-EFE-

-EFE-

Üye
27.02.2008
Er
226
Hakkında

#18.06.2008 17:13 0 0 0
#18.06.2008 17:12 0 0 0
#18.06.2008 17:12 0 0 0
#18.06.2008 17:11 0 0 0
#18.06.2008 17:11 0 0 0
#18.06.2008 17:10 0 0 0
#18.06.2008 17:10 0 0 0
#18.06.2008 17:10 0 0 0


  • LASIK

    noimage

    Bugüne kadar dünyayı daha NET GÖRMEK için esiri olduğunuz gözlük ve kontakt lenslerden ömür boyu kurtulmanız mümkün. Nasıl mı?

    Ağrısız, acısız birkaç dakikalık Excimer Laser tedavisiyle. Bu sayede gözlük takmayı gerektiren korneadaki şekil bozukluğu ortadan kalktığından, kişi gözlük veya lens kullanmadan net bir görüş elde eder.

    EXCIMER LASER NEDİR?

    Şekil 1 noimage


    Şekil 2 noimage


    Şekil 3 noimage

    Excimer Laser, ArF gazı kullanarak 193 nm dalga boyunda ultraviole ışık üreten ve korneada yapılması gereken düzeltmeye göre ışını kontrol eden, içinde çok gelişmiş bir bilgisayar bulunan lazer cihazıdır.

    LASIK, Excimer Laser tedavisinde uygulanan yöntemin ismidir.

    LASIK OPERASYONU ile Excimer Laser Cihazı aracılığı ile miyop-hipermetrop-astigmat gibi korneanin KIRMA KUSURLARI düzeltilerek net görme sağlanır.

    LASIK OPERASYONUNDA, eski bir yöntem olan PRK da olduğu gibi kornenın en dış tabakası traşlanmayıp; önce şemada görüldüğü gibi korneada 0.16 mm kalınlığında bir kapak kaldırılır, daha sonra kornea ışınlanarak kırma kusuru düzeltilir ve kaldırılan kapak herhangi bir dikiş veya başka bir müdahale olmaksızın kapatılır.


    Hasta OPERASYON esnasında acı duymaz.
    LASIK görme kusurlarının tedavisinde güvenilir bir yöntem olarak tıp dünyasındaki yerini almış ve 1980'li yıllardan bu yana milyonlarca kişi tedavi olarak, sosyal, mesleki ve sportif alanlarda gözlük ve kontakt lens kullanımına bağlı yaşamış oldukları kısıtlamalardan kurtulmuştur.

    LASIK, kimlere uygulanabilir?
    -14 dioptriye kadar miyoplar
    -5 dioptriye kadar astigmatlar
    +8 dioptriye kadar hipermetroplar lazerle tedavi edilebilmektedir.
    18 yaşından büyük kişiler.
    Yapılacak ön muayene ve tetkikler neticesinde göz yapısı ameliyata uygun bulunan kişiler.

    LASIK ameliyatı olmak üzere başvuran her hasta öncelikle detaylı bir göz muayenesinden geçirilmelidir. Bu muayenede amaç kisinin tedavi edilmesi gereken derecelerini saptamanın yanı sıra gözünde başka rahatsızlıkları olup olmadığını belirlemek açısından son derece önemlidir.

    LASIK, kimlere uygulanmaz?

    Keratokonus hastaları
    Kornea dokusu kalınlığı yeterli olmayanlar
    Hamile hanımlar
    Romatizmal hastalığı olanlar
    Diyabetten dolayı göz içi kanaması olanlar lazer ameliyatı olamazlar.




#15.06.2008 13:05 0 0 0


  • Hücre; zar, sitoplâzma ve çekirdek olmak üzere üç kısımdan meydana gelir.
    Hücreyi, kısımları ve görevleri bakımından bir fabrikaya benzetirsek; fabrikanın dış duvarları hücre¬nin zarına; işçiler ve makineleri ise sitoplâzmaya; yöneticisinin bulunduğu yer, çekirdeğe benzetilebilir. Bu benzetme sadece hücreyi tanımanız içindir. Çünkü hücrenin yapısı bir fabrikadan daha karmaşık ve mü¬kemmeldir. Ökaryot hücreler; hücre zarı, sitoplâzma ve çekirdek olmak üzere üç kısımda incelenir.

    noimage








    Hayvan hücresinin temel yapısı ve kısımları

    Hücre Zarı
    Hücreyi dış ortamdan ayıran, madde giriş çıkışını düzenleyen, seçici - geçirgen özelliğe sahip canlı yapıdır. Kalınlığı en fazla 12 mm'dir. Protein, yağ ve karbonhidrat moleküllerinden meydana gelmiştir. Hücre zarının yapısı hakkında ilk bilimsel model Danielli ve Davvson tarafından ortaya atılmıştır. Birçok biyolog tarafından uzunca bir süre benimsenmiştir. Bu modele göre, hücre zarının ortasında bir fosfolipit ve bunun her iki tarafında da birer protein tabakası bulunur. Bu modelin hücre zarının işleyişini tam olarak açıklaya¬maması, bu konuda yeni modellerin geliştirilmesine neden olmuştur.
    1972 yılında S.J.Singer (Singır) ve G.Nİcholson (Nikılsın) tarafından "akıcı - mozayik zar" modeli geliştirildi. Bu modele göre, zarın yapısında hareketli iki sıra lipit (yağ) bulunur. Zarın yapısındaki lipit¬ler çoğunlukla fosfolipitlerdir. Zar içinde protein molekülleri, lipit katmanlarının arasına gömülmüştür. Lipitler hareketli, akış-kan bir yapıda oldukları için, protein moleküllerinin de yerleri değişmektedir. Hücre zarında, çekirdek zarında bulunan porlar bulunmaz.







    Akıcı-mozaik zar modeli

    Her hücrenin hücre zan, yapısındaki moleküler dağılımın farklılığı nedeni ile kendine özgü özellikler taşır. Hücrenin özgüllüğü de zardaki glikoprotein, lipoprotein, glikolipitlerin miktarına ve da¬ğılımına bağlıdır.
    Örneğin; hipofiz bezinin hormonlarından olan TUH (Tiroit uyarıcı hormon) kanla tüm vücuda dağıtıl¬dığı hâlde, ancak tiroid bezindeki hücrelerin zarları tarafından tanınıp alınır. Bu da tiroid bezindeki hücrelerin zarlarının özelliğinden kaynaklanır. Hücrelerin birbirini tanıması, hücre içine alınacak maddenin seçimi, bazı hormonlara cevap vermesi, zar yapısındaki glikoproteinler yardımı ile olur.
    Hücre zarının önemli bir özelliği de seçici - geçirgen olmasıdır. Bu yüzden hücre zarı her maddeyi geçirmez. Moleküllerin özelliği ve hücre zarının seçiciliği, hücreye madde giriş çıkışını belirler.
    Hücre zarından küçük moleküller büyük moleküllere göre; nötr maddeler iyonlara göre; yağda çözünen maddeler çözünmeyenlere göre; (-) iyonlar (+) iyonlara göre daha kolaylıkla geçerler.
    Sitoplâzma ve Organeller
    Hücre zarı ile çekirdek arasını dolduran yumurta akı kıvamında canlı bir ortamdır. Yapısında organik ve inorganik maddeler bulunur. Sitoplâzmada bulunan organik maddeler yapısal proteinler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, nükleotitler, enzimler ve vitaminlerdir. Su ve madensel tuzlar ise inorganik maddelerdir. Sitoplâzmada % 70-90 oranında su bulunur. Bu oran su bitkilerinde %98' e yükselir. Buna karşın spor tohum ve bakterilerde ise %15' ten %5' e kadar düşer.
    Sitoplâzma solunum, fotosentez, beslenme, sindirim, boşaltım gibi bütün yaşamsal olayların geçtiği yerdir. Yaşamsal olayların bir kısmı Sitoplâzma içine dağılmış enzimler tarafından yapılırken; bir kısmı da organel denilen yapılarda gerçekleştirilir.
    Hücrede bulunan Organeller:
    1. Lizozom
    2. Endoplâzmik retikulum
    3. Golgi aygıtı
    4. Ribozom
    5. Mitokondri
    6. Sentrozom
    7. Plâstidler
    8. Koful şeklinde sıralayabiliriz.

