DOĞU CEPHESİ
Ermeni Devleti, Rusya'da Çarlık sisteminin yıkılıp yerine Sosyalist bir devlet kurulması üzerine 1918'de ortaya çıktı. Taşnak Partisi tarafından idare ediliyordu. Ermeniler, sınırlarımıza saldırıyor, Müslüman halka aşırı zulüm, haksızlık ve katliam yapıyordu. Bunun üzerine, TBMM Ermenilere karşı askeri harekete geçilmesine karar verdi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, İcra Heyeti'ne (Bakanlar Kuruluna) mütareke hükümlerine uyularak boşaltılan, "Elviye-i Selâse" (doğuda bulunan 3 ilimiz) Kars, Artvin ve Ardahan'ın tekrar geri alınması için gereğinin yapılması yolunda ayrıca yetki vermişti. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 30 Mayıs ve 4 Haziran 1920 tarihinde Doğu'daki durum hakkında hükümete rapor verdi. Bu raporda; "Ermenilerin ilk fırsatta Erzurum'u dahi ellerine geçirmek için teşebbüslerde bulunacakları, Ermeni ordusuna karşı hâkim ve müsait bir vaziyet almanın zorunluluğu, Brest Litovsk ve Batum Antlaşması ile Türkiye'ye bırakılan Elviye-i Selâse'yi işgal etmek üzere harekete geçmenin gerekliliği" açıklanmış ve hükümetçe de bu durum uygun görülmüştü.
Taarruz için 7 Haziran'da emir verildi. Ancak, Sovyet Dışişleri Bakanının Ermenistan, İran ve Türkiye sınırlarının belirlenmesinde, Rus Sovyet Hükümeti'nin arabuluculuğu ile meselenin siyasi yollardan halledilmesinin mümkün olduğunu bildirmesi üzerine, ordunun taarruzu geciktirilmişti.
Bu arada Ermenilerin, Türk topraklarına ve halkına karşı tecavüzü, Oltu'yu işgal etmeleri ve Gürcülerin de 25 Temmuz'da Artvin'i almaları üzerine, 28 Eylül 1920'de ordumuz taarruza geçti. 29 Eylül'de Sarıkamış, 30 Ekim'de Kars (15. Kolordu Kafkas Tümeni Komutanı Albay Halit Bey (Karsıalan) yönetiminde), 7 Kasım'da Gümrü geri alındı. Kesin barış antlaşması 2-3 Aralık gecesi imzalandı. Gümrü Barış Antlaşması, TBMM Hükümetinin imzaladığı ilk antlaşmaydı ve Misak-ı Milli'nin Doğu sınırlarını da kısmen belirliyordu.
TRAKYA CEPHESİ
Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra; Edirne-İstanbul demiryolunu kontrol etmek üzere bir Fransız alayı Trakya'ya yerleşmiş bulunuyordu. Fransız Generali Franchet D'Esperey ile Yunanistan Başbakanı Venizelos arasında imzalanan antlaşma ile Kuleliburgaz-Hadımköy hattı Yunan Ordusunun işgaline terk edilmişti.
Bu gelişmeler karşısında, I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Eğilmez Paşa, Mustafa Kemal Paşa'nın 9 Ocak 1920 tarih ve 55 sayılı emrine uyarak bütün Edirne vilayetinde sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Diğer taraftan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 31 Mart 1920'de Lüleburgaz'da yaptığı ilk kongresinde dış tecavüzler ve iç ayaklanmalar karşısında her türlü tedbir alma yetkisini kolordu komutanına ve merkez heyetine vermeyi kararlaştırdı.
San Remo Konferansı'nda, İtilaf Devletleri Edirne ile birlikte Doğu Trakya'yı da Yunanistan'a bırakmayı kararlaştırdılar.
9 Mayıs 1920'de Edirne'de toplanan Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 2'nci kongresinde Edirne ve Doğu Trakya'nın Yunanistan'a bırakılmasını kesinlikle reddetti ve ülke topraklarının savunulmasını kararlaştırdı. Bu amaçla, yerli halktan asker toplamayı ve silahlı savunma tedbirleri almayı kararlaştırdı. Ayrıca, Cemiyet programını değiştirmekle birlikte ismini de Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şubesi olmuştu.
Sevr Antlaşması'nın imzalanmasını kolaylaştırmak, Osmanlı İmparatorluğu'na fiilen olduğu kadar hukuken de son vermek amacı ile İtilaf Devletlerinin de teşviki ile Yunan Ordusu bir taraftan Anadolu'da bir taraftan da Trakya'da harekete geçti. 20 Temmuz 1920'de başlayan Yunan Taarruzu sonunda Edirne 24 Temmuz 1920'de düştü. Sevr Antlaşmasının imzalanmasını takip eden günlerde Yunan Hükümeti kendi meclislerinden geçirdikleri bir kanunla Doğu ve Batı Trakya'yı bir genel valilik halinde Yunanistan'a kattığını ilan etti. Yunanlılar tarafından Edirne ve Doğu Trakya'nın ilhakına rağmen, Trakya'da işgale karşı silahlı mücadele devam etmiştir.
Anadolu'da kazanılan büyük zafer ve orduların Boğazları geçerek Trakya'yı kurtarmak için harekete geçmeleri kararı karşısında, Boğazlarda bulunan İtilaf Devletleri ateşkes anlayışı içinde olmuşlardır. 15 Ekim 1922'de yürürlüğe giren Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya, Yunan kuvvetleri tarafından boşaltıldı. 25 Kasım 1922'de Edirne Valiliğine tayin edilen Şakir Bey (Kesebir), Türk yönetimini yeniden kurmuştur. Lozan Konferansı sonunda, Yunanlıların Anadolu'da yakıp yıktıklarına karşılık, savaş tazimanatı olarak Karaağaç ve Bosnaköy Köprübaşlarının da Anavatana katılması kararlaştırılmıştır.
GÜNEY CEPHESİ
Mondros Ateşkes Antlaşması'nın, İtilaf Devletleri tarafından tek taraflı, haksız ve yanlış bir şekilde uygulanışı çerçevesinde Güney Anadolu'nun işgali, bu bölgede milli mücadele cephelerinin kurulmasına ve düşman saldırısına karşı direnmeye sebep olmuştu.
Fransızların Adana'yı, İngilizlerin ve Fransızların beraberce Urfa, Maraş ve Antep'i işgal etmeleri halk arasında korku, nefret ve endişe oluşturmuştu. Fransızların, Ermenilerle işbirliği yaparak sömürge yönetimi usullerini burada uygulamaları, yer yer bölgesel savunma tertiplerinin alınmasına ve milli kuvvetlerin kurulup teşkilatlanmasına etken oldu.
KURTULUŞ SAVAŞI CEPHELERİ
A) DOĞU CEPHESİ
a) Ermeni Meselesi
• Fatih zamanında İstanbul'da Ermeni Patrikliği kurulmuştur.
• Osmanlı'da Ermeniler, Millet-i Sadıka diye anılmıştır.
• Ermeni Meselesi ilk kez Berlin Antlaşması'nda ortaya çıkmıştır (1878).
• Ermeniler amaçlarına ulaşabilmek için Taşnak ve Hınçak cemiyetlerini kurmuşlardır.
• Ermeniler 19.yy sonlarında Van, Erzurum, Bitlis ve Sason civarında ayaklanmışlardır.
• Ermeniler, II.Abdülhamid'e suikast düzenlemişler, fakat başarılı olamamışlardır (1905).
• 1915'te Ermeniler Van ve Sivas'ta katliam yapmışlardır.
• 1915'te Tehcir Kanunu çıkarılmış ve Ermeniler Suriye'ye göç ettirilmiştir.
• General Harbord, Doğu Anadolu ile ilgili bir rapor hazırlamış, raporda Ermeniler'in yaşadıkları Osmanlı topraklarında Türk nüfusundan fazla olmadığı açıklanmıştır.
• 24 Eylül 1920'de Ermeniler saldırıya geçmiş, Türk Ordusu Misak-ı Milli sınırlarına kadar ilerlemiş ve Kars Zaferi kazanılmıştır.
Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920)
Ermeniler'in isteği üzerine Gümrü Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
1. Kars, Sarıkamış, Iğdır, Kağızman Türk Devleti'ne verilecek.
2. Doğu sınırı, Aras Nehri ve Çıldır Gölü'ne kadar uzanacak.
3. Ermenistan Hükümeti, Sevr Barış Antlaşması'nı tanımayacak.
4. Ermenistan, TBMM'nin aleyhine çalışmayacak.
5. Türkler'e saldırıda bulunan Ermeniler dışındakiler isterlerse 6 ay içinde Türkiye'ye dönebilecekler.
Önemi:
• Ermenistan TBMM'yi tanıyan ilk devlettir.
• Türk Devleti'nin ilk siyasi başarısıdır.
• Türk ordusu ilk başarısını Doğu'da Ermeniler'e karşı kazanmıştır.
• Kurtuluş Savaşı'nda kurtarılan ilk yer Kars'tır.
• Mondros'taki sınırlar ilk kez aşılmıştır.
• Batı ve Güney Cephesi güç kazanmıştır.
• Rusya'nın 5 Aralık 1920'de Ermenistan'ı işgal etmesiyle Gümrü Antlaşması uygulanamamıştır.
b) Gürcistan'la İlişkiler
• Gürcistan'la Batum Antlaşması imzalanmıştır (23 Şubat 1921). Buna göre;
• Batum, Artvin, Ardahan Türk Devleti'ne bırakılmıştır.
B) GÜNEY CEPHESİ
a) İtalya İle İlişkiler
• İtalyanlar İzmir'in Yunanistan'a verilmesi nedeniyle kırgındı, bundan dolayı Kuva-yı Milliye'yi desteklemişler ve bölge halkına iyi davranmışlardır. II.İnönü Savaşı'ndan sonra işgal ettikleri yerleri boşaltmışlardır (5 Temmuz 1921).
b) Fransa İle İlişkiler
• Fransızlar Mondros'tan sonra Adana, Osmaniye ve Mersin'i işgal etmiştir. (Ocak 1919).
• Paris Barış Konferansı'nda Suriye, Lübnan, Antep ve Maraş Fransızlar'a bırakılmıştır.
• Antep, Maraş ve Urfa Fransızlar tarafından işgal edilmiş ve Ermeniler Türkler üzerine kışkırtılmıştır.
• Sivas Kongresi'nde, Güneydoğu'da da Kuva-yı Milliye birlikleri kurulmasına karar verilmiştir.
• Kuva-yı Milliye'nin kurulmasıyla birlikt"e Fransızlar'a karşı mücadele başlamıştır.
Fransızlar'la şu savunmalar yapılmıştır:
Maraş Savunması : 20 Ocak-11 Şubat 1920
Urfa Savunması : 9 Şubat-10 Nisan 1920
Antep Savunması : 1 Nisan 1920-9 Şubat 1921
Adana Savunması : 21 Ocak 1920-20 Ekim 1921
• Fransızlar'la 30 Mayıs 1920'de ateşkes yapılmıştır.
• Fransa Moskova Antlaşması ile endişeye düşmüş, Eskişehir ve Kütahya Savaşları ile beklemeye geçen Fransa'nın, Sakarya Zaferi ile endişesi sona ermiş ve TBMM ile Ankara Antlaşması'nı imzalanmıştır.
Ankara Antlaşması (20 Ekim 1921)
• İki taraf arasında savaş sona erecek.
• İki ay içinde Türk ordusu belirlenen hattın kuzeyine, Fransızlar ise güneyine çekilecek.
• İki taraf da kendilerine kalan topraklarda genel af ilan edecek.
• Hatay ve İskenderun için özel idare rejimi uygulanacak.
Önemi:
• İlk kez İtilaf Devletleri'nden biri, TBMM ile bir antlaşma yapmıştır
• Fransa TBMM'yi ve Misak-ı Milli'yi tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur.
• Hatay hariç Suriye sınırımız belli olmuştur. Hatay'da özel bir yönetim kurulmuş ve burada yaşayan Türkler'e geniş haklar tanınmıştır.
• Doğu Cephesi'nden sonra Güney Cephesi de Batı'ya kaydırılmıştır.
• Fransa, özel idare rejimi olmasına rağmen Hatay ve İskenderun'un Türk Devleti'nin bir parçası olduğunu kabul etti.
• İtilaf Devletleri bloğu parçalanmıştır.
• Dünya kamuoyu Millî Mücâdele'nin Türkler'in başarısı ile sonuçlanacağını anlamıştır.
Not 1: Kurtuluş Savaşı'nda ilk silahlı mücadele Güney Cephesi'nde başlamıştır.
Not 2: Güney Cephesi'nde yalnız Kuva-yı Milliye Birlikleri mücadele etmiştir. Düzenli Ordu mücadele etmemiştir.
Not 3: TBMM 1973'te Maraş'a "Kahraman", Antep'e "Gazi", 1984'te ise Urfa'ya "Şanlı" ünvanını vermiştir.
