı kâfilelerle,

    Biz onları izleriz, topal bir merkep ile.

    Biz tâkib ediyoruz, o büyüklerimizi,

    Onların yollarından, ayırma yâ Rab bizi."

    Oğlu naklediyor ki; Babam Ali bin Şihâb,

    Derdi ki: "Hep helâlden, yememiz eder îcab,

    Helâlle beslenirse, bir beden tam olarak,

    Ölürse, o bedeni, çürütemez bu toprak."

    Buna, bâzı kimseler, îtirâz ederlerdi,

    Peygamber ve Sıddıklar, hiç çürümez derlerdi.

    Babamın vefâtından, geçince yirmi sene,

    Halk içinde bu mevzû, gündeme geldi yine.

    Bunun doğruluğunu, görmek için âşikâr,

    Babamın mezârını, bir gün gidip açtılar.

    Hiç çürümemiş görüp, düştüler bir hayrete,

    O zaman inandılar, bu açık hakîkate.





    DÜNKÜ GÜNAHINA TÖVBE ET!

    Evliyâ-ı kirâmdan, şânı büyük bir velî,

    İlmiyle insanlara, oldu çok fâideli.

    Aslen Buhâralıdır, Rivgir'de doğdu fakat,

    Uzun bir ömür sürüp, o yerde etti vefât.

    Başladı küçük yaşta, din ilmini tahsîle,

    Zâhirî ilimlere, çalışırdı zevk ile.

    Hocası çok sever ve takdîr ederdi onu,

    Bilirdi onda büyük, bir cevher olduğunu.

    O yerde Abdülhâlık Goncdüvânî nâmında,

    Çok büyük bir velî de, var idi o zamanda.

    Lâkin "büyük" bilmezdi, önceden kendisini,

    Ve başka hocalardan, alırdı hep dersini.

    Bir gün Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'yi gördü,

    Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.

    Baktı ki taşıdığı, çantası ağır gâyet,

    Kalbinde bu velîye, duydu büyük muhabbet.

    Yükünü taşımakta, bir yardım etmek için,

    Edeble yaklaşarak, istedi ondan izin.

    Hazret-i Abdülhâlık, onun bu teklîfini,

    Derhal kabûl ederek, verdi elindekini.

    Berâber yürüyerek, geldiler eve kadar,

    Orada muhabbetle, etti ona bir nazar.

    Buyurdu ki: "Evlâdım, bir saat sonra yine,

    Bekliyorum seni ben, bu öğlen yemeğine."

    "Peki efendim" deyip, ayrıldı ondan, fakat,

    O anda kalbi sanki, yeniden buldu hayat.

    Onu gördükten sonra, bir başka oldu hâli,

    Zîrâ kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhî.

    Bir saat sonra tekrar, geldi yine o zâta,

    Berâber yemek yiyip, kavuştu iltifâta.

    O kadar bağlandı ki, bu mübârek velîye,

    O günden sonra artık, gitmedi medreseye.

    Çünkü aradığını, bulmuş idi o artık,

    Hiçbir şey görmüyordu, olmuştu ona âşık.

    Zîra onun kalbinden, feyz ve nûrlar, o zaman,

    Artık bunun kalbine, akıyordu durmadan.

    Lâkin o, medreseye, gitmediğinden sebep,

    Evvelki hocaları, kızarlardı ona hep.

    Ve hattâ bir tânesi, çok baskı yapıyordu,

    Ağır sözler söyleyip, hakâret ediyordu.

    Bir gün eski hocası, rastladı ona yine,

    Hakâretler ederek, dedi: "Dön mektebine!"

    Hâlbuki bir gün evvel, mümine yakışmayan,

    O bir günah işleyip, olmuştu sonra pişman.

    Ârif-i Rîvegerî, üstün firâsetiyle,

    Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:

    "Efendim, siz benimle, uğraşacağınıza,

    Oturup tövbe edin, dünkü günâhınıza."

    O bunu işitince, eyledi çok taaccüb,

    Günâhını düşünüp, utandı, oldu mahcûb.

    Bildi bu talebenin, yüksek kerâmetini,

    Anladı bu hâlinin, nereden geldiğini.

    O da Abdülhâlık-ı Goncdüvânî'ye gidip,

    Oldu bir talebesi, yanında tövbe edip.

    Bu velî göç edince, âhiret âlemine,

    Ârif-i Rîvegerî, geçti onun yerine.





    ÖLÜNCE BAŞLAYACAK

    Avn bin Abdullah var ki, Tâbiîn-i izâmdan,

    O zamanın tanınmış, hadîs ulemâsından.

    Derdi ki: "Her amelin, vardır bir efendisi,

    İbâdetler içinde, odur en kıymetlisi.

    Benim amelimin de, en kıymetlisi vardır,

    O da Hak teâlâyı, her sâniye anmamdır."

    Buyurdu: "Sizden önce, gelip geçen insanlar,

    Âhireti dünyâya, tercih etmişti onlar.

    Âhiret işlerini, ilk önce yaparlardı,

    Zamanları artarsa, dünyâya harcarlardı.

    Sizse dünyâ işine, evvelâ bakarsınız,

    Âhiret işlerini, geriye atarsınız.

    Dünyâdaki bu hayat, bir görüntüdür ancak,

    Hakîkî hayat ise, ölünce başlayacak.

    Âhirete gidip de, hesap sona erince,

    Sevâbı çok olanlar, Cennetlere girince,

    Görürler daha yüksek, olan mertebeleri,

    Tanırlar o yerlerde, bulunan kimseleri.

    Derler ki: "Yâ İlâhî, şuradaki kullara,

    Niçin yüksek mertebe, ihsân ettin onlara?"

    Hak teâlâ buyurur: "Siz tokken, açtı onlar,

    Siz suya kanmış iken, onlar susuz kaldılar.

    Siz erkenden yatıp da, uyurken geceleri,

    Onlar ibâdet ile, geçirirdi ekseri."

    Derdi: "Kim hazırlarsa, âhiret azığını,

    Gönderir Hak teâlâ, onun dünyâlığını.

    Ve her kim tam yaparsa, kulluğunu, Rabbine,

    Allah iyi gösterir, onu halkın gözüne.

    Kim uğraşıp pâk etse, kötülükten kalbini,

    Allah da, o kişinin, pâk eder zâhirini

    Dünyâ sevgisindendir, kalblerin paslanması,

    Tövbe ile mümkündür, ayna gibi olması.

    Günahtan kaçmak için, birazcık gayret etmek,

    Hayır iş işlemekten, kıymetlidir daha pek.

    Âhiretlik ameller, insana huzûr verir,

    Dünyâlık işler ise, gam ve keder getirir."





    HOCASININ DUÂSI

    Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,
    Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,

    Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,
    Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.

    Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,
    Gerekli masraf için, elinde yoktu para.

    Hanımı diyordu ki: "Bıraktın kâdılığı,
    Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,

    Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.
    Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak."

    O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,
    Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,

    Buyurdu ki: "Ey hâtun, kendini üzme artık,
    Belki de Hak teâlâ, gönderdi bir dünyâlık."

    Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,
    Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.

    Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,
    Sırf bir kese içinde, altın vardı bin adet.

    Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,
    Ellerini öperek, olmuştu talebesi.

    Bir gün de Sultan Ahmed gitmişti Üsküdar'a,
    Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.

    Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,
    Görünce edebinden, hız ile yere indi.

    Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,
    Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.

    Allah'ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,
    Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,

    Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,
    Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.

    Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,
    Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:

    "Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,
    Mübârek ellerini, uzatarak ileri,

    Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ
    Buyurmuştu:"Sultanlar, yürüsün rikâbında."

    Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,
    Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye."

    Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,
    Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî
    Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.





    HÜDÂYÎ YOLU

    Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,
    Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,

    Temel atma gününde, âlimler toplandılar,
    Kur'ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.

    Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,
    Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.

    Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,
    Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.

    Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,
    Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.

    Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,
    Üstâdı Hüdâyî'yi, çağırdı birisiyle.

    Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,
    Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,

    Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalga var,
    Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.

    Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,
    Geçtiler selâmetle, Sarayburnu'na kadar.

    Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,
    Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.

    Onun bindiği kayık, Allah'ın izni ile,
    Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.

    Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,
    Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.

    Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu'na,
    O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.

    Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,
    Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.

    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -1- 23/04/2000



    Hüccetül İslâm...


    Büyük İslâm âlimi, müctehid ve imamdır,
    Her fende söz sahibi ve hüccetül İslâmdır.


    Bu âlim, Tus şehri nin Gazal nahiyesinde,
    Doğdu Binellisekiz milâdi senesinde.


    Yaşı Ellibeş iken, yine bu mübarek zât,
    Tus ta binyüz onbir de, eyledi Hakk a vuslat.


    İlk defa Tus şehrinde, başladı tahsiline,
    Sonra Gürcan a gidip, ilim aldı üç sene.


    Gürcan dan ayrılıp da Tus a geri dönerken,
    Bir grup yol kesici, önüne çıktı birden.


    Para ve eşyasıyla birlikte eşkıyalar,
    Ders notlarını dahi, alıp uzaklaştılar.


    Arkalarından gidip, yalvardı ki ihlâsla;
    (O notlar işinize yaramaz sizin asla.


    Ben o ilimler için, eyledim terk-i diyar,
    Nice sıkıntılara oldum hem de giriftar.


    Üç senede topladım hem de o ilimleri,
    Ne olur, o notları almayın, verin geri.)


    Eşkıyanın reisi o notları vererek,
    Şöyle dedi İmama, biraz gülümseyerek:


    (Bu nasıl ilimdir ki, bağlıdır bu notlara,
    Peki, nasıl maliksin sen bu malumatlara?


    Bunlar elden gidince, boş bulursan kendini,
    Nasıl iddia edersin, bunları bildiğini?)


    Eşkıyanın bu sözü, ona çok etti tesir,
    Gidince, o notları ezberledi hep bir bir.


    Sonra da Nişabur da tahsile etti devam,
    Bilcümle ilimleri öğrenip etti tamam.


    Selçuklu devletinin, veziri Nizâmülmülk,
    Duydu ki, Nişabur da bir âlim var, çok büyük.


    Bağdat a davet etti, acele kendisini,
    Verdi ona medrese baş müderrisliğini.


    Bugünkü tabir ile, Nizamiyye adında,
    Bir üniversiteye rektör oldu ânında.


    O devrin alimleri, cümle erkan ve eşraf,
    İlmî üstünlüğünü ettiler hep itiraf.


    O zaman Avrupa da vardı ki filozoflar,
    Dünyayı tepsi gibi düz zannederdi onlar.


    İmam, müsbet ilimle reddedip derhal bunu,
    İspat etti düz değil yuvarlak olduğunu.


    Akıllı zannedilen, nice filozofların,
    Allahı inkâr eden, o sefih insanların,


    O iddialarını çürüterek evvela,
    Ahmak olduklarını ispat etti pek âlâ.


    Felsefe dedikleri gülünç bilgilerini,
    İlim ile nakzedip, rezil etti hepsini.


    Bunun için Gazâli bir filozof değildir,
    O, dinde bir Müctehid bir İslâm âlimi dir.



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -2- 24/04/2000



    Bin kitap!..


    Bağdat ta baş müderris idi hem bu büyük zat,
    Bir ara istedi ki, eylesin terk-i Bağdat.


    Düşündü ki, Bu kadar ilimler tahsil ettim,
    Lâkin bilmiyorum ki, halis midir niyetim?


    Allah için değilse, edindiğim ilimler,
    Sonunda helakime sebep olabilirler.


    Niyetimde az dahi, dünya hırsı ve şöhret,
    Var ise, benim için, bu olur bir felaket


    Bu türlü düşünceler geldiğinde içine,
    Ders verirdi tam üçyüz ilim talebesine.


    İmam ın düşüncesi sezilince Bağdat ta,
    Buna mani oldular, eşraftan çok zevat da.


    Bütün devlet erkânı, talebe ve cümle halk,
    Dediler ki, (Gitmeyin, bizleri bırakarak.)


    Lâkin o kararlıydı, gitmek için büsbütün,
    Haccı bahane edip, Bağdat tan çıktı bir gün.


    Onbir sene sürünce, bu inziva hayatı,
    Tamamlandı nihayet, manevi kemâlâtı.


    Zahirî ilimlerde, eşsiz iken bu sefer,
    Tasavvuf yolunda da, aldı çok mertebeler.


    Hem zâhir, hem bâtında, kâmil oldu nihayet,
    Sonra memleketine eyledi artık avdet.


    Zira feyiz aldığı gönül ehli kişiler,
    Kendisine bu yolu işaret eylediler.


    Dediler ki; (Uzlette, kendine fayda vardır,
    Lâkin ilim neşrinde, faide umûmadır.


    Kendini düşünenden, zira bizim dinimiz,
    Gayriyi düşüneni, tutar üstün ve aziz.)


    O da bu nasihatı candan kabul ederek,
    Döndü ilim neşrine, uzleti terk ederek.


    Yaşı elli olmuştu, geriye döndüğünde,
    Artık Tus ta geçirdi, bakiye ömrünü de.


    Vefat edene kadar, durmadan çalışarak,
    Bin kitap telif etti, hiç durmadan yazarak.


    Yazdığı kitapların, sayfa yekûnu eğer,
    Ömrüne bölünürse Onsekiz sayfa eder.


    İhyâ-yı Ulum ile bir Kimyâ-yı Seâdet ,
    İlmini göstermeye, eder, yalnız kifayet.


    Ve hatta bu mevzuda, demiştir ki âlimler,
    Sırf İhyâ-yı Ulumu, bir gayri müslim eğer,


    Severek çevirirse, sayfalarını bir bir,
    Onun bereketiyle, imanla şereflenir.


    Dokuzyüz ellidokuz miladi senesinde,
    Vukua gelmiş idi, bunun tecrübesi de.