    1 . Lizozom
    Alyuvar hücreleri dışında bütün hayvan hücrelerinde bulunur. Akyuvar ve karaciğer hücrelerinde ise sayıları diğer doku hücrelerinden daha fazladır. Bazı ilkel bitki türleri hariç, gelişmiş bitki türlerinde bulun¬maz.
    Lizozom, endoplâzmik retikulum ya da golgi aygıtından oluşan, lipoprotein yapısındaki zarla çevrili bir organeldir.
    Tek zarlı bir kesecik olan lizozom, sindirim enzimlerini (hidrolaz) taşır. Bu enzimler proteini, yağı, karbonhidratı, hücrenin fagositozla ve pinositozla aldığı maddeleri sindirdiğinden, hücre içi sindiriminde iş gö¬rür. Lizozomlar dalak, karaciğer gibi hücre içi sindirim yapan organların hücrelerinde fazlasıyla bulunur.
    Kurbağa larvasının kuyruğunun yok olması, hareketsiz kalan kasların erimesi, yaşlı doku ve alyu¬varların yok edilmesi ve mikropların sindirilmesinde lizozom enzimleri etkilidir.
    Hücrelerdeki protein, polisakkarit ve nükleik asitler gibi bileşikleri parçalayabilen enzimler, bir zarla çevresinden ayrılarak lizozom içinde etkisiz hâlde durmaktadır. Zar yapısı bozulmuş bir lizozomdan dışarıya sızan enzimler kısa sürede tüm hücre içeriğini parçalayarak onu ölüme sürükler. Bu olaya otoliz denir. Hüc¬renin ölümünü takiben kendilerine uygun yaşama ortamı bulan bakterilerin de hızla üremesi, canlılığını yitir¬miş dokularda kokuşmaya neden olur. Lizozom enzimleri endoplâzmik retikuluma bağlı ribozomlarda sentezlenerek endoplâzmik retikulum aracılığıyla golgi aygıtına taşınır ve paketlenerek bir kesecik içinde si-toplâzmaya verilir. Dokularda yaşlanmış ve bozulmuş hücrelerin ölümleri de yine bu hücrelerin taşıdıkları lizozomal enzimler tarafından gerçekleştirilir. Yüksek yapılı canlılarda sindirilmeyen artık maddeler çoğun¬lukla difüzyonla hücre dışına atılırken, atılamayan artık maddeler ise sindirim kofulunda birikerek lipofuksin pigmentini oluşturur. Yaşlandıkça insanın vücudunda özellikle ellerinin üzerinde, omuzlarında ya da yüzün¬de kahverengi lekelerin oluşmasının nedeni bu lipofuksin pigmentidir.
    2. Endoplâzmik Retikulum
    Hücre zarı ile çekirdek zarı arasında uzanan kanalcık ve borucuk sistemidir. Çeper yapısı ve özelliği hücre za¬rına benzer fakat daha incedir.
    Her hücrenin endoplâzmik retikulum sistemi kendine öz¬güdür. Kanalcıklar sistemi sabit değildir, değişebilir. Hücre bölü¬nürken endoplâzmik retikulum kaybolur, bölünme bitince tekrar oluşur. Hücre yaşlandıkça endoplâzmik retikulumun işlevleri ve kanalcıkların birbiriyle ilişkisi azalır. Bazı hücrelerde endoplâzmik retikulum bulunmaz. Buna bağlı olarak madde yapım hızı düşer ve yaşlanma görülür.


    Granüllü endoplâzmik retikulum ve üzerlerine tutunmuş ribozomlar.

    Endoplâzmik retikulumun görevi ribozomlarda sentezlenen proteinleri kanalcık sistemleri ile hücrenin gerekli yerlerine taşımaktır. Yani; hücre içinde madde dağılımını ve taşınmasını sağlar. Endoplâzmik retikulum, üzerinde ribozom bulunup bulunmamasına göre ikiye ayrılır:
    •Granüllü Endoplâzmik Retikulum :
    Üzerinde bol miktarda ribozom bulunduran endoplâzmik retikulumdur. Özellikle protein sentezi yapan hücrelerde görülür .
    •Granülsüz Endoplâzmik Retikulum :
    Üzerinde ribozom taşımayan endoplâzmik retikulumdur. Daha çok endokrin bezlerde ve yağ sentezi yapan hücrelerde bulunur. Lipit, steroid ve polisakkarit metabolizmasında rol oynamaktadır.
    3. Golgi aygıtı
    Çekirdeğe yakın sentriolün civarında bulunan kanalcık ve kese¬cik sistemidir. Granülsüz endoplâzmik retikuluma benzer, yani üzerinde ribozom bulunmaz. Golgi aygıtı, salgı yapan hücrelerde ve sinir hücrele¬rinde iyi gelişmiştir. Alyuvar ve bakteri gibi hücrelerde bulunmaz. Golgi aygıtı lizozomların oluşmasında da etkilidir.
    Golgi aygıtı; lipoprotein, glikoprotein, mukus ve bitkilerde selüloz gibi maddelerin üretilip, salgılanmasını sağlar.
    Hücre zarı yapımında zar fabrikası gibi çalışır. Gerektiği zaman yağları depolar. Uzun zaman pek önemli bir organel olmadığı gerekçesiyle dikkate alınmayan golgi aygıtı; son zamanlarda hücre zarının özgüllüğünü saptamada, önemli görev alması nedeniyle dikkatleri üzerine çekti. Çünkü hücre zarının özgüllüğü karbonhidratlarla saptanmaktadır. Karbonhidratlar da golgi aygıtında sentezlenmektedir. Karbonhidrat taşıyan proteinler ve diğer maddeler özellikle hücre yüzeyinde bulunur. Hücrelerin birbirlerini tanımasını ve diğer hücrelerle ilişki kurma¬sını sağlar. Hücre yüzeyindeki bazı glikoproteinlerin bozulmasıyla da kanserleşme meydana gelmektedir.
    Golgi aygıtının bozulması, salgıların azalmasına neden olur. Örneğin; tükürük bezinden salgılanan tü¬kürüğün azalmasında golgi aygıtı etkilidir. Tükürüğün azalması ağzın kurumasına neden olur.
    4. Ribozom
    Virüsler hariç tüm hücrelerde bulunur. Endoplâzmik retikulum ya da çekirdek zarı üzerinde dizilmiş olarak ya da sitoplâzmada dağınık olarak bulunabilir. Ribozom hücrenin yaklaşık 15-20 nm çapındaki küresel ve oval tanecikli en küçük organelidir. Ribozomların zarları bulunmaz. Hücrelerde ya tek tek ya da çok sayı¬da ribozomun birleşmesiyle oluşan (poliribozomlar) boncuk dizisi şeklindedir. Genç ve özellikle protein sen¬tezi yapan hücrelerde sayıları fazladır.
    Ribozomlar, ribozomal RNA (rRNA) ve proteinlerden yapılmıştır. Hücrenin protein sentez yerleridir.
    5. Mitokondri
    Bakteri, yeşil alg ve memeli alyuvarları dışında oksijenli solunum yapan tüm hücrelerde bulunur. 0,2-5 mikron arasında değişen oval ya da çubuk şeklinde organeldir. Mitokondri çift katlı zar yapısındadır. Bu zarlardan dıştaki, düz ve esnektir. İçteki zar ise yüzeyi genişletmek için krista adı verilen birçok kıvrım¬lardan meydana gelmiştir. Kıvrımların arası matriks adı verilen sıvı madde ile doludur. Matriks içinde; DNA, RNA ve ribozom ( bakteri ribozomlarına benzeyen ribozomları) bulunur. Matriks mitokondri içine giren mad¬deleri parçalayacak enzimleri taşır. Bu enzimler sayesinde oksijenli solunumla enerji üretilir.
    Mitokondrilerin kendilerine özgü, sınırlı bilgi taşıyan DNA'sı vardır. Bu yüzden kendilerini eş¬leyebilirler. Çoğalmaları hücrenin kontrolünde gerçekleşir. Mitokondriler hücrenin enerji santralleri¬dir. Enerji ihtiyacı fazla olan kas ve karaciğer gibi hücrelerde mitokondri sayısı diğer hücrelere göre daha çoktur.