C) BATI CEPHESİ
a) Düzenli Ordunun Kurulması
• Yunan işgaline karşılık Ayvalık, Denizli ve Salihli'ye bölgesinde Kuva-yı Milliye Cephesi oluşturulmuştur.
• Kuva-yı Milliye, Kurtuluş Savaşı'nın ilk savunma kuruluşudur.
• Kuva-yı Milliye'yi örgütlemek için Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri yapılmıştır.
• Fransız işgaline karşı Adana, Urfa, Antep ve Maraş civarında da Kuva-yı Milliye kurulmuştur.
• M.Kemal Paşa Sivas Kongresi'nde, Ali Fuat Paşa'yı Batı Cephesi Komutanlığı'na getirilmiştir.
• Ali Fuat Paşa, Gediz Taarruzu'nda başarılı olamamış ve Yunan orduları Dumlupınar'a kadar ilerlemiştir.
• Çerkez Ethem'in baskıları ve Ali Fuat Paşa'nın etkisiz olması nedeniyle Ali Fuat Paşa Moskova Büyükelçiliği'ne atanmıştır. Batı Cephesi ikiye ayrılmıştır.
• Albay İsmet Bey Batı Bölümü'ne,
• Albay Refet Bey ise Güney Bölümü'ne atanmıştır.
• Yunan taarruzu karşısında Kuva-yı Milliye başarılı olamamıştır
• Ordudan firarlar başlamış, İstiklal Mahkemeleri'nin çalışmaları ile firarlar sona erdirilmiştir.
• Düzenli ordunun kurulması ile Kuva-yı Milliye tamamen ortadan kaldırılmıştır (8 Ekim 1920).
• Düzenli orduya geçildiği sırada bazı Kuva-yı Milliyeciler isyan etmiştir (Çerkez Ethem ve Demirci Efe).
• Demirci Mehmet Efe İsyanı I.İnönü Savaşı'ndan önce, Çerkez Ethem İsyanı ise I.İnönü Savaşı'ndan sonra bastırılmıştır.
b) I.İnönü Savaşı (6-10 Ocak 1921)
Nedenleri:
• Yunanistan'ın; taarruzu devam ettirerek İngiliz Hükümeti'nden yardım sağlamayı,
• Çerkez Ethem Ayaklanması'ndan faydalanmayı,
• Eskişehir'i alarak demiryollarının önemli noktalarını kontrol altına almayı,
• Sevr Barış Anlaşması'nı TBMM'ye kabul ettirmeyi istemesi.
• Yunanlar, Çerkez Ethem'in isyanından faydalanarak Eskişehir'e ilerlemeye başlamıştır.
• İsmet Bey, ordusunu Çerkez Ethem'in karşısından çekerek Yunanlar'la çarpışmaya başlamıştır.
• Yunanistan geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Sonuçları:
• Düzenli Ordu'nun ilk zaferidir.
• Halkın Düzenli Ordu'ya güveni artmıştır.
• Milletin zafere olan inancı güç kazanmıştır.
• İsmet Paşa generalliğe yükselmiştir.
• Çerkez Ethem İsyanı bastırılmıştır.
• Zafer sonrası Afganistan Hükümeti ile Dostluk ve Yardımlaşma, Rusya ile de Moskova Antlaşması imzalanmıştır.
• İlk anayasa olan Teşkilât-ı Esâsiye kabul edilmiştir (20 Ocak 1921).
• İstiklâl Marşı kabul edilmiştir (12 Mart 1921).
• İtilaf Devletleri yenilgi karşısında, durumu görüşmek üzere Londra'da bir konferans düzenlemişlerdir.
Londra Konferansı (23 Şubat-12 Mart 1921)
Nedenleri:
İngilizler'in, Rusya'nın TBMM ile Moskova'daki görüşmelerinden rahatsız olmaları.
İngilizler'in Musul ve Kerkük'te direnişle karşılaşması.
İngilizler'e karşı Revandiz'de ayaklanma çıkması.
I.İnönü Savaşı sonucunun İtilaf Devletleri arasında görüş ayrılığına neden olması.
Fransızlar'ın Güney Doğu Anadolu'da büyük bir direnişle karşılaşması.
İtalyanlar'ın işgal planlarından memnun olmaması
• İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti'ni konferansa davet etmiştir.
• M.Kemal veya onun gönderdiği birinin İstanbul Hükümeti'nin yanında gelmesini istemişlerdir.
• İtilaf Devletleri Bu hareketleriyle, TBMM'yi tanımadıklarını göstermişlerdir.
• İstanbul ve Ankara anlaşamadıklarından Londra Konferansı'na iki ayrı delege göndermişlerdir:
• İstanbul Hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa,
• Ankara Hükümeti adına Bekir Sami Bey Londra'ya gönderilmiştir.
• Londra Konferansı; İstanbul Hükümeti, TBMM Hükümeti, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan arasında gerçekleşmiştir.
• İstanbul Hükümeti'ni temsil eden Tevfik Paşa, söz hakkını TBMM temsilcisine bırakmıştır.
İtilaf Devletleri şunları teklif etmiştir:
• İzmir Türk Devleti'ne iade edilecek, ancak şehirde Yunan güçleri bulunacak.
• İzmir'in valisi Hristiyan olacak ve Milletler Cemiyeti tarafından tayin edilecek.
• Doğu Trakya Yunanlar'a kalacak.
• Doğu Anadolu'da Ermenistan kurulacak.
• Ordunun sayısı arttırılacak, fakat kapitülasyonlar devam edecek.
Sonuçları:
İtilaf Devletleri TBMM'yi hukuken tanımıştır.
Avrupa'da "Türkler barışa yanaşmıyorlar" türünde çıkan propagandalara engel olunmuştur.
Sevr Barış Antlaşması'ndaki bazı maddeler tartışma konusu olmuştur.
Konferans sonunda TBMM temsilcisi İngiltere, Fransa, İtalya ile ikili anlaşmalar yapmıştır.
Konferansın başarısız olması nedeniyle Yunan saldırısı yeniden başlamış, II.İnönü Savaşı gerçekleşmiştir.
TBMM-Afganistan Dostluk ve Yardımlaşma Antlaşması (1 Mart 1921)
Afganistan ile TBMM arasında imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
• TBMM Afganistan'ın bağımsızlığını tanıyacak.
• İki taraf da birine saldırı yapıldığında kendine saldırı yapılmış sayacak.
• TBMM, Afganistan'a subay ve öğretmen gönderecek.
Önemi :
• İlk kez bir İslam devleti TBMM'yi tanımıştır.
Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)
• Rusya'da 1917 Bolşevik İhtilali çıkmıştır.
• Rusya, imzaladığı Brest-Litowsk Antlaşması ile I.Dünya Savaşı'ndan çekilmiş ve gizli antlaşmaları açıklamıştır.
• İtilaf Devletleri Rusya'ya karşı birlik olmuştur.
• TBMM ile Rusya birbirine yakınlaşmıştır
Antlaşmaya göre:
• Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî'yi tanıyacak.
• İki taraftan birinin tanımadığı devletlerarası bir anlaşmayı diğeri de tanımayacak.
• Sovyet Rusya, kapitülasyonların kaldırıldığını kabul edecek.
• Batum, Gürcistan'a iade edilecek.
• İki ülkenin ekonomisini geliştirmek için yeni iktisadî anlaşmalar yapılacak.
• Karadeniz'e kıyısı olan devletler ile Boğazlar'ın ticaret gemilerine açık kalması için konferans düzenlenecek.
Önemi:
• Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî'yi ve TBMM'yi tanıyan ilk Avrupa devleti olmuştur.
• İlk kez büyük bir devlet TBMM'yi tanımıştır.
• Sovyet Rusya, Sevr Barış Anlaşması'nı tanımadığını açıklamıştır.
• Yeni Türk Devleti'nin diplomasi sahasında kazandığı büyük bir zaferdir.
• Her iki ülke de kendilerinden önce imzalanan antlaşmaları geçersiz saymıştır.
• Batum Gürcistan'a, Kars ve çevresi de Türk Devleti'ne ait olmuştur.
• Doğu sınırımız büyük ölçüde belirlenmiş ve doğu sınırının güvenliği sağlanmıştır.
• Sakarya Savaşı'ndan sonra Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması imzalanmış ve doğu sınırı kesinlik kazanmıştır (13 Ekim 1921).
Not : Batum, Misâk-ı Millî'den verilen ilk tavizdir.
c) II.İnönü Savaşı (23-31 Mart 1921)
Nedenleri:
• Londra Konferansı tekliflerinin TBMM tarafından kabul edilmemesi.
• İngilizler'in Yunanlar'ı kışkırtması.
• Sevr Barış Antlaşması'nın TBMM'ye kabul ettirilmek istenmesi.
• Yunanlar'ın düzenli ordunun teşkilatlanmasına fırsat vermeden Ankara üzerine yürüyerek TBMM'yi dağıtmak istemesi.
• Yunan ordusu İnönü mevkiinde durdurulmuştur.
• Türk ordusu Aslıhan ve Dumlupınar'da çarpışmış, birliklerin aşırı yorulması ve fazla kayıp verilmesi ile istenilen sonuç tam olarak alınamamıştır.
• Bu durum Türk ordusunun tam olarak taarruz gücüne ulaşamadığını göstermiştir.
Sonuçları:
• Düşman oyalanmış ve Kurtuluş Savaşı için zaman kazanılmıştır
• Yunanlar Türk ordusunun gücünü kabul etmiştir.
• Halkın TBMM'ye olan güveni artmıştır.
• İtilaf Devletleri'nin İstanbul'daki yüksek komiserleri TBMM ile Yunanistan arasında taraf olmadıklarını açıklamışlardır.
• İtalyanlar, işgal ettikleri toprakları boşaltmışlardır (5 Temmuz 1921).
• M.Kemal, zafer sonunda İsmet Paşa'ya; "Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de (ters alınyazısını da) yendiniz" diye telgraf çekmiştir.
d) Eskişehir Ve Kütahya Savaşları (10-24 Temmuz 1921)
Nedeni :
• Yunanistan'ın, II.İnönü Savaşı'nın yorgunluğu içinde olan Türk ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden saldırıya geçmesi.
• Yunanistan'ın, II.İnönü Savaşı'nın yorgunluğu içinde olan Türk ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden saldırıya geçmesi.
• Yunanistan İnönü'den Afyon'a kadar geniş bir saha üzerinde saldırıya geçmiştir.
• M.Kemal, İsmet Paşa'ya, Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmesini söylemiştir.
• Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanlar'ın eline geçmiştir.
Sonuçları :
• TBMM'de bazı kişiler başarısızlığın suçunu M.Kemal'e yüklemek istemiştir.
• M.Kemal başarılı olabilmek için olağanüstü yetkiler istemiştir.
Önemi :
• Kurtuluş Savaşı'nda kaybedilen ilk ve tek savaş Eskişehir-Kütahya Savaşı'dır.
M.Kemal'e Başkomutanlık Yetkisinin Verilmesi :
• TBMM, M.Kemal'e üç ay süreyle Başkomutanlık yetkisini veren kanunu kabul etmiştir (5 Ağustos 1921). Böylece:
• M.Kemal, yasama ve yürütme yetkisini doğrudan kullanmaya başlamıştır.
• M.Kemal, İstiklal Mahkemeleri'nin de kendisine bağlanmasıyla yargı gücünü de kullanmıştır.
• Erzurum Kongresi'nde askerlik görevinden istifa eden M.Kemal, milli irade ile başkomutan olmuştur.
• 20 Temmuz 1922'de Başkomutanlık Kanunu sınırsız uzatılmış, M.Kemal'in cumhurbaşkanı seçilmesine kadar kanun, geçerliliğini sürdürdü.
Tekâlif-i Milliye Emirleri (7-8 Ağustos 1921)
• Ordunun ihtiyacını karşılamak ve Sakarya Savaşı'na hazırlanmak için M.Kemal, Tekalif-i Milliye Emirleri'ni yayınlanmıştır.
1. Her ilçede bir tane Tekalif-i Milliye Komisyonu kurulacak.
2. Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.
3. Her aile bir askeri giydirecek.
4. Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40'ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
5. Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40'ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
6. Her türlü makineli aracın %40'ına el konacak.
7. Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20'sine el konacak.
8. Sahipsiz bütün mallara el konacak.
9. Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.
10. Halkın elindeki araçlar aylık 100 km. askeri ulaşım yapacaklar.
Kars Antlaşması (13 Ekim 1921)
• Rusya'nın gözetiminde Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile TBMM arasında Kars Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
Önemi :
• Türk Devleti'nin doğu sınırı kesinlik kazanmıştır.
TBMM-Ukrayna Antlaşması (2 Ocak 1922)
• Moskova Antlaşması'nın içeriğini tekrarlayan bir antlaşmadır
17. yüzyıldan itibaren tahta çıkan padişahların devlet işlerine ilgisiz kalmaları ve ordunun başında seferlere çıkmamaları
Şehzadelerin sancaklara gönderilmemesinden dolayı, devlet işlerinde yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadan devletin başına geçmeleri
Padişahların tecrübesizliğinden yararlanan saray kadınlarının ve ağalarının devlet yönetiminde etkili olmaları
Küçük yaşta tahta çıkmaları (4. Mehmed 12 yaşında tahta çıkmıştır).
