Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...
"Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi. "Kahveme koymak için."
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.
Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var." dedi.. Delikanlı anlattı: "Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..."
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...
O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: "Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.
İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..."
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye soracak oldu..
'Miss Liberty' diye de anılan bu anıtın masrafının büyük bir kısmı da bizim keselerden çıkmış, inanabiliyor musunuz?
Süveyş Kanalının yapımına dayanıyor mesele: Yıl 1854. Mısır Valisi Said Paşa ile kanalın mühendisi Ferdinand de Lesseps arasında yapılan anlaşmanın ilginç bir maddesi var: Kanalın Akdenize açıldığı yere dev bir heykel dikilecek. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde Asyanın ışığının Mısırdan geldiğini sembolize eden bir meşale tutacak. Sultan Abdülazizin ödediği paralar arasında heykelin masrafları da var. Eser, Fransanın tanınmış heykeltraşlarından F.A.Bartholdiye sipariş edilir. Ne var ki 1863 de vefat eden Said Paşadan sonra Mısırın başına geçen İsmail Paşanın, Müslüman bir memlekette böyle bir heykelin dikilmesinin uygun olmayacağını düşünmesiyle, Süveyş Kanalı 1869 da dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama heykelsiz bir törenle açılır. Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış ve 350 parçadan oluşan heykel ise kaldırıldığı depodan yıllar sonra çıkarılıp yapılan bazı değişikliklerle Fransanın dostluk hediyesi olarak ABDye sunulur. (1885)
Amerika bu anıtla övüne dursun en azından halen sahip olduğumuz çok önemli değerlerimiz var.Atatürk'ün bize bıraktığı mirasımız var.'özgür' ve 'bağımsız' bir ülkemiz var.
Satrancın ilk kez M.S.570 yıllarında Hindistan'da oynandığını biliyoruz. Daha önce Çin'de de bu oyunun oynandığı rivayet ediliyor.
Rivayet olunur ki bunu bulan Brahman rahibi Şah'a bir ders vermek istemiş. 'Sen ne kadar önemli bir insan olursan ol, adamların, vezirlerin, askerlerin olmadan hiçbir işe yaramazsın' demek istemiş. Şah bu durumdan memnun görünmüş, 'Peki, oyunu ve dersini beğendim. Dile benden ne dilersen' demiş. Rahip bu olay üzerine Şah'ın alması gereken dersi hala almadığını düşünerek 'Bir miktar buğday istiyorum' demiş.
'SANA BULDUĞUM BU OYUNUN BİRİNCİ KARESİ İÇİN BİR BUĞDAY İSTİYORUM. İKİNCİ KARESİ İÇİN İKİ BUĞDAY İSTİYORUM. ÜÇÜNCÜ KARESİ İÇİN DÖRT BUĞDAY İSTİYORUM. BÖYLECE HER KAREDE, BİR ÖNCEKİ KAREDE ALDIĞIMIN İKİ MİSLİ BUĞDAY İSTİYORUM. SADECE BU KADARCIK BUĞDAY İSTİYORUM'demiş.
Şah, kendisi gibi yüce ve kudretli bir şahtan isteye isteye üç beş tane buğday isteyen bu rahibin, küstahlığa varan alçakgönüllülüğüne sinirlenmiş ve ona bir ders vermek istemiş. 'Hesaplayın. Hak ettiğinden bir tane fazla buğday vermeyin' demiş.
İNCE HESAP;
HESAPLAMAYA İLK KARELER KOLAY GİTMİŞ.
1. KAREYE BİR BUĞDAY,
2. KAREYE İKİ BUĞDAY,
3. KAREYE DÖRT BUĞDAY... ANCAK
10. KAREYE GELİNDİĞİNDE 1023 BUĞDAY
VERMELERİ GEREKİYOR. BU YAKLAŞIK BİR AVUÇ BUĞDAYA KARŞILIK GELİR; HESABIN HEP BÖYLE GİDECEĞİNİ, HEP RAHİBE BÖYLE ÜÇ BEŞ BUĞDAY VERECEKLERİNİ ZANNEDİYORLARDI. ZATEN
15. KARE YALNIZCA 1.5 KİLO BUĞDAY VERECEKLERDİ.
25. KAREYE GELİNCE 1.5 TON OLDUĞUNU
GÖRMÜŞLER AMA FAZLA HEYECANLANMA-MIŞLAR. OYSA;
31. KAREYE GELİNCE, BU İŞİN ŞAKASI OLMADIĞINI ANLAMAYA BAŞLAMIŞLAR. ÇÜNKÜ VERMELERİ GEREKEN BUĞDAY
31. KAREDE 92 TONMUŞ.
49. KAREYE GELDİKLERİ ZAMAN
24 MİLYON TON BUĞDAY VERMELERİ GEREKİYOR.
BU İSE TÜRKİYENİN BİR YILLIK BUĞDAY ÜRETİMİNDEN FAZLA.
