Kurban Bayramı sofralarında kırmızı etin yanı sıra sebze yemekleri, salata ve meyvenin de tüketilmesi öneriliyor.Beslenme ve Diyet Uzmanı Özlem Sert, bayramda nasıl beslenilmesi gerektiğini ve kırmızı et tüketiminde dikkat edilmesi gerekenleri cnnturk.com'a anlattı:
Bayramda kronik rahatsızlığı olanların nelere dikkat etmesi gerekiyor?
"Bayramlarda psikolojik olarak daha fazla yemek yenmesi hissi vardır, ağır ve aşırı yemek yenmesi halinde sindirim zorlukları, gaz sıkıntısı, hazımsızlık, mide bulantısı ve ani tansiyon yükselmesi gibi rahatsızlıklar görülebiliyor.
Kalp, şeker, tansiyon hastalarının normal beslenme düzeninin dışına çıkmamaları gerekir."Kırmızı et tüketimi nasıl olmalı, nelere dikkat edilmeli?
"Kurban Bayramı'nda kırmızı et tüketimi artar ve her türlü yemek içinde kullanılır.
Kesilen et dinlendirilmeden tüketildiği için sindirimi de zor olur. Fazla tüketildiğinde ise midede şişkinlik, hazımsızlık gibi sıkıntılara neden olabilir.Etin kesildikten sonra bir-iki gün buzdolabında dinlendirilmesi pişme süresini azaltır ve sindirimi kolaylaştırır. Kolesterolü yüksek olanlar, kalp ve böbrek hastalarının fazla kırmızı et tüketmemeleri gerekir.
Kırmızı etteki doymuş yağ oranının fazla olması kalp damar sağlığını tehdit edici olabilir. Tüketilecekse de ızgara, buğulama veya haşlama olarak ve yanında sebze yemeği ve salata ile tüketilmelidir."
Etin kesimi ve pişirme yöntemleri nasıl olmalı?
"Hayvanın kesim yerinin temiz olması çok önemli, hem ortamdaki hem de ciğer, bağırsak, böbrek gibi sakatatlardaki parazitler insan sağlığı için tehdit oluşturmaktadır.Bu nedenle çok iyi temizlenmeleri gerekir. Pişirme derecesi de çok önemli çünkü iç kısmı çiğ kaldığında etteki mikroorganizmaların kişiye geçmesi mümkün. Izgaradan ziyade haşlama olarak tüketilmesini öneririm."
Bayramların vazgeçilmezi olan tatlıları nasıl tüketelim?
"Özellikle bayram sonrasında hastanelere başvuran kişilerde gözlemlenen, şeker seviyesinin yükselmesidir. Tatlıların kalori düzeyi yüksek olduğu için kilo alımına neden olabileceği de gözönünde bulundurulmalı.
Şekerli, yağlı hamurlu tatlıların ve çikolatanın fazla tüketilmesi hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları ile diyabete zemin hazırlamakta ve diş sağlığını olumsuz etkilemektedir. Ziyaretlerde ikram edilen her tatlıyı kabul etmeyerek, aralarında en hafif olan sütlü ve meyveli tatlıları tercih etmek sağlıklı bir seçim olacaktır."
Bayram sofrasında neler bulunmalı?
"Bütün ailenin birlikte olduğu ender zamanlardan biri olduğu için türlü türlü yemekler yapılır. Kurban Bayramı'nda sofrada illaki kırmızı et olacaktır ama önemli olan nasıl yapıldığı. Kavurma veya kızartma yöntemiyle pişirilen etin hem sindirimi zor hem de vitamin, mineral kaybı olacağı için mümkün olduğu kadar tüketilmemesi gerekir.
Izgara veya haşlama etin yanında bol yeşil ve limon soslu, az yağlı salata veya sadece etli sebze yemeği doğru seçenek olacaktır.
Sebze ve salatada bulunan lifler, kırmızı etteki doymuş yağın vücuttan dışarı atılmasını sağlayacak ve vücuda yapacağı toksik etkileri azaltacaktır. Çorba mide hacim kapasitesini artıracağı için yemeğe çorba ile başlanmalı.
Pilav, makarna, börek mümkün olduğunca az tüketilmeli. Yoğurt sindirimi kolaylaştırdığı için yemeğin yanında ayran, cacık olarak tüketilmeli. Tatlı olarak da sütlü tatlılar tercih edilmelidir."
Bayram öncesi ve sonrası nelere dikkat edilmeli?
"Kahvaltı günün en önemli öğünüdür, kesinlikle atlanmamalı ama aşırıya da kaçılmamalı. Kahvaltıda C vitamininden zengin olan domates, sivribiber, maydanoz tüketilmeli.Sıvı alımına dikkat edilmeli ve günde ortalama iki litre su içilmeli.
Öğünler atlanmamalı, az az ve sık sık beslenmeli.Posadan zengin sebze ve meyvelere ağırlık verilmeli, günde sekiz porsiyon sebze, üç porsiyon da meyve tüketilmeli. Yemeklerin pişirilme yöntemlerine dikkat edilmeli, etin fırınlanmış, ızgara veya haşlama, sebze yemeklerinin ise az ve sıvı yağlı olarak tüketilmesine dikkat edilmeli. Yiyecekler birbirine fazla karıştırılmamalı.
Bayramın ardından midenin dinlenmesi için bir öğün sadece çorba ve salata, diğer ana öğünde ise etli sebze yemeği yenmeli.Çay, kahve, kola gibi kafeinli içecekler fazla tüketilmemeli. Bitki çaylarından özellikle rezene çayından destek alınmalı.Tokluk hissinin 20 dakikada hissedilmesinden dolayı yemekler yavaş yavaş yenmeli."