Önemli makamların liyakata bakılmadan rüşvet ve iltimas yoluyla dağıtılması gibi nedenler etkili olmuştur.
Devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Deneyimsiz kişiler tahta geçmiş, bu nedenle merkezi yönetim bozulmuştur.
Ekonominin Bozulması [değiştir]16. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı ekonomisinin bozulmasında;
Coğrafi Keşiflerin etkisiyle ticaret yollarının yön değiştirmesi ve gümrük gelirlerinin büyük ölçüde azalması
17. yüzyılda Avusturya ve İran ile yapılan savaşların yüklü harcamalara yol açması
İhracatın azalması, ithalatın artması ve kapitülasyonların giderek Avrupalı devletlerin sömürü aracı haline gelmesi
Sömürgelerden Avrupa'ya yüklü miktarda altın ve gümüşün gelmesi, bu madenlerin bir miktarının Osmanlı ülkesine girmesi ve paranın değerini düşürerek enflasyonu artırması
Vergilerin yükseltilmesi üzerine köylerde yaşayan insanların vergilerini ödeyemeyerek tarımsal üretimi bırakmaları
Saray masraflarının artması
gibi nedenler etkili olmuştur. Köyden şehre göçler sonucu üretim azalmıştır fazladan asker alımı ile askeri masrafların artması
Askeri Sistemin Bozulması [değiştir]III. Murat döneminden itibaren kapıkulu ocaklarına kanunlara aykırı asker alınarak sayılarının artırılması
Yeniçerilerin geçim sıkıntısını ileri sürerek askerlik dışında işlerle uğraşmaları
İltizam sisteminin yaygınlaşması üzerine tımar sisteminin önemini kaybetmesi ve eyaletlerde asker yetiştirilmemesi
Denizcilikle ilgisi olmayan kişilerin donanmanın başına getirilmesi
Avrupa'da meydana gelen harp teknolojisindeki gelişmelerin takip edilmemesi
gibi etkenler Osmanlı askeri sisteminin bozulmasına neden olmuştur.
Sosyal Alandaki Bozulmalar [değiştir]Tımar sisteminin bozulması, nüfusun artması ve Anadolu'da çıkan Celali isyanları halkın devlete olan güvenini sarsmıştır. 17. yüzyılda başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin nüfusları hızla artmış, bu durum şehirlerde işsizliğe ve güvenliğin bozulmasına neden olmuştur. Sonuç olarak, devlet bu isyanları güçlükle bastırdı ve halkın devlete güveni azaldı.
Eğitim Sisteminin Bozulması [değiştir]Ahmetli eğitim sisteminin temelini oluşturan medreselerin çağın gerisinde kalması ve Avrupa'da eğitim alanında meydana gelen yeniliklerin takip edilmemesi
Pozitif bilimlerin medreselerin müfredatından çıkarılması
Medrese öğrenimi görmemiş pek çok kişiye ilmi rütbeler verilmesi
Yeni doğmuş çocuklara müderrislik unvanının verilmesi ve beşik uleması diye adlandırılan bir sınıfın ortaya çıkması
Dış Etkenler [değiştir]Coğrafi Keşiflerle zenginleşen ve ekonomilerini güçlendiren Avrupa devletleri, Rönesans ve Reform hareketleriyle düşünce ve bilim hayatında önemli atılımlar yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'daki teknolojik ve bilimsel gelişmelere ayak uyduramamış, Avrupa'nın gerisinde kalmıştır.
Avrupalıların Haçlı anlayışıyla Osmanlı İmparatorluğu'na hep birlikte saldırmaları duraklamaya neden olmuştur.
17. yüzyılda Osmanlı-Avusturya İlişkileri şu şekilde gelişmiştir:
1593-1606 Devlet-i Aliye(osmanlı)-Avusturya Savaşları [değiştir]Sokullu Mehmet Paşa döneminde imzalanan antlaşma tarafların karşılıklı saldırılarıyla bozulmuş ve iki devlet arasında savaşlar başlamıştır. İki devlet arasındaki savaş Avusturya'nın isteğiyle Zitvatorok Antlaşması imzalanarak sona erdirilmiştir (1606). Zitvatorok Antlaşması ile Osmanlı Devleti;
Kanije, Eğri ve Estergon kaleleri Osmanlıya bırakılacak.
Avusturya vergi ödemeyecek ama savaş tazminatı ödeyecek.
Avrupa'daki üstünlüğünü kaybetmiştir.
Avusturya kralı Osmanlı padişahına denk hale gelmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletleriyle hukuki eşitlik dönemi başlamıştır.[İstanbul Antlaşması ile başlayan siyasi üstünlük bu antlaşma ile son bulmuştur]
II. Viyana Kuşatması ve Osmanlı-Avusturya Savaşı [değiştir]Ana madde: II. Viyana Kuşatması
Avusturya, Orta Avrupa'da gücünü artırmak için Macaristan'a egemen olma politikası izlemiştir. Macarlara yardım etmeyi kabul eden Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sefere çıkarak Viyana'yı ikinci defa kuşatmıştır (1683). Osmanlı orduları Viyana önlerinde bozguna uğrayarak geri çekilmiştir.
Osmanlıların Viyana önlerinde bozguna uğraması, Avrupa'da büyük bir sevinç meydana getirmiş ve Papa'nın gayretleriyle Türkleri Avrupa'dan atmak amacıyla Kutsal İttifak kurulmuştur (1684). Bu ittifaka; Avusturya, Lehistan, Venedik, Malta şövalyeleri ve sonradan Rusya katılmıştır. 16 yıl devam eden savaşlarda Osmanlı Ordusu yenilmiş, kutsal İttifak devletleriyle Osmanlı Devleti arasında Karlofça Antlaşması imzalanmıştır (1699). Karlofça Antlaşması'yla;
Osmanlı Devleti batıda ilk kez toprak kaybetmiştir.
Osmanlı Devleti Orta Avrupa'daki egemenliğini kaybetmiştir
Avrupa devletleri savunmadan saldırıya geçmiş ve askeri bakımdan üstünlükleri ortaya çıkmıştır.
Daha çok bilgi için: Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları
İstanbul Antlaşması [değiştir]Karlofça Antlaşması'ndan sonra Rusya ile Osmanlı Devleti arasında İstanbul Antlaşması imzalanmıştır (1700). Osmanlı Devleti, Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları'yla kaybettiği toprakları geri alabilmek amacıyla 18. yüzyılda Avusturya, Venedik ve Rusya ile savaşlar yapmıştır.
İç İsyanlar ve Sonuçları [değiştir]
İstanbul İsyanları [değiştir]İstanbul isyanları kapıkulu askerlerinden yeniçeriler ve sipahiler tarafından çıkarılmıştır. İstanbul isyanlarının çıkmasında;
Devlet yönetimindeki otorite boşluğundan yararlanan yeniçeri ağaları ve saray kadınlarının yönetimi olumsuz yönde etkilemeleri
Kapıkulu sisteminin değişmesi ve ocağa askerlikle ilgisi olmayan kişilerin alınması
Kapıkulu askerlerinin maaşlarının zamanında ödenmemesi veya ayarı düşük paralarla ödenmesi
Yeniçerilerin cülus bahşişi almak için sık sık padişah değiştirmek istemeleri
Devlet yönetiminde etkin olmak isteyen devlet adamlarının yeniçerileri kışkırtması
Yeniçeri ve sipahilerin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyen padişah ve devlet adamlarını görevden uzaklaştırmak istemeleri
Kapıkulu askerlerinin disiplin altında tutulamaması
gibi nedenler etkili olmuştur. İstanbul isyanları devlet düzeni değiştirmeye olmayıp, yönetimi şahıslara karşı yapılmıştır.İstanbul isyanları sonucunda;
İsyanların zayıflaması
Kadı ve sancak beylerinin kanunlara aykırı davranarak halkı zor duruma düşürmeleri
Osmanlı-İran ve Osmanlı-Avusturya savaşları
gibi nedenler etkiancılar, daima isteklerini yaptırmayı başarmışlar ve Osmanlı merkezi idaresi üzerinde kapıkulu (özellikle yeniçeriler) askerlerinin etkisi artmıştır.
İsyancılar, padişah ve devlet adamlarını görevden almışlar, hatta öldürmüşlerdir.
İsyanlar İstanbul'da asayişin bozulmasına, halkın zor durumda kalmasına, şehirde yangınların çıkmasına ve yağmalamaların yapılmasına neden olmuştur.
Celali İsyanları [değiştir]Ana madde: Celali isyanları
17. yüzyılda Anadolu'da çıkan isyanlara "Celali İsyanları" denilmiştir. Celali isyanlarının sonucunda;
Eyaletlerde devlet yönetiminin bozulması ve vergi toplamada adaletsiz davranılması
Dirlik sisteminin bozulması ve dirliklerin dağıtımında haksızlıkların yapılması
17. yüzyılda savaşların uzun sürmesi ve yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı askerden kaçanların Anadolu'da eşkiyalığa başlaması
Devşirme asıllı devlet adamlarının Anadolu halkıyla kaynaşamamaları
Merkezi otoriteli olmuştur. Celali isyanlarının sonucunda;
Anadolu'da devlet otoritesi sarsılmıştır.
Anadolu'da huzur ve güvenlik bozulmuş, birçok şehir ve kasaba harap olmuştur.
Üretim faaliyetleri azalmış, ekonomi bozulmuştur.
Vergiler toplanamamış ve devletin gelirleri azalmıştır.
Türk Devletleri'nin Kuruluş ve Yıkılış Tarihleri
Büyük Türk Devletleri
Büyük Hun İmparatorluğu/M.Ö. 4. asır - M.S. 48
Avrupa (Batı) Hun İmparatorluğu/374-496
Ak Hun (Eftalit) İmparatorluğu/4. asır sonları - 577
Birinci Göktrük İmpararorluğu/552-582
Doğu Göktürk İmparatorluğu/582-630
Batı Göktürk İmparatorluğu/582-630
İkinci Göktürk İmparatorluğu/681-744
Uygur İmparatorluğu/744-840
Avrupa Avar İmparatorluğu/6. asır - 805
Hazar İmparatorluğu/7. asır - 965
Karahanlılar Devleti/840-1042
Gazneliler Devleti/962-1187
Büyük Selçuklu Devleti/1038-1194
Harezmşahlar Devleti/1097-1231
Osmanlı Devleti/1299-1922
Timurlular Devleti/1370-1506
Bâbürlüler (Gürgâniyye) Devleti/1526-1858
Devletler
Kuzey Hun Devleti/48-156
Güney Hun Devleti/48-216
Birinci Chao Hun Devleti/304-329
İkinci Chao Hun Devleti/328-352
Hsia Hun Devleti/407-431
Kuzey Liang Hun Devleti/401-439
Lov-lan Hun Devleti/442-460
Tabgaç Devleti/386-557
Doğu Tabgaç Devleti/534-557
Batı Tabgaç Devleti/534-557
Doğu Türkistan Uygur Devleti/911-1368
Liang Şa-t'o Türk Devleti/907-923
Tana Şa-t'o Türk Devleti/923-936
Tsin Şa-t'o Türk Devleti/937-946
Kan-çou Uygur Devleti/905-1226
Türgiş Devleti/717-766
Karluk Devleti/766-1215
Kırgız Devleti/840-1207
Sabar Devleti/5. asır - 7. asır arası
Dokuz Oğuz Devleti/5. asır sonu - 6. asır sonu
Otuz Oğuz Devleti/5. asır sonu - 6. asır sonu
Basar-Alan Türk Devleti/1380-?
Doğu Karahanlı Devleti/1042-1211
Batı Karahanlı Devleti/1042-1212
Fergana Karahanlı Devleti/1042-1212
Oğuz-Yabgu Devleti/10. asrın ilk yarısı - 1000
Suriye Selçuklu Devleti/1092-1117
Kirman Selçuklu Devleti/1092-1307
Türkiye Selçuklu Devleti/1092-1307
Irak Selçuklu Devleti/1157-1194
Eyyubîler Devleti/1171-1348
Delhi Türk Sultanlığı/1206-1413
Mısır Memlûk Devleti/1250-1517
Karakoyunlu Devleti/1380-1469
Akkoyunlu Devleti/1350-1502
Büyük Bulgarya Hanlığı/630-665
İtil (Volga) Bulgar Hanlığı/665-1391
Tuna Bulgar Hanlığı/981-864
Peçenek Hanlığı/860-1091
Uz Hanlığı/860-1068
Kuman-Kıpçak Hanlığı/9. asır - 13. asır
Özbek Hanlığı/1428-1599
Kazan Hanlığı/1437-1552
Kırım Hanlığı/1440-1475
Kasım Hanlığı/1445-1552
Astrahan Hanlığı/1466-1554
Hive Hanlığı/1512-1920
Sibir Hanlığı/1556-1600
Buhara Hanlığı/1599-1785
Kaşgar-Tufan Hanlığı/15. asır başları - 1877
Hokand Hanlığı/1710-1876
Türkmenistan Hanlığı/1860-1885
Cumhuriyetler
Âzebaycan Cumhuriyeti/1918-1920
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti-I/31 Ağustos 1913
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti-II/1915-1917
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti-III/1920-1923
Türkiye Cumhuriyeti/1923-...