54. KAREYE GELDİKLERİNDE İSE
771 MİLYON TON BUĞDAY VERMELERİ GEREKİYOR.
BU DA DÜNYAMIZIN BU GÜNKÜ ÖLÇÜLERE GÖRE BİR BUÇUK YILLIK BUĞDAY ÜRETİMİ.
'MADEM BAŞLADIK HESAPLARA DEVAM EDELİM DEYİP BİTİRMİŞLER.
64. KARE DE TAMAMLANDIĞINDA BUGÜNKÜ ÖLÇÜLERDE DÜNYANIN 1500 YILLIK BUĞDAY ÜRETİMİNİ RAHİBE VERMELERİ GEREKTİĞİ ORTAYA ÇIKMIŞ.
BU UPUZUN İFADELERLE ANLATTIĞIMIZ SAYININ MATEMATİK DİLİNDEKİ İFADESİYLE ANLATIMINI GÖSTERMEYİ BECEREMEDİĞİM İÇİN SADECE SAYIYI VERİYORUM;
Amerikalının biri 11 Eylül günü ülkeyi şoka uğratan
terörist saldırının failini matematik çözümleme
yoluyla saptamaya çalışmış. Aşağıdaki sonuçlara
varmış. Böyle fallara inanmasak da, ilginç bulduğumuz
için, aktaralım...
Saldırı tarihi: 9'uncu ayın 11'inci günü... 9 + 1 + 1 = 11
11 Eylül yılın 254'üncü günü: 2 + 5 + 4 = 11
11 Eylül'den sonra yıl sonuna 111 gün kalıyor...
İran ve Irak'ın bölge kodu 119'dur: 1 + 1 + 9 = 11
İkiz kuleler yan yana 11 rakamı gibi durmaktadır...
Kuleye vuran ilk uçağın uçuş numarası 11 idi...
New York, Birleşik Devletler'e eklenen 11'inci eyalet
idi...
iNSANOGLUNUN tuhaf takintilari vardir. Bazen bu bir kavram, bazen bir sayi olabilir. "Pi" de bunlardan biri.. Binlerce yildir binlerce seckin beyni dumura ugratti desek, yeridir. Cemberin cevre uzunluguna orani olan bu sayiyi hepimiz, 3.14 olarak aklimiza kazimisizdir. Zira bu sayi olmadan cember, daire alani, trigonometri gibi disiplinleri edinemeyiz. "Pi" sayisini hayatimizdan, matematikten, geometriden cekip aldiginizda, geride yalnizca kaos kalir.
"Pi"nin onemi ortada. Peki sorun nedir? iki hane neyimize yetmiyor? "Pi", virgulden sonra devreden veya sonlanan bir sayi degil. Aksine, bir sayi oldugu bile supheli. Zira bilinen hic bir kesrin sonucu olmadigi gibi, virgulden sonra milyarlarca basamaga dahi gitseniz, kesin sonuca ulasamiyorsunuz.
Burada "Pi"nin tarihcesini verecek degilim. Arsimed'den Euler'e, Leibniz'den kesis Wallis'e dek "Pi" sayisinin gelisimine katkisi olanlarin calismalarini da yazmayacagim. Burada yalnizca, gunumuzde adeta cilginlik boyutlarina varan "Pi" kluplerinden soz edecegim. "Pi"nin onemini merak edenler, Bilim Teknik'in son sayisinda "Pi" hakkinda derlenmis sade ve guzel arastirmayi okuyabilir.