    Dört Alman ordinaryüs profesör o zaman,
    İmâm-ı Gazâli nin alıp kitaplarından,


    Okumak suretiyle, nûr dolup kalplerine,
    Dördü de girmişlerdi hemen İslâm dinine.



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -3- 25/04/2000



    Rüyadaki sopa...


    Bir kimse var idi ki, Ebül Hasen adında,
    Hatırı sayılır bir kimseydi zamanında.


    İmâmı Gazâli nin İhyâ-yı Ulûm unu,
    Bir gün biraz okuyup, beğenmedi pek onu.


    Zira kendine göre, yanlış vardı içinde,
    Yakmayı tasarladı, bunların hepsini de.


    O kitaptan ne kadar varsa o mahallede,
    Söyledi ki, Toplansın cümlesi bir mahalde.


    Aynı gün, hanelerden kitaplar toplanıldı,
    Ve bir Cuma gününde, bir mahalle yığıldı.


    Ertesi gün hepsini yakacaklardı ki tam,
    O gece yattığında, rüya gördü o imam.


    Hem namaz kıldırdığı camiiden içeri,
    Girince gördü birden, hazreti Peygamberi.


    Hazreti Ebû Bekir ve hazreti Ömer de,
    Resulün huzurunda, otururlardı yerde.


    İmâmı Gazâli de, ayakta duruyordu,
    Ve İhyâ-yı Ulûmu elinde tutuyordu.


    Onu, Resulullaha göstererek uzaktan,
    Dedi; (Yâ Resulallah, davacıyım şu zattan.


    Zira yakmak istiyor, benim şu kitabımı,
    Güya bulmuş içinde, bir kusur ve hatamı.


    Siz de tetkik buyurun, bu kitabı Efendim,
    Eğer hata var ise, dâvâmdan vaz geçeyim.


    Yoksa, niçin yakacak o benim kitabımı,
    O zaman bu adamdan alın benim hakkımı.)


    Resulullah, kitabı baştan tâ sona kadar,
    Mütalaa buyurup, sonunda verdi karar.


    Buyurdu ki; (Vallahi, bu, çok güzel kitaptır,
    Hepsi doğru ve iyi, hata yok tek bir satır.)


    Sonra da uzatarak Ebû Bekr ve Ömer e,
    Buyurdu ki; (Siz dahi, tetkik edin bir kere.)


    Onlar da inceleyip, o İhyâ-yı Ulûmu,
    Ve tasdik ettiler ki, Doğrudur bil-umûmu.


    O zaman Resulullah buyurdu; (Öyle ise,
    Soyun şu kimseyi de, kalmasın üst elbise.


    İftira edenlere vuruluyorsa nasıl,
    Buna dahi vurun ki, cezası budur asıl.)


    Bu emir gereğinde, hemen Ebul Hasen i,
    Getirip çıkardılar, önce elbisesini.


    Resulün emri ile, başladılar vurmaya,
    Lâkin beşincisinde, Sıddîk girdi araya,


    Dedi: (yâ Resulallah, affedin bu kişiyi,
    Zira yanıldığından yapmış idi bu işi.)


    İmâm-ı Gazâli ye sordu Resul-i zişan;
    O dahi buyurdu ki, (Affettim ben de şu an.)


    Uyandı Ebül Hasen, sabah kan ter içinde,
    Ve hemen tövbe etti, bunun neticesinde.



    İmâm-ı Gazali rahmetullahi aleyh -4- 26/04/2000



    Âhiret sultanlığı


    Sultan Sencer vardı ki, Gazâli zamanında,
    Altmış sene kalmıştı padişahlık tahtında.


    Dinine bağlı olup, severdi âlimleri,
    Kendi de ilim ile uğraşırdı ekseri..


    İmâm-ı Gazâli yi birçok çekemeyenler,
    Onu, Sultan Sencer e, şikâyet eylediler.


    O dahi haber salıp, İmâma birisiyle,
    Görüşmek isteğini bildirdi kendisiyle.


    Lâkin O, bu davete icabet etmeyerek,
    Mazeret beyan etti, bir mektup göndererek.


    Sultana o mektupta yazdı ki (Cenabı Hak,
    Seni, iyi işlerde eylesin hep muvaffak.


    İhsan etsin sana hem, âhiret sultanlığı,
    Ki hiçtir ona göre, dünya padişahlığı.


    Bu dünya saltanatı, geçicidir, fanidir,
    O da birkaç seneden daha fazla değildir.


    Hem sonra bu dünyanın var mıdır ki kıymeti,
    Sultanlığının dahi olsun ehemmiyeti.


    İnsan sahip olsa da, bütün dünya mülküne,
    Onunla öğünmeğe değer mi dünya yine.


    Öyleyse gönül verme sen bu Dârül gurur a,
    Ebedi sultanlığa gönül ver, onu ara.


    Bu saadete ermek, çok güç ise de, lâkin,
    Sana göre kolaydır, sultan olduğun için.


    Hadiste buyuruldu; Bir günlük bir adalet,
    Altmış yıllık tâatten üstündür daha elbet


    Herkesin Altmış yılda kazanacağı şeyi,
    Bahşetti Allah sana Bir günde kesb etmeyi.


    Dünyanın kötülüğü, açık ve ortadadır,
    Ondan daha ortada ve âşikâr ne vardır?


    Şimdi çağırırsınız beni sarayınıza,
    Lâkin arz edeyim ki, halimi zatınıza,


    Ben Elliüç senelik bir ömür sürdüm ki tam,
    Bunun da Kırk senesi ilimle geçti tamam.


    Sonra ben Melikşah ın yanında yirmi sene,
    Bulundum ve gayetle, yakındım kendisine.


    Çok ilgi ve iltifat gördüm kendilerinden,
    Görmediğim kalmadı, dünya nimetlerinden.


    Fakat şimdi hepsini terk ettim seve seve,
    Ahdim var, Sultanların yanına gitmemeğe


    Kabul edilir ise, eğer bu mâzeretim,
    Lütfetmiş olursunuz, bozulmaz eski ahdim.


    Kabul olunmazsa da, sizindir emir ferman,
    Geleyim yanınıza, bozup bu ahdi hemen.)


    Sultan cevap yazdı ki; (Olmazsa size zahmet,
    Teşrifiniz nimet ve şereftir bize elbet.)



    İmâm-ı Gazâli rehmetullahi aleyh -5- 27/04/2000



    İki vâiz bıraktım


    Sultan Sencer, İmâmı saraya etti davet,
    O da kabul ederek, etti buna icabet.


    Girince, sultan onu karşıladı ayakta,
    Kucaklayıp tahtına oturttu onu hatta.


    İmam dahi oturdu, Besmele söyleyerek,
    Buyurdu ki: Herkese nasihat etmek gerek.


    Ve lâkin insanlara nasihat etmek için,
    Risalet kaynağından alınır ruhsat, izin.


    Resulullah buyurdu; (Bir susan, bir konuşan,
    İki nasihatçıyı, bıraktım size şu an.


    Bunlardan birincisi Ölüm dür ki, konuşmaz,
    Diğeri Kurân dır ki, konuşup eder vaz.)


    Susan vaiz diyor ki, lisan-ı hâli ile,
    (İnsanları pusuda beklerim her an böyle.


    Ecelleri gelince, çıkarak o pusudan,
    Âniden yakalarım, vermeden fırsat, aman.)


    Bu hali şimdi görmek isteyen varsa eğer,
    Eski padişahların halini düşünsünler.


    Alparslan ve Melikşah, Çağrı bey nerde hani?
    Şimdi toprak altında, oldular hepsi fani.


    Lisan-ı halleriyle diyor ki şimdi onlar:
    (Gafletle yaşamayın, ey şimdiki sultanlar.


    Biz dahi sizin gibi, bir vakit sultan idik,
    Lâkin, hiç tanımıyor ecel sultan ve melik.)


    Ey sultan, Allah sana bahşetti doğru iman,
    Güler yüz, güzel ahlak ihsan etti sonradan.


    Sultanlık nimetini verdiyse Allah sana,
    Sen de amel yaparak, şükreyle bu ihsana.


    Bu gün sultanlığınla mağrur olma ki zinhar,
    Senden daha kudretli, Sultanlar Sultanı var.


    Daha sonra dedi ki; (Ben oniki senedir,
    Halktan uzaklaşmış ve halen uzletteyimdir.


    Şimdi Nişabur daki ilim medresesine,
    Müderris olmam için, ısrar edilir yine.


    Lâkin arz edeyim ki, şu hususu ey sultan,
    Benim, hak sözlerimi kaldırmıyor bu zaman.


    Bu zamanda hak bir söz söylerse biri eğer,
    Kapı ve duvar bile, aleyhine geçerler.


    Bana söylenenleri rüyada görse idim,
    Karışık rüya, yahut Bu bir kâbustur derdim.


    İmâm-ı Azam a da, söz demişim aleyhte,
    İşte buna tahammül edemem katiyyetle.


    Bunun için siz beni affedin ki tedristen,
    Tus ta, kendi halimle yaşayayım artık ben.)


    Bu hadiseden sonra Tus a döndü o yine,
    Ve iki sene daha hizmet etti bu dine.


    Ellibeş yaşına da girince bu büyük zat,
    Sene Binyüzonbir de eyledi Hakk a vuslat.



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -6- 28/04/2000



    Vefatı...


    Mustafa Bekri diye, bir seyyid var idi ki,
    Mescid-i Nebevinin temizleyicisiydi.


    Bu zat anlatıyor ki, her gece hemen hemen,
    Resul-i kibriyayı, rüyada görürdüm ben.


    Tebessüm buyururdu, her gece gördüğümde,
    Hizmetten memnun diye, seviniyordum ben de.


    Fakat gördüm bir gece, ağlardı Resulullah,
    Onu öyle görünce, üzülüp dedim Eyvah,


    Yoksa bir hizmetimde kusur, mu oldu vaki,
    Acep hangi hizmette, ne gibi hatam var ki?


    O zaman Resulullah dönüp benden tarafa,
    Buyurdu ki; (Kusurun olmadı ey Mustafa.


    İsmi benim ismimden, mübarek, âlim bir zat,
    Vefat etti, işte ben ağlarım ona bizzat.)


    Sonradan öğrendik ki, oradan gelenlerden,
    İmâm-ı Gazali ymiş, o zaman vefat eden.


    Binyüz onbir senesi, Cemazil evvelinde,
    Ondördüne rastlayan, pazartesi gününde.


    Gece sabaha kadar, zikir, fikir, ibadet,
    Yaparak Kuran ı da eyledi çok tilavet.


    Sabah vakti olunca, tazeledi abdesti,
    Sonra yakınlarından, kefenini istedi.


    Öpüp başına koydu, sonra sürdü yüzüne,
    Dedi ki; (Yâ İlahi, emrin baş göz üstüne.)


    Sonra da odasına girdi yalnız olarak,
    Bir daha çıkmayınca, ehli çok etti merak.


    Kapısını açıp da girdiler ki odaya,
    Kavuşmuş büyük imam, Allahü teâlâya.


    Baş ucunda yazılı bir kağıt vardı ancak,
    Ona, şu beyitleri yazmıştı son olarak;


    Ey beni ölmüş görüp, ağlayan ehli beytim,
    Şunu iyi bilin ki, gerçekten ben ölmedim.


    Öldü zannedersiniz siz beni şimdi, fakat,
    Benim için, şu anda başladı asıl hayat.


    Bir Fatiha okuyun, ruhuma bu arada,
    Ben gittim, biliniz ki siz varsınız sırada.


    İmâm-ı Gazâli yi, vasiyyeti üzere,
    Şeyh Ebû Bekr-i Nessac koymuş idi kabire.


    Mezardan çıktığında, gördü ki o ahali,
    Yüzü kül gibi olmuş, değişmiş onun hali.


    Noldu diye sorunca, kendisine insanlar,
    Dedi ki; (Çok acayip bir şey gördüm aşikâr.


    Ben İmam ın nâşını, koyduğumda mezara,
    Çok nurlu bir sağ eli görüverdim o ara.


    Gaibden denildi ki, Bu mübarek imamın,
    Elini, eline koy Seyyid-ül enbiyanın.


    Bunu gördüm gözümle, işittim kulağımla,
    Sonsuz rahmet eylesin, İmama Hak teala.)



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -1- 24/05/2000



    İşe giderken niyet...


    İmâm-ı Gazâli nin Kimyâ-yı seadet nâm,
    Kitabında şunları buyurur yüce imam:


    (Dünya ticaretini yaparken dikkat et ki,
    Zarara uğramasın, âhiret ticareti.


    Sabah evden çıkarken, niyet et Yâ İlâhi,
    Rızkımı temin için, gidiyorum ben dahi.


    Helâl götürmek için, çocuğuma eşime,
    Senin emrine uyup, gidiyorum işime.


    Çalışırken dine de edersen tam riayet,
    Yaptığın dünya işi, olur ayrı ibadet.


    Düşün ki, senin gibi binlerce kimse şu an,
    Senin faiden için çalışıyor durmadan.


    Eğer çiftçi olmasa, fırıncı çalışmasa,
    İnsanlar ne yiyecek, her gün ekmek çıkmasa?


    Dokumacı, demirci, manav, kasap ve berber,
    Düşün ki, senin için hep hizmet etmekteler.


    Eğer onlar olmasa, rahat yaşayamazsın,
    Öyleyse sen bunların herbirine muhtaçsın.


    Madem ki senin için çalışır bunca insan,
    Sen de çalış, boş durma, vaktini etme ziyan.


    İnsanlar bir yolcudur, aynı yere giderler,
    Yolcular birbirine yardım etmelidirler.


    İşte böyle düşünüp, çalışır her Müslüman,
    Gayrinin zararını istemez hiçbir zaman.