Hatay Cumhuriyeti/1938-1939
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti/1983-...
Âzerbaycan Cumhuriyeti/1991-...
Kazakistan Cumhuriyeti/1991-...
Kırgızistan Cumhuriyeti/1991-...
Tacikistan Cumhuriyeti/1991-...
Özbekistan Cumhuriyeti/1991-...
Türkmenistan Cumhuriyeti/1991-...
Osmanlı pâdişâhlarının yedincisi. İstanbul'un fâtihi olup, İkinci Murad Hanın oğludur. 30 Mart 1431 (H. 833) Pazar günü Edirne'de dünyâya geldi. Annesi Candaroğulları âilesinden Hadîce Alîme Hümâ Hâtundur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed devrin en mümtaz alimlerinden ilim öğrendi. İlk hocası Molla Yegan'dı. Meşhur din ve fen âlimi olup zâhirî ve bâtınî ilimlerde mütehassıs Akşemseddîn hazretleri şehzâdenin her şeyi ile bizzat ilgilendi. 12 yaşına gelince devlet idâresini öğrenmesi için Edirne'den Manisa'ya vâli olarak gönderildi. Kısa bir süre sonra babası tarafından tahta çıkarıldı. Ancak bundan faydalanmak istiyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylülünde Türk topraklarına girdi. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Sultan Mehmed yazdığı mektupla babasını yeniden saltanata dâvet etti. Bâzı rivâyetlerde bu talep üzerine, bir kısım rivâyetlere göre de, durumun vahâmetini takdir eden İkinci Murad, kendi reyi ile İstanbul Boğazından Avrupa'ya geçerek Edirne'ye geldi. Derhal idâreyi ele alarak Varna'ya hareket etti.
Gerek Avrupa devletlerinin hasımca davranışları, gerek Anadolu'daki Türk beyliklerinin nizâmı bozucu hareketleri, devleti çok sarsmıştı. 1444 Varna Zaferi ile Osmanlı Devletinin temelleri tam olarak sağlamlaştırılmış oldu.
1451 târihinde babası İkinci Murad'ın vefâtı üzerine İkinci Mehmed, ikinci defâ Osmanlı tahtına oturduğunda 19 yaşındaydı. Daha önceden saltanat tecrübeleri olduğu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat değişikliği dolayısıyla fırsat kollayan Karamanoğulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra, artık kangren hâline gelen Bizans meselesini halletmek üzere bütün ağırlığını bu konuya verdi. Rumeli Hisarını yaptırıp, Yıldırım Bayezid'in karşı kıyıda yaptırdığı Anadolu Hisarı ile berâber boğazı kestikten sonra, 1452-1453 kışını Edirne'de harp hazırlıkları ile geçirdi.
Rumeli Hisarının inşâ plânının bizzât Pâdişâh tarafından çizildiği rivâyeti kuvvetlidir. Hisarın kerestesi İzmit'ten, kireci Şile bölgesinden getirildi ve yapımında 1000 taşçı ustası, 5000 işçi, 10.000 civârında yamak çalıştırıldı. Vezirler, sırtlarında taş taşıyarak hisarın yapılmasına hizmet ettiler. Ayrıca, bâzı burçların yapım masrafını işçi ücretleri dâhil vezirler üzerine aldılar. Rumeli Hisarı'nın inşâsı esnâsında Bizans İmparatoru elçi göndererek, "kendi toprakları üzerine kale yapılmasının dostluğa ve ahde vefâya uymadığını" bildirdi. Bunun üzerine, Fâtih Sultan Mehmed, elçiye; "Var git kralına söyle! O, rahmetli babam zamânında ahdi çok defâ bozmuştu. Arada ahid mi kaldı ki vefâdan bahseder. Bu topraklara biz hisar yaparız, toprak elçi göndermekle kurtarılmaz. Eğer bu topraklar onunsa, gelip kurtarsın" diyerek niyetini az çok ortaya koydu. Dört aydan az bir zamanda bitirilen Rumeli Hisarı ile İstanbul'un Karadeniz'den ikmâl yolu tam kontrol altına alınmış oldu. Ayrıca Karadeniz kıyılarına yayılan Venedik kolonilerinin de Venedik ile irtibatı kesilmiş oluyordu. İstanbul'un muhâsarasına kadar da her geçen gemi, yükü, kalkış ve varış iskeleleri gibi bilgileri ve geçiş rüsûmunu (geçiş vergisi) altın olarak vermeye mecbur bırakılmış, vermeyen batırılmıştır.
Şehzâdeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek ideali ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük meselenin halline çalışıyordu. Bu sebeple askerî târihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplarla bu orduyu dayanılmaz bir kudret hâline getirmiş, İstanbul muhâsarasında, donanmayı Beşiktaş'tan kara yolu ile Haliç'e indiren teknik bir dehâya ve çeşitli muhâsara makinalarına, seyyar kulelere sâhip olmuştu.
Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak beş buçuk metre eninde bir köprüyü Kasımpaşa-Ayvansaray arasına inşâ ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar, su üstünde yüründüğünü zannederek, sihir yapıldığına hükmetmişlerdi. Devrin en ağır toplarını döktürdü. O zamana kadar ateşli silahların atıştan sonra soğuması beklenirdi. Fâtih Sultan Mehmed, zeytinyağı döktürerek insanlık târihinde "yağla makine soğutmasını", havan topunun balistik hesaplarını yaparak, plânını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti.
Fâtih, bu yüksek vasıfları ve üstün kuvvetiyle İstanbul fethine hazırlanırken,ona karşı dış düşmanları ve içerde şehzâdeleri kışkırtan Bizans, târihî fesat siyâsetinin son gayreti olarak bu sefer de şehzâde Orhan'ı Fâtih aleyhine kullanma teşebbüsüyle genç Pâdişâh'a İstanbul seferinin meşruluğunu ve zarûretini bir kere daha göstermiş oluyordu. Üstelik daha Manisa'da şehzâdeyken, hocası büyük velî Akşemseddîn İstanbul'u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; "İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ve ordu ne mükemmel insanlardır." meâlindeki hadîs-i şerîfi onu ayrı bir şevke getirmişti.
Kaynakların belirttiğine göre, Pâdişah, hep İstanbul'un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sâhiplerinin sözleri ile o bu fikri tamâmıyla benimsemişti. Pâdişâhın gece-gündüz huzûru kaçmıştı. Yatağına girer kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken kafası hep İstanbul'un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktığında da yine fethi düşünür, istirâhat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâğıt, dâimâ İstanbul'un haritası ile uğraşırdı.Yine bir gece aynı düşünceyle uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşa'yı gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı vakitsiz çağrılmaktan korkan yaşlı vezir, pâdişâhın ayaklarına kapanarak, özürler dilemiş, pâdişâh da korku ve telaşının yersiz olduğunu belirterek, İstanbul'un alınması için oturup konuşmaya çağırdığını bildirmişti.
Nihayet İkinci Mehmed, 23 Mart'ta ordusuyla Edirne'den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç'e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine genç Pâdişah; "Ya ben şehri alırım, ya şehir beni!" cevâbını verdi. 29 Mayıs sabahı yapılan son taarruzda İstanbul düştü. Bu şekilde Ortaçağ sona erdi, Yeniçağ başladı. İstanbul'un fethi, Türk târihinin en müstesnâ olayı sayılarak "Feth-i Mübîn" denildi. Dünyânın en büyük kilisesi (Saint-Sophie) ve bütün Avrupa'nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya, câmiye çevrildi. Fâtih bu mabedin kıyâmete kadar câmi kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi. Bütün Ortodoks Hıristiyanların başı olan patrikliği ortadan kaldırmadı. Bunu o zamanki, siyâsî olaylara göre değerlendirmek gerekir. İsteseydi, İstanbul fâtihi, patrikliği ortadan kaldırabilirdi. Fakat o zamânın siyâsî durumu bunu gerektirmemekteydi. İstanbul'un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandan ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Hâlbuki Cenevizliler, Türklerle dostluk anlaşması imzâlamışlardı. Bu ihânetleri ortaya çıkınca çok korktular. Kendilerine çok ağır cezâlar verileceğini beklerken, Fâtih Sultan Mehmed, Ceneviz vâlisi ve papazını çağırtarak üzüntülerini bildirdi ve Galata'da oturan bu Cenevizliler için bir ferman çıkarttı; "Evvelden olduğu gibi herkes sanat ve ticâretinde, ibâdetinde serbesttir. Kiliseler açık bulunacak, ancak çan çalınmayacaktır" şeklindeki emriyle ölüm bekleyen insanları sevindirdi.
Gerek Ortodokslara, gerek Cenevizlilere tanıdığı bu serbestlik, Avrupalıların husumetini azalttı. Bâzı Avrupalı târihçiler, Türklerin Avrupa'da süratli bir şekilde ilerlemesini, Avrupa'nın kolay fethini bu davranışa bağlarlar ve Osmanlı İmparatorluğu, bu hâdise ile cihânşümûl hâle geldi şeklinde yazarlar. 21 yaşında İstanbul'u fetheden Fâtih, Katolik Avrupa'ya cephe aldı ve Ortodoks Hıristiyanlığın Katoliklerle birleşmesini önledi. Esâsen imparator ve devlet adamları, İstanbul'u kurtarmak için papalığın asırlardan beri istediği fedâkârlığı yapıyor, papalık da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi karşılığında askerî yardımda bulunuyordu. Fakat bütün çalışma ve gayretlere rağmen İstanbul'u korumak için Avrupa'dan az bir gönüllüden başka bir şey gelmedi. İstanbul'daki papazlar ve halk da dinlerini korumak için İstanbul'da Lâtin şapkası yerine Türk sarığını görmeyi tercih ettiklerini belirttiler.
İstanbul'un fethi ile Osmanlı Cihan Devletinin temelleri atılmış oluyordu. Doğu Roma Fâtihi olarak Edirne'ye dönen Fâtih Sultan Mehmed Han, dünyâ politikasını yeniden gözden geçirdi. Devletin geleceği için önemli kararların alınması gerekiyordu. Bizans'ın düşmesini Avrupa'nın hoş karşılamayacağı tabiî idi.
Karaman ve İstanbul seferinden sonra, 1453'te Cenevizlilerden Enez'i aldı. 1454'te, Kırım'a bir donanma gönderdi. Aynı yıl Sırbistan Seferine çıktı. Kuzey Ege adalarına donanma göndererek buraları ele geçirdi. Rodos Seferini yaptı ise de adayı alamadı. 1455-1456 yıllarında ikinci ve üçüncü Sırbistan seferlerine çıktı. Bu ikincisinde babasından sonra Belgrad'ı tekrar muhâsara etti. Kaleyi savunan Hunyadi Yanoş öldü, Fâtih yaralandı. Fakat Belgrad düşmedi. 1455'te Boğdan Beyliği de Osmanlı idâresine girdi.
1458'de Mora'ya ilk seferini yaptı. 1459'daki Sırbistan Seferi sonunda, Semendire fethedildi ve Sırbistan Devleti son buldu. 1460'da çıktığı İkinci Mora Seferi; Mora prensliklerinin ilgası, Osmanlı devletine katılması, Paleologosların sonu ve Bizans kalıntılarının silinmesi ile sonuçlandı.
Sonra Güney Karadeniz meselesini ele aldı. 1461'de Ceneviz'den Amasra'yı fethetti. Baharda Sinop'a geldi. Himâyesinde bulunan Candarlı Beyliği'ne dostça son verdi. Oradan Trabzon'a yürüdü. Denizden de kuşatılan Trabzon Rum İmparatoru teslim oldu. Komnenos imparatorluk hânedanına son verildi. Bu şekilde Batum ve Gürcistan kıyılarına kadar bütün Güney Karadeniz kıyıları, Osmanlı Devletine katıldığı gibi Trabzon ve Rize gibi Anadolu'nun son parçaları da Hıristiyanlardan alınmış oldu. Trabzon seferinden dönüşünde Eflâk üzerine yürüdü ve ayaklanan Kazıklı Voyvoda meselesini hâlletti.
Fâtih, 1462'de Yayçe'nin fethiyle netîcelenen birinci Bosna Seferine çıktı. Aynı yıl Midilli Adasını fethetti. 1463'te Bosna'ya bir sefer daha yaptı. Ertesi yıl tekrar Bosna üzerine gitti. 1466'da Karaman Seferine çıktı. Aynı yıl Arnavutluk üzerine yürüdü. 1466-67'de Arnavutluk üzerine bir sefer daha yaptı.