Bugun internet ortamina da yansiyan bir tartisma var. "Dunya Pi Gunu". Evet yanlis duymadiniz, dunya, "Pi Gunu"nu kutlamaya hazirlaniyor. Apollo projesinde dahi, 9 hanesi yeterli olan (3.1415926538..) "Pi"yi milyarinci basamagina kadar hesaplamanin pratikte bize hic bir faydasi yok. Ancak bugun sayilari 10 bini asan matematikci, arastirmaci ve ogrenci, haril haril "Pi"nin esrarini cozmeye calisiyor. Bu insanlar, yilda bir gunun, "Pi"ye adanmasindan yana. Ancak bu, yilin hangi gunu olmali sorusu tartisma konusu. Kimileri, 3.14'den yola cikarak, 3. ayin 14'u, yani 14 Mart'ta israrli. Bir baska grup, Arsimed'in "Pi" yaklasim kesri olan 22/7'yi, yani 22 Temmuz'u oneriyor. Dunya Pi Yaklasim Gunu'nu onerenlerin tezi su: "Pi, sonsuza uzanan bir sayi. O halde en eski ve en basit onerme olan 22/7'yi kullanalim." (Yunanlilar'da ondalik kesir yoktu ve Arsimed, 22/7=3.14 sayisini onermisti.)
Bunun yani sira, "Pi'yi 50 Basamaga Kadar Bilenler Klubu", "Pi'yi Bin Basamaga Kadar Ezberleyenler Dernegi", "Pi'ye Tapanlar Fan Klupleri"nin haddi hesabi yok. Hatta "Pi" sairleri, tum dunyada birbiriyle haberlesiyor, "Pi" icin yazdiklari siirleri paylasiyor. Edgar Allen Poe'yi seviyorsaniz, "Pi" konulu "Near a Raven" siirini de seveceksiniz.
"Pi" muzigi, "Pi" sanati, "Pi" felsefesi, "Pi" sosyolojisi ve digerleri.. Bu insanlarin isi mi yok? "Pi"yi nicin bu kadar onemsiyorlar? Bence bu ugras, hic de bos bir sey degil. Bakiri altina cevirmek icin yola cikan hayalperest simyacilar, bize bir kimya bilimi hediye etti. Ve, "Pi" icin ugrasan yuzbinlerce beyin, "Pi"yi milyarlarca basamaga uzatirken, matematikte yeni kavramlari kesfetti, yeni sentezlere ulasti. "Dunya Pi Gunu"nde (14 Mart), bu sayfalarda, "Pi"ye kafayi takan biri olarak benim ulastigim mucizeleri aktaracagim. ilgi duyacaginizi umit ediyorum.
Kıskançlığın ölçüsü kaçtığında yan etkileri hayli ağır oluyor. Uzmanlar, kendisi ya da eşi kıskanç olanlar için önemli bir 'rehber' hazırladı...
Genç- yaşlı, kadın-erkek herkes hayatında en az bir kere kıskanır. Aşık olunan kişinin başkasına ilgi göstermesi, şüpheli davranışlar, aldatma... Kıskançlık hem kıskananın hem de kıskanılanın hayatını zehir edebilir. Ara sıra yapılan kıskançlık, bir ilişkinin canlı kalmasını sağlayabilir, ancak rahatsız edici ve mantık dışı boyutlara ulaştığında, çok zarar verici olabilir.
Değişik duygular
Kıskanan insan birçok duyguyu aynı anda yaşar, aklından bin türlü düşünce geçer, bir sürü farklı davranış biçimleri sergiler.
Düşünceler: İçerleme, suçlama, kendini rakiple kıyaslama, imajın sarsılmasından korkma, kendine acıma...
Davranışlar: Kendini bitkin hissetmek, titremek ve terlemek, sürekli soru sormak ve karşındakinden sürekli güvence istemek, saldırgan davranışlar, hatta şiddet...
Kıskançlık dozunda olduğu sürece, var olan bir ilişkinin korunmasını bile sağlayabilir. Kişilere, sevgililerinin, eşlerinin çantada keklik olmadığını hatırlatır. Karşındakine emek vermeye, onun kendisini değerli hissetmesi için çaba göstermeye yöneltir. Üstelik duyguları güçlendirir, aşkın ateşlenmesini sağlar ve sevişmeleri daha ihtiraslı kılar. Ama bir de aşkın dozunda olmadığı durumlar var...
Ölçüsü kaçarsa...
Bazen kıskançlıkta ölçü kaçar. Örneğin eşi eski bir arkadaşıyla dans ettiği için bir erkek kavga çıkarabilir veya kadın eşinin yeni patronu güzel bir kadın olduğu için çileden çıkar. Bu tarz kıskançlıklar gerginlik yaratır. Karşıdaki, kıskançlığa mahal vermemek için sürekli temkinli davranmak, tetikte olmak zorunda hisseder. Durumun farkında olan kıskanç taraf ise kendini suçlama ve haklı çıkarma arasında gidip gelir. Çiftlere bazen hayatı zehir eden, ayrılmalarına bile yol açan kıskançlık duygusuyla başa çıkmak aslında hiç de kolay sayılmaz. Uzun zaman ve emek isteyen bir mücadele olabilir. Kıskançlığınızın çocukluğunuzda yaşadıklarınızdan kaynaklandığını düşünüyorsanız, bir psikolağa başvurmanızda yarar var. Çocukluğunuzla ilgili bağlantı kuramıyorsanız o zaman şu noktaları gözden geçirmeniz faydalı olabilir:
Haydi deneyin! - Kıskançlığınızın gerçekçi olup olmadığını gözden geçirin.