Abbasi Halifesi Me'mun Imam-i Azam'i Kûfe'ye "kadi" tayin etmek istiyordu. Imam-i çagirdi ve bu niyetini açikladi. Imam-i Azam yönetimin yanlislilarina âlet olmamak için bu teklifi kabul etmedi. Halife'ye:
- Ben kadilik yapamam, diye cevap verdi.
Halife:
- Yalan söylüyorsun, sen kadilik yaparsin, deyince Imam-i Azam:
- Eger ben yalan söylüyorsam, yalan söyledigim için kadilik yapamam. Çünkü yalancidan kadi olmaz. Eger "yapamam" dedigim zaman dogru söylüyorsam, bu def'a sözümün geregi olarak kadilik yapamam, O halde her iki durumda da kadilik yapamam.
Imam-i Azam'in bu tarihî cevâbi mantik ilmnide bir delil ve önemli bir misâl olarak eserlerede geçmistir.
Niçin her şey mükemmel kainatta?
Niçin yaratılanda bir kusur görülmez?
Bir yunusun,bir balinanın yüzüşüne niçin erişilemez?Niçin onlar kadar
mükemmel işlemez en modern radarlar,sonarlar?
Niçin bir kuş gibi uçamaz uçaklar?Yüz binlerce kuş türünden
hiçbirinin mükemmelliğine niçin erişemez hiçbir teknoloji harikası?
Arının peteğinden daha bir mükemmelliği niçin keşfedemez insanlar?
Arının ,karıncanın toplum düzenindeki kusursuzluk,niçin erişilmez bir
hayal olarak kalır insanlık için?
Niçin göz gibi bakamaz en gelişmiş kameralar? Balın benzeri niçin
yapılmaz?Süt niçin taklit
edilmez?
Niçin bir ağacın kökleri gibi çalışamaz hidroforlar? Niçin bir küçük
yaprak gibi , gün ışığından şeker yapamaz koca fabrikalar?
Niçin bir ormanın temizliğine erişemez en modern şehirler?
Her şey öyle mükemmel ki kainatta, "Gel , beni taklit et" diye meydan
okur insanlığa.
Medeniyet, o örneklere bakarak ilerler.
Fakat erişemez o mükemmelliğe.
Hiçbir zaman erişemeyeceğini de bilir.
Çünkü kainatta deneme-yanılma yoktur, ara merhaleler yoktur.
Yarattığını en güzel şekilde yaratanın eserleri vardır sadece.
Her şey O'nun kudretiyle var olur, O'nun san'atını sergiler ve O'nun
adıyla işler.
Onun için onlara erişilemez.
Onun için , insan medeniyeti, bütün ihtişamıyla yenik düşer bir minik
sineğin karşısında.
Padişahın biri, adamlarından birine bir miktar para verip şehir içindeki dervişlere dağıtmasını söyledi. Adamcağız bir çok dervişin yanına gidip geldi ve ancak parayı olduğu gibi geri getirip padişaha iade etti.
Padişah, (Niçin dağıtmadın?) diye sordu.
Adam, (Padişahım verecek derviş bulamadım) dedi.
Padişah, (Nasıl olur, şehirde yüzlerce derviş vardır) deyince adam, (Efendim, dervişler para kabul etmiyorlar. Para alanlar ise zaten derviş değil ki) diye cevap verdi.
Ramazana hürmetin neticesi
Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan bir Mecusi'nin küçük çocuğu, oruçlu müslümanların arasında ekmek yiyordu. Babası, çocuğun bu yaptığını görünce, (Oğlum Müslümanların arasında yemek yenir mi? Onlar bu günlerde oruç tutarlar, bu günler onların mübarek günleridir, saygı göstermek lazım) diyerek azarladı ve (git evde ye) diyerek çocuğu eve gönderdi.
Bu olaydan birkaç sene sonra bu Mecusi öldü. Ölümünden sonra o şehirdeki bir müslüman rüyasında bunu Cennet-i âlâda gördü. Mecusiye, (Nasıl oldu da bu nimete eriştin! Biz seni Mecusi bilirdik. Hatta öldüğün zaman, cenaze namazını bile kılmadık) dedi.
O da şu cevabı verdi:
"Evet! Doğru söylüyorsun. Ben bir Mecusi idim. Fakat bir gün küçük oğlum, müslüman mahallesinde, onlar oruçlu olduğu halde yemek yiyordu. Ben çocuğun onların gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet ettiği bir şeye, ben de hürmet ettiğim için; Cenab-ı Allah, hasta yatağımda beni Müslüman olmakla şereflendirdi. Müslüman olarak öldüğüm için bu nimete kavuştum."
Namaza gelenin farkı
Harun Reşid, bir Ramazan günü Behlül'e, akşam namazında camiye gitmesini ve namaza gelen herkesi iftara davet etmesini söyledi.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:
- Akşam camiye bu kadar insan mı geldi?
Behlül cevap verdi:
- Siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu ve daha başka şeyler sordum. Onları da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen bu kadarmış.
Ölürken bile birbirlerini düşündüler
Yermük harbinde, eshab-ı kiram birçok şehit verdi ve birçoğu da gazi oldu. Şehadet şerbeti içerken bile birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını göstermişlerdir.
Huzeyfetül Adevî isimli sahabi, harpte kahramanca savaşan amcası oğlunun yaralanarak yere düştüğünü gördü. Harp çok şiddetli, hava çok sıcaktı. Yanında bir miktar su bulunuyordu. Yere düşerek inlemeye başlayan amcası oğlunun yanına yaklaştı. Suyu ona vereceği sırada, başka bir yaralının (Su!... Su!) diye inlediği duyuldu.