    Herkese faideli olmaya eder gayret,
    Bilir ki böyle yapmak, sayılır bir ibadet.


    Hem dünya işlerini yaparken bir Müslüman,
    Beş vakit namazını, kaçırmaz hiçbir zaman.


    Zira Allah buyurur, Mal ve çocuklar, sakın,
    Rabbinizi anmaktan, sizi alıkoymasın.


    Önceki Müslümanlar çok titizlerdi bunda,
    Camiye koşarlardı ezan okunduğunda.


    Demirciler vardı ki, döverken demirleri,
    Ezanı işitseydi, bırakırdı dövmeyi.


    Çekici havadaysa, vurmazdı onu daha,
    Yerde ise kaldırmaz, koşarlardı namaza.


    Terziler var idi ki, soktuğunda iğneyi,
    Ezanı işitseydi, çekmezdi onu geri.


    Yani ne halde ise, kalırlardı o halde,
    İtina ederlerdi, namaza fevkalade.


    Çünkü bilirlerdi ki, herkese Farzdır namaz,
    O vakitte namazdan daha mühim iş olmaz.


    Ahiret işlerine, verince böyle kıymet,
    Allah dahi onlara, verirdi çok bereket.


    Halbuki ehemmiyet vermeselerdi dine,
    Kazançları daha çok olmazdı elbet yine.


    Üstelik de Allah a olurlardı isyankâr,
    Çok kazansalardı da, neye yarar öyle kâr?)



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -2- 25/05/2000



    En kıymetli sermaye


    İmâm-ı Gazâlinin buyurmuş oldukları,
    Güzel nasihatlardan, şunlardır bazıları:


    ( Şükür , Hakkın verdiği, ne varsa nimet, hayır,
    Onun sevdiği yerde harcayıp kullanmaktır.


    Nimet, Onun rızası dışında harcanırsa,
    ( Küfran-ı nimet olur, Ona karşı bilhassa.


    Musibet gelince de, sabretmek lâzım gelir,
    Çünkü o, senin için belki de bir nimettir.


    Belâların içinde, yoktur ki bir tanesi,
    Olmasın onun sana, gizli bir faidesi.


    Ey insan, Hak teâlâ görür her işimizi,
    Ve bizden iyi bilir, niyet ve içimizi.


    Madem ki Allah bizi biliyor, görüyor hep,
    O halde etmek lazım, Ondan hayâ ve edeb.


    Aklı olan bir kişi, demeli ki nefsine;
    Ey nefsim, fazla uyma heva ve hevesine.


    Çünkü asıl sermayem, ömrümdür bir tek benim,
    Ve bu kısa ömürden başkaca yok bir şeyim.


    Öyle ki, bu dünyada verdiğim her bir nefes,
    Çıkınca, hiçbir şeyle bir daha geri gelmez.


    Bu anlar, bu nefesler, sayılıdır hem dahi,
    Yani ömür gün be gün, azalıyor Vallahi.


    Ebedi seadeti ele geçirmek ise,
    Bu günkü işlerinle ilgili bir hadise.


    Öyle ise ey nefsim, sonsuz seadet için,
    Ne yaptın geçen günler, ne oldu bugün işin?


    Bir şey yapamadınsa bu yolda eğer şu an,
    Var mıdır senin için, bundan büyük bir ziyan.


    Eğer Yarın yaparım diyorsan, aldanırsın,
    Ecel önce gelir de, pişman olup kalırsın.


    Çünkü ölüm, kimseye vakit bildirmemiştir,
    Şu gün, yahut şu zaman gelirim dememiştir.


    Bir şey yapacak isen, çabuk tut ki elini,
    Bilmiyorsun ecelin ne gün geleceğini.


    Hadiste buyurdu ki zira Peygamberimiz,
    Yarın yaparım diyen, helâk oldu biliniz


    O halde şu ânının iyi bil kıymetini,
    Günahları terk edip, tam yap ibadetini.


    Zor geliyor ise de, bunları bugün yapmak,
    Nerden biliyorsun ki, yarın kolay olacak?


    Kabul olan ibadet, vaktinde yapılandır,
    Geciktirmekte ise, itiraz, inat vardır.


    Ey nefsim, sen Allah ın pek âciz bir kulusun,
    Ve Onun her emrini yapmağa da mahkumsun.


    Eğer inanıyorsan, ahkâm-ı diniyyeye,
    Ne lüzum görüyorsun, onu geciktirmeğe.


    Emri geciktirmek de, suçtur halis kul için,
    Öyleyse hep vaktinde olmalı her bir işin.)



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -3- 26/05/2000



    Nefis muhasebesi


    İmâm-ı Gazâli ki müctehid alim bir zat,
    Kimya-yı Seadet te, eder şöyle nasihat:


    (Hak teala Kuranda, buyurdu bir âyette;
    Terazi kuracağım, Mahşer günü elbette.


    O gün asla kimseye zulmedilmeyecektir,
    Herkes ne işlediyse, ortaya gelecektir.


    Zerre kadar olsa da, her ameli muhakkak,
    Mizana koyacağım, meydana çıkararak.


    Bunu haber verdi ki, Mahşer günü gelmeden,
    Her kişi, hesabına baksın henüz ölmeden.


    Zira hazreti Ömer, buyurdu ki: Ey insan,
    Gör kendi hesabını, gelmeden vakt-i mizan.


    İşte bu yüzdendir ki, eski din büyükleri,
    Saydılar bu dünyayı, sanki bir Pazar yeri.


    Kendi nefislerini, koyup Ortak yerine,
    Şirket kurup Şartname yaptılar hemen yine.


    Henüz işe girmeden, dediler ki Ey nefsim,
    Herbiri hazinedir benim her bir nefesim.


    Çünkü o nefeslerden ibarettir sermayem,
    Yani ömrümden başka, bir şeyim yok benim hem.


    Öyle kıymetlidir ki, bu ömür, bu nefesler,
    Zira geçen her ânım, artık geri gelmezler.


    Her nefes alışta da, azalır bu sermayem,
    Halbuki Saadete ermektir benim gayem.


    Öyleyse ticarete başlayalım, vakit az
    Ahiret uzunsa da, ticaret yapılamaz.


    Aman nefsim, dikkat et, yitirme sermayeyi,
    Giderse ne yapsan da, gelmez o tekrar geri.


    Farz et ki ecel geldi, istedin bir gün izin,
    Ve lakin verilmedi, o zaman ne edersin!


    Farz et ki daha sonra verdiler sana onu,
    Düşün şimdi o günün içinde olduğunu.


    Ne yapacak idiysen ey nefsim o son günde,
    Yap onu işte bugün, zira fırsat elinde.


    Cenneti o günde de eğer kazanamazsan,
    Olur mu senin için, bundan büyük bir ziyan?


    Yedi adet kapısı, vardır ki Cehennemin,
    Onlar da yedi adet uzvundur işte senin.


    Sen bunları haramdan korumaz isen şayet,
    Ve onlarla Allah a yapmazsan çok ibadet,


    Sana ceza veririm, kendine gel ey nefsim,
    Yoksa Cehennemdeki azaplar gayet elim.


    Zira Resul buyurdu, Aklı olan bir insan,
    Ölmeden hesabını görendir zaman zaman.


    Ve ölümden sonraki hayatı düşünerek,
    Kulluğunu yapandır, Allah a şükrederek.


    Nefis asi ise de, nasihat dinler ancak,
    Ona çok tesir eder, istediğini yapmamak.)



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -4- 27/05/2000



    Nefsi kontrol etmek...


    Nefsi her an kontrol altında tutmalıdır,
    Ondan bir lahza bile, gafil olmamaldır.


    Eğer bakılırsa, nefis kendi haline,
    Acele dönmek ister, kendi şehvetlerine.


    Tenhada da günahtan kaçmalı ki muhakkak,
    Herşeyi görüyor ve biliyor Cenabı Hak.


    İnsanların sadece dışını görürüz biz,
    Lâkin içlerini de, görür elbet Rabbimiz.


    Buna kavi olarak inanırsa bir kişi,
    Edebli, düzgün olur, her niyeti ve işi.


    Zaten inanmayanın, imanı yok demektir,
    İnanarak isyan da, ne büyük bir cürettir.


    Zira Cenab-ı Allah, buyurur ki: Ey insan,
    Bilmiyor musun seni, görüyorum her zaman.


    Biri Resulullah a dedi; (Çoktur günahım,
    Şimdi tövbe edersem, affeder mi Allahım?)


    Affeder buyurunca, dedi, (Yâ Resulallah,
    Ben onları işlerken, görüyor muydu Allah?)


    Görüyordu deyince, bir Eyvâh dedi o an,
    Ve yıkılıp can verdi, budur hayâ ve iman.


    Hadiste buyurdu ki yine Peygamberimiz,
    (Allah ı görür gibi ibadet eyleyiniz.


    Siz görmüyorsanız da, görmektedir O sizi,
    Sizden iyi biliyor, O sizin içinizi.)


    Allah ın gördüğüne inanan bir Müslüman,
    Asla yapabilir mi Ona günah ve isyan?


    Büyüklerden birisi, talebesi içinden,
    Birini daha fazla severdi cümlesinden.


    Diğer talebeleri, buna üzülürlerdi,
    Niçin onu daha çok seviyor ki ? derlerdi.


    Üstadları onların böyle düşündüğünü,
    Anlayıp herbirine bir kuş verdi bir günü.


    Dedi ki; (Bu kuşları, alın şimdi hepiniz,
    Kimsenin görmediği yerde kesip geliniz.)


    Gidip tenha bir yerde, kesip geldi herbiri,
    Lakin o, hiç kesmeden getirdi kuşu geri.


    Hemen sual etti ki, hoca o talebeye;
    (Sen ne için kesmeden, alıp geldin geriye?)


    Dedi ki; (Bulamadım, öyle tenha bir yeri,
    Zira Cenab-ı Allah görüyor her yerleri.)


    Diğer talebeleri duyunca bunu ondan
    Onun üstünlüğünü anladılar o zaman.


    Cüneyd-i Bağdadiye, bir genç gelip bir ara,
    Dedi; (Çok bakıyorum, kadınlara, kızlara.


    Hiç koruyamıyorum, gözümü nâmahremden,
    Ne ile kurtulurum, acaba ben bu halden?)


    Buyurdu: (Sen onları görmenden daha fazla,
    Düşün ki, seni her an görüyor Hak teala.)



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -5- 28/05/2000



    Nefsi hesaba çekmek


    Nefse karşı yapacak üçüncü bir iş vardır
    O da, her bir amelden, ona Hesap sormaktır.


    Her gün akşam yatarken, o günkü işler için,
    Nefsine sormalı ki, Bunu niçin işledin?


    İnsan, iş ortağına aldanmaması için,
    Nasıl hesaplaşırsa onunla peşin peşin,


    Nefse karşı daha da uyanık olmalıdır,
    Çünkü nefis hileci, hain ve yalancıdır.


    Kendi arzularını sana iyi ve güzel,
    Gösterip yaptırmaya çalışır pek mükemmel.


    Onun için her şeyi, ona sual etmeli,
    Bu işi ne niyetle, niçin yaptın? demeli.


    Zararlı, fena bir iş yapmışsa o gün eğer,
    Ona bir ceza verip, ödetmek icab eder.


    İbni Samed , âlim ve büyüklerden bir zattı,
    Altmış yıllık ömrünün, bir hesabını yaptı.


    Yirmibirbin altıyüz gün idi geçen hayat,
    Bu rakamı görünce, şaşırdı birden o zat.


    Derin bir âh ederek, dedi ki o gam ile,
    Her gün en az bir günah işlemiş olsam bile,


    Yirmibirbin altıyüz günah eder bu ceman,
    Ben nasıl kurtulurum, bu kadar çok günahtan?


    Hem de öyle günlerim oldu ki benim eyvâh,
    İşlemiştim bir değil, yüzlerce hatta, günah.


    O halde yüzbinlerce günah oldu şu anda,
    Öyleyse benim halim ne olacak mizanda?


    Yıkıldı sonra yere, düşünerek o bunu,
    Halk gelip baktılar ki, teslim etmiş ruhunu.


    Lâkin herkes günahı böyle dert etmiyorlar,
    Yani kendilerini hesaba çekmiyorlar.


    Bir tane kum koysaydı, odaya her günahta,
    Birkaç sene içinde, dolardı kumla oda.


    Omuzlarımızdaki vazifeli melekler,
    Her bir günahımızı, tek be tek kaydederler.


    Bir günaha bir lira isteselerdi bizden,
    Malımızın tamamı, giderdi elimizden.


    Halbuki arada bir, hem de pek gaflet ile,
    Bir iki Sübhanallah diyecek olsak bile,


    Tesbih alır ve sayar, onu hesab ederiz,
    Sonra da Ben şu kadar şunu söyledim deriz.


    Hazreti Ömer Faruk, buyurdu ki: Her insan,
    Tartmalı kendisini gelmeden vakt-i mizan.


    Her akşam kamçı ile vurarak kendisine,
    Ne için böyle yaptın? der idi hep nefsine.


    Ve derdi ki Ey nefsim, gaflete gelme zinhar,
    Bak emirül müminin diyor sana insanlar.


    Buna layık olmazsan, yazıklar olsun sana,
    Allahtan kork, yahut da hazırlan azabına.)



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -6- 29/05/2000



    Nefse ceza vermek


    İmam buyuruyor ki, Kimya-yı Seadet te,
    (Nefse ceza vermeli, her günahta elbette.


    Hiç affetmemelidir, onun bir hatasını,
    Her günah işledikte, vermeli cezasını.


    Eğer gözyumulursa, daha azar, şımarır,
    Önüne geçilemez tehlikeli hal alır.