    Mitokondrinin üç boyutlu yapısı

    Mitokondri DNA' sının kimyasal ve fiziksel etkilerle bozulması, oksijenli solunumda ATP sentezinin azalmasına neden olmaktadır. Buna bağlı olarak hücrede yaşlanma ve ölüm görülmektedir. Örneğin; insan lenfositlerinde mitokondrilerin işlevleri, ilerleyen yaş ile azalmaktadır.
    6. Sentrozom
    Yosun ve mantar gibi ilkel yapılı bitki hücrelerinde ve sinir hücreleri hariç tüm hayvan hücrelerinde çekirdeğe yakın bir yerde bulunur. Yüksek yapılı bitki hücreleri ve yumurta gibi hücrelerde sentrozom bulun¬maz.
    Sentrozom, birbirine dik iki silindirik cisme sahiptir. Bunlara, sentriol denir. Her sentriol, birbirine pa¬ralel üç küçük tüpten oluşmuş, dokuz iplik içerir. Bu iplikler protein yapısında olup arası matriks ile doludur.









    Sentrozom

    Sentrioller hücre bölünmeye hazırlandığı dönemde bölünerek her biri bir kutba gider ve aralarında iğ iplikleri oluşur.
    İğ iplikleri bölünme sırasında kromozomların ayrılması ye kutuplara taşınmasında görevlidir.
    7. Plâstitler
    Sadece bitki hücrelerinin sitoplâzmasında bulunan organellerden birisidir. Şekilleri küre, oval, iğ ya da iplik biçimindedir. Plâstitler hücreyle beraber gelişerek görevine uygun şekil ve renk kazanırlar. Renkleri¬ne ve görevlerine göre plâstit çeşitleri üç grupta incelenmektedir.
    • Kloroplâstlar :
    Yeşil renkli plâstitlerdir. Bitkilerin farklı organlarına ait hücrelerde değişik sayıda¬dırlar. Kloroplâstlar yapraklarda, genç dallarda, olmamış sebze ve meyve hücrelerinde çok sayıda bulun¬maktadır. Çiçek ve kök hücreleri gibi, bazı bitki hücrelerinde kloroplâst bulunmayabilir. Kloroplâstın kimyasal yapısını protein, karbonhidrat, yağ, klorofil, DNA ve RNA oluşturmaktadır. Kloroplâst fotosentez olayının ger¬çekleştiği organeldir. Kloroplâst çift katlı hücre zarı ile çevrilidir. Stroma ve Granum olmak üzere iki kısım¬dan yapılmıştır..







    Kloroplâstın yapısı

    Stroma: Kloroplâstın içini dolduran renksiz bir ara maddedir. DNA, RNA, ribozom, ve fotosentez enzimleri stromada bulunmaktadır. Bu nedenle kloroplâstlar kendi enzimlerini yapabilir ve çekirdekten ba¬ğımsız çoğalabilirler.
    Granum: Ara madde içine gömülmüş disk ve diskleri birbirine bağlayan lamellerden oluşmuştur. Bu yapıların en küçük birimine tilakoid denir. Tilakoidler bir araya gelerek granumu, granumlarda bir araya gelerek granayı oluştururlar. Bu lâmelli yapı ışık enerjisinin en ekonomik şekilde kullanımını sağlar.
    Klorofil pigmentleri bu tilakoidlerin arasına yerleşmiştir. Klorofiller yeşil bitkilerde kloroplâstlarda bulu¬nurken, bakteri ve mavi-yeşil alglerde sitoplâzmaya dağılmış şekilde bulunur. Klorofil pigmentinden yoksun bitkilerde albinoluk görülür. Albinoluk kısmî olabilir; o zaman bitki alacalı bir görünüm alır.
    Kloroplastlar fotosentezle ışık enerjisinin kimyasal enerjiye dönüştürüldüğü ve serbest oksijenin üretildiği organeldir.
    Fotosentez; CO2 ve H2O gibi inorganik maddelerden, güneş enerjisi ve klorofil pigmentinin yardı¬mıyla organik madde üretilmesidir. Fotosentezin denklemini şu şekilde gösterebiliriz.
    Klorofil
    6CO2 + 6H2O ---------------------------- → C6H12O6 + 6O2
    Güneş Enerjisi Enzimler
    Kloroplâstlar, fotosentezle yeryüzünde yaşamın devamını sağlayan organellerdir.
    • Kromoplâstlar :
    Bitkilerde sarı (ksantofil), turuncu (karaten), kırmızı (likopen) renkte olan plâstitler kromoplâstlardır. Kromoplâstlara renklerini veren renk maddelerine ise karotinoidler denilmektedir. Kro¬moplâstlar yapraklarda, meyvalarda ve bazı yüksek yapılı bitkilerin köklerinde bulunur.
    Örneğin, havuçta karoten, domateste likopen , limonda ksantofil renk maddeleri bulunmaktadır. Kromoplâstın dışında, bitkilere mor ve eflâtun renk veren antokyan ve sarı renk veren flâvon pigmentleri hücre¬lerin kofullarında bulunur. Bu pigmentler, koful öz suyunun asit ya da baz oluşuna göre farklı yönde etki gösterirler. Koful öz suyu asidik ise kırmızı, bazik ise mavi, nötr ise menekşe rengi verir. Sonbahar mevsi¬minde yaprakların dökülmeden önce sararmasının nedeni, klorofil pigmentinin yapısının bozulmasıyla kromoplâstların yapraklara sarı rengi vermesidir.
    • Lökoplâstlar :
    Renksiz plâstitlerdir. Lökoplâstlar ışık alırsa yeşil renkli kloroplâstlara dönüşebilirler, Bitkinin kök, toprak altı gövdesi ve tohum gibi depo organlarının hücrelerinde bulunur. Nişasta, yağ ve pro¬tein depo ederler. Örneğin, patates yumrusunda nişasta, baklagil tohumunda protein, ayçiçeği tohumunda yağ depolayan lökoplâstlar bulunmaktadır.









    Bitki hücresinin temel yapısı v ekısımları

    8. Koful
    Özellikle bitki hücrelerinde ve tek hücreli canlılarda görülür. Hayvan hücrelerinde ise za¬man zaman oluşan ve kaybolan küçük kofullar bulunur. Kofullar hücre zarından, endoplâzmik retikulumdan, golgi aygıtından ya da çekirdek zarından oluşur. İçlerinde koful öz suyu (hücre öz suyu) denilen bir sıvı bulu¬nur.
    Kofullar genç bitki hücrelerinde az sayıda ve küçük; yaşlı bitki hücrelerinde ise büyüktür. Hatta bazı yaşlı hücrelerde hücre içini tamamen doldurarak sitoplâzmayı yana doğru iter.
    Kofullar hücrenin madde alışverişinde, beslenmesinde, sindiriminde, boşaltımında görevlidir.
    Kofullar kaybolup gerektiğinde yerine yenileri oluşabilir. Bitkisel hücrede metabolizma sonucu açığa çıkan zehirli artık ürünler, inorganik tuzlarla birleşerek çözünmeyen kristalleri oluşturur. Özellikle yapraklardaki kofullarda biriken kristaller hücrenin işlevlerinin azalmasına ve ölümüne neden olur.
    Tatlı suda yaşayan bir hücreli canlılarda, boşaltım kofulları (kontraktil kofulllar) oluşmuştur. Örneğin terliksi hayvanlardaki boşaltım kofulu tatlı sularda yoğunluk farkından dolayı, vücut içerisine giren fazla suyu dışarı atarak su miktarını ayarlar.