Bu ardı kesilmeyen seferlerde Fâtih, bir taraftan büyük devlet fikrini gerçekleştirecek tedbirler almış, diğer taraftan da cihanşümûl hâkimiyet fikrini benimsemişti. Bunun için Tuna'nın güneyinde ve Fırat-Toroslar sınırının batısında, Osmanlı Devleti'ne katılmayan hiçbir yer bırakmamak, Karadeniz'i ve Ege denizini birer Türk gölü yapmak, Venedik donanmasını geçerek, deniz kuvvetlerini de kara ordusu gibi dünyânın birinci kuvveti hâline getirmek ve bu işleri tamâmen gerçekleştirdikten sonra, İtalya'yı fethetmek istiyordu. Bu plân artık dünyâca bilinmeye başlanmıştı. Bu projeye karşı yalnız bütün Avrupa değil, Türkiye'nin doğusundaki komşuları da karşı çıktılar. Bu şekilde Osmanlı Devletine karşı, bir ittifak meydana getirildi ve uzun süren savaşlar başladı.
Bu büyük savaşlarda, Osmanlıların karşısında yer alan büyük devletler; Akkoyunlular, Venedik, Macaristan, Almanya, Polonya, Kastilya, Aragon ve Napoli idi. Fâtih, dehâsı ile bu ittifaka karşı koymasını bildi. Düşmanlarını bâzen teker teker, bâzen ikişer üçer, bâzen beşer onar yenerek bu büyük savaşlardan da gâlip çıktı. Böylece Türk Cihan İmparatorluğunun temelleri sağlamlaştırılmış oldu. Dünyânın Osmanlı Devleti karşısında âciz kaldığı ortaya çıktı. Venedik'in deniz üstünlüğü târihe karıştı. Böylece dünyâ Hıristiyanlığının iki mühim dayanağından Bizans'ı yıkıp, Venedik'i sindirmiş oldu.
Uzun süren bu büyük savaşlar 1463'te Fâtih tarafından başlatıldı. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlılara savaş îlân etti. Macaristan da Venedik'in yanında savaşa girdi. Kısa zamanda Osmanlılara karşı savaşa girenlerin sayısı arttı. Her cephede düşmanı yıpratan, diplomatik yollarla bezdiren Fâtih, 1470 yazında ordu ve donanması ile Eğriboz Adasına yöneldi. Venedik'in Batı Ege'deki bu alınmaz dedikleri üssünü fethetti. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, Avrupalıların, Osmanlılarla başa çıkamayacağını anlayınca, Tokat'a hücum ederek burada bir cephe açtı, kuvveti bölmeye çalıştı. 18 Ağustos 1472'de Şehzâde Mustafa, Akkoyunlu ordusunu yenerek işgâl edilen Osmanlı topraklarını kurtardı. Fâtih, 11 Nisan 1473'te Üsküdar'dan hareket etti. 11 Ağustosta Erzincan yakınlarında Otlukbeli'nde Akkoyunlu ordusunu yendi.
Fâtih'in akıncı kuvvetleri, Venedik varoşlarına Almanya içlerine kadar seferler düzenleyerek Avrupa'yı alt üst ettiler. 23. seferini Boğdan, 24.sünü 1476'da Macaristan üzerine yaptı. Pâdişah, 1478'de Üçüncü Arnavutluk Seferine çıktı. Kırım Hanlığı, Osmanlı birliğine katıldı. 1480'de üçüncü Rodos Kuşatması netîce vermedi. İyonya Adalarını aldıktan sonra, donanmayı İtalya'ya gönderdi. Temmuz 1480'de Otranto'yu fethettirdi.
1481 senesi ilkbaharında Fâtih Sultan Mehmed, 300.000 kişilik bir ordunun başında olduğu hâlde sefere çıktı. 27 Nisan 1481 Cumâ günü kapıkulu askerleriyle Üsküdar'a geçti. Pâdişah Üsküdar'a geçtiğinde hasta olduğu için birkaç gün dinlendi. Daha sonra araba ile hareket etti. Gebze yakınlarındaki Tekir Çayırı veya Hünkâr Çayırına geldiği zaman hastalığı arttı. Bunun üzerine hekimler tarafından konsültasyon yapılarak, verilen ilâcın dozu arttırıldı. Fâtih'in özel doktoru, Yâkub Paşa isminde bir Yahûdi dönmesiydi. Venedikliler, Fâtih'in zehirlenmesi karşılığında bu dönme Paşa'ya büyük bir servet vâdetmişler, Yâkub Paşa da bu işi gerçekleştirmişti. Fâtih zehirlendiğini anladığı zaman iş işten geçmişti. Birden bire müthiş sancılar başladı ve 3 Mayıs 1481 Perşembe günü öğleden sonra saat dörtte, 49 yaşında iken vefât etti. Fâtih'in ölümü bir müddet halktan ve askerden saklandı. Ölüm hâdisesi duyulunca, Sultan'ın bir zehirlenme olayına mâruz kaldığı anlaşıldı ve Yâkub Paşa, asker tarafından parçalanarak öldürüldü.
Fâtih'in ölümü, Türk milletini büyük mâteme gark etti. Ölüm haberi Roma'ya ulaşınca, İtalya'da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Papa, bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür âyini yapılmasını emretti.
Fâtih'in nâşı İstanbul'a nakledilerek, Muhyiddîn Şeyh Vefâ hazretleri tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra İstanbul'da yaptırdığı Fâtih Câmiinin bahçesine defnedildi. Daha sonra üzerine türbe inşâ edildi.
Fatih Sultan Mehmed Han, orta boylu, kırmızı beyaz yüzlü, dolgun vücutlu, sakalları altın telleri gibi kalın, yanakları dolgun, kolları kuvvetli, burnunun ucu hafif kıvrık, saçı siyah ve sık olup, kuvvetli bir fizîkî yapıya sâhipti. Londra'da, National Gallery'de, Fâtih Sultan Mehmed'in bir portresi bulunmaktadır. Bu portrenin Centile Bellini tarafından yapıldığı, delil olmadığı hâlde iddiâ edilmektedir. Hâlbuki, National Gallery'de bu portreyle ilgili dosyadaki bilgilerden anlaşıldığına göre, her şeyden önce portre üzerindeki Centile Bellini adı kesin olarak okunamamıştır. Ayrıca, Bellini'nin İstanbul'a gelip, Topkapı Sarayı için manzara resimleri yaptığı bilinmekle berâber, Pâdişah'ı gördüğü de belli değildir.
Türk târihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihângirlerle doludur. Fâtih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp, çağ kapatmıştır. İstanbul'u bütün ganîmetleri içinde firûze bir yüzük taşı gibi parmağında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp'ta ve Şark'ta çok şeyler söylenmiştir. Tedkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihângirin sayısız vasıflarından bâzıları şunlardır:
Fâtih Sultan Mehmed, soğuk kanlı ve cesurdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad Muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhâsarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesâretinin büyük örneğidir.
Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükûnetle hazırlayan bir insandı.
Çok merhametli ve müsâmahalıydı. Kendisine elli gün mukâvemet eden, birçok Müslümanın şehid edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sâkinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa'sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul'a girdiği vakit, ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla âlicenaplığını gösteren cihângîr, şu sözlerle patriği tesellî etti: "Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibâren artık ne hayâtınız, ne de hürriyetiniz husûsunda gazâb-ı şâhânemden korkmayınız!"
Fâtih, gayrimüslim tebaasının din ve mezheplerine aslâ dokunmadı, herkesi vicdânî inanışında serbest bıraktı. Fâtih, İstanbul'un îmârında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını sağladı. Bu müsâmaha o devir dünyâsının hâyâlinden bile geçirmediği bir olgunluk eseriydi.
Batılıların iddiâlarına göre şehre giren Türkler, mâbedleri yıkmışlar veya yakmışlar, hiçbir şey bırakmamışlardır. Hâlbuki bunları yıkan ve yakan yine kendileridir. Bizanslılar surlarda açılan gediklerin tâmirinde kullanılmak üzere yüzden ziyâde kilise yıkmışlardır. Öyle ki, Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya'yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduğunu görünce, mâni oldu ve; "Size malca alınacak şeylere izin vermiştim, mülk ise benimdir demiştim" diyerek, yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezâlandırmıştır.
Askerî ve siyâsi sâhada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliği, kılıçla kalemin işbirliğidir.Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itâatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezâlandırırdı. Ordusunu, plânsız, düzensiz hareket ettirmez, mâcerâ hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar, atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütûhât hâline getirdi ve devletini, sistemli bir idârecilik şuûruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafî işbirliğini sağlamaya dayanır. Bu gâyeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Bütün bu seferleri, bir plâna göre yaptığından, nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle netîcelenmesini sağlamak için, aylarca bu seferin bütün teferruâtını hazırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı dâimâ berâber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere, hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamânında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarına bile haber vermez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım" sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin netîcesinde, İsfendiyâr Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu kolayca ele geçirdi.
Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa'da, bâzen birkaç cephede beş, on hattâ daha fazla devletle birden harp hâlinde bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini bölmenin, siyâsî müzâkereler, vaatler ve geçici tâvizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın kolayını buldu. Rodos Adasının fethi için donanmayı hazırlarken, zaman kazanmak için oyalama taktiğine girişerek şehzâde Cem'e bir mektup vererek Demetrios Soplionos isimli Rum ile birlikte Rodos'a gönderdi. Fâtih bu mektubunda hafif bir vergi karşılığında kendileriyle sulh ve sükûn içinde yaşayacaklarını bildiren, diplomatça bir harekette bulundu.
Câsuslar bulundurduğu gibi, Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketleri müzâkere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilâtına da sâhipti. Almanya'da yerlilerden elde edilmiş câsusları da vardı. İtalya ise, son derece gizli ve dâimî bir Türk haber alma servisiyle örülüydü. Fâtih'in, bu teşkilâtı sâyesinde düşmanlarından günü gününe haberi olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.
Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Ordunun silâhları birkaç senede yenilenir ve daha geliştirilmiş olanları eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih'tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk padişâhtır. Fâtih'ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muhârebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukâvemet hesaplarını kendisi yaptı. Piyâdeye de, öncesine nispetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu, esas bakımından bir süvârî ordusu olmaya devâm etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyâde sınıfları, Fâtih devrinde önem kazandı.
Fâtih Sultan Mehmed, ilme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı îtibâriyle ileri hamleden hoşlanan, terakkî ve medeniyetten zevk alan bir pâdişahtı. Tıpkı askerî fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir âlimler, sanatkârlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdâr oldu. Yeni devletin kurulması plânının icrâsında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maârif sistemini kânunla tanzim ederek ulemâ sınıfı diye tanınan ve idârenin temelini meydana getiren diyânet ve hukuk kurumlarını teşkilâtlandırdı. Devlet idâresini ve bunun ilmîleştirilmesini esas aldı.
Aklî ve naklî ilimlerde söz sâhibi olan âlimleri İstanbul'a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen büyük âlim ve sanatkârlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürânî, Molla Yegan, Hızır Çelebi, matematikte Ali Kuşçu, kelâmda Hocazâde, zamânının büyük âlimlerindendi ve ülkesine dünyânın dört bir tarafından âlimler akın ederdi. Hattâ Molla Câmî bile İstanbul'a gelmekteyken, Pâdişâh'ın ölüm haberi üzerine geri döndü.
İyi bir komutan ve devlet reisi olan Fâtih, aynı zamanda iyi bir ilim adamı ve şâirdi. Latince ve Rumca ile Arapça, Farsça ve Türkçe'ye bütün incelikleriyle vâkıftı. Şiirde, devrin üstatları arasında yer aldı. Hattâ, sarayda dîvân sâhibi olan ilk pâdişâhtı. Çünkü o, medeniyetin, sanatsız olarak fertlerin gönüllerinde yer alacağına ihtimâl vermiyordu. Dedelerinin devlet kuruculuk kudretini, irâdeli bir idârecilik şuuruyla geliştirmesini bilen Fâtih, çevresinde devrin üstad şâirlerini topladı. Avnî mahlâsıyla edebî değeri yüksek beyit ve gazeller söyledi. Aruzu, usta şâirlerden farksız bir hâkimiyetle kullandı, şiirlerinde ince hissiyât ve düşüncelerini dile getirdi.
Bizümle saltanat lafın idermiş ol Karamanî
Hudâ fursat virürise, kara yire karam anı
beyti, Karamanoğlu'nun çıkardığı fitne ve fesatlar karşısında şahlanan celâlini gösterdiği gibi, aşağıdaki şiiri de ince duygular sâhibi hassas bir gönlün, Türk edebiyâtına nâdide bir armağanıdır:
Sevdün ol dilberi söz eslemedün vay gönül
Eyledün kendözüni âleme rüsvây gönül
Sana cevr eylemede kılmaz o pervây gönül
Cevre sabr eyliyemezsin n'ideyin hay gönül
Gönül eyvây gönül vay gönül eyvây gönül
Bilmedüm derd-i dilün ölmek imiş dermânı
Öleyin derd ile tek görmeyeyin hicrânı
Mihnet ü derd ü game olmağiçün erzânî
Avnîyâ sencileyin mihnet ü gam-keş kanı
Gönül eyvây gönül vay gönül eyvây gönül
Kanunî Sultan Süleyman
Osmanlı Devleti'nin onuncu sultânı ve İslâm halîfelerinin yetmiş beşincisi. Babası Yavuz Sultan Selim Han, annesi Âişe Hafsa Sultan olup, Kânûnî lâkabıyla meşhur oldu. Avrupalılar Büyük Türk ve Muhteşem Süleyman lâkaplarını verdiler.