    Mesela haram yerse, aç bırakmalı biraz,
    Harama baktı ise, mübaha baktırılmaz.


    Biri, cünüp olmuştu rüyasında bir gece,
    Ve lâkin tembellikten, gusl etmedi hemence.


    Çünkü nefsi dedi ki, Hava soğuk bu vakit
    Sabret, sabah olsun da, o zaman hamama git.


    Nefsi bu vesveseyi verince kendisine,
    Fırladı yatağından, inat için nefsine.


    Gusl edip hem nefsine ceza olsun diyerek,
    İbadetle geçirdi, geceyi sabaha dek.


    Ve dedi ki, Rabbimin emrettiği bir işte,
    Gevşek davranan nefsin cezası budur işte.


    Ebû Talha vardı ki, sahabe-i kiramdan,
    Namaz kılıyor idi, bağ içinde bir zaman.


    O ara güzel bir kuş, gelip kondu yanına,
    Kaç rekat kıldığnı şaşırdı bakıp ona.


    O da kendi kendine dedi ki, Bak ey nefsim,
    Benim dünya malında asla yok bir hevesim,


    Rabbimin huzurunda ederken Ona tâat,
    Ondan gayrı bir şeye edilir mi iltifat?


    Madem ki düşüyorsun sen böyle bir hataya,
    Ben de tasadduk ettim bu bağı fukaraya.


    Biri de anlatır ki babamız uyuyordu,
    O sırada birisi geldi ve onu sordu.


    Ben de Babam uyuyor deyince o kimseye,
    Bu zaman uyunur mu? deyip döndü geriye.


    Merak edip ardından gidince onun biraz,
    Baktım kendi kendine diyor ki, Ey boşboğaz


    Nene gerek gayrinin işine karışırsın,
    Niçin bir başkasının haliyle uğraşırsın?


    Eğer uygun değilse akşama yakın yatmak,
    Zararı ona olur, sana ne be hey ahmak!


    Bugünden itibaren bir sene müddet ile,
    Her gecen uyumadan geçecek ibadetle.


    Temim-i Dâri vardı sahabedendi o da,
    Bir akşam namazını kaçırmıştı uykuda.


    Uyanıp çok üzüldü ve dedi ki nefsine,
    Sana ceza olarak uyku yoktur bir sene.


    Yine Mecma adında, bir kimse vardı ki hem,
    Bir gün bir pencerede kadın gördü namahrem.


    O andan itibaren ahdetti ki o dahi,
    Artık bakmayacağım yukarıya vallahi.



    İmâm-ı Gazali rahmetullahi aleyh -7- 30/05/2000



    Nefs ile mücahede


    Mücahede şudur ki nefse acı, zor gelen,
    Şeyleri yaptırmaktır ona mütemadiyen.


    Mesela namaz kılmak ve her türlü ibadet,
    Tabiatı icabı, zor gelir ona gayet.


    Halbuki dinimizin men ettiği ne varsa,
    Yani ona her günah tatlı gelir bilhassa.


    İşte bu yüzdendir ki, bazı din büyükleri,
    Nefisle uğraşmakta, gitmişlerdi ileri.


    Mesela nefisleri yapsaydı bir kabahat,
    Hemence cezasını verirlerdi kat be kat.


    Ceza olarak ise, ibadet ederlerdi,
    Çünkü nefsi emmare, istemez ibadeti.


    Sahabe-i kiramdan, Abdullah ibni Ömer,
    Bir vakit, cemaate, yetişmeseydi eğer.


    Bir gece uyumadan, yapardı hep ibadet,
    Zira o, kendisine etmişti böyle âdet.


    Sahabeden biri de, bir gün bilâ ihtiyar,
    Bir akşam namazını geciktirdi bir miktar.


    Öyle çok üzüldü ki, buna o mübarek zat,
    İki kölesi vardı, onları etti azad.


    Bunlar, binlercesinden bir iki nümunedir,
    Zira ufacık bir su, deryayı haber verir.


    Nefsin ibadetlerden lezzet alması için,
    Yanında olmalıdır, bir evliya kişinin.


    Onun ibadetlerden zevk, lezzet aldığını,
    Görüp o da zevk ile yapar her yaptığını.


    Zira biri diyor ki, Nefsimde ne zaman ki,
    İbadet ve taatte gevşeklik olsa vâki.


    Bir Allah adamının sohbetine giderim,
    Çıkınca tatlı gelir bana ibadetlerim


    Böyle kâmil bir veli bulunmuyorsa eğer,
    Onların hayatını okumak icab eder.


    Ahmet bin Zerrin vardı gönül ehli, evliya,
    Hep önüne bakardı bu kişi ekseriya.


    Sebebini sordular, dedi ki Cenab-ı Hak,
    İbretle bakmak için, gözleri eyledi halk.


    Zerreden Arşa kadar, herşey nasıl muntazam,
    Karışık hiçbir şey yok, bu ne âhenk, ne nizam.


    Bu muazzam sanata, bu sonsuz kâinata,
    İbretle bakılmazsa, olur büyük bir hatâ.


    Her zerre, bir mabudun varlığını bildirir,
    Ve her şey, o Allah ın emriyle oluverir.


    Tâbiinden Alkame adında bir zât vardı,
    Nefsi ile çok fazla mücahede yapardı.


    Dediler ki, Efendim, acaba ne ki sebep,
    Nefsinizle bu kadar uğraşıyorsunuz hep?


    Buyurdu ki; Nefsimi çok fazla sevdiğimden,
    Kurtarmak istiyorum, onu nâr-ı cahimden.



    İmâm-ı Gazali rahmetullahi aleyh -8- 31/05/2000



    Nefsi azarlamak!..


    Bu Nefs-i emmâre ki, kaçar hep iyilikten,
    Koşar kötülüklere, hoşlanır tembellikten.


    Saadete ermeğe büyük engel kendidir,
    Yani kendi gafleti, kendi cahilliğidir.


    Bazen tatlı sözlerle, nasihat eylemeli,
    Bazen de sert söyleyip, haddini bildirmeli.


    Demeli ki; (Ey nefsim, akıllıyım diyorsun,
    Sana ahmak diyene, darılıp kızıyorsun.


    Halbuki senden ahmak kim var ki şu cihanda,
    Ömrünü boş şeylerle geçirirsin şu anda.


    Sen şuna benzersin ki Katil olmuş bir adam,
    Polisler tarafından aranıyor durmadan.


    Bilir ki yakalanıp, hemen idam edilir,
    O yine zamanını eğlenceyle geçirir.


    Ey nefsim, şunu bil ki ecel âni geliyor,
    Cennet ve Cehennemden biri seni bekliyor.


    Ne mâlum biraz sonra, ecelin gelmeyecek,
    Bugün gelmese bile, elbet bir gün gelecek.


    Çünkü ölüm, kimseye vakit bildirmemiştir,
    Gece gündüz, erken geç gelirim dememiştir.


    Eğer hazır değilsen, ne için duruyorsun,
    Ne ahmaksın ey nefsim, Sana yazıklar olsun


    Senin halin benziyor, şu çocuğun haline,
    Talebedir ve lâkin çalışmaz derslerine.


    Zanneder ki hepsini öğrenirim bir anda,
    Lâkin günü gelince, kaybeder imtihanda.


    Eğer hafif görürsen, Allah ın azabını,
    Bir kibrit alevine yaklaştır parmağını.


    Bir zerrecik ateşe bak dayanamıyorsun,
    Cehennem ateşini sen ne zannediyorsun?


    Oradan bir Kıvılcım dünyaya gelse eğer,
    Onun hararetinden bu dünya erir, biter.


    Sonra buyuruyor ki kitabında Rabbimiz;
    Bazı günahkarlara, biz azab ediciyiz.


    Bunu bildiğin halde, kendine gelmiyorsun,
    Biraz utan ey nefsim, Sana yazıklar olsun.


    Eğer ki O rahimdir, O kerimdir diyorsan,
    Affeder ümidiyle günaha giriyorsan,


    Bil ki mahluklarına çok ise de şefkati,
    Lâkin azabının da pek fazladır şiddeti.


    Belki diyeceksin ki, İnanırım bunlara,
    Lâkin gelemiyorum, fazla sıkıntılara.


    Fakat bu sıkıntılar, çok olsa da nihayet,
    Âhiret sıkıntısı yanında hiçtir elbet.


    Eğer dayanamazsan, bu az sıkıntılara,
    Nasıl dayacaksın mahşerde olanlara?


    Bunları bile bile günaha giriyorsun,
    Kendine gel ey nefsim, Sana yazıklar olsun



    İmâm-ı Gazâli rahmetullahi aleyh -9- 01/06/2000



    Sana yazıklar olsun!


    Ey nefsim, kış gelmeden odun kömür alırsın,
    Kışın soğuklarına, böyle hazırlanırsın.


    Halbuki Cehennemde Zemherir soğuğu var,
    Hiç kalır buna göre, dünyadaki soğuklar.


    Tedbir alıyorsun da, kış için çok önceden,
    Âhireti ne için düşünmezsin ölmeden?


    Yoksa sen âhirete iman etmiyor musun?
    Allah tan kork ey nefsim, Sana yazıklar olsun


    Sonra tövbe ederim diye düşünüyorsan,
    Ölüm âni gelir de, olursun sonra pişman.


    İstiğfar edeceksen, bu günden etmelisin,
    Yarına bırakma ki, belki ölebilirsin.


    Bu ömrün kıymetini ne için bilmiyorsun,
    Biraz düşün ey nefsim, Sana yazıklar olsun


    Zannetme ki Allah ı kızdırıyor günahın,
    Azabı bu sebepten yapıyor sanma sakın.


    Seni yakacak olan o Ateş kendindedir,
    Süfli şehvetlerinden meydana gelmektedir.


    İçindeki ateşle kendini yakıyorsun,
    Öyle ise ey nefsim, Sana yazıklar olsun


    Dünya nimetlerinden, bir gün ayrılacaksın,
    Ve firak ateşiyle tutuşup yanacaksın.


    İstediğin şeyi sev, bir gün elbet yok olur,
    Ayrılık ateşi de sevgin kadar çok olur.


    Sen bu hakikatleri hiç mi düşünmüyorsun?
    Kendine gel ey nefsim Sana yazıklar olsun


    Niçin sarılıyorsun dünya mal ü mülküne?
    Bu dünyanın tamamı senin olsa hükmü ne?


    Zira buna Rabbimiz Sinek kanadı kadar,
    Bir kıymet vermiyor ki, öyleyse neye yarar?


    Hani zenginliğiyle mağrur Karun ve Hâman,
    Şimdi acep onları var mı hiç hatırlıyan?


    Halbuki bu dünyadan, nasibin azdır senin,
    Onlar da azalmakta, bozulmakta gün be gün.


    Bunlar için Cenneti fedâ mı ediyorsun?
    Biraz utan ey nefsim Sana yazıklar olsun.


    Müslümanım diyorsun, bilmiyorsun dinini,
    Öğrenmedin namazın, farzını sünnetini.


    Ahlâkın iyi değil ve kötü huyların var,
    Günahların Dağ gibi, etmiyorsun istiğfar.


    Çocuğunu döversin, hanımını üzersin,
    Bunların haklarını bilmem nasıl ödersin?


    Bak, önünde ölüm var, ahiret var, hesap var,
    İnsanları bekliyor, Cehennemde azablar.


    Artık bırak gafleti, yoksa pişman olursun,
    Allah tan kork ey nefsim, Sana yazıklar olsun...
    Şiirlerle Menkibeler
    HİLÂFETİ ALDINIZ

    Yavuz Sultan Selîm Han, Muhammed Bedahşîyi,
    O zaman iki defa, ziyâret, eylemişti.

    Ve ilk ziyâretinde, hiç konuşma olmadan,
    Edep ile oturup ayrıldı huzurundan.

    Bedahşî hazretleri, bir şey söylemeyince,
    O da, önüne bakıp, sükût etti öylece.

    Zîrâ onun bir velî, olduğunu bilirdi,
    Huzûrunda konuşmak, edebe mugâyirdi.

    Sultan, ikinci defa, ziyârete gidince,
    Bedahşî hazretleri, buyurdu ki şöylece;

    Sultânım, ikimiz de, şu anda Rabbimizin,
    Seçilmiş kullarından, sayılırız ve lâkin,

    Hepimizin boynunda, bir kulluk bağı var ki,
    Allah'ın huzûrunda, sorumluyuz inan ki.

    Buyurulduğu gibi, Kurânda, bir âyette;
    Emâneti, yer ve gök alamadığı hâlde,

    Onu yüklenmiş olduk, bizler insan olarak,
    Zordur bu ağır yükü, hakkı ile taşımak.

    Saltanat işini de, alıp siz üstünüze,
    Bir yük daha kattınız, bu ağır yükünüze.

    Saltanat üzerine, hilâfet de aldınız,
    Bu çok ağır sıkleti, daha da arttırdınız.

    Bu yükü, ne yer, ne gök ve ne de dağlar çeker.
    Ve lâkin Hak teâlâ, size çok yardım eder.

    Siz öyle mânevî bir; kuvvete sahipsiniz,
    Ondan yeteri kadar, fâidelenirsiniz.

    Yavuz Sultan Selim Han, dinledi edeb ile,
    Karşılık söylemedi, bir tek kelime bile.

    Sonra izin isteyip, ayrıldı huzûrundan,
    Onun bu edebine, hayret edip vüzerân,

    Dediler ki: Sultanım, siz yalnız dinlediniz,
    Hikmeti ne idi ki, bir şey söylemediniz?

    Dedi ki: Biz dünyânın sultanıyız ve lâkin.
    Muhtâcız himmetine böyle yüksek zâtların.