    Çekirdek
    Hücrenin yaşamını sürdürebilmesi için mutlaka bulunması gereken bir organeldir. Bölünmenin, bü¬yümenin ve onarımın denetim merkezidir. Çekirdekten gelen RNA'lar ile hücrenin işlevleri yürütülür. İlkel hayvan ve bitkilerde zarla çevrilmiş bir çekirdek bulunmamasına karşılık çekirdek materyali sitoplâzma içine dağılmıştır. En ilkel canlı sayılan virüslerin kalıtsal materyali bir RNA yada bir DNA zinciridir. Bazı canlılarda birden fazla çekirdek bulunabilir. Örneğin; Paramesyumda büyük ve küçük olmak üzere iki çekirdek vardır. Çekirdek genellikle hücrenin ortasında oval ya da küremsi şekildedir. Çekirdeğin büyüklüğü ile sitoplâzmanın kütlesi arasında her zaman belirli bir oran vardır. Bu oran yaşlılığa ve hücrenin işlevine göre de¬ğişebilir.
    Amiplerle yapılan deneylerde çekirdeğin hücredeki önemi ve görevi açıklanmıştır. Bu deneyde bir amibin sitoplâzması çekirdekten ayrılıp uygun bir ortama konursa yaşamsal olaylarının yavaşladığı ve amibin bir kaç gün sonra öldüğü gözlenir. Eğer çekirdek çok az sitoplâzma ile amipte bırakılırsa yaşamsal faali¬yetlerinin devam ettiği ve kesilen sitoplâzmanın kendisini tamamladığı gözlenir. Diğer deneyde ise çekirdek çıkarılıp uygun ortamda bırakılırsa yaşamsal faaliyetlerinin yavaşladığı ve amibin bir kaç gün sonra öldüğü gözlenir.





    Çekirdeğin hücre yaşamındaki önemini açıklayan bir deneyin şeması.
    Çekirdek, hücrenin canlılığını sürdürebilmesi için mutlaka gereklidir. Çekirdek, hücrede geçen bütün yaşamsal olayları yönetir ve kontrol eder.
    Çekirdeğin kalıtım bilgisini taşıdığı, bir hücreli iki alg (su yosunu) türünde yapılan deneyle açıklan¬mıştır .AIgin yapısı şemsiye, sap ve kök bölümünden oluşmuştur. Hücre çekirdeği ise köke ya¬kındır. Her iki algin şemsiyeleri birbirinden farklıdır. Biri düz, diğeri parçalı şemsiyelidir.





    İki alg türünde şemsiye gelişmesinin çekirdek yönetiminde olduğunu gösteren deney şeması.
    Düz şemsiyeli algin çekirdeğinin bulunduğu kök kısmı kesildi. Kesilen kök kısmına parçalı şemsiyeli algin sap kısmı aşılandı. Algin şemsiyesini tamamladığı, şemsiyenin şeklinin çekirdekli parçaya ait ve düz şekilde olduğu, sitoplâzmasının ise parçalı şemsiyeye ait olduğu görüldü. Bu deneyin sonucunda şemsiyenin düz ya da parçalı olmasının çekirdekteki bilgiye göre belirlendiği anlaşıldı.
    Bir hücrenin çekirdeği;
    1. Çekirdek zarı
    2. Çekirdek plâzması
    3. Çekirdekçik
    4. Kromatin ve kromozomlar olmak üzere 4 kısımda incelenebilir.
    1. Çekirdek Zarı : Kalınlığı 35nm kadardır. Mitokondrilerde olduğu gibi çift katlı zarla çevrilmiştir. İçteki zar düz, dıştaki zar ise eridoplâzmik retikulumun devamı gibidir. Çekirdek zarında, çekirdek plâzması ile sitoplâzma arasında madde geçişini sağlayan porlar (delik) vardır. Porların çapı 40-100 nm arasındadır. Özellikle çekirdekten kodlanan RNA sitoplâzmaya porlardan geçer. Çekirdek dış zarının üzerinde ribozom bulunmaktadır. Çekirdek zarı mitoz bölünme sırasında çözünür, mitoz sonunda golgi aygıtı ve endoplâzmik Iretikulum gibi organellerin işlevi ile yeniden yapılır.
    2. Çekirdek Plâzması : Çekirdek plâzmasına çekirdek sıvısı da denir. Homojen görünümlü bir sıvı¬dır, içinde çözünmüş çeşitli maddelerin molekülleri dağınık halde bulunmaktadır. Çekirdek plâzması kromatin ağı ve çekirdekçik arasındaki boşlukları tamamen doldurur.

    3. Çekirdekçik : Çekirdek plâzmasından herhangi bir zarla ayrılmaz. Yapısında RNA ve protein bulunmaktadır. Ribozomal RNA (rRNA)ların yapıldığı kromatinin bulunduğu kısımdır. Protein sentezi çok olan hücrede çekirdekçik büyüktür. Çekirdekçiğin büyüklüğü canlı türüne ve hücresine göre değişir. Çekirdekçik canlı hücrelerin çekirdeğinde yuvarlak bir yada birden fazla tanecikler şeklindedir. Asidik boyalarla ko¬yu renge boyanır. Çekirdekçik hücre bölünmesi sırasında kaybolur. Bölünme bittikten sonra tekrar oluşur.
    4. Kromatin ve kromozomlar : Hücre bölünmediği zaman çekirdek içinde dağınık, uzun, ipliksi şe¬kilde görülen yapılara kromatin ağı denilmektedir. Hücre bölünmesi sırasında kromatin iplikleri kısalıp kalınlaşarak kromozom denilen yapıları meydana getirir.
    Kromozomların yapısında DNA ve protein vardır. Kromozomların en önemli görevi kalıtım bi¬rimi olan genleri (DNA) taşımasıdır.
    Kromozomlar kromonema denilen ve çapı 0,3-0,5 m kadar olan ince ipliklerden oluşmuştur. Kromonemalar matriks denilen bir madde içinde bulunur. Normal olarak bir kromozomda her biri 4 kromonema taşıyan 2 kromatit bulunur. Bu iplikçikler interfazda gevşek dururlar ve ağ görünümündedirler.





    Kromozomun yapısı

    Kromonemaların üzerinde boncuk tanesi şeklinde şişkinlikler görülür. Bu şişkinliklere kromomer denir. Kromomerler ya kromonemanın kuvvetle kıvrılmasıyla ya da nükleoproteinlerin o bölgede yoğun¬laşmasıyla meydana gelir. Her kromozom aralarında açı bulunan iki koldan oluşur. Bu kolları birbirine bağlayan boğumlara sentromer denir. Hücre bölünmesi sırasında kromozomlar sentromerleri ile iğ ipliklerine bağlanır. Bu bağlanma olmadan kromozomlar kutuplara taşınamaz.
    Kromozomların bir kısmının ucunda ise uydu denilen küre şekilli yapı vardır. Kromozomlar ışık mikroskobunda kolaylıkla görülür. Kromozomun sayı¬sı, büyüklüğü, şekli türden türe farklılık gösterirken bir türün bireylerinde bulunan kromozom sayısı ise aynı¬dır.
    Anadan ve babadan gelen, şekilleri ve büyüklükleri birbirine eşit olan kromozom çiftle¬rine homolog kromozom denir.
    Homolog kromozomlar, bütün vücut hücrelerinde bulunur. Bu hücrelere somatik hücre (vücut hüc¬resi) denir. Somatik hücre kromozom sayısı bakımından diploittir ve 2n ile gösterilir. Diploit hücrelerde kro¬mozomlar çiftler hâlinde bulunur, n kromozom sayısının iki katı kadar kromozom taşırlar. Diploit hücrelerdeki kromozom sayısı mitoz bölünmeyle korunur.
    Üreme hücrelerinde ve bazı ilkel canlıların, bütün yaşam evrelerinde kromozomlar tek hâlde bulu¬nur. Böyle eşi olmayan kromozomlara "haploit (monoploit)" kromozom denir, n harfiyle gösterilir, n sayıda kromozom taşıyan hücrelere ise haploit hücre denir. Haploit hücreler, diploit hücrelerin mayoz bölün¬me geçirmesiyle oluşur.
    Homolog kromozomların lokus denilen karşılıklı bölgelerinde, bir özelliği belirleyen alel genler yer alır. Alel genler bir özellik üzerine aynı yönde ya da zıt yönde etki edebilir. Örneğin; bir birey annesinden mavi göz genini, babasından kahverengi göz genini almış olabilir. Bu genler homolog kromozomların aynı lokusunda bulunmasına rağmen zıt yönde etki ederler.
#14.06.2008 19:00 0 0 0
#14.06.2008 18:57 0 0 0
  • Konu: GDO
    bencede önemli bir konu ama vulkanında yukarıda söylediği gibi insanlara anlatmak zor.