On beş yaşına kadar Trabzon'da kalarak, Yavuz Selim'in vazîfelendirdiği devrin âlimlerinden ders aldı. 6 Ağustos 1509'da dedesi İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) tarafından Kırım Yarımadasındaki Kefe Sancağı Beyliğine gönderildi. Yavuz Sultan Selim Han, 1512'de Osmanlı tahtına geçince Kırım'dan İstanbul'a çağrıldı. 1513'te Saruhan (Manisa) Sancak Beyliği verildi. Yavuz Sultan Selim Hanın 1514 İran ve 1516 Mısır seferlerinde Rumeli'nin muhâfazasıyla vazîfelendirilerek, Edirne'de oturdu. Yavuz Sultan Selim Hanın vefâtında, Manisa'da bulunan Şehzâde Süleyman, Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa vâsıtasıyla İstanbul'a dâvet edilip, 30 Eylül 1520'de tahta çıkarak, onuncu Osmanlı Sultanı ve yetmiş beşinci İslâm Halîfesi oldu. Pîrî Mehmed Paşayı vezîriâzamlık makâmında bırakarak, Dîvân-ı Hümâyûna ilk defâ dördüncü bir vezir olarak Kâsım Paşayı tâyin etti. Memleketin iç işlerini düzeltip, Osmanlı ülkesinde huzur ve sükûn temin ettikten sonra, Avrupa seferlerine başladı.
Avrupa Seferleri
Belgrad Seferi: Yavuz Sultan Selim Han (1512-1520) devrinde Osmanlı Devleti doğu siyâsetini tâkip ederek, hudutlarını emniyete almıştı. Bu sebeple Sultan Süleyman Han, doğudan emin olarak ilk seferlerini Avrupa üzerine yaptı. Macar Kralı II. Layoş'un, Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken'e güvenerek, Osmanlı elçisine düşmanca davranması üzerine, Orta Avrupa'nın kilidi sayılan ve önceki devirlerde üç defâ kuşatılıp alınamayan, Belgrat üzerine sefere çıktı. 18 Mayıs 1521'de İstanbul'dan hareket eden Kânûnî Sultan Süleymân Han, 29 Ağustosa kadar şehrin çevresindeki kaleleri fethettirdi. 29 Ağustos 1521'de Belgrat Kalesi de teslim alınarak, 30 ağustos Cumâ günü, şehrin en büyük kilisesi câmiye çevrilip, Cumâ namazı kılındı. Belgrat'ın îmârı için hazîneden büyük yardımlar yapıldı.
Mohaç Seferi: Macar Kralı II. Layoş'un; Şarlken ile akrabâlık kurup, Osmanlı Devletine karşı İran Safevî Devleti ve Sultan Süleyman Hanın hâkimiyetindeki Eflâk ve Boğdan beylikleriyle ittifak kurması, Papalığın Haçlı rûhu ile Hıristiyanları kışkırtması ve esir Fransız Kralı için annesinin, Osmanlı Sultânından yardım istemesi üzerine bu sefer tertip edildi. 23 Nisan 1526'da İstanbul'dan hareket eden Kânûnî, 29 Ağustos 1526'da Macaristan ve Haçlı ordusunu Mohaç Meydan Muhârebesinde büyük bir mağlûbiyete uğratarak, zafer kazandı (Bkz. Mohaç Meydan Muhârebesi). Macaristan Krallığının başşehri Budin (Budapeşte) dâhil Macaristan, Erdel (Transilvanya) Türklerin hâkimiyetine geçti.
Avusturya Seferi: Mohaç Meydan Muhârebesinden sonra, Macaristan'da askerî harekât bitti. Fakat siyâsî faaliyetler başladı. Osmanlı pâdişâhının, Budin muhâfazasına ahâlinin de arzusuyla tâyin ettiği, Erdel Voyvodası Zapolya'ya karşı, Viyana Arşidükü Ferdinand, Macar kralı olmak için harekete geçti. Ferdinand 1527'de Macaristan'a girip Zapolya'yı mağlûp ederek, Budin'i işgâl etti. Macaristan'daki hudut hâdiseleri ve Zapolya'ya yardımda bulunmak üzere Sultan Süleyman Han, 10 Mayıs 1529'da Avusturya Seferine çıktı. Ferdinand'ın işgâlindeki Budin 8 Eylül 1529'da teslim alındı. Zapolya 14 Eylülde Osmanlıya sâdık kalmak şartıyla Kral Yanoş ünvânıyla Macar tahtına geçirildi. Osmanlı Ordusu 22 Eylülde Avusturya'ya girdi ve 25 Eylülde Viyana önlerine geldi. Viyana'nın teslimini isteyen Sultan Süleyman Han, teklifin kabul edilmemesi üzerine; 27 Eylül 1529'da şehri kuşattı. (Bkz. Viyana Kuşatmaları)
1529 Avusturya Seferinde Türk akıncıları, Osmanlı Târihinin en büyük akın hareketini yaptılar. Avusturya, Güney Almanya toprakları Türk akıncılarınca çiğnenerek, bütün Avrupa Osmanlıların azametini, şâşaasını gördü. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Şarlken korktuğundan, meydan muhârebesi için ortaya çıkamadı. Mevsim ve şartların elverişsiz olması üzerine Osmanlı pâdişâhı, ordusuyla 16 Ekim 1529'da Viyana'dan Budin'e hareket etti. 1530'da Arşidük Ferdinand'ın elçi heyeti İstanbul'da sultanla görüştü. İsteklerinde samîmî olmayan Ferdinand, sulh görüşmeleri yapılırken tekrar Budin'i kuşattırdı. Şehir, Türk kuvvetleri ve Macarlar tarafından müdâfaa edilerek, kuşatma kaldırtıldı.
Alman Seferi: Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Şarlken'in ve kardeşi Avusturya ve Bohemya Kralı Ferdinand'ın Macaristan'ın içişlerine karışması üzerine Kral Yanoş, Sultan Süleyman Handan yardım istedi. Pâdişah, 25 Nisan 1532'de Alman seferine çıkıp, yüz yirmi bin mevcutlu ordusuyla Avusturya'yı zaptetti. Şarlken, 250.000 kişiden fazla Hıristiyan ordusuyla Osmanlıların karşısına çıkmaya cesâret edemedi. Osmanlı Sultanının Alman Seferi de, düşman ülkesinin ezilmesi ve Avusturyalılardan birçok kaleyi almasıyla netîcelendi. Sultan Süleyman Hanın, Alman Seferi münâsebetiyle Orta Avrupa'da bulunmasından korkup, meydan muhârebesinden kaçan Şarlken, 22 Haziran 1533 târihli İstanbul Antlaşmasıyla Osmanlı Devletinin ve Sultânın üstünlüğünü kabûl etti. İstanbul Antlaşmasına göre:
1) Kral Ferdinand, Sultan Süleyman Hanı baba ve metbû (kendisine tâbi olunan, uyulan) bilecek ve ancak "kardeş" diye hitâp ettiği vezîriâzamla eşit sayılacaktır. 2) Kral Ferdinand, Osmanlı ülkesine tecâvüz etmeyecek ve Sultan da Avusturya ülkesiyle ahâlisini kendi tebaası bilecektir. 3) Kral Ferdinand, Macaristan üzerindeki verâset iddialarından vazgeçecek; Macaristan'ın batısı ve kuzey batısındaki arâzisinin hâkimi olacaktır. 4) Macar Kralı Yanoş ile Kral Ferdinand arasında, Osmanlıların uygun göreceği hudut geçerli olacaktır. 5) Eski Kraliçe ve Ferdinand'ın kızkardeşi Maria'nın kocasından mîras kalan mâlikhâne, geçimi için ihsân edilecektir. 6) Bu antlaşma geçici değil, devamlıdır.
Avrupa'da, Fransa'dan başka Avusturya'nın da Osmanlı Sultanının himâyesini kabul etmesiyle Şarlken'in "Avrupa İmparatorluğu" kurma projesi gerçekleşemedi. Türklerin tâkip ettiği cihânşümûl dünyâ hâkimiyeti siyâseti gereğince, Kânûnî Sultan Süleyman Han ve Osmanlı Devleti, Avrupa'da tek başına söz sâhibi oldu.
Boğdan Seferi: Osmanlı Devletinin düşmanlarıyla işbirliği yapan Boğdan Voyvodalığının bâzı hareketleri üzerine sefere karar verildi. 8 Temmuz 1538'de İstanbul'dan hareket eden pâdişahın, Avrupa içlerine ilerlerken düşman ülkesinde bile ahâlinin canına, ırzına, malına, mülküne ve hattâ tarlasındaki ekili mahsûlüne zarar verdirtmeden hareketi güzel bir adâlet örneği oluyordu. Mîmar Sinan bu seferde, kenarı bataklık bir arâziye sâhip, Prut Nehri üzerine büyük ve sağlam bir köprü yaparak Osmanlı ordusunun yoluna devâm etmesini temin etti. 15 Eylül 1538'de Boğdan Voyvodalığının merkezi Suçava'ya girildi. Ahâli İslâm dîninin adâletini temsil eden ve Avrupa'ya medeniyet götüren Osmanlıyı istediğinden, Voyvoda kaçmak mecbûriyetinde kaldı. Boğdan meselesini halleden Sultan Süleyman Han, büyük ganîmetlerle 27 Kasım'da İstanbul'a döndü.
Budin Seferi: Osmanlı Devletine tâbi Macaristan Kralı Yanoş ölünce, Kral Ferdinand fırsattan istifâdeyle Budin'e büyük bir Avusturya-Alman ordusu sevk etti. Macar Kraliçesi İsabelle, Sultan Süleyman Handan ve ordusundan yardım istedi. 20 Haziran 1541'de İstanbul'dan hareket eden pâdişahın yaklaşmakta olduğunu haber alan düşman, Tuna Nehrini geçmeye çalışırken, Osmanlı ordusunun mâhirâne hareketiyle 21/22 Ağustos gecesi imhâ edildi. İstabur Zaferiyle Budin ve Macaristan, antlaşmaya sâdık kalmayan Avusturya-Alman Kralı Ferdinand'ın istilâsından kurtarıldı. Macaristan Osmanlı Devletine katılarak, 30 Ağustos 1541'de Budin Beylerbeyliği ve idâre teşkilâtı kuruldu. Kral Yanoş'un ve Kraliçe İsabelle'nin bir yaşındaki oğlu Sigusmund Yanoş, Erdel Banlığına tâyin edildi. Budin'in en büyük kilisesi câmiye çevrilip, "Fethiye" adı verildi. Kânûnî bu câmide, Ebüssü'ûd Efendinin imâmetinde 2 Eylül 1541'de ilk Cumâ namazını kıldı. Budin'de adâleti tesis ettirdi. Defâlarca verdiği sözü tutmayarak, tekrar riyâkârca Macar Krallığına tâlib olduğunu iddiâ eden Kral Ferdinand'ın isteği Osmanlı Devletince reddedildi.
Kral Ferdinand, 1542 yazında, yıllık haraç karşılığında Macar Krallığının kendisine verilmesini tekrar teklif ettiyse de bu teklif dikkate alınmadı. Ferdinand, Budin'in bir Türk eyâleti olmasından ürkerek, telâşa kapıldı. Avrupa'da Türk-İslâm tehlikesinden bahsederek, propagandaya başladı. Avusturya, Alman ve diğer Avrupa milletlerinden 100.000 mevcutlu büyük bir Hıristiyan ordusu topladı. Peşte Kalesini kuşatan müttefik Avrupa ordusuna karşı, Budin Beylerbeyi Yahyâ Paşazâde Bâli Bey, sekiz bin askerle müdâfaada bulundu. 17 kasım 1542'de Osmanlı ordusunun başında istanbul'dan hareket eden Sultan Süleyman Han, henüz yoldayken, 24 Kasım'da düşmana karşı gece taarruzuyla Peşte Zaferi kazanıldı. Müttefik Avrupa orduları perişan bir hâlde kaçarken imhâ edildi. Düşmanlardan pek çok esir ve ganîmet alındı. Zafer haberi pâdişâha ulaşınca Edirne'de kaldı.
Avusturya Seferi: Estergon Seferi de denilen bu sefere, Osmanlı eyâleti hâline gelen Budin'in emniyet ve teşkilâtını pekiştirmek için çıkıldı. Pâdişahın emriyle Budin Kalesine İslâm ahâli iskân edilip, dînî müesseselerin yapımına başlandı. Âlimler tâyin edilerek Avrupa'ya İslâm dîninin daha da yayılarak, yerleşmesi için faaliyetler genişletildi. 23 Nisan 1543'te İstanbul'dan hareket eden Kânûnî yol boyunca alınması lüzumlu mevkileri fethettirerek 29 Temmuz 1543'te Tuna Nehri sâhilinde ve Budin yakınlarındaki başpiskoposluk merkezi Estergon önüne vararak şehri kuşattı.