Şehadet şerbetini içmek üzere olan amcasının oğlu, hemen Huzeyfe'ye eliyle işaret ederek suyu ona götürmesini istedi. Hz. Huzeyfe suyu hemen ona götürdü. O anda başka bir yaralı yine ölüm anında idi. (Su! Su!) diye inliyordu.
Suyu içmek üzere olan ikinci yaralı da Hz. Huzeyfe'ye eliyle işaret ederek suyu öbür kardeşine götürmesini bildirdi. Hz. Huzeyfe suyu alarak üçüncü yaralının yanına yaklaştığında, vefat etmiş olduğunu gördü. Hemen kendisine en yakın olan ikinci yaralıya suyu götürmek için koştuğunda, onun da şehit olduğunu gördü. Bu sefer bari amcam oğlu içsin diyerek, amcası oğlunun yanına geldi ki o da şehit olmuştu... Su, Hz. Huzeyfe'nin elinde kaldı. Bu haslete dinimizde isar denir.
Allahü teâlâ Eshab-ı kiramı çeşitli vesilelerle övmektedir:
(Onlar birbirlerinin dostlarıdır.) [Enfal 72]
(Onlar kâfirlere karşı şiddetli, çetin, fakat, birbirlerine karşı merhametlidir.) [Feth 29]
(Hepsi için Hüsnayı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10]
(Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır.) [Tevbe 100]
bölümümüzde biraz daha sade bir dil kullanman diğer arkadaşlarımız için daha iyi olacak kanaatindeyim. osmanlıca-arapça ve farsça kelimelerin anlamlarını dipnot olarak alta düşersen yazdıkların daha anlaşılır olacak..
Bilindiği gibi, Hz. Osman'ın hilafetinin sonu acıdır. Bu hususta birçok yanlış anlaşılmalar mevcuttur. Ben, bütün bu meseleleri hallettiğimi iddia etmiyorum; fakat uzun zaman bu meseleyi araştırdım. Sonuçta edindiğim kanaat şudur ki bütün bu hadiseler, yahudilerin çevirdiği bir oyun, bir komplodan başka birşey değildir. Hz. Osman'ın katli, Hz. Ali ile Hz. Aişe ve daha sonra Hz. Muaviye ile olan savaşların hepsi, bir yahudi oyunu (komplo) idi. Bu komplonun idarecileri, kendilerine müslüman diyen Yahudilerdi. Taberi tarihinin bu mevzudaki rivayetleri, dikkatlice okunacak olursa mesele daha iyi anlaşılır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Müslüman olmayan, Hz. Ömer zamanında ve belki de daha sonra müslüman olan, ibn Sebe adında bir Yahudi vardı. O'na aynı zamanda ibn Sevda da deniliyordu. İbn Sebe, müslüman olduktan sonra, İslam devletinin her tarafına seyahat eder: Suriye, Irak, Mısır, Türkistan, Medîne gibi. Gittiği her yerde, kendisine arkadaşlar bulup bunlara belli vazifeler verir. O zamanlar uçak gibi vasıtalar olmadığı için, İbn Sebe'nin seyahati bir kaç sene sürer. O aynı zamanda, çok iyi müslüman görünen, namaz kılan, camiye giden ve fakat içten içe İslam düşmanı Yahudileri seçer ki, bu da kolay bir iş değildi. İbn Sebe'nin işi bitince, yani her tarafta kendisine uygun arkadaşları bulunca, onlara sinyal (işaret) verirdi ve hep beraber, kendilerine verilen işe başlarlardı. İbn Sebe'nin başlattığı iş, çok enteresandı.
Mısır'dan, Medîne'ye bir mektup gelir. Şüphesiz bu mektup, bir yahudiden, diğer bir yahudiye yazılmıştı. Mısır'dan yazan yahudi, Medîne'deki yahudiye şöyle yazıyordu: «Bizim memleketimiz olan Mısır'da, İslamiyet namına
hiçbir şey kalmadı, valimiz şarap içiyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, zina yapıyor, islam'ın yasakladığı bütün işleri yapıyor ve birçok müslüman da valinin yaptığı şekilde hareket ediyor».
Mısır'dan bu mektubu yazan yahudi, aynı mektubu, Suriye'ye, Irak'a, Basra'ya, Türkistan'a vs. yazıyor. Şam'daki yahudi de aynı mealde, yani «bizde İslamiyet kalmadı, vali kafirdir vs.» gibi yazdığı mektupları, bütün İslam alemine gönderir. Aynı şekilde Medîne'deki yahudi de her tarafa: «Halifemiz kafirdir, şarap içiyor, namaz kılmıyor... vs. mealinde mektuplar yazar. Böylece, bütün İslam devletinde aynı haberler dolaşır. Ve bu mektupları alan yahudiler, onları kendi bölgelerindeki camilerde okuyorlar. Ve bu, bir sefer olmaz; mektuplar devam eder.
Mesela; Medîne'deki yahudi, aldığı mektubu namazdan sonra camide okur ve «Bu ne korkunç şeydir? Halifemiz uyuyor mu?» deyip, halkı kışkırtır. Ertesi gün, aynı mealdeki mektubu, «Şam'dan aldım», «Basra'dan aldım» şeklinde okur ve işine devam eder.
Hergün aynı haberlerin geldiğini tasavvur edin, neticesi ne olur, ne anlaşılır? Ve neticede de diğer müslümanlar bu haberlere inanır.
Medine müslümanları düşünmeye başlarlar: «Suriye, Irak, Mısır kafir olsa da elhamdülillah, bizde hala İslamiyet var. Herkes ibadetini yapıyor» Mısır müslümanları da aynı şekilde düşünür: «Ehamdulillah Mısır müslüman kaldı, Medine ve diğer yerler kafir olmuş...» Ve böylece, her bölge, müslüman kaldığını düşünmeye başlar. İşte bu, ibn Sebe'nin idare ettiği şeytanî propaganda idi.