    paylaşımın için teşekürler
#14.06.2008 18:56 0 0 0
#14.06.2008 18:53 0 0 0
#14.06.2008 18:51 0 0 0
#14.06.2008 18:50 0 0 0


  • akraba evliliğinde doğan çocuk ilk aylarında değil 40 yaşından sonrasındada belirtilerini gösterir. 40 yaşından önceleride yada sonrasında


#14.06.2008 18:48 0 0 0


  • Plörezi, akciğerleri çepeçevre saran zarların arasında sıvı toplanmasıyla sonuçlanan hastalıkların genel ismidir. Halk arasında zatülcenp adıyla bilinir. Her yaştan insanda görülebilir. Tüberkülozdan kansere, kalp yetersizliğinden romatizmal hastalıklara kadar 50'den fazla nedeni vardır. ABD'de yılda 1 milyon kişide plörezi tanısı konduğu istatistiklerle saptanmıştır. Ülkemizde de çok görülen akciğer hastalıklarından biri olan plörezinin nedenleri içinde gençlerde tüberküloz, yaşlılarda ise kanser ve kalp yetersizliği ilk sıralarda gelir. Zatürenin neden olduğu plörezilere ise her yaşta rastlanabilir.

    Plörezinin belirtileri


    Plörezinin belirtileri esas hastalığa bağlı olarak değişirse de, kuru öksürük, yan ağırısı ve nefes darlığı gibi belirtiler tüm hastalarda vardır.

    Ağrı: Hastalığın ilk belirtisi göğüs duvarının tek bir noktasında duyulan ağrıdır. Sırtta, göğüste veya göğsün yan taraflarında olabilir. Ağrınınen önemli özelliği, derini nefes alırken, öksürürken, hapşırırken bıçak ucu batar tarzda ve şiddetli olmasıdır. Nedeni, iltihaplanmış akciğer zarlarınınsolunum hareketleri sırasında birbirlerine sürtünmesidir. Hasta ağırının en çok olduğu noktayı parmağı ile gösterir. İşte, bu nokta dinleme aleti ile dinlendiğinde frotman ismi verilen özel bir ses duyulur. Bu ses hastalar tarafından da işitilebilir ve meşin gıcırtısı veya karda yürürken çıkan seslere benzetilir.

    Öksürük: Plörezili hastalarda kuru bir öksürük de hemen her zaman vardır. Nedeni, akciğer zarlarındaki öksürük refleksi doğuran noktaların uyarılmasıdır. Plörezi öksürüğü kurudur, yani hastalar balgam çıkarmazlar. Öksürük, ağırıyı artırdığı için son derece rahatsız edicidir. Hastalar öksürürlerken hasta olan taraflarının üzerine yatarak ağrıyı önlemek isterler.

    Nefes darlığı: Akciğer zarları arasında biriken sıvının miktarına bağlı olarak nefes darlığı da vardır. Nedeni, sıvının akciğerleri sıkıştırarak hareketlerine engel olmasıdır. Nefes darlığı, önceleri sadece eforlar sırasında ortaya çıkarken, sıvı miktarı arttıkça oturur durumda bile nefes darlığı hissedilebilir. Sıvı miktarı çok olan hastalar, sırtüstü yatamadıkları gibi, ancak sıvaının bulunduğu tarafın üzerine yatmakla rahat edebilirler.






#13.06.2008 18:10 0 0 0


  • AKUT DERİN HİPOKSİ VE ANOKSİYE BAĞLI ÖLÜMLER

    (ASFİKSİ ÖLÜMLERİ)

    Altta yatan problem ne olursa olsun aslında her ölüm dokuların hipoksisi veya anoksisi sonucu oluşmaktadır. Ancak burada ani O2 yetmezliği ve buna bağlı gelişen çabuk ölümleri inceleyeceğiz. Bir insanda arter kanındaki ortalama PO2 80-98 mmHg, PCO2 ise 40mmHg dır. PO2'nin 60 mmHg'dan düşük, PO2'nin 50mmHg'nın üzerinde olması hipoksi olarak tanımlanır. Bu değerlerin daha fazla düşmsi ve PO2'nin 20-40 mmHg olmsı derin hipoksidir.

    Akut derin hipoksi ve anoksiyi anlatırken anlaşılır olması nedeniyle Shapiro-Gordon tarafından yapılan sınıflandırmayı aktaracağız.

    1. Kanın akciğerlerde yeterince oksijenlenemediği ya da tam oksijensizlik durumları:

    A. Solunan havanın bileşiminde ki bozukluk,

    Havadaki oksijen saturasyonunun azaldığı durumlar (yangın ortamında, kuyularda veya silolarda oluşan ölümler);

    Havanın normal bileşiminde olmasına karşın, diğer gaz saturasyonlarının artığı durumlar (havagazı..).

    Mekanik olarak solunum pasajının kapandığı durumlar;

    Eksternal orifislerin kapanması (ağız ve burnun kapanması),

    Hava pasajının kapanması (suda boğulma, elle veya iple boğma, yabancı cisim aspirasyonları).

    C. Göğüs ve karına bası (eksternal kompresyon),

    D. Solunum hareketlerinin durması (elektrik çarpması ve bazı tür zehirlenmeler).

    2. Kanın oksijen taşımasındaki azalmalara bağlı ölümler (masif hemorajiler).

    3. Dokulara birim zamanda ulaşan oksijen miktarının akut olarak azalması (şok ).

    4. Dokuların oksijen alamaması ya da oksidatif proceslerin depresyonu sonucu meydana gelen ölümler (hipotoksik anoksi).

    Akut derin hipoksi ve anoksi sonucu meydena gelen ölümlerde oluşan değişiklikler nonspesifiktir. Tüm ölümlerin hipoksi ve anoksiye bağlı olduğu unutulmamalıdır. Asfiksi ölümlerinde temel değişiklikler; siyanoz, peteşi, ödem, konjesyondur. Siyanoz, redükte hemoglobinin yüksekliği nedeni ile oluşur. Peteşiler, kapiller duvarın zedelenmesine bağlıdır. Sklera, visseral plevra, ve epikardiumda daha çok görülür. Konjesyon ve ödem kapiller hipoksinin sonucu olarak meydana gelir, özellikle akciğerler ve beyinde belirgindir.

    Moon bu tür ölümlerde oluşan değişiklikleri dolaşım yetmezliğinin girdiği kısır döngü ile açıklamış ve şokla karşılaştırmıştır. Şoka neden olan etmenler, kapiller endotelinde hasar meydana getirmekte buna bağlı olarak ortaya çıkan patolojik değişiklikler; kapiller dilatasyon, konjesyon, staz, peteşiler, ödem ve seröz effüzyonlar meydana gelmektedir. Sonuç olarak; bu değişikler, asfiksiye bağlı ölümler için spesifik olmayıp doğal nedenlere bağlı şok tablosu gelişerek meydana gelen ölümlerde de görülmektedir.

    Asfiksiye bağlı gelişen ölümlerin sınıflandırılmasını, anlaşılmasında ki kolaylık nedeni ile DiMaio'nun yaptığı şekilde aktaracağız.