    Büyükler konuşurken, söze karışılır mı?
    Küçüğün konuşması, edebe yakışır mı?

    Bulunduğumuz makam, edeb makamı idi,
    Orada bize yalnız, sükût etmek düşerdi.





    YETİŞ EY HOCAM!

    İcâzetini verip, talebeden birine,
    Gönderdi hizmet için, kendi memleketine.

    Hâce Muhammed Sıddîk, adlı bu talebesi,
    Gidip, Allah yoluna, dâvet etti herkesi.

    Lâkin özlediğinden, pek fazla üstâdını,
    Ziyâret maksadiyle, yaptı hazırlığını.

    Sonra ata binerek, yola çıkıp giderken,
    At ürküp, kendisini, düşürdü üzerinden.

    Ve hem de bir ayağı, takıldı üzengiye,
    Başladı hayvan onu, yerde sürüklemeye.

    Etraf da ıssız olup, kimsecikler yoktu pek,
    Nerdeyse ölecekti, yerde sürüklenerek.

    Çâresizlik içinde, kapadı gözlerini,
    İstedi üstâdının, yardım ve himmetini.

    Allah ın izni ile, ey hocam, yetiş hemen,
    Çok zor bir durumdayım, kurtar beni bu hâlden.

    Kalbinden geçirince, hemen bu murâdını,
    O, bir anda yetişti ve durdurdu atını.

    Takılan ayağını, atın üzengisinden,
    Çıkarıp halâs oldu, ölüm tehlikesinden.

    Ayağa kalktığında, düşündü ki o ilkin:
    Teşekkür eyliyeyim, hocama, bu iş için.

    Ve lâkin göremedi, onu kendi yanında,
    Zirâ o, göz önünden kaybolmuştu ânında.

    Aynı zât anlatır ki, hocamın derslerine,
    Muntazaman gittiğim, günlerde bir gün yine,

    Âile efrâdımı, ziyaret etmek için,
    Memlekete gitmeye, hocamdan aldım izin.

    Hazırlığımı yapıp, yola çıktım nihâyet,
    Sonra bir su yanında, mola verdim bir müddet.

    Bir insan boyundan da, derindi hem de o su,
    Gömleğimi çıkarıp, yıkamak ettim arzû.

    Ve lâkin birden bire, ayaklarım kayarak,
    Düştüm suyun içine, yüzü koyun olarak.

    Suda yüzmesini de, mâlesef bilmiyordum.
    Beni bu vaziyetten, kim kurtarır? diyordum.

    Böyle çok zor durumda, kalınca en nihâyet,
    Yine ben üstâdımdan, istedim, yardım medet:

    Allah'ın izni ile, çabuk yetiş ey hocam,
    Yoksa bu su içinde, az sonra boğulacam.

    Ben böyle düşünürken, üstâdım geldi birden,
    Beni, sudan çıkarıp, kayboldu göz önünden.

    Yolculuk yapıyordum, bir gün yine sahrada,
    Susuzluk tesîriyle, otururdum arada.

    Yürüyecek tâkatim, kalmadı en nihâyet,
    Hattâ yoktu etrafta, sudan eser, işâret.

    Ne yapacağım diye, düşünürken böyle ben,
    Baktım, yine üstâdım, teşrîf etti âniden.

    Beni tutup, bir suyun, başına götürerek,
    Bekledi baş ucumda, kendime gelene dek.

    O sudan kana kana, içip döndüm ben geri,
    Baktım yine üstâdım, terk eylemiş bu yeri.


    EN KIYMETLİ İŞ

    Muhammed bin Sûka ki, Tâbiîni izâmdan,
    Cömertliğiyle meşhur, İslâm ulemâsından.

    Dünyâdan tam kesilip, Rabbine yönelmişti,
    Kendini tamâmiyle, ibâdete vermişti.

    O kadar çok ibâdet, ederdi ki her gün de,
    Bundan daha fazlası, yapılmazdı bir günde.

    Sen yârın öleceksin, denseydi kendisine,
    Tâatını arttırmak, mümkün değildi yine.

    Dediler: Farzdan sonra, en kıymetli iş nedir?
    Buyurdu: Bir mümini, sevip sevindirmektir.

    Kendisinden nasîhat, isteyen bir insana,
    Buyurdu: Çok konuşmak, çok zarar verir sana.

    İhtiyâç haricinde, fazla konuşmayınız,
    Böylece âhirette, pişmanlık duymayınız.

    Zîrâ hergün, kirâmen-kâtibîn melekleri,
    Yazar konuştuğumuz, bütün kelimeleri.

    Yârın mahşer gününde, verilir defterimiz,
    Yazılmıştır oraya, söz ve amellerimiz,

    Lüzûmsuz, mâlâyânî, sözlerimiz çok ise,
    Nasıl cevap veririz, o gün biz Rabbimize?

    Eğer azâb ederse, birine cenâb-ı Hak,
    O kişi, o azâba, müstehaktır muhakkak,

    Hak teâlâ birine, bir dünyâlık verirse,
    O da bu dünyâlığa, kalbinden sevinirse,

    Lâkin ibâdetinde, olunca bir fazlalık,
    Buna sevinmez ise, azâba olur lâyık.

    Ve yine dünyâlığı, azalsa bir kimsenin,
    O kişi de kalbinden, üzülse bunun için,

    Lâkin onun dîninde, noksanlık olur ise,
    Üzülmezse, azâba, lâyık olur o kimse.



    SEVDİĞİNE KAVUŞMAK

    Dokuzuncu asırda, yetişen evliyâdan,
    Biri dahi Muhammed Şüveymî'dir o zaman.

    Bu zât, talebesine, der idi ki her derste:
    Hâtırlayın Allah'ı, her an ve her nefeste.

    Eğer unutmazsanız. Rabbinizi hiç bir ân,
    Kurtarır O da sizi, cümle sıkıntınızdan.

    Bir gün biri gelerek, bu velînin yanına,
    Dedi Sıkıntıdayım, yardım et lütfen bana.

    Bu kimse bir kadınla, evlenmek istiyordu,
    Kadın ise aksine, bunu istemiyordu.

    Şüveymî hazretleri, gösterip bir odayı,
    Buyurdu ki: Şuraya gir ve kapat kapıyı.

    O kadının ismini, söyle devâm üzere,
    Murâdın tez zamanda, hâsıl olur bu kere.

    O kimse Peki deyip odaya girdi nâçar,
    O kadının ismini söyledi tekrar tekrar.

    Öyle ki, gece gündüz, yemek de yemiyordu,
    O kadının, ismini hep tekrar ediyordu.

    Birkaç gün geçmişti ki, hadise üzerinden,
    O kadın bir gün gelip, kapıyı çaldı birden.

    Açmadan sordu o da; Siz kimsiniz? diyerek,
    Kadın, kapı dışında, seslendi sevinerek.

    Dedi ki: Ben falanca, kadınım beni dinle,
    Bil ki ben, evlenmeye, râzı oldum seninle.

    O ânda o kimseye, erişti bir hidâyet,
    Kadınla görüşmeyip, teklifini etti red.

    Dedi: Şâyet bir kişi, severse birisini,
    Madem ki kavuşuyor, çok söylerse ismini.

    Ben niçin insanlarla böyle meşgûl olurum.
    İsmini söyleyerek Rabbime kavuşurum.

    O günden îtibâren, o kişi gündüz gece,
    Allah ın zikri ile meşgûl oldu böylece,

    Beş gün geçmiş idi ki, görüldü tesirleri,
    Kalp gözü açılarak, oldu kâmil bir velî.





    HAKİKİ HÜKÜMDAR

    Muhammed bin Vâsi ki, Tâbiînden kendisi,
    Ârif-i kâmil olup, devrinin bir tanesi,

    Îtibâr etmez idi, dünyâya zerre kadar,
    İstifâde ederdi, sözlerinden insanlar.

    Biri kader hakkında, bir suâl sordu ona,
    Mezarlığı gösterdi, cevaben o insana.

    Ve buyurdu: Bu konu, geniş bir ilim ister,
    Meşgul değil bununla, şimdi kabirdekiler.

    Demek istemişti ki, bunu soran insana,
    Uğraşma, âhirette, sormazlar bunu sana.

    Kendisini sevenler, geldiler huzûruna,
    Nasılsınız efendim? diye sorunca ona,

    Dedi: Nasıl olayım, belki yakın ecelim,
    Lâkin amelim kötü, pek uzundur emelim.

    Şöyle buyurmuş idi, birine nasihatte:
    Gayret et, pâdişâh ol, dünyâ ve âhirette

    Nasıl olur? deyince, buyurdu ki o zaman:
    Bir dileğin olunca, bekleme insanlardan.

    Rabbinden iste yalnız, herkes O na muhtaçtır,
    Böyle olan bir mümin, hakîkî pâdişâhtır.

    Rabbini bilir misin? diye sorduklarında,
    Başını öne eğip, biraz durdu o anda,

    Daha sonra başını kaldırıp, şöyle dedi:
    Onu bilen az söyler, çok olur ibâdeti.

    Derdi ki: İnsanlara, karşı dili korumak,
    Altını korumaktan, daha zordur muhakkak.

    Âhirette, Cennet'e, girmiş olsa bir kimse,
    Orada ağlaması, ne kadar garip ise,

    Cennet'e gideceği, meçhul olan kimsenin,
    Gülmesi de o kadar, gariptir bunun için.

    Öyleleri vardır ki, şöyle idi aynıyla,
    Başını bir yastığa, koyardı hanımıyla.

    Lâkin sabaha kadar, ağlayıp sızlanırdı,
    Yastığı gözyaşından, tamâmen ıslanırdı.

    Yirmi yıl ağlardı da, sessizce geceleri,
    Hanımının bunlardan, olmazdı hiç haberi.

    Yâ Rabbî, bu mübârek insanlar hürmetine,
    Âhirette bizi de, dâhil et Cennetine.



    YAKMAYAN ATEŞ

    Muhyiddîn-i Arabî, zamânında bir kişi,
    Felsefeyle îzâha, çalışırdı her işi.

    Açık mûcizeleri, ederdi o hep inkâr,
    Derdi ki: Bu şeylere, câhiller inanırlar.

    Geldi bir gün bu kişi, Muhyiddîn-i Arabî ye,
    Kapıdan izin alıp ve girdi içeriye,

    Soğuk bir kış günüydü, mangal vardı odada,
    Şöyle söze başladı, bu filozof orada.

    Bâzı câhil insanlar, şuna inanırlarmış,
    Nemrud Halîlullah'ı, bir gün ateşe atmış.

    Ve lâkin Halîlullah, yanmamış o ateşte,
    Bu işi akıl mantık, kabûl etmiyor işte.

    Ateşin özelliği, yakıcıdır muhakkak
    Böyle hurâfelere, câhil inanır ancak.

    Üzüldü o velî zât onun bu sözlerinden
    Ona cevap olarak, kalktı hemen yerinden,

    Ateş dolu mangalı, alarak ellerine,
    Boşalttı tamamını, kilimin üzerine.

    Karıştırdı eliyle, hem de o ateşleri,
    Sonra da avuç avuç, mangala döktü geri.

    Bunu gören filozof, şaşırdı hayretinden,
    Dedi ki: Bu gördüğüm, gerçek mi hakîkaten.

    Peşinden buyurdu ki, Muhyiddîn-i Arabî:
    Sok sen de şu ateşe, elini, benim gibi.

    O dahî bir elini, uzatınca ateşe
    Ateşin şiddetinden, geri çekti acele.

    Çok hayret etmiş idi, o kişi olanlardan,
    Muhyiddîn-i Arabî, buyurdu ki o zaman:

    Ateşin özelliği, yakıcıdır ve fakat,
    İbrahîm peygamberi, yakmadı, bu hakîkat,

    Bıçak da kesicidir, mantığa bakar isek,
    Ve fakat İsmâil i, kesmedi, bu da gerçek.

    Sen yanlış biliyorsun, hakîkat işte budur,
    Her şey Hak teâlânın, dilemesiyle olur.

    Pişman oldu o kişi, önceki sözlerine,
    Şehâdeti söyleyip, girdi İslâm dînine.



    ATEŞ SİZİ YAKACAK

    Muînüddîn-i Çeştî, kendi evinde her gün,
    Yemek yedirir idi, fukaraya her öğün.

    Var idi bu iş için, hizmet eden bir kişi,
    Her gün yemek pişirip, dağıtmaktı tek işi.

    Para lâzım oldukça, bu işte hizmetçiye,
    Gelirdi çekinmeden, Muînüddîn Çeştî ye.

    Namaz kıldığı yerde, bir çekmece dururdu,
    Onu çeker, içinde, hazîneler bulurdu.

    Alırdı kâfi miktar, günlük ihtiyâcını,
    Onunla erzak alır, yakardı ocağını.

    Var idi o zamanlar, Bağdat ta yedi kimse
    Ateşe tapıyordu, onların yedisi de,

    Çekerlerdi hem dahi, her gün sıkı riyâzet
    Yâni nefislerine, ederlerdi eziyyet.

    Öyle yapmış idi ki, bu riyâzet onları,
    Altı ayda bir lokma, ekmekti gıdâları.

    Böyle açlık, susuzluk, çekerek gün ve gece,
    Bir hayli istidrâca, kavuştular böylece.

    Çok insanlar görerek, onların bu hâlini,
    Büyük zât bilirlerdi, mâlesef herbirini.

    Muînüddîn Çeştî yi, işitip bu kâfirler,
    Onun ile tanışıp, görüşmek istediler.

    Geldiler bu maksatla, bulunduğu ülkeye,
    Sordular insanlara: Hânesi nerde? diye.

    Girdiler, oturdular, karşısında bir yere,
    Dehşete kapıldılar ve lâkin birden bire.