Estergon Kalesindeki Alman, İtalyan ve İspanyol muhâfız askerleri teslim teklifini kabul etmeyince, devrin en büyük ve tesirli ateşli silâhlarına sâhip Osmanlı ordusu, 315 topla kaleyi dövmeye başladı. Kânûnî'nin en muhteşem seferlerinden biri olan Estergon Seferine gâyet plânlı ve tedârikli çıkılmıştı. Anadolu ve Rumeli orduları pâdişahın maiyetinde, çeşitli sınıfların aldığı sefer tertibi, mühimmâtı ve erzakı mükemmeldi. Estergon, Osmanlı kuşatmasına on iki gün mukâvemet edebildi. 10 Ağustosta müdâfilerin çekilip, gitmesine müsâade edildi. Şehrin en büyük kilisesi câmiye çevrilerek Kânûnî Sultan Süleyman Han, Cumâ namazını burada kıldı.
Osmanlı fütuhâtı, Avrupa'da devâm ederek eski Macar krallarının taht merkezi İstolni-Belgrat 20 Ağustosta kuşatıldı. 4 Eylülde fethedilen İstolni-Belgrat'ta büyük kilise câmiye çevrildi. Mevsim ilerlediğinden Pâdişah, 7 Eylülde İstanbul'a hareket etti. Avrupa'daki fetihler durmayıp, Budin Beylerbeyi Avusturya kalelerine karşı harekâtı devâm ettirdi.
On altıncı yüzyılın ortalarında Avrupa'da Osmanlı askerî kuvvetlerinin bu muhteşem başarıları yanında Akdeniz'de ve Atlas Okyanusunda hepsi birer deniz kurdu olan Türk leventleri de Osmanlı bayrağını şan ve şerefle dalgalandırıyorlardı. Bu kara ve deniz harekâtlarından Fransa da faydalanıyordu. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru unvânı taşımak arzusuyla Avrupa siyâsetinde hâkim rol oynamak isteyen Şarlken'in elinde esir olan Fransa Kralı I. Fransuva, annesi vâsıtasıyla Kânûnî'den yardım talep ediyordu. Fransızlara yardım eden Osmanlılardan korkan Şarlken, Kanûnî'yle antlaşmak için elçilik heyeti gönderdi. Osmanlı devlet adamları tarafından kabul edilen Şarlken ve kardeşi Ferdinand'ın elçilik heyetleri ile uzun süren müzâkereler oldu. 13 Haziran 1547 Antlaşması'na göre, Almanya ve Avusturya Osmanlılara yıllık otuz bin Duka haraç vermeyi kabul ettiler. İmparator unvânını kullanmamayı kabul eden Şarlken İstanbul Antlaşması'nı 1 Ağustos'ta imzâlayınca, Osmanlı pâdişâhı da bu antlaşmayı 8 Ekim 1547'de tasdik etti.
Zigetvar Seferi: Osmanlı ordusunun İran seferlerinde, Safevî Devleti ile Papalık ve Hıristiyan devletler bir olup aralarında anlaşarak Avusturya ve Macaristan'da çeşitli hâdiseler çıkartıyorlardı. 1562 Osmanlı-Avusturya Antlaşması'nda kabul ettikleri vergiyi ödemedikleri gibi yeni Kral II. Maksimilyan'ın olumsuz tutumu ve Zigatvar Kalesindeki düşman kuvvetlerin ahâliyi tâciz etmeleri üzerine, Osmanlı ordusu başlarında Sultan olduğu hâlde 1 Mart 1566'da İstanbul'dan hareket etti. Sultan Süleyman Han, on üçüncü olarak çıktığı bu seferinde yetmiş üç yaşındaydı. Hayâtı, seferden sefere koşarak insanlığı, Hakka kavuşturacak yola dâvetle geçmişti. Bir takım hastalıklarla durumu iyi olmayan, ayaklarında nikris hastalığı bulunan Pâdişah, zulmün önüne geçmek, ahâlinin huzur ve güveni için, hasta hâliyle Osmanlı târihinin en muhteşem askerî harekâtı kabul edilen sefere bâzen araba, bâzı yerde tahtırevân ile gidiyor ve yerleşim merkezlerine girileceği zaman, ata binerek en mûteber psikolojik metodları tatbik ederek ilerliyordu. 1566 Ağustos başında kuşatılan Zigetvar Kalesini, Zerniski Makloş müdâfaa etmekteydi. Günlerce süren kuşatmada birçok defâ umûmî hücumlar yapıldı. Zigetvar Kuşatmasından iyice bunalan Kont Zerniski, Eylül başındaki huruc harekâtında öldürülünce 7 Eylülde kale fethedildi. Kânûnî 6-7 Eylül gecesi vefât ettiyse de, askerin moralinde bozukluk meydana gelmemesi için, ordudan gizli tutuldu. Bu sefer ile Zigetvar'dan başka; Güle, Lügos ve diğer bâzı kaleler de fethedildi.
Doğu Seferleri
Kânûnî, batıda Hıristiyan Avrupa devletleri ile mücâdele ederken, İran'daki Şiî Safevî Devleti de, Mukaddes Roma-Cermen Devletiyle Osmanlılara karşı ittifak kurup, Doğu Anadolu'da hududa tecâvüz ettikleri gibi, Sünnî ahâliye de zulmediyorlardı. Safevîlerin ajanları Osmanlı ülkesinde faaliyet gösterip, Celâliler vâsıtasıyla iç isyânlar çıkarmak istiyorlardı. Şâh Tahmasb'ın bu düşmanca davranışları yüzünden Sultan Süleyman Han, harekete geçti. 27 Ekim 1533'te Vezir-i âzam Makbul İbrâhim Paşa'yı İstanbul'dan doğuya gönderen Sultan'ın kendisi de, baharda sefere çıktı.
Irakeyn Seferi: 11 Haziran 1534'te İstanbul'dan hareket eden Kânûnî Sultan Süleyman Han, 20 Temmuzda Konya'ya geldi. Konya'da Mevlânâ Celâleddîn Rûmî'nin türbesini ziyâret edip, Kayseri-Sivas-Erzincan yoluyla 27 Eylülde Tebriz'e girdi. Safevîlerin zulmünden bunalan şehir halkı, Kânûnî'yi ve Osmanlı ordusunu sevinçle bir kurtarıcı olarak karşıladılar. Yavuz Sultan Selim Hana karşı 1514 Çaldıran mağlûbiyetinin hâlâ tesirinde olan Safevîler, devamlı Osmanlılardan kaçıp, meydan muhârebesi için ortaya çıkamıyorlardı. Osmanlı kuvvetlerinin bölgeye gelmesinden memnun olan ahâli, âlimler, kale ve şehir hâkimleri pâdişâha bağlılıklarını arz ettiler. Hazret-i Ali ve Hüseyin'in makamlarının bulunduğu Kerbelâ ve Hanefî mezhebinin kurucusu İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe'nin kabrinin bulunduğu Bağdat Vâlisi Zülfikâr Han ve büyük İslâm âlimi ve büyük velî Abdülkâdir-i Geylânî'nin memleketi Geylân Hâkimi Mâlik Muzaffer, Sultan Süleyman Hana bağlılıklarını bildirdiler. 24 Kasım 1534'te Bağdat'a giren Osmanlı ordusunun ardından, Azamiyye'de İmâm-ı Azam'ın kabrini ziyâret edip, büyük bir türbe yapılmasını emrettikten sonra, Kânûnî Sultan Süleyman Han, 30 Kasımda şehre girdi. Bağdât'ta ahâlinin, âlimlerin, kumandanların ve devlet adamlarının bulunduğu bir sırada şükür ifâdesi olan dînî merâsim yapılarak, ihsânlarda bulunuldu.
1534-1535 kışını Bağdât'ta geçiren Sultan, burada Osmanlı devlet teşkilâtını tesis ettirdi. Bağdat'ın mübârek beldelerini, Kerbelâ'da hazret-i Ali ve Hüseyin'in makamlarını ziyâret etti. Geylân'da Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imâret, İmâm-ı A'zam'ın kabrine türbe yaptırdı. Safevî tehlikesini kesin olarak bertaraf etmek isteyen Kânûnî, Şah Tahmasb'ın Van istikâmetinde olduğu haberi üzerine, harekete geçti. 1 Temmuz 1535'te Tebriz'e gelen Osmanlı Sultânı, devamlı kaçan Şah Tahmasb Safevî'yi tâkib için İran içerisine girildiyse de karşı çıkan olmadı. Avrupa devletlerinde ve Safevîlerden elçi heyetlerini kabul eden, Sultan Süleymân Han, dönüşünde de Mevlânâ Muhammed Şems-i Tebrizî'nin makâmı dâhil mübârek beldeleri ziyâret ederek Tebriz-Diyarbekir-Antakya-Adana-Konya yoluyla 8 Ocak 1536'da İstanbul'a geldi.
Irak-ı Arab ve Irak-ı Acem fethedildiği için "İki Irak seferi" mânâsında Irakeyn Seferi adı verilen bu hareketin netîcesinde, bölgedeki Şiî Safevî hâkimiyeti sona erdirilip, Bağdat dâhil Basra, Osmanlı ülkesine katıldı.
Tebriz Seferi: Osmanlı Devletinin batı cephesindeki muhârebeler ile meşgûliyetini fırsat bilen, Irakeyn Seferinde Sultan Süleyman Handan devamlı kaçan Şah Tahmasb ve Safevî ordusu, Doğu Anadolu'da tecâvüzkârâne hareket ederek, Anadolu'da Şiîlik propagandası yaptırıyorlardı. Şah Tahmasb'ın, huduttaki bâzı Osmanlı kale ve mevkilerini ele geçirmesi, Safevîlere, isyân eden, Şah İsmâil'in oğlu Şirvan Vâlisi Elkas Mirzâ'nın Sultan Süleyman Handan yardım istemek gâyesiyle İstanbul'a gelmesi ve Şiî propagandasına karşı âlimler ile Osmanlı umûm-i efkârının (halkının) tepkisi üzerine sefere çıkıldı.
29 Mart 1548'de İstanbul'dan hareket eden Sultan, Konya-Kayseri-Sivas yoluyla 28 Temmuz 1548'de Tebriz'e gelinceye kadar, Doğu Anadolu'da fütûhâta devâm edildi. Osmanlı ordusundan devamlı kaçan Safevîlerden 25 Ağustosta Van teslim alındı. Van ve Diyarbekir'den Halep'e gelen Pâdişah, 1548-1549 kışını burada geçirdi. Kânûnî Halep'teyken Osmanlı fütuhâtı devâm edip, Doğu Anadolu'da Safevî propagandasına aldanarak âsi olanlar yola getirildi. Gürcistan Seferine çıkılarak; Berakân, Gömge, Penak, Germek, Samagar, Ahadır kaleleri ve mevkileri fethedildi. 6 Haziran 1549'da Halep'ten hareket eden Sultan, 21 Aralıkta İstanbul'a döndü.
Nahcıvan Seferi: Osmanlı ordusunun Macaristan'da, Sultan Süleyman Hanın Edirne'de bulunmasından istifâde eden Safevîler ve Şâh Tahmasb, Doğu Anadolu'ya saldırdı. Van civârında Osmanlı ülkesi ve ahâlisine karşı düşmanca davranıp, zulmettiren Şâh Tahmasb, Adilcevaz, Ahlât kalelerini Hıristiyanların da teşvikleriyle tahrip ettirip Erciş Kalesini de kuşattırmıştı. Osmanlıların içişlerine karışarak, devlet adamlarına türlü iftirâ kampanyası başlatılınca, Sultan Süleyman Han, İran Seferine karar verdi.
28 Ağustos 1553'te İstanbul'dan hareket eden Pâdişâh, Konya yoluyla Halep'e gitti. 8 Kasımda Halep'e gelen Sultan, 1553-1554 kışını burada geçirdi.
15 Mayıs 1554'te Diyarbekir'de toplanan Harp Dîvânı'nda Osmanlı devlet adamları ve kumandanları Sultan Süleyman Handan İslâma hizmet beklediklerini arz edip, emirlerinde Hind'e ve Sind'e dahi gidebileceklerini ifâde ettiler. 20 Mayıs'ta Diyarbekir'den Nahcivan ve Revan üzerine sefer niyetiyle hareket edildi. 5 Temmuzda Şah Tahmasb'a, Kars önlerinde harp dâveti çıkarıldı. Ancak Osmanlının yokluğunda Doğu Anadolu'yu kana bulayıp, Müslümanlara her türlü insanlık dışı fiilleri işleyen İran Safevîleri, muhârebe meydanında görünmeyince, İran'a tâbi Şüregil, Şaraphâne, Nilfirâk alınıp, 18 Temmuzda Revan'a girilip, Arpaçay, Karabağ'dan sonra pâdişah 30 Temmuz 1554'te Nahcivan'a geldi. Osmanlı ordusuna büyük ganîmetler düşen bu seferde, Kerkük de fetholundu. Doğu'da Osmanlı hâkimiyeti kesinleşince, 28 Eylül 1554'te Erzurum'dan hareket eden Sultan, 1554-1555 kışını geçirmek için 30 Ekimde Amasya'ya geldi. Şâh Tahmasb'ın sulh isteği üzerine 29 Mayıs 1555'te Osmanlı-Safevî Antlaşması imzâlandı.