    A- Suffokasyon (Tıkama) Sonucu Ölümler

    1. Ağız ve burnun kapanması sonucu,

    2. Toraks ve karına bası sonucu,

    3. Çevresel hipoksi veya anoksi sonucu,

    4. Yabancı cisim aspirasyonları sonucu, suffokasyon ölümleri oluşabilir.



    1. Ağız ve burnun kapanması; orijininde kaza, cinayet ve intihar olabilir. Kaza; yüzünkoyu yatan bir bebekte ağız ve burnun çarşafla ya da yastıkla kapanması (beşik ölümleri), naylon torbayla oynayan bir çocuğun bunu kafasına geçirdikten sonra çıkaramaması sonucu olabilir. Cinayet, ağız ve burnun elle veya bir cisimle kapatılması sonucu gerçekleştirilebilir. Ancak, bu yöntem daha çok bebeklerde, yaşlı ve düşkün kişilerde gerçekleştirilebilir. İntihar; daha çok başına torba geçirip bunu boyundan bağlama şeklinde görülür.

    Otopsi bulguları; genel olarak nonspesifiktir. Beşik ölümlerinde ventral yüzde ölüm lekeleri görülür. Ağız ve buruna bastırılmış ise; ağız ve burun çevresinde ekimoz, dudak iç yüzde ekimozlar oluşur. İç organlarda nonspesifik hipoksik değişikler olur. Olay yerinin araştırılması ve cesedi olay yerinde görmek; hekime otopsi kadar bulgu verecektir.

    2. Toraks ve karına bası; çoğunlukla kaza, nadiren cinayet orijinli olabilir. Ağır bir cisim altında kalanlarda, diri olarak gömülenlerde, trafik kazalarında araç içinde sıkışanlarda; toraks ve karına olan bası sonucu, solunum yapılamaması nedeniyle ölüm oluşacaktır.

    Olay yerinin incelemesi tanı koydurucudur. Basıya neden olan cisme göre vücutta değişik boyutlarda ekimoz ve sıyrık yaraları görülebilir. Baş, boyun ve gövde üst kısımda venöz dönüşün engellenmesi nedeni ile konjesyon, sklera ve konjoktivada peteşial kanamalar olabilir.

    3. Çevresel hipoksi veya anoksi; solunum havasındaki O2 azalması veya zararlı gazların artması sonucu oluşur. Tahıl depolarında, foseptik kuyularında, kimyasal madde tanklarında, gemi ambarları gibi kapalı yerlerde kalanlarda görülür. Böyle ortamlarda ölümün nedeni olarak O2 nin düşmesi ve suffokasyona neden olan gazların artması gösterilmektedir. Normal havadaki O2 miktarı yaklaşık olarak %21 dir. Bunun %5'in altına düşmesi durumunda ani bilinç kaybı ve ölüm görülür. Yine solunum havasındaki diğer gazların (karbondioksit, metan, hidrojen sülfür, karbonmonoksit, ) artmasının çevresel hipoksiye neden olduğu bilinmektedir.

    Otopsi bulguları, nonspesifiktir. Organlarda konjesyon dışında özellik saptanmaz. Ölüm nedenini tek başına otopsi ile saptamak, çoğu gazlar açısından olası değildir. Olay yerinde gaz ölçümleri ve diğer ölüm nedenlerinin ekarte edilmesi ışık tutucu olabilir.

    Karbon monoksit entoksikasyonları, diğer zehirleyici gazlara göre çok daha fazla görülmesi nedeni ile ayrı bir başlık halinde incelenecektir. CO entoksikasyonlarında orijin genellikle kazadır. İntihar ve cinayet olgularına çok nadir rastlanmaktadır. Karbon monoksit renksiz kokusuz, tatsız özellikte bir gazdır. İçeriğinde karbon bulunan bileşiklerin yetersiz yanması sonucu oluşur. Karbon monoksit akciğer yoluyla absorbe edilir. Bundan dolayı porfirindeki demir ile reaksiyona girerek hemoglobin, myoglobin, sitokrom oksidaz, sitokrom p-450 ye etki etmekte ve reversibl olarak bağlanmaktadır. Akut karbon monoksit entoksikasyonlarından bu bağlanmaların sorumlu olduğu belirtilmektedir. Karbonmonoksitin oksijene affinitesinin 200-300 kat daha fazla olduğu, karbon monoksit ile bağlanan Hb'nin COHb oluşturduğu ve bu yapının kararlı olması nedeni ile O2 bağlayamadığı belirtilmektedir. Dokulara O2 taşınmasının engellenmesi nedeni ile bu ölüm; entoksikasyon olarak belirtilmesine rağmen asfiksi sonucudur.

    Karbonmonoksit kaynağı olarak; yangınlar, bacasız veya bacası çekmeyen sobalar, araba eksoz gazları belirtilmekle birlikte bölgemizde daha çok şofben zehirlenmesi ve ısınma amaçlı mangal yakılarak kapalı yerlere alınması şeklinde görülmektedir. Şofben zehirlenmesinin nedeni; bunların banyo gibi kapalı küçük alanlara konması ve baca bağlantısının olmamasıdır. Şofben çok güçlü bir yanma oluşturmakta ve hızla O2 tüketmektedir. Banyo gibi havalanması pek olmayan ve baca bağlantısı iyi yapılmamış bir yerde ortamdaki O2 azalırken, CO hızla artacak ve entoksikasyona neden olacaktır.

    İnsanların kanında normalde %0.5-0.8 arasında endojen CO bulunmaktadır. Ancak sigara içenlerde ve bazı meslek gruplarında COHb oranı %4-6 kadar yükselebilir. Karbonmonoksit çok düşük oranlarda bile entoksikasyona neden olabilmektedir. Havada bulunan %1'lik CO'in 20 dakika solunmasının şuur kaybına neden olacağı belirtilmektedir. Kanda ki karboksihemoglobin seviyelerine göre farklı klinik evreler meydana gelmektedir. Kanda %10 düzeyinde COHb bulunduğunda baş ağrısı, baş dönmesi, kulak çınlaması, kan düzeyi arttıkça; bulantı, kusma, takatsizlik gelişir. Kan düzeyi %50'yi bulunca bilinç kaybı ve koma görülür. Ancak literatürde %33 ile %81 arasında ki kan düzeylerinde ölüm olduğu belirtilmektedir.

    Otopsi bulguları; CO entoksikasyonunda ölü lekeleri parlak kırmızı "kiraz kırmızısı" rengindedir. İç organlarda parlak kırmızı renktedir. Organlarda nonspesifik hipoksik değişiklikler görülebilir. CO entoksikasyonlarından sonra bir süre (5-6 gün) yaşayıp ölenlerde bazal ganglionlarda (globus pallidus) ve periferik sinirlerde nekrozlar görülür. Kesin tanı kandaki COHb miktarını ölçmekle konur. Ancak, otopside; ölümde rolü olabilecek başka faktörleri ekarte edebilmek için histopatolojik inceleme de yapılmalıdır.

    4. Yabancı cisim aspirasyonları; solunum yollarının yabancı cisim ile tıkanması orijin olarak kaza, cinayet ve nadiren de doğal kökenli olabilir. Kaza olarak özellikle küçük çocuklarda görülür, yutma refleksi bozulmuş olan hastalarda da oluşabilir. Çocuklar tarafından aspire edilen maddeler sindirilebilen(fındık, nohut, çekirdek.) veya sindirilemeyenler (oyuncak parçaları, bilye, bozuk para..) olarak ayrılır. Bu maddeleri çocuklar ağızlarına aldıklarında derin inspirasyon ile aspire ederler. Aspire edilen cisimlerin larinksi ve trakeayı kapatması sonucu ölüm meydana gelir. Yetişkinlerde gıda aspirasyonuna bağlı ölümler görülür. Cinayet orijinli ölümler yabancı cisimle nadirdir. Bir kişiyi susturmak amacı ile azgına tıkılan yabancı cisimlerin posterior farinksi tıkayarak neden olduğu ölümlerde görülür. Bununla birlikte yaşlı ve küçük çocuklarda, öldürme amacıyla yabancı cisim uygulandığı belirtilmektedir. Doğal nedenli olarak belirtilenler içerisinde, kişinin solunum yollarını tam olarak tıkayan tümoral kitlenin veya fulminan epiglotitis sonucu oluşan ölümler sayılmaktadır.