- Onu neden kıskandığınızı düşünün. Gerçekten ilişkinize yönelik bir tehdit söz konusu mu? Sizin tavırlarınız ilişkinizi kötüleşmesine neden mi?
- Kendi kendinize telkin edin.
- Kıskançlık belirtileri hissettiğinizde partnerinizin sizi sevdiğini, size bağlı olduğunu ve saygı duyduğunu hatırlayın.
- Sevilmeye layık, hoş bir insan olduğunuzu ve ters giden bir şeylerin olmadığını söyleyin kendi kendinize...
- Partnerinizden güvence isteyin. Kıskançlıkla başa çıkmanın iyi bir yolu da partnerinizden güvence istemek.
Üç basamaklı herhangi bir sayıyı iki kere yan yana yazarak elde ettiğimiz yeni sayı kesinlikle 7, 11, 13, 77, 91, 143, 1001 sayılarına kalansız olarak bölünür.Sebebini düşünün:
Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini
henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.
Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca
hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki
tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.
Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar
Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...
Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir
renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o
mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.
Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler,
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.
Nergis de çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.
Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş.
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde
imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.
Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa
annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...
Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini
kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.
Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,
binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.
Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola
çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.Çünkü koku
yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha
yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce
heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.
Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup
da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete
geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş.
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü
arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...
Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor,
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak
için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.
Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.
Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.
Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler,
ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor onada
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.
Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği,
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.
Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi
gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya,
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını
düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış.
Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.
Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.
Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş.
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
bozulup küflenmemiş mi?
Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...
Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.
Bir aşk için yapabilecegin her seyi yaptığına inaniyorsan ve buna rağmen
hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymustur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe
yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.
Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kusun kanadı neden beyaz degil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin..
iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. iyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu
eksikligi bildiği halde tamamlamak için ugraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu.
Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kisiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu?
Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin
kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma;
yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret
günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler degil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini......
Koskoca bir bahçede
Demetler içinde bir papatya..
Aşık olmuş, yanmış tutuşmuş
Ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş.
Yüzlerce çiçeğin arasından
Onunla, sadece onunla
Saatlerce ilgilenmesini..
Buz gibi suyunu
Sadece ona döksün istiyormuş..
Sadece ona değsin makası,
Sadece ona gülsün dudakları..
Kıskanıyormuş bahçıvanı,
Kırmızı güllerden,
Sari lalelerden,
Mor menekşelerden..
Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş,
Bembeyaz yapraklarını..
Bir gün,
Aşkı öyle büyümüş ki..
Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş..
Eğilivermiş boynu..
Toprağa bakıyormuş artık..
Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş
Ayaklarını görüyormuş..
Buna da şükür diyormuş..
Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek..
Zaman akıp gidiyormuş..
Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş..
Ne var sanki boynumu kaldırsa
Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş..
Yanıp tutuşuyormuş..
Ve iste bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış..
İncecik bedenini ellerinin arasına almış..
Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş
Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya..
Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı..
Hala göremiyormuş onu,
Ama bedeni kurtulmuş..
Uzun bir müddet sonra,
Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye..
Gelen giden yokmuş..
Kahrından ölecekmiş papatya..
Ama iste bir sabah...
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış..
Derin bir oh çekmiş..
Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş..
Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş..
Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş..
Başka birisiymiş..
Adamın elinde bir de makas varmış..
Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş..
Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış..
Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarisiymiş..
Ama gövden seni taşımıyor demiş..
Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış..
Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış...
Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini..
O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış..
Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş..
Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini..
O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş..
Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş,
Ama onu aslında hep sevmiş..
Papatya anlamış artık..
Sevgi, emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini..
Teşekkür etmiş ona içinden..
Son yaprağı da kuruduğunda,
Biliyormuş artık..
Gerçek sevginin, söylemeden, yasamadan, ve asla kavuşmadan
varolabileceğini...