Bir itikâfın sıhhatı şu şartların bulunmasına bağlıdır:
1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayz ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı caiz olmaz.
Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.
2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir itikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.
3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde itİkâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların haklarında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarından daha faziletli olduğu gibi, evlerinde itikâfları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir.
(İmam Şafiî'ye göre, itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.
(Şafiî'lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)
İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.
Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellemesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir.
Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.
Aşağıdaki on sebebden ötürü oruç tutmamak veya tutulmuş bir orucu bozmak mübahtır:
Yolculuk
Ramazanda en az üç günlük (on sekiz saatlik) bir yere gidecek olan kimse, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bundan dolayı o gün yola çıkınca oruçlu bulunmamış olur. Fakat bir kimse oruç tuttuktan sonra, gündüzün yolculuğa çıksa, bu yolculuk o ilk gün için bir özür sayılmaz, orucuna devam etmesi gerekir. Ancak o gün yola çıkar da, ondan sonra orucunu açarsa, kendisine keffaret gerekmez, yine sadece kaza gerekir.
Hastalık
Bir hasta canının helâk olacağından veya aklının gitmesinden veya hastalığının artmasından veya uzamasından korkacak olursa, oruç tutmayabilir ve tutmuş olduğu orucu bozabilir. Sonradan iyileşince tutamadığı günleri kaza eder. İlerlemesinden korkulan göz ağrısı da böyledir; çünkü bu da bir hastalıktır.
Bununla beraber yalnızca bir kuruntuya bağlı korku yeterli değildir. Ya hastanın tecrübesinden veya görülen belirtilerden dolayı kendisince kuvvetli bir zan bulunmalıdır. Yahut uzman olan müslüman bir doktor tarafından haber verilmelidir.
Oruç tuttuğu takdirde, böyle hasta olacağı delilden doğan kuvvetli bir zanna veya yetkili müslüman bir doktorun haberine dayanan sağlam bir kimse de hasta hükmündedir.
Yine, ağır sıtma nöbetine tutulan kimse, henüz sıtma belirmeden orucunu bozacak olsa, bunda bir sakınca yoktur. Fakat gün aşırı sıtmaya tutulan kimse, belli günde sıtmanın geri dönmesi sebebiyle kendisini zayıf düşüreceğini düşünerek orucunu bozduğu halde, sıtma meydana çıkmamış olsa, kendisine keffaret gerekmez.
Düşmanla Cihad
Ramazanda düşmanla savaşacak bir İslâm mücahidi, düşman karşısında zayıf düşeceğinden korkarsa, oruç tutmayabilir. Sonra savaş yapılmasa da yine kendisine kazadan başka bir şey gerekmez.
Zorlama (İkrah) Hali
Hayata tesir edecek veya bir uzvun (organın) telef olmasına sebebiyet verecek şekilde bir zorlamadan dolayı oruç açılabilir, bu caizdir. Bununla beraber yolcu veya hasta bulunmayan bir kimse, böyle bir zorlamaya rağmen ramazan orucunu bozmaz da zulmen öldürülürse günahkâr olmaz, daha büyük bir sevab kazanır ve dindeki sağlamlığını göstermiş olur. Fakat yolcu veya hasta olan kimse, bu zorlamaya rağmen orucunu açmaz da öldürülecek olursa, günaha girmiş olur. Çünkü bunlar için aslında oruçlarını açma izni dinde vardır. Bu ruhsattan zorlanma halinde yararlanmamak doğru olmaz.
Şiddetli Açlık ve Susuzluk
Oruçlu bir kimse açlıktan veya susuzluktan dolayı helâk olmasından veya aklına bir noksanlık gelmesinden bir tercübeye ve belirtiye veya müslüman bir doktorun haberine dayanarak korkarsa, orucunu sonra kaza etmek şartı ile bozabilir.
Gebelik, Süt Annelik
Şöyle ki, Ramazanda gebe bulunan, ya kendisinin veya başkasının çocuğuna süt veren bir kadın, kendisine veya çocuğa bir zarar gelmesinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra onu kaza eder. Ancak süt analığı gerçekleşmiş olmalıdır, çocuğa süt verecek kendisinden başka bir kimse bulunmamalıdır. Yahut bulunduğu halde çocuk memesini emmemelidir.
Hayz ve Nifas Hali
Bir kadın Ramazanda gündüzün âdet görmeğe başlarsa veya çocuk doğurursa, orucu bozulmuş olur. Artık âdet günlerinde ve lohusalık müddetinde oruç tutamaz, caiz değildir.
Fakat bir kadın âdet günü sanarak orucunu bozduğu halde, o gün âdet görmemiş olursa, kendisine keffaret de gerekir. Tercih edilen görüş budur.
Ramazanda âdet gören bir kadın geceleyin âdet kesilip temizlenecek olsa bakılır: Eğer âdet günleri tam on gün ise, ertesi gün ramazan orucuna başlar. Fakat on günden az ise, âdeti kesildikten sonra imsak vaktine kadar yıkanmasına yetecek kadar fazla bir zaman kalmışsa, yine oruca başlar. Bu kadar bir vakit bulunmaz ise, yıkanması arkasından hemen imsak zamanı olursa, o gün oruca başlamaz; çünkü böyle on günden noksan âdet görenler hakkında yıkanma müddeti de âdet vaktinden sayılır.
Ziyafet
Ziyafet vermek veya bir ziyafete çağrılmak, nafile oruçları bozmak hususunda bir özür sayılabilir. Bunun için, sonradan kaza edebileceğine güvenen kimse, vereceği veya çağrıldığı bir ziyafetten dolayı, nafile olarak tutmuş olduğu orucunu bozabilir. Çünkü orucuna devam ettiği takdirde, bir müslümân kardeşini gücendirmiş olabilir.