    Yabancı cisim aspire eden kişinin kliniği tipiktir. Ancak, yanında kimse olmaması durumunda şüphe oluşur. Bu olgularda tan koyabilmek için otopsi yapılmalıdır. Otopside nonspesifik asfiksi bulguları dışında, larinks ve trakeada aspire edilen yabancı cisim saptanır. Ancak, üst solunum yollarında saptanan sindirilmiş gıda parçalarını, postmortem oluşan regürjitasyondan ayırt etmek gerekir



    B- BOĞMA

    1. Ası

    Ası bir çeşit bağla boğulmadır. Asfiksi, boyun yapılarına vücudun kendi ağırlığı ile uygulanan baskının sonucudur. Hava pasajının tam kapanması için yaklaşık 15 kg, karotid arterin kapanması içinse yaklaşık 5 kg'lık bir kuvvet gerekmektedir. Ası, genellikle intihar olarak görülür. Nadiren kaza ve cinayet şeklinde de görülebilir. Asıda ölüm nedeni hava pasajının kapanması, boyun arter ve venlerinin kapanması, karotid sinüse bası sonucu oluşan refleks kardiyak arrest veya bazı olgularda servikal kırıklara bağlı medulla spinalis yaralanması sonucu oluşabilir. Ası amacı ile kullanılan cisme ası vasıtası, boyuna geçirilen kısma ilmek denir. İlmeğin boyunda oluşturduğu ize ise "telem" adı verilir. Asılar tam ve tam olamayan ile tipik ve atipik diye ayrılır. Vücut, ası vasıtası ucunda hiçbir yere temas etmeden duruyorsa buna tam ası, alt ekstremiteler veya vücudun başka bir kısmı yer ile temas halinde veya oturur pozisyonda ise buna tam olmayan ası denir. Boyuna geçirilen ipin ilmek kısmı boynun arkasında ise bu tipik asıdır. İlmek ense dışında bir yerde (boyun yanları veya önde) ise bu atipik ası olarak adlandırılır.

    Ası vasıtası olarak ip, pantolon kemeri, elektrik kablosu, tel gibi cisimlerin kullanıldığı görülmektedir Asıda oluşan telem, kullanılan cismin özelliği ile yakından ilişkilidir. Eğer kullanılan cisim kalın ve yumuşak (atkı gibi) ise oluşacak telem soluk, yüzeysel olacaktır. Kullanılan cisim ip veya benzeri bir cisim ise daha derin ve epidermiste abrazyon oluşturan telem görülecektir.

    Asının klinik evreleri:

    - Bilinç kaybı; en kısa süren dönemdir. 6-12 sn sürdüğü belirtilmektedir.

    - Konvülsiyon dönemi,

    - Sfinkter kontrolünün kalktığı dönem: bu dönemden sonra kişide deserebrasyon bulguları görülür. Gaita, idrar kaçırma ve sperm atımı görülebilir.

    - Sonunda kişi solunum ve dolaşım durmasından ölür; tüm bu evrelerin 5-10 dakika sürdüğü belirtilmektedir.

    Otopsi bulguları; tam asıda ölü lekeleri alt ekstremitede daha belirgin olmak üzere eldiven çorap şeklinde diye tarif edilebilir. Yüzde konjesyon, sklerada peteşial kanamalar görülür. Boyunda oluşan iz (telem) kişinin asılı kaldığı süreye ve ası vasıtasına göre değişik özelliklerde görülebilir. Kullanılan ası vasıtası kalın ve yumuşak bir cisim ise (atkı gibi) oluşan telem soluk ve yüzeyel olacaktır. Eğer ip kullanılırsa daha derin telem görülecektir. Asıda kullanılan ipin ilmeği sabit ise; iz, genelde ilmeğe doğru yükselici ve yüzeyselleşici karakter gösterir. Kayan ilmekli asılarda ise; ası aracının boyuna sıkıca oturmasına bağlı, telemin vücut eksenine dik olarak yer aldığı görülebilir.

    Ası olgularında ceset olay yerinde görülmelidir. Asıdaki iç organ bulguları da nonspesifik asfiksi bulgularıdır. Boyun diseksiyonu ayrıntılı olarak yapılmalı, cilt altındaki veya kas dokusunda bulunan ekimoz ve hematomlar not edilmeli, hyoid kemik ve troid kıkırdak kırıklar yönünden ayrıntılı olarak incelenmelidir. Her otopside olduğu gibi toksikolojik analizler mutlaka yapılmalıdır.





    2. Elle Boğma

    Boyun bölgesine elle veya kolla bası uygulanması veya boyunun sıkılması sonucu meydana gelen ölümlerdir. Orijin olarak daima cinayet olarak görülmekle birlikte, literatürde kaza olarak bildirilen olgularda bulunmaktadır. Bu yöntemle intihar söz konusu değildir. Ölüm uygulanan kuvvetin solunum pasajını kapatması sonucu gelişen anoksiye bağlı, sinüs karotikusa bası sonucu gelişen refleks kardiyak arrest sonucu, veya arteria karotise ve juguler vene bası sonucu gelişen beyin hipoksisine sekonder gelişebilir.

    Elle boğma genelde zayıf ve düşkün kişilere uygulanır (bebek, çocuk, yaşlı gibi..). Elle boğma tek başına nadiren görülür. Beraberinde künt travmatik lezyonlar, karına ve göğüse bası sıklıkla birlikte olur.

    Otopsi bulguları; Yüzde konjesyon, sklerada peteşial kanamalar görülebilir. Boyunda yaygın ekimozlar, tırnak izleri, hematomlar saptanır. Bunlar saldırganın her iki elini, tek elini veya kolunu kullanmasına bağlı olarak değişiklikler gösterebilir. Boğazlı kazak gibi boyun bölgesini koruyacak bir engel olması durumunda, izler gözden kaçacak kadar yüzeysel olabilir. Boyun diseksiyonunda, uygulanan kuvvetin büyüklüğüne bağlı, cilt altında ekimoz ve hematomdan, trakeada laserasyona kadar değişen lezyonlar görülebilir. Genelde hyoid kemik boynuzlarında kırıklar olur. İç organlarda nonspesifik hipoksik değişikliklere ek olarak beraberinde uygulanan travmaya ait bulgular da görülebilir. Diğerlerinde olduğu gibi bu olgularda da otopsi yapılmalı ve toksikolojik incelemeler için örnekler alınmalıdır.



    3. Bağla Boğma

    Bağla boynun sıkılması sonucu oluşur. Bağ olarak ip veya benzeri cisimler kullanılır. Orijin genelde cinayet olmakla birlikte, nadiren kaza ve intihar olarak görülen olgular da vardır. Ölüm mekanizması ası ve elle boğmada olduğu gibi; uygulanan kuvvetin solunum pasajını kapatması sonucu gelişen anoksiye bağlı, sinüs karotikusa bası sonucu gelişen refleks kardiyak arrest veya arteria karotise ve juguler vene bası sonucu gelişen beyin hipoksisine sekonder olur. Bağla boğmalarda venöz dönüşün tam engellenmesi nedeniyle, yüzdeki konjesyonun ve peteşilerin daha belirgin olduğu belirtilmektedir. Bağla boğmalarda oluşan iz; kullanılan bağın özelliklerine, kurbanın gösterdiği dirence ve saldırganın uyguladığı kuvvete göre farklılıklar gösterir. Bağ izi genelde boyun eksenine dik, boyunu çepeçevre saran ve boyunun herhangi bir seviyesinde oluşabilir. Bağ olarak kullanılan cisim yumuşak ise ( atkı, naylon çorap gibi.) oluşacak iz daha hafif ve soluk olacaktır. Kullanılan bağ sert ve ince ise oluşacak iz daha derin, üzerinde abrazyon bulunan ve zamanla parşömenleşen özellikte görülecektir.

    Muyenesinde; boyunda bağ izi ve bağ görülür. Ayrıca kurbanın savunması sırasında boynunda kendi oluşturduğu tırnak izleri ve ekimozlar saptanabilir. Boyun diseksiyonunda; cilt altı ekimozlar ve kas dokusu içerisine kanamalar görülebilir. Hyoid kemik ve troid kıkırdakta kırıklar oluşabilir. Bu olguların da tümüne otopsi yapılmalı ve toksikolojik incelemeler için örnekler alınmalıdır.