    Zîrâ henüz onlara, gelmişti bir nazarı,
    O an büyük bir korku, kaplamıştı onları.

    Peşinden bir titreme, aldı bedenlerini,
    Hemen kalkıp öptüler, mübârek ellerini.

    Buyurdu: Siz Allah'tan, hiç utanmaz mısınız?
    Hak teâlâ dururken, ateşe taparsınız?

    Dediler: Biz ateşe, tapıyoruz elbette,
    Ki yakmasın bizleri, dünya ve âhirette.

    Buyurdu: Ey ahmaklar, ateş mâbûd olur mu?
    Hiç ateşe tapanlar, yanmaktan kurtulur mu?

    Zîrâ tek Allah vardır, ibâdete müstehak,
    Böyle îmân etmeyen, yanacaktır muhakkak.

    Siz eğer ki Allah'a, koşarsanız böyle eş,
    Dünyâ ve âhirette, yakar sizi bu ateş.

    Ben ise tek Allah'a, inanırım şu anda,
    Bu yüzden ateş beni, yakmaz iki cihanda.

    Onlar hayret ederek, dediler: Öyle ise,
    Bunun doğruluğunu, isbât et şimdi bize.

    Onlar merak içinde, mübâreğe bakarken,
    O içerden getirdi, bir yığın kor, yanarken,

    Allah'a duâ edip, avuçladı közleri,
    Açık kaldı dehşetten, kâfirlerin gözleri.

    Hem de onun elinde, söndü yanan ateşler,
    Hayretle şâhid oldu, buna ateşperestler.

    Ve onlar görür görmez, bu müthiş kerâmeti,
    Nakşoldu kalblerine, İslâmın muhabbeti.

    Ve duydular gâibden, şöyle söylendiğini:
    Ateşin gücü var mı, yaksın senin elini.

    Onlar bütün bunları, işiterek, görerek,
    Hepsi îmân ettiler, şehâdet getirerek.

    Oldular yedisi de, makbûl bir talebesi,
    Hattâ kısa zamanda, evliyâ oldu hepsi.

    Nice kâfir kimseler, bir bakmakla yüzüne,
    O anda îmân edip, inanırdı sözüne.

    Kendisinin Bağdat ta, bulunduğu yıllarda,
    Gayr-i müslim bir kişi, kalmadı o diyârda.





    SEN DE ÖLECEKSİN!

    Bir gün Hasan-ı Basrî'ye Ömer bin Abdülazîz,
    Yazdı ki: "Nedir bana, mühim nasîhatiniz?

    Zîrâ hükümdar oldum, bilcümle müslümana,
    Muvaffak olmam için, tavsiyeniz ne bana?"

    O da ona yazdı ki: "Yâ Emîrel müminîn,
    Çoktur mesûliyeti, idâre edenlerin.

    Şunu bil ki bir sultan, bedende kalp gibidir,
    O iyi olur ise, milleti de iyidir.

    Bozulur milleti de, bozulursa o sultan,
    O halde sen kendine, dikkat eyle her zaman.

    Gerçi bugün sultansın, tebana hükmedersin,
    Lâkin bir gün sen dahi, ölüp kabre girersin!

    Şimdi hep sevdiklerin, yanındadır bu günde,
    Lâkin yalnız kalırsın, kabire girdiğinde.

    Bil ki imtihandasın, yâ Ömer sen şu anda,
    Öyle amel eyle ki, kaybetme imtihanda.

    Sana yazdıklarımın, ilâçtır her birisi.
    Ve lâkin kullanmazsan, hiç olmaz fâidesi."

    Hasan-ı Basrî ona, başka bir mektubunda,
    Buyurdu ki: "Bu dünyâ, biter elbet sonunda,

    Zîrâ bu, bir konaktır, ölünce sona erer,
    Ebedî kalacak yer âhirettir yâ Ömer.

    Dünyâyı üstün tutan, zelîl olur âkıbet,
    Zîrâ Allah dünyâya, bir zerre vermez kıymet.

    Süslenmiş gelin gibi, cezbeder dünyâ seni,
    Ahmak olan kaptırır, dünyâya kendisini.

    Evet, gerçi dünyâlık, lâzımdır her mümine,
    Lâkin onun sevgisi, girmemeli kalbine.

    Zîrâ kalp, nazargâh-ı ilâhîdir âşikâr,
    Dünyâ muhabbetinin, orada ne işi var?

    Dünyâyı seven kişi, düşer onun ardına,
    Ve lâkin hiç bir zaman, eremez murâdına.

    Her gün ayrı düşünce, her gün ayrı bir keder,
    Ona kim aldanırsa, ömrünü heder eder.

    Halbuki dünyâ benzer, insanın gölgesine,
    Yakalamak istesen, o kaçar senden yine.

    Sen dünyâdan kaçarsan, o gelir hep ardından,
    Tecrübe edilmiştir, bu böyledir her zaman.

    Yâ Ömer, bu insanlar, uyumaktadır, ancak,
    Melekül mevt gelince, âniden uyanacak.

    Hak teâlâ dünyâya, verseydi biraz kıymet,
    Vermezdi kâfirlere, dünyâdan zerre nîmet.

    Yâ Ömer peygamberler, âlimler ve velîler,
    Ona aldanmamayı, nasîhat eylediler.

    Zîrâ âhiret için yaratıldı bu insan,
    Ve hesap verecektir, dünyâda yaptığından.

    Hem dahi sonu yoktur, ebedîdir âhiret
    Orada iki yer var, ya Cehennem, ya Cennet.

    İnsan sonsuzluk için, yaratıldı yâ Ömer,
    Öyleyse buna göre, âhirete değer ver."



    SOFU BABA'NIN AŞKI

    Seyyid Fehîm her sene, Van'a gidip bir defâ
    Güzel sohbetleriyle, nûr saçardı etrafa.

    Mevsim yaz olduğundan, hava bir sıcaktı ki,
    İnsanlar harâretten, kavruluyordu sanki.

    Gençten bir kimse vardı, hem de Fehîm isminde,
    Yaşardı o zamanlar, günah işler içinde.

    Bu genç, dağdan bir tabak, kar temin edip bir gün,
    Getirip huzûruna, arz etti o büyüğün.

    Seyyid Fehîm o gence, buyurdu: "İsmin nedir?"
    O gâyet sıkılarak, dedi: "İsmim Fehîm'dir."

    Bir makbûl olmuştu ki, getirdiği soğuk kar,
    Şefkatle etti ona, bir teveccüh ve nazar.

    Bu, öyle bir teveccüh, öyle nazardı ki hem,
    Kalbi, Seyyid Fehîm'in, aşkıyla doldu o dem.

    Öyle bir muhabbetle, bağlandı ki o zâta,
    Onun muhabbetiyle yanar oldu âdetâ.

    Sonradan Seyyid Fehîm, Arvas'a etti avdet,
    O sene kış mevsimi, şiddetli geçti gâyet.

    Ve lâkin yanıyordu, o aşkla onun gönlü,
    Onun ayrılığına, yoktu hiç tahammülü.

    En son dayanamayıp, dedi ki: "Anneciğim,
    Heybemi hazır et ki, Arvas'a gideceğim."

    Dedi: "Gitme evladım, bir baksana şu kışa,
    Çıkarsan yem olursun, dağlarda kurda kuşa."

    Lâkin o, kararını, vermiş idi
    Şiirlerle Menkibeler
    Ahmet Mekki Efendi rahmetullahi aleyh





    EVLİYÂ ŞEFKATİ

    Mevlânâ hazretleri, merhamet sâhibiydi,
    Hayvanlara bile o, gâyet şefkatli idi.

    Bir gün sevdiklerinden, para verip birine,
    Bir ekmek aldırarak, aldı onu eline.

    Sonra bir virâneye, gidiverip o saat,
    Yedirdi bir köpeğe, eliyle onu bizzat.

    Tâkib etti o kimse, nereye gittiğini,
    Ve gördü bir köpeğe, ekmek yedirdiğini.

    Mevlânâ ona gelip, buyurdu ki: "Ey filân,
    Bilirim, yedi gündür, aç duruyor bu hayvan.

    Yeni yavrulamıştır, hem de şu virânede,
    Onları bırakıp da, ayrılmıyor yine de.

    Bir anne şefkatiyle, yavrulara bakıyor,
    Yanlarında bekleyip, bir yere ayrılmıyor.

    Resûlullah hadîste, buyuruyor ki zîrâ;
    "Allah da rahmet eder, merhametli kullara.

    Ey Eshâbım, siz dahi olun ki merhametli,
    Merhamet eylesinler size de semâ ehli."

    O kişi ağlayarak, dedi ki Mevlânâ'ya:
    "Efendim, hamd olsun ki, Allahü teâlâya,

    Sizleri tanımakla, şereflendirdi bizi,
    Himâye edersiniz, dünyâda hepimizi.

    Âhiret için dahi, ümitliyim şimdiden,
    Bizi kurtarırsınız, Cehennem ateşinden."

    Buyurdu: "Velîlerin, pek fazladır şefkati,
    Kurtarır dostlarını onların şefâati."

    HEPSİ ÎMÂN ETTİLER

    Mevlânâ, tahsil için, Konya'dan bir gün yine,
    Şam'a gidiyordu ki, uğradı Nusaybin'e.

    Hıristiyan papazlar, bir yere gelmişlerdi,
    Acâyip istidraçlar, halka gösterirlerdi.

    Gösteriş yapmak için, hazret-i Mevlânâ'ya,
    Bir oğlan çocuğunu, uçurdular havaya.

    Celâleddîn-i Rûmî, bir duâ etti o an,
    Havada kala kalıp, düşmedi yere oğlan.

    Feryâd ediyordu ki, korkusundan o çocuk;
    "Düşüp de öleceğim, indirin beni çabuk!

    Çok uğraştılarsa da, papazların birçoğu,
    Hiç indiremediler, havadan o çocuğu.

    Oğlan bağırdı ki: "Sizin yanınızdaki,
    O zâtın duâsıyla, işbu hâl oldu vâki.

    Ancak onun duâsı, kurtarır beni bundan,
    Yoksa helâk olurum, yere düşüp buradan."

    Papazlar bil-mecbûri, ona gelip bu kere,
    Dediler: "Duâ et de, o çocuk düşsün yere."

    Buyurdu ki: "Hiçbir şey kurtarmaz o çocuğu,
    Kelime-i şehâdet, kurtarır yalnız onu."

    Oğlan bunu duyunca, sevinip bu habere,
    Kelime-i şehâdet, söyleyip indi yere.

    Papazlar bunu görüp, hayrette kaldı hepsi
    Ve insâfa gelerek, îmân etti cümlesi.

    "ALLAH, ALLAH" NİDÂLARIYLA



    BİR ANDA KIRK YERDE

    Birbirinden habersiz, kırk kişi, ayrı ayrı,
    Eve dâvet ettiler, bir gece Mevlânâ'yı.

    Hiçbirini kırmayıp, eylediler icâbet,
    Hepsi ile oturup, ettiler gece sohbet.

    Ertesi gün onlardan; birbirini görenler,
    Hemen birbirlerine, verdiler bunu haber.

    Ve lâkin diğerleri, şaşırarak bir nice,
    Dediler ki: "Mevlânâ, bizde idi dün gece."

    Halbuki hiçbirinde, değildi o büyük zât,
    Kendi hânelerinde, yalnız idi o saat.

    TAYY-I ZAMAN, TAYY-I MEKÂN

    Hazret-i Mevlânâ'nın, mübârek hanımları,
    Diyor ki, bir gün evde, görmedik Mevlânâ'yı.

    Halbuki biraz önce, otururdu odada,
    Biraz sonra baktık ki, görünmüyor ortada.

    Biz böyle konuşurken, akşam oldu nihâyet,
    Sonra kapı açılıp, içeri etti avdet.

    Çevirmek isteyince, ayakkabılarını,
    Gördüm kenarında, Mekke'nin kumlarını.

    Nereden geldiğini, ondan suâl edince,
    Buyurdu ki: "Mekke'de, bir dostum vardı önce.

    Onun ziyâretine, gitmiştim biraz evvel,
    O kumlar da Hicaz'ın, kumlarıdır muhtemel."

    Düşündüm ki "Bu kadar, kısacık bir zamanda,
    Hicaz'a gidip gelmek, nasıl olur acaba?"

    O bunu anlayarak, buyurdu ki: "Velîler,
    Kerâmet ehli olup, sanki rûh gibidirler.

    Kısaltır Hak teâlâ, onlar için bu yeri,
    Bir adımda giderler, uzun mesâfeleri."



    KARTAL VE BOHÇA

    Seyyidet Nefîse ki, bir evliyâ hâtundur,
    Aliyyül Mürtezâ nın, dördüncü torunudur.

    Hak teâlâ indinde, çok makbûldü duâsı,
    Meşhûrdu zühdü ile, ibâdeti, takvâsı.

    Ümmî idi ve lâkin, İslâm ilimlerinde,
    Âlim olup, bilgisi, pek çoktu her birinde.

    O devirde bir kadın, vardı fakir, ihtiyar,
    Dört kızıyla, bir evde, otururlardı bunlar.

    Bu kızlar hafta boyu, iplik eğirirlerdi,
    Anneleri pazarda, satıp geçinirlerdi.

    Yine bir gün bu hâtun, ipleri aldı evden,
    Satmak için çarşıya, giderken sabah erken,

    Bohçası da başında, gidiyorken pazara,
    Bir kartal onu kapıp, kaçırdı uzaklara.

    Bütün sermâyeleri, o bohçadaydı zâten.
    Bayılıp düştü yere, kadın üzüntüsünden.

    Kendine geldiğinde, gördü ki çok insanlar,
    Etrafına toplanmış, soruyor: Noldu, ne var?