1555 Antlaşmasına göre: Toprak bakımından Ardahan, Göle, Arpaçay ve çevresi Osmanlılara verildi; inanç bakımından Şiî İranlıların hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osman, Âişe dâhil sahâbîlere küfür ve iftira etmemeleri ile mukaddes makamlara hürmet göstermeleri için ahit alındı.
Kânûnî Sultan Süleyman Hanın doğu seferleri netîcesinde, Safevîlerin almış oldukları Doğu Anadolu toprakları bugünkü şekliyle Türkiye'ye dâhil edildi. Batı İran ve Gürcistan ile Irak fethedildi.
Deniz Seferleri
Rodos Seferi: Kânûnî tahta geçtiğinde Karadeniz, Marmara ve Ege denizleri Türk gölüydü. Böyle olmasına rağmen, Akdeniz bütünüyle Osmanlı hâkimiyetinde değildi. Batı Anadolu sâhillerine çok yakın Rodos Adası, coğrafî, stratejik mevkii, korsanlık ve Osmanlı düşmanlarıyla müttefik olarak hareket etmesi, devletin hâkimiyeti ile Akdeniz'in emniyeti için tehlike gösterdiğinden sefere karar verildi. Rodos Adası, Haçlı şövalyelerinin idâresinde olup, korsan yatağıydı. Rodos şövalye idâresi; Osmanlı Devletine karşı Papalık başta olmak üzere, Hıristiyan devletler ve âsilerle devamlı münâsebette bulunup, Osmanlı deniz ticâretiyle, Müslümanların hacca gitmelerini engelliyorlardı. Ayrıca Anadolu sâhillerine baskın düzenlemek sûretiyle, ahâliyi tâciz ettikleri gibi, Kânûnî Sultan Süleyman Hanın tahta geçişinde, küstahça hareketlerde bulunmuşlardı. Bütün bu sebepler üzerine 700 gemiden meydana gelen Osmanlı donanması, önce İkinci Vezir Çoban Mustafa Paşa kumandasında Rodos'a gönderildi.
16 Haziran 1522 târihinde pâdişâh, İstanbul'dan Kapıkulu ve Tımarlı sipâhileriyle karadan yola çıktı. 28 Temmuzda Marmaris'ten Rodos'a geçen Sultan, kalenin teslimini şövalyelerden istedi. Antlaşma ile Rodos'un teslimi kabûl edilmeyince 29 Temmuzda muhârebe başladı. Yeniçağın en sağlam (müstahkem) kalesine sâhip Rodos'un, devrin bütün teknik ve ateşli silâhlarını elinde bulunduran Osmanlı ordusu karşısında, Avrupalılar'dan çok yardım almasına rağmen, fazla dayanamayacağı meydandaydı. Rodos başşövalyesi Viye dö Lil Adam, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın oğlu Cem Sultan meselesi ve oğlunu ileri sürerek yine küstahlık gösterdiyse de Sultan Süleyman Han, tâviz vermeyerek, kalenin teslimini istedi. Osmanlı topçu ve lağımcısının çalışmalarıyla Rodos'un bütün istihkamları, Türklerin eline geçince, başşövalye antlaşma ile adayı Osmanlılara teslim etti. Aralık 1522 sonunda bütünüyle Türk hâkimiyetine dâhil edilen Rodos adasındaki üç bin kadar Müslüman esir kurtarıldı. Korsanlar adayı terk edince, Kânûnî Sultan Süleymân Han Ada'nın imârını emretti. Papalığın doğudaki son temsilcisi olan Saint-Jean Haçlı Devleti yıkılarak, Batı Anadolu korsanlığı bertaraf edildi. İstanbul-Suriye-Mısır deniz ticâreti ve Hac yolu emniyete alındı.
Korfu Seferi: Venedik Cumhûriyetinin Papa'nın da teşvikiyle Osmanlı Devletine riyâkârca davranması ve Hıristiyan ittifâka dâhil olması üzerine harekete geçildi. Kaptan-ı Deryâ Barbaros Hayreddin Paşa'nın emrindeki Osmanlı donanmasındaki kara ordusuna da, İkinci Vezir Lütfi Paşa kumanda ediyordu.
17 Mayıs 1537'de İstanbul'dan yola çıkan Kânûnî Sultan Süleyman Hanın bu seferinde hedef Adriyatik ve İtalya'dır. 13 Temmuzda Avlonya'ya gelen pâdişâh; Adriyatik'teki askerlere yardım edip, Venediklilerin tahriki ile Delvine ile havâlisinde çıkan isyânları bastırttı. Osmanlı donanması İtalya sâhillerini abluka altına aldı. Haçlıların büyük amirali ve Akdeniz kıyısındaki Müslüman ahâli ile denizcileri tâciz eden Andrea Doria bütün aramalara rağmen Osmanlı kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddîn Paşanın karşısına çıkamadı. Korfu Adasını fethettiren ve kalesini kuşattıran Sultan, Avlonya'da bulunuyordu. Kânûnî, mevsim şartları ve dört Osmanlı askerinin top güllesiyle şehîd olması üzerine, 6 Eylül 1537'de kuşatmayı kaldırttı. 15 Eylülde İstanbul'a hareket eden pâdişah, kara ve deniz harekâtının devâmını emretti. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Venediklilere âit Şira, Patmos, Naksos adalarını fethetti.
Kânûnî Devrinde Osmanlı Fütûhâtı
Devamlı fetihler netîcesinde devletin hudutları genişledi. Batıda Almanya içlerine kadar akın yapan akıncı beyleri, doğuda Hazar Denizine ulaşarak, Türkiye-Orta Asya birleşmesi siyâseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dâhil, Hint Okyanusundan Umman Denizi, Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Kuzey Afrika'dan Atlas Okyanusuna dayanıldı. Akdeniz fütuhâtı netîcesinde Atlas Okyanusunda her biri birer deniz kurdu olan, Osmanlı leventleri ve reisleri dolaşmaktaydı. Afrika sâhilleri ile Batı Akdeniz'de Oruç ve Hayreddin Hızır Reisler, Akdeniz'de Turgut Reis, Piyâle Paşa, Sinan Paşa, Sâlih Reis, Hint Okyanusunda Hadım Süleyman Paşa, Selman Reis, Süveyş'te Seydi Ali Reis, Murad Reis Osmanlı sancağını dalgalandırıp, fetihler yapıyorlardı. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddîn Paşa Preveze'de, Turgut Reis Cerbe'de Haçlı donanmalarını bozguna uğratarak Türk-İslâm târihinin en muhteşem zaferlerini kazandılar.
Diğer Devlet ve Beyliklerle Münâsebet
"Türk Asrı" denilen 16. yüzyılda Osmanlı Devletinin sultanı Süleymân Hanın dünyânın bütün kralları ve beylerine karşı yüksek otoritesi vardı. Mukaddes Roma-Cermen İmparatorluğu, Portekiz, İspanya, Fransa, Milano, Napoli, Papalık, Venedik, Ceneviz, Macaristan, Avusturya, Lehistan, Rus Knezleri, Safevî, Gürganiyye, Özbek; devlet, krallık, dükalık ve sultanlığı ile münâsebetlerde bulunuldu. Kırım Hanlığı, Mekke-i mükerreme Emirliği, Eflâk, Boğdan, Erdel voyvodalıkları, Ragusa cumhûriyetleri Osmanlı Devletine tâbi ve imtiyazlı hükümetlerdir. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Şarlken'in ülkesinde esâret hayâtında yaşayan Fransa Kralı I. Fransuva kurtarılarak, dünyâ ticâret ve hâkimiyet siyâseti gereğince imtiyaz verildi. Mukaddes Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Safevî devletleri ile sulh antlaşmaları imzâlandı. Gürgâniyye, Özbek devletleri ile dostluk tesis edildi.
Yön tuşları kullanılarak daireler çizebilen program.
5 KEY OFF
10 CLS
20 X = 0: Y = 0: SIL = 1
30 SCREEN 1
40 COLOR 0, 0
50 PSET (X, Y), 1
60 IF SIL = -1 THEN PRESET (X, Y)
70 A$ = INKEY$: A$ = RIGHT$(A$, 1)
80 X = X - (A$ = CHR$(77) AND X < 319) + (A$ = CHR$(75) AND X > 0)
90 Y = Y - (A$ = CHR$(80) AND Y < 199) + (A$ = CHR$(72) AND Y > 0)
100 IF A$ = CHR$(27) THEN SIL = -1 * SIL
105 IF A$ = "D" OR A$ = "d" THEN 120
110 GOTO 50
120 LOCATE 25, 1: INPUT ; "Yari Cap:", R
130 LOCATE 25, 1: PRINT STRING$(30, 32)
140 CIRCLE (X, Y), R, 1
150 GOTO 50
Wake On Lan - Kapalı Bir Bilgisayarı Lan'dan Uyandırma
Kapalı Bir Bilgisayarı Uyandırma
Wake on LAn nedir? Wake on Lan (wol) adından da anlaşılacağı gibi bir PC'yi
network üzerinden açmak için data packetinin gönderilmesidir
Daha da açarsak kısaca şöyel denebilir. Bir networkünüz var ve makinalrı gece açıp bişiler yüklemek istiyosunuz ki sabah tüm kullanıcılarda güncel yazılımlar olsun. mesela antivirüs updateleri gibi...
İşte bu sebeple herhangi bir PC'ye gönderilen özel bir data paketi sayesinde makinaları açabilirsiniz. Yükleme isi ise özel bir tool ile yapılabilir tabiki... Şimdi teknik detaylaroına bakalım..
Bir PC'yiuzaktan açabilmek için öncelikle o PC de bir ethernet kartı olmalı ve networke bağlı olması gerekmektedir. Bundan sonra ise O ethernet kartının WoL özelliğinin olması ve biostan enable hale getirilmiş olması gerekmektedir. Ethernet Kartı eğerki onboard değil ise 3 pinli konnektörünün anakarta bağlı olması da gerekmektedir. Tümleşik karlarda buna zaten gerek olmamaması da normaldir
Neyse buraya kadar donanımsal kısımdı. Şimdi ise wol packetinden bahsedelim. Öncellikler wakeonlan paketi UDP pakettir. Yani böyle bir paketi kolaylıkla kendinizde oluşturabilirsiniz. Elinizde sadece UDP komponenti olması yeterli. şimdi de paketin içinden bahsedelim.
Bu paket çok basit ve toplam 102 byte'lıktır.
format ise şöyledir.
ilk 6 byte "FF" leden oluşur geri kalan ise açılacak bilgisayarın MAC adresinin 16 kez tekrarlanması ile oluşur.
MAC adresimiz 11h 22h 33h 44h 55h 66h olsun. paket şöyle olur.
işteee yukardaki paketi bir wake up paketidir.
pekii bu paketi nereye yollayacağız ve nasıl??
Yukarıdaki paketi "broadcast" yada "directed-broadcast" olarak yollarsanız orada bulunan 11 22 33 44 55 66 mac adresine sahip makina açılır...
Şimdi broadcast ne demek? gidecek paketi ip adresi olarak 255.255.255.255 e yollamak demek bu paketin broadcast olduğu anl***** gelir. yani bu paket, paketin yolladnığı segmentteki her yere gider fakata routerdna geçemez ve orda kalır. yani başka segmentteki makinayı açamazsınız..
Bu işi aşmak için directed broadcast kulllanılarbilir. directed broadcast kısaca şöle denebilir.
iki network var : 192.168.0.0/255.255.255.0 ve 192.168.1.0/255.255.255.0
şimdi bu 192.168.0.0 networkündeki makinanın 192.168.1.0 daki bir makinayı açması için 255.255.255.255 paketi göndermesi faydasızdır.
Bu sebeple istenen networkteki makinaya o networke ait broadcast adresi ile yollamak gerek.
yaniii... 192.168.0.255 veya 192.168.1.255 adreslerini kullanarak bu paketi göndermek gerekir.
fazla karışık ise anlamanız için size delphi sourcelarını da yazayım..
Burada da delphi de yazılmış bazı kodlar var.
bu iş için forma 4 tane label, 4 tane edit box, 1 status bar, 1 bitbtn ve 1 tane da indy UDP client koymanız gerek. )
1nci edit box MAC adresi
2nci edit box tahmini makinanın ip adresini
3ncü edit box subnet maskını
4ncü remottaki gidilecek ise port numarası.
arkadaşlar bu işlemin çalışması için ya routerlarda interfacelere
ip directed broadcast yada ip forward-protocol udp [port number] komutlarının girtilmesi gerek. Komutlar cisco ve nortellerde hemen hemen aynı..