    SUDA BOĞULMA

    Herhangi bir sıvının hava yollarını doldurması sonucu, akut derin hipoksi veya anoksinin meydana gelmesi ile gelişen ölümlerdir. Orijin olarak kaza cinayet ve intihar olabilir. En çok karşılaşılan kaza sonucu meydana gelen olgulardır. Yüzme bilen kişiler de çeşitli nedenlerle suda boğulabilir. İntihar ve cinayetler nadiren görülür. Boğulma çok derin sularda olabildiği gibi, çok sığ sularda da meydana gelebilir (epileptik hastalarda, küçük çocuklarda, madde etkisinde olanlar gibi.).

    Suda boğulma klasik olarak iki tipe ayrılır

    1- Kuru boğulma (Atipik): sıvının alt ve üst solunum yolarını doldurmadığı, ancak kişinin suya girmesi veya suyun üst solunum yollarına çarpması sonucu gelişen laringospazm veya refleks kardiyak arrest sonucu gelişen ölümlerdir. Tüm suda boğulmaların yaklaşık olarak %10-15'ni oluşturduğu belirtilmektedir. Larinks, trakea ve akciğerlerde çok az sıvı olabilir.

    2- Islak boğulma: vücudun içinde bulunduğu sıvının alt solunum yollarına kadar aspire edilmesi sonucu oluşur. Yapılan deneysel çalışmalarda aspire edilen suyun özelliğine göre ölüm mekanizmasında farklılıklar olduğu belirtilmektedir. Tatlı su, hipotonik olduğu için vasküler sisteme geçer ve hemodilüsyona neden olur. Hemodilüsyon, hipervolemi ve hemoliz meydana gelir. Hemoliz oluşunca hücre içerisindeki K+ dışarı çıkar, hiper potasemi ve ventriküler fibrilasyon sonucu ölüm oluşur. Tuzlu su, vasküler yataktan sıvıyı çeker, bu hemokonsantrasyona, hipovolemiye, bradikardiye neden olur. Bunun sonucunda ağır pulmoner ödem ve ölüm görülür.

    Öncelikle her sudan çıkarılan cesedin suda boğulma olmayabileceği akılda tutulmalıdır. Ceset suya girmeden önce ölmüş olabilir (doğal bir hastalık ya da bir başkasının eylemi sonucunda ölüm meydana gelebilir).

    Sudan çıkarılan cesetlerde suda kalmaya bağlı değişiklikler oluşabilir. Bunlar; cildin maserasyonuna bağlı çamaşırcı eli ve ayağı görünümü, kaz derisi görünümü (tüylerin diken, diken görülmesi), özellikle akarsularda cesetlerin sürüklenmesine bağlı olarak sıyrık ve laserasyon şeklinde lezyonlar olabilir.

    Cesedin ağzında ve burnunda yer yer üzerinde kan bulunan beyaz bir köpük olabilir. Bu; suyu aktif olarak aspire etmenin tipik bulgusu olan ve "mantar köpüğü" olarak adlandırılan, içeriğinde mukus, su, surfaktanın ve hava bulunan köpüktür. Mantar köpüğü, suda uzun süre kalma sonucunda veya ceset çıkarıldığı sırada yapılan işlemler esnasında kaybolabilir.

    Solunum ve sindirim sisteminde bol miktarda sıvı ve ortamda bulunan yabancı partiküller (çamur, yosun.) bulunabilir. Genelde kanın volümü artar ve kimyasal özelliklerinde değişiklikler meydana gelir. Orta kulak ve mastoid sellülerde kanama olabilir.

    Histopatolojik inceleme; akciğerde boğulmanın gerçekleştiği sıvı ortama ait partiküller bulunabilir. Suda yaşayan organizmalar olan planktonlar ve bunun alt grubu olan diatomlar; tipik boğulma olgularında alveollerden dolaşıma geçerek karaciğer, kemik iliği ve beyin gibi değişik organlara gidebilir. Bu organlarda, diatomlar aranarak cesedin çıkarıldığı suda bulunanlar ile karşılaştırılır. Eğer bulunan diatomlar suda yaşayanlar ile bire bir eşleşiyorsa ve çok sayıda ise kişinin suyu aktif olarak aspire ettiği yönünde yorum yapılabilmektedir.

    Suda boğulma iddalarında da mutlaka otopsi yapılmalı, ölüm nedeni ve ölümde rolü olan diğer faktörler araştırılmalıdır. Ayrıca histopatolojik ve toksikolojik incelemeler için örnekler alınmalıdır.

    ELEKTRİK ÇARPMASI

    Elektrik enerjisi, gündelik kullanıma girdiği tarihten itibaren gittikçe artan bir oranda kullanılmaktadır. Buna bağlı olarak, elektrik akımı ile meydana gelen yaralanmalar ve ölümlerde artış görülmeye başlamıştır. Elektrik akımına bağlı ölümler; genelde kaza olmakla birlikte nadiren cinayet ve intihar olguları da bildirilmektedir. Elektrik akımına bağlı ölümlerin büyük çoğunluğunu öngörülebilir ve önlenebilir nitelikteki ev ve işyeri kazaları oluşturmaktadır.

    Elektrik akımının vücutta bir noktadan diğer bir noktaya geçmesiyle lezyonlar veya ölüm meydana gelir. Bu lezyonlar, herhangi bir yer ve dokuda meydana gelebilir. Lezyonlar genelde elektrik akımının termal enerjiye dönüşmesi sonucu oluşan yanıklardır.

    Vücuttaki hasarın tipi ve boyutları aşağıdaki faktörlere bağlıdır;

    1 - Elektrik devresinin tamamlanıp tamamlanmadığına,

    2- Akımın gerilimine (voltaj V.),

    3- Elektrik akımının cinsine (AA, DA),

    4- Akımın şiddetine (Amper),

    5- Akımın geçtiği yola,

    6-Akımın dokulardan geçtiği süreye,

    7- Vücut dokularının direncine (ohm).

    15mA kadar olan elektrik akımlarına maruz kalımda ağrı ve kas kontraksiyonu olur, kontrol kaybolmadığı için temas edilen objeden uzaklaşılır. 15-20mA üzerinde ise kas kontrolü kaybolur, 100-200mA ventriküler fibrilasyon oluşur.

    Ölüm elektrik akımının kalbin veya beynin otonom elektriksel aktivitelerine müdahalesi ile veya solunum kaslarına etkisi sonucu; kardiak ve solunum arresti sonucu oluşur. Bu ölümleri, mekanizmalarından anlaşıldığı gibi; makroskobik veya mikroskobik olarak saptamak olası değildir. Yıldırım çarpmalarında ve yüksek voltaja temas sonucu oluşan patlayıcı etki ile meydana gelen yanıklar ve mekanik hasar sonrası ölüm olabilmektedir. Bu tarz yüksek voltaj ölümleri sonrasında patolojik deliller aşikardır. Düşük voltaj elektrik ölümlerinde ise patolojik deliller ya minimal düzeydedir ya da yoktur. Bulunabilecek tek değişiklik, elektrik akımının deriye temas ettiği yerde oluşacak (eğer doku direnci varsa) küçük yanık alanları olabilir, bu alanların mutlaka örneklenerek histopatolojik incelenmesi sağlanmalıdır.

    Elektrik akımının şiddetine ve bu akıma dokunun gösterdiği dirence bağlı olarak görülecek lezyonlar değişiklik gösterecektir. Eğer dokular direnç göstermezse, hiçbir lezyon oluşmayacak ya da yüksek voltajlarda olduğu gibi çok ciddi yanıklar olabilecektir. Elektrik çarpmasına bağlı oluştuğu düşünülen ölüm olgularında mutlaka otopsi yapılmalı histopatolojik ve toksikolojik incelemeler için doku ve organ örnekleri alınmalıdır.

    kaynak: ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ







#13.06.2008 17:57 0 0 0
#13.06.2008 17:08 0 0 0