    Anlattı hâdiseyi, dediler ki: Ey hâtun,
    Ne için üzülürsün, ne kıymeti var bunun?

    Dedi: Onu satarak, geçinirdik hepimiz,
    Onu da kuş kaçırdı, ne yaparız şimdi biz?

    Dediler ki: Ey hâtun, bak Seyyidet Nefîse,
    Vardır ki, git derdini, ona söyle ne ise.

    Ricâ et, duâ etsin, o sana bu iş için,
    Onun duâsı ile, hâllolur elbet işin.

    O hâtun geldi hemen, Seyyidet Nefîse ye,
    Yalvarıp ricâ etti: Bana duâ et diye.

    Buyurdu ki: Ey hâtun, edeyim pekâlâ,
    Elbette ki her şeye, kâdirdir Hak teâlâ

    Her mahlûkun rızkına, kefildir cenâb-ı Hak,
    Sen rızkı hiç düşünme, O gönderir muhakkak.

    Sen şimdi müsterih ol, râhatça evine git,
    O, rezzâk-ı âlemdir, Ondan hiç kesme ümit.

    Az sonra birileri, gelerek Seyyideye,
    Dediler: Üç gün önce, binmiştik bir gemiye.

    Ve lâkin su almağa, başlayınca gemimiz,
    Batma tehlikesiyle, karşılaştık hepimiz.

    Sizi vesîle edip, duâ ettik Allah'a,
    Çok şükür bu duâmız, bitmemişti ki daha,

    Bir kartal, hızla indi, geminin üzerine,
    Ağzındaki bohçayı bırakıp gitti yine.

    Onu açıp gördük ki, iplik dolu hep içi,
    O iplerle bağlayıp, hâllettik hemen işi.

    Duânızla kurtulduk, hamd olsun Rabbimize,
    Şu beş yüz dirhem dahî, hîbedir bizden size.

    Gerçi Hak teâlâdır, bunları yaptıran hep,
    Ve lâkin bu iş için, O sizi kıldı sebep.

    Gözleri yaşararak, aldı onu eline,
    O ihtiyar hâtunu, dâvet etti evine.

    Gelince kendisine, buyurdu ki: Ey hâtun,
    O ipleri pazarda, sen kaça satıyordun?

    Yirmi dirhem deyince, buyurdu ki: Pekâlâ,
    Bak sana daha fazla, gönderdi Hak teâlâ.

    O Allah ki kefildir, rızkına mahlûkatın,
    Rızık için boş yere, kendini üzme sakın.









    GÖRDÜĞÜN HIZIR İDİ

    Osmanlı pâdişâhı, Kânûnî zamanında,
    Yahyâ Efendi diye, vardı ki bir evliyâ.

    Sultan, Ağabey diye, ona hitab ederdi,
    Büyük zât olduğunu, bilir ve çok severdi.

    Velî Yahyâ Efendi, hazret-i Hızır ile,
    Sık sık görüşür idi, Allah'ın izni ile.

    Pâdişâh bu durumu, çok iyi biliyordu,
    Kendisi de Hızırla, görüşmek istiyordu.

    Çıktı sultan bir gece, kayıkla gezintiye,
    Yanaştırıp kayığı, bir ara Ortaköye.

    Yahyâ Efendiye de, gönderdi ki bir haber;
    O da gelip bulunsun, kendisiyle beraber.

    Yahya Efendi dahi, onun ricâsı ile,
    Gelip bindi kayığa, yanında birisiyle.

    Sultanın parmağında kıymetli yüzük vardı.
    O kişi, dikkatlice o yüzüğe bakardı.

    İyice farkedince, bunu Sultan Süleymân,
    O kıymetli yüzüğü, çıkarıp parmağından,

    Dedi ki: Siz gâliba, bunu merak ettiniz,
    Alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz.

    O zât aldı yüzüğü, evirip çevirerek,
    Atıverdi denize, hem de gülümseyerek.

    Yahyâ Efendi hariç, kayıkta bulunanlar,
    Çok hayret ettiler ki, acabâ bu ne yapar?

    Biraz sonra o kişi inmeği arzu etti
    Pâdişâh kayıkçıya; Kıyıya yanaş dedi.

    O kişi tam inerken bir avuç su alarak,
    Uzattı pâdişâha, göz altından bakarak.

    Avcundaki o suda attığı yüzük vardı,
    Pâdişah bunu görüp, hayretten dona kaldı.

    Tutmak istediyse de, o kişinin elinden,
    Lâkin o zât bir anda, kayboldu göz önünden.

    Sordu Sultan Süleymân, Yahyâ Efendiye ki
    Ağabey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki?

    Efendim gördüğünüz, Hızır idi deyince,
    Dedi: Bunu ne için, demedin daha önce.

    Buyurdu: O kendini, tanıttı hükümdârım,
    Lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım.









    HAKÎKÎ SEVGİ NASILDIR?

    Yahyâ bin Muâz ki, evliyânın büyüğü,
    Verâ ile takvâda, vardı çok üstünlüğü.

    Meşhurdu insanlara, vâz ile nasîhati,
    Çok insan o sâyede, buldular hidâyeti.

    Buyurdu:"Ey insanlar, gafleti atın artık,
    Dünyâ uyku gibidir, âhiret uyanıklık.

    Uyuyup rüyâsında, ağlarsa biri şâyet,
    Uyanınca sevinir, ferâhlanır o gâyet."

    Öyleyse Allah için, ağlayın ki bu demde,
    Rahata eresiniz o ebedî âlemde.

    Buyurdu ki: "Bir sevgi, hakîkî ise şâyet,
    Bir iyilik görmekle, hiç artmaz o muhabbet,

    Ve yine bir kötülük, görse de sevdiğinden,
    Ona olan sevgisi, azalmaz eskisinden."

    Buyurdu: "Sen ne kadar, edersen Hakk'a tâat,
    İnsanlar da o kadar, sana eder itâat.

    Sen Allah'a ne kadar, eylersen günah, isyân,
    Sana dahi o kadar, karşı gelir çok insan."

    Ve yine buyurdu ki: "Doğru, hâlis âlimler,
    Sana, ebeveyninden, daha şefkatlidirler.

    Zîrâ onlar katarak, gündüze gecesini,
    Cehennem ateşinden, kurtarır en son seni,

    Ve lâkin ebeveynin, sana merhametinden,
    Kurtarır ancak seni, dünyâ felâketinden."

    Buyurdu ki: "Dünyâya, aldanma, iyi tanı,
    O hep dolup boşalır, sanki bir yolcu hanı.

    Bugün dünyâda isen, olmazsın belki yarın,
    Hazırla azığını, gaflete gelme sakın!

    Elini çabuk tut da, hazırlan bir an evvel,
    Zîrâ yaşayanlara, âni gelir hep ecel.

    Eğlenmeyi bırak da, ibâdet yapmaya bak,
    Zevk ü safâ sürmeyi, gel âhirete bırak."

    Buyurdu:"Bir âlimde, varsa dünyâ sevgisi,
    Onun, hiçbir kimseye, olmaz bir fâidesi.

    Zîrâ kendine bile, hayrı olmaz ki zâten,
    Nerde kaldı gayriyi, kurtarsın felâketten."

    Buyurdu:"Şâyet ölüm, konsa idi pazara,
    Ehlullah, başka şeye, vermezlerdi hiç para.

    Cehennem'e götüren, amelleri işleyip,
    Sonra kalkıp Cennet'e, tâlip olmak ne garip.

    Ahmak şu kimsedir ki, çok günah işlerde hep,
    Sonra Hak teâlânın, affını eder talep.

    Akıllı da şudur ki, dünyâyı terk etmeden,
    Âhiret azığını, hazır eder gitmeden.

    Bilir ki âhiretin, tarlasıdır bu dünyâ,
    Eker tohumlarını çalışır ekseriyâ.

    Kabire girmeden önce oraya hazırlanır,
    Bilir ki her mümine, orada suâl vardır.

    O, ölmeden öğrenir, cevabını onların,
    Bilir ki kendisine, sorulur bunlar yarın."

    Buyurdu ki: "Îmânın, tam doğruysa Allah'a,
    Sana, bundan kıymetli, bir nîmet olmaz daha.

    Öyleyse kork ve titre îmânın gitmesinden,
    Zîrâ bir kelimeyle, gidebilir o senden."





    YA'KÛB-İ ÇERHÎ

    Allah adamlarından, çok büyük bir evliyâ,
    Gazne'nin Çerh köyünde, teşrif etti dünyâya

    İlim tahsil etmeye, Herat'a gitti ilkin,
    Mısır ve Buhârâ'da bulundu tahsil için.

    Çeşitli âlimlerden, okuyup en nihâyet,
    Zâhirî ilimlerde, aldı mutlak icâzet.

    Dönmek üzereydi ki, sonra memleketine,
    Behâeddîn Buhârî'nin, tutuldu sevgisine.

    Onu görmek arzusu, öyle kuvvetlendi ki,
    Görünmez bir bağ ile, çekildi ona sanki.

    Tehir etti dönmeyi, bir hikmet vardır diye,
    Gitti büyük şevk ile, Behâeddîn Buhârî'ye.

    İçeriye girince, buyurdu ki bâhusus:
    "Tam dönecek zaman mı, bize geliyorsunuz?"

    Dedi ki: "Ey efendim, seviyorum sizi ben,
    Ve çok büyük zâtsınız, biliyorum yakînen."

    Buyurdu ki: "Yanılma, olabilir teşhiste,"
    Dedi ki:"Resûlullah, buyurdu ki hadîste:

    "Hak teâlâ sever ve seçerse birisini,
    Kulların kalbine de, düşürür sevgisini."

    Behâeddîn Buhârî, tebessüm eyledi ve,
    Sonra "Biz azîzânız" buyurdu kendisine.

    Bu Azîzân sözünü, işitince o zâttan,
    Gördüğü bir rüyâyı, hatırladı o zaman.

    Şöyle ki rüyâsında, denilmişti ki ona:
    "Ey Ya'kûb, sen de gidip, tâbi ol Azîzân'a."

    Ona karşı sevgisi, oldu daha ziyâde,
    Sonra da gitmek için, istedi müsâade.

    Dedi ki: "Ey efendim, gidiyorum ve lâkin,
    Çâre nedir, sizleri, çok hatırlamam için?"

    Çıkarıp verdi ona mübârek takkesini,
    Buyurdu: "Kullandıkça hatırlarsın hep beni."

    Ellerini öperek, ayrıldı huzurundan,
    Lâkin memleketine, henüz vâsıl olmadan.

    O zâtın muhabbeti, set oldu gitmesine,
    Yarı yoldan dönerek, huzura geldi yine.

    Dedi: "Yoldan çevirdi, beni muhabbetiniz,
    Lütfen kabul edin de, olayım talebeniz."

    Buyurdu ki: "Bu işe, büyükler verir karar,
    Bakalım ki bu gece, bize ne buyururlar?

    Onlar kalb câsusudur, girerler kalbinize,
    Bakıp vâkıf olurlar, sizin himmetinize.

    Eğer kabul ederse, sizi büyüklerimiz,
    Bu gece belli olur, biz de kabul ederiz."

    Ya'kûb-i Çerhî der ki: "Çıktım başım önümde,
    Böyle çetin bir gece geçirmedim ömrümde.

    "Kabul edecekler mi, acep bu bîçâreyi?"
    Diye düşünerekten, zor geçirdim geceyi.

    O sabah namazını, kılar kılmaz beraber,
    Buyurdu ki: "Ey Ya'kûb, müjde, kabul ettiler."

    Böylece hizmetine girdim bu büyük zâtın,
    Çıkardı zirvesine, beni her kemâlâtın."





    İŞ HİZMETTE

    Yûnus Emre, mânevî, bir işâret alarak,
    Vardı Tapduk Emre'nin hizmetine koşarak.

    Otuz yıl hizmet edip, zannetti ki, kendinde,
    İlerleme olmadı, mânevî âleminde.

    Üzüntüden kendini, atıverdi dağlara,
    Baş açık, yalın ayak, dolaşırken bir ara,

    Bir gün iki kişiye, rastladı birden bire,
    Onları çok severek, dost oldu onlar ile.

    Yemek vakti gelince, duâ etti birisi,
    O anda indi gökten, yemek dolu bir tepsi.

    Üçü de yiyip içip, şükrettiler Allah'a,
    Akşam vakti öbürü, duâ etti bir daha.

    Yine aynı şekilde, bir tepsi indi gökten,
    Öyle ki bu yemekler, nefisti ötekinden.

    Üçüncüde Yûnus'a dönerek o müminler;
    "Sıra sende, şimdi de, sen duâ et." dediler.

    O zaman Yûnus Emre, kaldırdı ellerini,
    Dedi ki: "Yâ İlâhî, mahcup eyleme beni.

    Onlar kimin ismiyle, duâ ettiler ise,
    O zâtın hürmetine, bir sofra gönder bize."

    Duâsı biter bitmez, baktılar biraz sonra,
    İndi gökten bu sefer, daha büyük bir sofra.

    Dediler: "Ey arkadaş, nasıl oldu bu öyle,
    Sen kimin hürmetine, duâ ettin ki böyle?"

    Dedi ki: "Siz söyleyin, siz nasıl ederdiniz?
    Siz kimin yüzü suyu, hürmetine derdiniz?"

    Dediler: "Taptuk Emre, yanında hizmet yapan,
    Yûnus'un hürmetine, istiyorduk her zaman."

    Yûnus bunu duyunca, dergâha döndü yine,
    Yattı Taptuk Emre'nin, kapısının önüne.

    O zaman hocasının, görmüyordu gözleri,
    Evde, el yordamıyla, yürüyordu ekseri.