Bir görüşe göre, nafile oruç ziyafet için zevalden önce açılabilirse de, zevalden sonra artık açılamaz. Eğer ana ve babanın haklarına riayetsizliği gerektiren bir hal olursa, o zaman bu mübah bozulabilir. Ziyafet, farz ve vacib oruçlar için bir özür değildir.
Talaka (boşanmaya) Yemin
Nafile veya kaza orucuna başlamış olan bir kimseye orucunu bozması için bir şahıs kendi hanımının boş olmasına yemin etse, orucunu bozmazsa karısının boş olacağını söylese, bu oruçlunun o yemin eden adamı zarardan ve eziyetten kurtarması için orucunu açması mendub olur. Bazı alimlere göre, daha istiva zamanı olmamış ise, bu mendubdur (iyidir), değilse mendub olmaz. Fakat yemin eden kimse oruçlunun babası ise mendub olur.
Yaş Büyüklüğü
Kendisine şeyh-i fâni denilen çok yaşlı ve güçsüz bir kimse oruç tutmayabilir.
Şeyh-i fâni , o ihtiyar kimsedir ki, ölünceye kadar vücuduna zafiyet gelir ve tekrar kuvvet bulmadan ölür. Böyle bir kimse için her ramazan gününün orucuna karşılığı bir fidye vermek gerekir. Bu fidye ramazanın başında verilebileceği gibi, sonra da verilebilir. Bir çok fakire verilebileceği gibi, bir fakire de verilebilir. Bunun için otuz günün fidyesi, ibahe (yemek yedirmek) sureti ile de ödenebilir. Şöyle ki, her günün orucuna bedel fakire sabah-akşam doyacak kadar yemek yedirilmesi yeterli olur.
Sağlığında üzerine borç kalan fidyeleri ödemeyen kimsenin, malı varsa, bunların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Eğer geriye bıraktığı mal, fidye borçlarını karşılamayacak derecede ise veya ölü hakkında bağış yapmak isteyenin koyduğu para yetmiyorsa "devir" yapılır. Buna "İskat-ı Savm" denilir. ("İskat-ı Salât" bölümüne bakabilirsiniz.)
Kendisini şeyh-i fâni sanıp fidye vermiş olan kimse, sonradan oruç tutmaya güç kazansa, fidyenin hükmü kalmaz. Oruç tutması ve geçmiş günleri kaza etmesi gerekir.
Yolcu, hasta hayz, ve lohusa halinde bulunanların kendilerini oruçlu gibi göstermeleri gerekmez. Yolcu ile hasta aşikâre yiyebilirler. Ancak kendilerini yolcu veya hasta tanımayan insanlara karşı açıkta yemeleri uygun değildir. Suçlanmadan kurtulmak ve din kardeşlerine saygı göstermek için meydanda yememelidir. Hayz ve lohusa için de, gizli yiyip içmek edebe daha uygundur.
Oruç tutması gerekmeyen bir kimse, ramazan günleri içinde oruç tutmasını gerektiren bir hal ile karşılaşırsa; günün geri kalanını oruç tutması (yeyip içmemesi) uygundur. Örnek: İmsak vaktinden sonra temizlenen haiz veya lohusa bir kadın, o günün akşamına kadar imsak etmelidir.
Yine, bir yolcu oruçlu olarak sabahlayıp da ondan sonra beldesine dönse veya başka bir beldeye girip ikamet etse veya oruçlu olmadığı halde imsak vaktinden sonra ikametgâhına dönse, artık o günün akşamına kadar imsak etmelidir. İftar etmesi çirkindir.
Yine, İmsak vaktinden sonra sağlığa kavuşan bir hasta, aklını kaybettikten sonra kendine gelen bir mecnun, büluğa eren çocuk, İslâmı kabul etmekle ihtida eden kimse ve herhangi bir sebeble orucu bozulan için gerekli olan, günün geri kalan kısmını oruçlu gibi geçirmektir. Din terbiyesi bunu gösterir. Hatta böyle davranmak, sahih olan görüşe göre vacibdir. Diğer bir görüşe göre müstahabdır.
Büluğa eren çocuk ile ihtida eden (İslâmı kabul eden) şahsa, o günün orucunu ayrıca kaza etmek gerekmez. Çünkü bunlar imsak vaktinde mükellef bulunmamışlardır. Diğerlerine ise, kaza etmek gerekir:
Bir yolcu için güçlük yoksa, ramazan orucunu tutması daha faziletlidir. Fakat güçlük çekilecekse veya arkadaşları oruçsuz olup yiyecekleri aralarında müşterek ise, iftar etmesi daha faziletlidir.
Nafakasını (geçimini) kazanmaya muhtaç olan bir işçi veya sanatkâr, bu işle uğraştığı takdirde, orucunu bozmasını mübah kılacak bir hastalığa uğrayacağını bilecek olsa, daha hasta olmadan iftar etmesi helal olmaz.
Yolculuk veya hastalık özrü ile Ramazan orucunu tutmamış olan kimse, bunları kaza etmeye elverişli bir vakit bulamadan önce ölse, üzerine kaza gerekmediği gibi, fidye vermesi de lâzım gelmez. Ancak oruçları için fidye verilmesini vasiyet etmiş olursa, malının üçte birinden bu vasiyetin yerine getirilmesi gerekir.
Fidye, fakir bir kismeyi sabah ve akşam doyuracak olan bir günlük yiyecektir. Bu, bir fitre sadakasına eşittir.