    Çıkıyorken, ayağı, takılınca bir şeye,
    Dedi: "Bizim Yûnus mu, gelip yatmış eşiğe."

    Ve elinden tutarak, kaldırdı onu yerden,
    Yûnus, Yûnusluğunu, kazanmıştı o günden.

    Dağdan odun taşırdı, yıllarca o dergâha,
    O mânevî kapıdan, ayrılmadı bir daha.

    Yûnus unutulmadı, yüzyıllar geçse bile,
    Zîrâ hizmet etmişti, üstâdına zevk ile.





    BİR NAZAR

    Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya,
    Tahsîl-i ilim için, geldiler Buhârâ'ya.

    Zâhirî ilimleri, öğrenip bir âlimden,
    İçlerine bir ateş, düşüverdi âniden.

    Dediler ki: "Öğrendik, zâhirî ilimleri,
    Lâkin ihlâs olmazsa, gidemeyiz ileri.

    Bu ihlâsı kazanmak, mümkün olmaz bu yerde,
    Yükselmemiz gerekir, bâtınî ilimlerde.

    Bâtın ilmini dahi, öğrenemezsek eğer,
    Bu tahsîl ettiğimiz, ilimler boşa gider."

    Bir kâmil-i mükemmil, kişi bulmak üzere,
    Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere.

    Bu dört gençten birinin, ismi Seyyid Atâ'dır,
    Yâni Resûlullah'ın, evlâdından bir zâttır.

    Semerkant yakınından, geçer iken bu gençler,
    Bir ihtiyar kimseyi görür ve eyleşirler.

    O kişi, çalılıktan, yakmak için evinde,
    Odun topluyor idi, onların geldiğinde.

    Dediler: "Şunun için, seferdeyiz şimdi biz,
    Bir kâmil rehber bulup, bağlanmaktır gâyemiz."

    Meğerse o ihtiyar, Zengî Atâ nâmında,
    Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında.

    Zengî Atâ cevâben, şöyle dedi gençlere:
    "Aradığınız benim, gitmeyin başka yere."

    Onlardan iki tanesi, ona tam inandılar,
    Velâkin Seyyid Atâ, hiç etmedi îtibâr.

    Düşündü: "Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek,
    Bu siyâhî kişi mi, beni irşâd edecek?"

    Kalben geçirdiyse de, bir an için bu fikri,
    Yine de yapıyordu, günlük vazifeleri.

    Yaptı o da yıllarca, riyâzet, mücâhede,
    Lâkin bir ilerleme, pek olmadı yine de.

    En son Anber Ana'ya, gelip arz eyledi ki:
    "Anacığım, üstâda, şunu haber verin ki,

    Seyyid Atâ soruyor: "Ne olacak benim hâlim?
    Yıllarca buradayım, açılmadı bu kalbim.

    Diğer arkadaşlarım, yükseklere çıktılar,
    Bendeyse ilerleme, olmadı zerre kadar."

    Dedi ki: "Sen bu gece, bir keçenin içine,
    Sarılıp, tevâzuyla yat kapı eşiğine.

    Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar,
    Onun bir tek nazarı, sana yeter ve artar."

    Seyyid Atâ o gece, girdi keçe içine,
    Uzandı üstâdının, kapısı eşiğine.

    O gece Zengî Atâ, namaza kalktığında,
    Gördü ki biri yatar, eşiğinin altında.

    Tam basacak idi ki, göğsünün üzerine,
    O tutup ayağını, öpüp sürdü yüzüne.

    Buyurdu ki: "Kimdir o, yatmış eşik önüne?"
    Dedi: "Seyyid Atâ'yım, muhtâcım himmetine."

    Buyurdu ki: "Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin,
    Üzülme, bundan sonra, açılır artık kalbin."

    O anda bir teveccüh, etti Seyyid Atâ'ya,
    Çıkardı tasavvufta, en üstteki noktaya.

    Onların bir nazarı, bulunmaz ganîmettir,
    İnsanı en alçaktan, bâlâlara yükseltir.

    Onların hürmetine, yâ Rabbî, affet bizi!
    Onların sevgisiyle, tenvîr et kalbimizi.







    ŞAŞARIM KİBİRLİYE

    Hazret-i Hüseyin'in, bir mübârek oğludur,
    Ve hazret-i Ali'nin, kıymetli torunudur.

    Muhakkak kılar idi, her gecede bin rek'at,
    Ölünceye kadar da, devâm etti bu tâat.

    Çok korkardı Rabbinden, ömrünün her ânında,
    Bilhassa titrer idi, abdeste kalktığında,

    Sebebini sordular, buyurdu ki o zaman:
    "Ben kimin huzûruna, çıkacağım birazdan?"

    Bir kimse arkasından, onu gıybet etmişti.
    Öğrenice, o zâta, gidip şöyle demişti:

    "Affetsin Rabbim beni, doğruysa sözün şâyet,
    Yok eğer yanlış ise, seni etsin magfiret."

    Bir gün hasta olmuştu, ziyârete gittiler,
    Sordu ki: "Ne maksatla, geldiniz bana sizler?"

    Dediler ki: "Efendim, seviyoruz sizi biz."
    Sordu yine onlara: "Ne için seversiniz?"

    Dediler: "Allah için, severiz biz sizi hep,
    Hâlistir niyetimiz, yoktur gayri bir sebep."

    Buyurdu: "Allah için, ederseniz muhabbet,
    Cennet nîmetlerine, erersiniz nihâyet.

    Eğer dünyâlık için, sevseniz de siz yine,
    Bolca kavuşursunuz, Dünyâ nîmetlerine."

    Ziyârete geldiler, bir zaman kendisini,
    Emretti kölesine, yemek getirmesini.

    Köle, sofra elinde, çıkarken merdivenden,
    Yemek dolu o sofra, kayıverdi elinden.

    Altta küçük çocuğunun, üstüne düştü hem de,
    Mübâreğin çocuğu, vefât etti o demde.

    Köle bunu görünce, korkudan titredi hep,
    Düşündü ki: "Efendim, ne cezâ verir acep?"

    Buyurdu ki: "Hiç korkma, affeyledim vallahi,
    Ve seni Allah için, âzâd ettim hem dahi."

    Buyurdu ki: "Şaşarım, kibreden kullara hep,
    Zîrâ kibirlenecek, neleri vardır acep?

    Bir damlacık su idi, sonra bir leş olacak,
    Bundan gayri neleri, vardır gururlanacak?"

    Buyurdu ki: "Mahşerde nidâ eder bir melek:
    "Fazîlet sâhipleri, kalkıversin!" diyerek.

    Bir grup kalktığında, suâl eder melekler:
    "Sizin fazîletiniz, dünyâda neydi?" derler.

    Onlar der: "Sıkıntıya, katlanırdık durmadan,
    Kötülük yapanı da, affederdik her zaman."

    Melek der ki onlara: "Haydi girin Cennet'e."
    Sonra nidâ eder ki:"Sabredenler nerede?"

    Bir grup kalkar yine, suâl eder o melek:
    "Siz dünyâda nelere, sabrettiniz?" diyerek.

    Derler ki: Rabbimize, ibâdet ederken biz,
    Her türlü zorluklara, sabrederdik hepimiz.

    Günahlardan sakınmak, çok zor gelse de bize,
    Sabreder, işlemezdik, uymazdık nefsimize."

    Onlar dahi gidince, şöyle denir bu defâ:
    "Allah'ın komşuları, gelsinler şu tarafa!"

    Kalkar başka bir grup, nidâ eder münâdî:
    "Ey insanlar, sizlerin, ameliniz ne idi?"

    Derler:"Biz Allah için, sevdik birbirimizi,
    Allah için ziyâret, ettik diğerimizi,

    Allah için oturup, ederdik dînî sohbet,
    Allah için fakîre verirdik mal ve servet.

    Allah için giderdik, hep birbirlerimize,
    Dünyâ karıştırmazdık, hâlis niyetimize."

    Melek der ki:"Siz dahi, sonsuz kalın Cennet'te,
    Bu ihlâsın meyvesi, Cennet olur elbette."







    ÂLİMİN KIYMETİ

    Vehb bin Münebbih ki, Tâbiîn-i kirâmdan,
    Şiddetle kaçıyordu, her günah ve haramdan.

    Buyurdu ki: Aklı ve ilmi varsa bir zâtın,
    Onu aldatmak için, gücü yetmez şeytanın.

    O, binlerce câhili, parmağında oynatır,
    Âlimin karşısına gelince, âciz kalır.

    Dağları parçalamak, kolay gelir şeytana
    Ve lâkin yaklaşamaz, böyle olgun insana.

    Bir çâresini bulup, kaçar onun yanından,
    Câhillere yanaşıp, saptırır yollarından.

    Dâvûd aleyhisselâm, buyurdu ki: Ey Rabbim,
    Seni aradığımda, nerde bulabilirim?

    Buyurdu: Şu kulların, yanındayım ki her an,
    Ürperir kalbleri hep, benden korkularından

    Ey Dâvûd, şu kimsedir, en çok sevdiğim kişi,
    Bir günah karşısında, ürperir, titrer içi.

    Dediler ki: Ey Vehb, çok ibâdet eyleyen,
    İki zâttan hangisi, üstündür diğerinden?

    Buyurdu: Kimin çoksa, insanlara hizmeti,
    Hak teâlâ indinde, onun çoktur kıymeti.

    Hele uğraşıyorsa, âhiretleri için,
    Daha da kıymetlidir, indinde Rabbimizin.

    Buyurdu: Belâlara, uğrarsa insan eğer,
    Bilsin ki sıkıntıyla, yaşadı her peygamber.

    Aksine rahatlığa, kavuşursa o şâyet,
    Bilsin ki o büyükler, etmedi buna rağbet.

    Buyurdu: Çok uyuyan, çok yiyen, çok konuşan,
    Kimseleri çok kolay, aldatır laîn şeytan.

    Bir kimse ki, dînini, bilir ve korur onu,
    Şeytan onu görünce, değiştirir yolunu.

    Îsâ aleyhisselâm, bir köye geldi bir gün,
    Gördü ki insanların, hepsi ölmüş topyekün,

    Dönüp havârilere, buyurdu: Bakın, bu halk,
    Allah'ın gazâbına, uğramışlar muhakkak.

    Dağınık ölmemişler, gösterir ki bu dahî,
    Birden gelmiş onlara, bu azâb-ı İlâhî.

    Îsâ aleyhisselâm, nidâ etti o zaman,
    Bir tânesi dirilip, ayağa kalktı heman.

    Buyurdu ki: Suçunuz, ne idi ki acabâ,
    Böyle, toplu olarak, uğradınız azâba?

    Dedi ki: Biz dünyâyı, fazla benimsemiştik,
    Çocuğun annesini, sever gibi sevmiştik.

    Girince kalbimize, dünyanın muhabbeti,
    Gâfil olduk Allah tan, unuttuk âhireti.

    Îkâz da etmediler, bizi âlimlerimiz,
    Ve bir sabah âniden, böyle oldu hâlimiz.

    Buyurdu: Suâl ettim, tam yedi yüz âlime,
    Kime denir akıllı, zekî ve zengin diye?

    Öğrendim ki akıllı, soğumuştur dünyadan,
    Âhiret hazırlığı, içindedir durmadan.

    Zekî de rağbet etmez, dünya mâl-ü mülküne,
    Aldanmaz bu geçici ve yalan zevklerine.

    Zengin ise rızkına, kanâat eyliyendir,
    Başkasının malına, aslâ göz dikmeyendir.

    Bu mübârek zâtların, hürmetine İlâhî,
    Akıllı olanlardan, eyle sen bizi dahî.







    ÂŞIKTI PEYGAMBERE

    Tâbiîn-i kirâmdan, âşıktı Peygambere,
    Her hâli, bir ibret ve nasîhatti bizlere.

    İhtiyar, gözü görmez, vardı ki bir annesi,
    Yok idi ondan başka, dünyâda bir kimsesi.

    Yemende deve güder, ne verilse alırdı,
    Yarısını fakîre, sadaka dağıtırdı.

    Yanıp tutuşuyordu, Resûlün aşkı ile,
    Hâtırdan çıkarmazdı, Rabbini, bir an bile.

    O yaşlı annesine, yaparak her gün hizmet,
    Çok hayır duâsını, almıştı uzun müddet.

    İzin istediyse de, Resûlü görmek için,
    Kimsesi olmayınca, vermedi ona izin.

    Peygamber Efendimiz, o mübârek yüzünü,
    Yemene çevirerek, buyurdu ki bir günü:

    Rahmet yeli esiyor, şu Yemen tarafından,
    Or
    YiNe.......
    tesekkurler gercekten cok hos bır sıır
    onun için seviyorum ayrılığı
    tesekkurler paylasımından dolayı elıne emegıne saglık
    Çocuk Ve Hüzün
    tesekkurler sıır kadar fonda guzel
    Öylece Kal Ne Olur
    tesekkurler hos bır sıır elıne emegıne saglık
    Namo Web Editor (Kod Bilmeden Web Sayfası Oluşturabilirsiniz)
    tesekurler ellerıne saglık
    ACD see pro 8.0.67 hemen indirin
    tesekkurler hemen ındırelım bakalım nasıl bır sey
    Bannershop Gif Animator 5.0.2
    tesekkurler
    Dream FlashSee v1.2
    tesekkurler emegıne saglık can
    Avatar Arşivi @MARDINLI1986
    velle cok hos bır arsıvmıs
    Avatar Arşivi @MARDINLI1986
    tesekkurler elıne emegıne saglık can bır bakalım nasıllarmıs
    Otobüs
    tesekkurler
    YÜZSÜZLÜĞÜN BÖYLESİ
    carsamba gunu bır haftada fazla degıl mı yaf tesekkurler guzel bır hıkaye