Yolculuk veya hastalık sebebi ile Ramazan orucunu tutamamış olan kimse, bunun tamamını veya bir kısmını kaza edebilecek bir zaman bulmuş olduğu halde, bunlan kaza etmeden ölürse, malı olduğu takdirde, kazaya kalan her gün için malının üçte birinden ödenmek üzere bir fidye ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Bu fidye fakirlere verilir. Bir özrü olmaksızın kasden Ramazan orucunu tutmayan kimse üzerine de, öldüğü zaman malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmelidir ki, bu vacibdir. Kaza edecek zaman bulamasa da hüküm aynıdır. Çünkü yapılması mümkün olan bir ibadeti terk etmiştir. Vasiyet etmediği takdirde, varislerin bu fidyeyi vermeleri üzerine vacib olmaz. İsterlerse kendi mallarından bir bağış olarak verebilirler. Varisler ve varis olmayanlar, ölü adına orucu tutmak suretiyle kaza edemezler. Böyle beden ile yapılan ibadetlerde, başkasına vekâlet edilemez. Ancak kendileri için tuttukları oruçların sevabını ölüye bağışlayabilirler.
(İmam Şafiî'ye göre, ölü vasiyet etsin veya etmesin, onun geriye bıraktığı malın tümünden kazaya kalmış oruçlarının fidyesi verilir. Böyle bir ölü adına da velisi oruç tutabilir.)
Tutulamayan oruçlardan dolayı fidye verilmesi, Ramazan orucu ile Ramazan ayından kazaya kalan oruçlara ve nezir oruçlarına mahsustur. Yemin ve adam öldürme keffaretleri için gereken oruçları tutmaktan aciz kalan kimsenin, daha hayatta iken fidye vermesi caiz değildir. Fakat bu oruçlar için vasiyet etmesi caizdir.
Bozulan herhangi bir nafile orucun kazası gerekir. İster bu orucu bozma, oruçlunun kendi isteği ile olsun, ister olmasın aynıdır. Bunun için nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın, âdet görerek olsa, sahih olan görüşe göre, bu orucu kaza etmesi gerekir. Çünkü başlanmış bir ibadeti yarıda bırakmamak ve yüklenilen bir din görevini yok etmemek vacibdir, gereklidir.
(Şafiîlere göre böyle bir oruçlu serbesttir, dilerse bu orucu kaza eder, dilerse etmez. Çünkü üzerine vacib olmayan bir ibadete başlamıştır. Yerine getirmediği fazladan bir ibadet için kendisine kaza gerekmez.)
Bir kimse, fecrin doğuşundan sonra kaza orucuna niyet etse, bu oruç kaza yerine geçmez, nafile bir oruç olur. Çünkü geceden niyet edilmesi gerekirdi. Bu orucu bozacak olsa, ayrıca kazası gerekir.
Ramazanın başından sonuna kadar baygın bir halde olan kimse, sonradan kendine gelince, üzerine kaza gerekmez. Bunda ittifak vardır. Çünkü bayılma hali bir hastalıktır. Fakat böyle bir halin bu kadar uzaması da çok az olur. Nadir olan şeylerdeki güçlük de izne sebeb olamaz.
Delirmiş olan bir adam, Ramazan içinde kendine gelip iyileşse, geçmiş günleri kaza eder. Fakat bir kimsenin delirmesi, Ramazanın başından sonuna kadar veya son günün zevalinden sonraya kadar devam etse, sonradan iyileşmekle kendisine kaza gerekmez. Çünkü bunda güçlük vardır: sahih olan da, budur. Yine böyle delirmiş olan kimse, Ramazan gecelerinden birinde iyileşip de, sonra fecirden itibaren yine delirse, üzerine kaza gerekmez.
Delirmiş olan kimsenin iyileşmesi, kendisindeki delirmenin tamamen ortadan kalkması ile olur.
(Malikîlere göre, delirme de bayılma gibidîr. Onun için kazası gerekir.)
Orucu kazaya kalan kimse, bunu kaza etmeden iler ki Ramazana yetişince, gelen ramazan orucunu, kaza orucundan önce tutar. Çünkü kaza için zaman geniştir ve elverişlidir.
(Şafiîlere göre, bir ramazana ait kaza orucunu, diğer Ramazan gelmeden önce tutmak gerekir. Önceki Ramazan orucu tutulmadan ikinci bir Ramazan gelince, hem kaza ve hem de her gün için bir fidye vermek gerekir: Çünkü kaza vaktinden çıkarılmıştır. Kazayı, vaktinden sonraya bırakmak ise, yerine getirilmesi gereken bir ibadeti sonraya bırakmak gibidir. Hanefi mezhebinde, kaza için belli bir vakit gösterilmemiştir. Buna dair âyet-i kerime kazayı herhangi bir vakitle sınırlandırmış değildir.
Bir gayrimüslim Ramazan ayı içinde müslüman olduğu halde, geri kalan günleri oruç tutmayacak olsa, bakılır: Eğer küfür diyarında İslâma girmişse ve Ramazan ayı çıkıncaya kadar orucun farz olduğunu öğrenmemişse, özürlü sayılır. İslâma girdikten sonra geçirdiği günler için kaza etmesi gerekmez. Fakat İslâm yurdunda ihtida (İslâm dinini kabul) etmişse, her halde kaza etmesi lâzımdır. Çünkü İslâm ilinde bu gibi cehalet özür sayılmaz.
Çocuklar için oruç tutmak, namaz gibidir. Bunun için on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emredilir. Tutmasa hafifçe dövülebilir. Bununla beraber tutmazsa, kaza etmesi gerekmez. Bir de çocuğun oruca gücü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek olan çocuğa: "Oruç tut" diye emredilmez.
Kasden yeyip içmek ve oruca aykırı olan işleri yapmak orucu bozar. Bu işlerin bir kısmı yalnız kazayı ve bir kısmı da hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Bunlar açıklanacaktır.
Unutarak bir şey yemek ve içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz. Bu hususta farz, vacib ve nafile oruçlar arasında bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanılma ile yapılan işler bağışlanmıştır.
(Malikîlere göre, bunların her biri ile farz olan oruç bozulur, kazası gerekir. Çünkü orucun rüknü olan imsak kaybolmuştur.)
Yanılarak yemek yiyen bir oruçluya rastlanınca, bakılır: Eğer oruç tutmaya güçlü görülüyorsa, ona oruçlu olduğunu hatırlatmamak, tercih edilen görüşe göre, harama yakın mekruhtur. Fakat çok yaşlı ve zayıf kimse olunca, diğer ibadetleri sağlam yapabilmesi için, ona hatırlatılmaz. Uykuya dalmış bir kimseyi, vakti geçmeden namaz kılmak için uyandırmak da bir görevdir: Uyuyan özürlü sayılır; fakat uyandırmayan özürlü sayılmayacağı için günah işlemiş olur.
Uyku halinde bir şey yeyip içmek orucu bozar. Bu yanılma işi gibi sayılmaz.
Oruçlu olduğu halde yemek yiyen kimseye: "Sen oruçlusun" denildiği halde, hiç aldırış etmeyerek yemesine devam etse, sahih olan görüşe göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir.
Hata yolu ile yeyip içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu olduğunu bildiği halde bir kimse, kasıd olmaksızın hata ile bir şey yeyip içse, abdest alırken boğazından aşağı su kaçsa veya ağzına yağmur ve kar taneleri düşüp midesine doğru gitse orucu bozulur ve üzerine kaza gerekir. Fakat oruçlu olduğu hatırında yoksa, bunlardan dolayı orucu bozulmaz.
Ağza su verip çalkaladıktan sonra ağızda kalan yaşlığın tükrükle beraber yutulması orucu bozmaz.
Yine insanın baş kısmından burnuna inen akıntıyı kasden içeri çekip yutması da orucu bozmaz.
Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa, bakılır; Eğer az olur da içeriye geçmezse, orucu bozmaz. Çünkü âdet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa, yutulunca oruç bozulur. Çıkarılan diş için de bu haller geçerlidir.
Ağızdan dışarı çeneye doğru iplik halinde sarkan ve ağızdan kopup ayrılmayan ağız salyasını içeriye çekip yutmak da orucu bozmaz. Çünkü bu halde henüz ağızdan çıkmamış sayılır.
Bunun gibi, herhangi bir sebeble ağızdan çıkıp yine ağıza girerek boğaza giden bir su ile de oruç bozulmaz.
Kişinin konuşmakdan veya başka bir sebebden dolayı tükrükle ıslanmış dudaklarını emmesi, orucunu bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardır.
Göz yaşı veya yüz teri ağıza girecek olsa, bakılır: Eğer bir ve iki damla gibi az bir şey ise, orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir. Fakat tuzluluğu bütün ağız içinde duyulacak derecede fazla olup da oruç hatırda iken yutulacak olsa, orucu bozar.
Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçınılması mümkün olmayan bir şeyin içeriye gitmesi orucu bozmaz. Onun için, ilâç olarak ağrıyan dişe konulan karanfilin tadı tükrükle boğaza kaçarsa, havada dağılan bir duman ve toz topraktan, öğütülen veya tokmakla döğülen şeylerden kalkan toz, orucu bozmaz. Uçan bir sineğin boğaza kaçması da böyledir. Fakat dişe ilâç olarak konulan bir nesnenin meselâ karanfilin yutulması orucu bozar.
Yine, oruçlu bulunduğunu hatırladığı halde, kokladığı bir "Buhurun Kokunun" dumanı içine gitse veya bir sineği tutup yutsa, orucu bozulur. Böyle bozulan bir orucu kaza etmek gerekir.
Renk veren bir iplik parçasını defalarca ağıza alıp çıkarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu olduğunu hatırlayan kimse, ağzına aldığı herhangi bir renkteki ipliğin tükrüğünü yutacak olsa, orucu bozulur.
Dişlerin arasında kalmış olan bir yemek kırıntısı yutulsa, bakılır: Eğer az bir şey ise, orucu bozmaz; fakat çok olursa bozar. Nohut tanesinden küçük olan şey azdır; nohut tanesi kadar olan şey de çoktur. Bu bir ölçüdür.
Dişlerin arasında kalan susam veya buğday danesi gibi pek az bir şeyi yutmak orucu bozmaz. Fakat böyle bir şey dışardan alınıp yutulsa, orucu bozar. Bu halde, tercih edilen görüşe göre, keffaret de gerekir. Ancak böyle pek az bir şey ağıza alınıp çiğnense oruca zarar vermez. Çünkü bu ağız içinde dağılır bir zerre haline gelir. Ancak bunun tadı boğaza giderse oruç bozulur.
Nohut büyüklüğünden az olup dişler arasında kalan bir şey, ağızdan çıkarılıp sonra yenirse orucu bozar. Ancak sahih olan görüşe göre keffaret gerekmez. Çünkü böyle bir şeyi yemek, olağan dışı bir iştir.
Bir kusuntu, kendiliğinden gelince bakılır: Eğer ağız dolusu olmayıp içeriye dönerse, ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye döndürülürse, İmam Muhammed'e göre orucu bozar. Çünkü imsâk kaybolmuştur. İmam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü bu az olduğu için abdesti bozmadığı gibi, orucu da bozmaz.
Fakat bu kusuntu ağız dolusu olup kendi başına içeriye dönecek olsa, İmam Ebû Yusuf'a göre orucu bozar. Çünkü bu, taharete engeldir. İmam Muhammed'e göre bozmaz; çünkü imsâk kasden terkedilmiş değildir. Ancak böyle bir kusuntu kısmen veya tamamen sahibi tarafından geriye çevrilirse, ittifakla orucu bozar.
Bir kusuntu, sahibi tarafından kasden getirilince bakılır: Eğer ağız dolusu ise ittifakla orucu bozar. Çünkü bu hal, hem taharete, hem de imsak'a engeldir. Bu halde, içeriye az çok bir şey dönüp gider. Bunun için orucun kazası gerekir. Fakat ağız dolusundan az olup da kendi başına geri dönerse, İmam Muhammed'e göre, orucu bozar. Çünkü bu imsake engeldir. İmam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü az olduğundan taharete engel değildir.
Bu kusuntu, içeriye çevrildiği takdirde, hem İmam Muhammed, hem de İmam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, orucu bozar. İmam Ebû Yusufdan diğer bir rivayete göre ise, bozmaz.
Yalnız yapışmak, öpmek ve oynamakla oruç bozulmayacağı gibi, yalnız bakmak ve düşünmek sonucu olarak inzal olmakla da bozulmaz. Bunun için bir kimsenin zevcesini öpüp okşaması ile onun orucu bozulmaz.
Yine, zevcesinin veya başkasının yüzüne veya herhangi bir uzvuna tekrar suretinde olsa dahi, bakması ile ve bakışından veya bunları düşünüşünden dolayı şehvetle akıntı olması ile de orucu bozulmaz.
İki yoldan başka herhangi bir uzva yapılacak temas sonunda inzal olmazsa, oruç bozulmaz. Fakat inzal olunca oruç bozulur ve yalnız kaza gerekir. El ile meni getirmek veya hayvan ve ölüye temasla olan inzal da böyledir.
Zevcesinin sıcaklığını duymayacak şekilde elbisesi üstünden tutmakla inzal olsa orucu bozulmaz, sıcaklığını duymuşsa bozulur.
Yine, bir kadın kocasını, inzal oluncaya kadar tutsa, kocasının orucu bozulmaz. Fakat bu tutması, kocasının teklifi üzerine ise, bu durumda orucunun bozulup bozulmamasında ihtilâf vardır.
Bir erkek zevcesini veya bir kadın kocasını öpüp de erkekden meni, kadından bir yaşlık belirse, bunların orucu bozulmuş olur, bundan dolayı da kaza gerekir. Kadın bu öpme sonunda bir yaşlık değil de, bir lezzet duyacak olsa, İmam Ebû Yusuf'a göre orucu bozulur. İmam Muhammed'e göre bozulmaz. Okşamak, el tutuşmak, boyuna sarılmak da, öpme gibidir.
Oruçlu olan kimse, büyük abdest temizliği yaparken, içeriye su geçmemesi için nefes alıp vermemelidir. Bu temizlik üzerinde aşırı gidilir de, su hukne yerine kadar ulaşırsa, orucu bozar. Hukne (lâvman için kullanılan) bir ilâçtır. Bunu kullanmaya "İhtikan" denir. Hukne için kullanılan özel alete de "Mıhkane Şırınga" denir. Bu şırınganın ucu, aşağıdan, (makaddan) nereye kadar yetişirse, oraya varacak kadar yapılacak bir istinca orucu bozar. Böyle bir istinca da pek az yapılabilir. Zaten bunun yapılması sağlığa zararlıdır.
İhtikan (şırınga yapmak), buruna ilâç akıtmak, kulağa yağ damlatmak orucu bozar ve kazayı gerektirir. Fakat kulağa giren su, orucu bozmadığı gibi, kulağa dökülen su da, tercih edilen görüşe göre orucu bozmaz. Bunun gibi, üzerinde kulak kiri bulunan bir karıştırıcının kulağa birkaç defa sokulup çıkarılması ile de oruç bozulmaz. (İmam Şafiîye göre bozar.)
Erkeğin tenasül aletine damlatılan su veya yağ, mesaneye kadar gitse bile, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre orucu bozmaz. Fakat mesaneye kadar gitmeyip de tenasül organı içinde kalırsa, ittifakla bozmaz.
Su veya yağ ile ıslanmış bir parmağın ön veya arka tarafa sokulması, oruç hatırlanması halinde olursa orucu bozar. Unutma halinde ise, bozmaz. Kuru bir parmağın sokulması, her iki halde de orucu bozmaz.
İnsanın derisinden içeriye sızan şeyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir yağ veya yıkanılıp içeriye soğukluğu geçen bir su, orucu bozmaz.
Yine, göze dökülen bir ilâç orucu bozmaz, boğazda duyulsa bile... Göze sürülen bir sürme de böyledir, izi ve rengi tükürükte görülse de... Çünkü bunların böyle içeriye geçmesi derideki emişlerledir.
Oruçlunun kendi işi olarak ağzından başka, vücudunun herhangi bir kısmından içine tamamen sokulup kaybolan veya başkası tarafından sokulup vücuda yarar sağlayan herhangi bir şey orucu bozar. Bu hususta içeriye giden şeye bakılır, gittiği yola bakılmaz. Bundan dolayı bir kimsenin başkası tarafından herhangi bir uzvuna saplanıp vücutta kaybolan odun ve demir benzeri bir şey orucu bozar. Fakat böyle bir şeyin bir ucu dışarda kalmış olursa, orucu bozmaz. Bir parçası içeriye sokulmuş olan bir süngü veya bir odun parçası gibi...
Yine, iç boşluğa veya dimağa kadar uzayan derin bir yaraya konulan yaş bir ilâç, içeriye veya damağa kadar geçince orucu bozar, kazayı gerektirir.
Bu mesele, İmam Serahsî'nin "Mebsut" adlı kitabındaki açıklamasına bakılırsa, İmam Azam'a göredir. Bu esas üzerine denilir ki, Ramazanda gündüz vakti vücuda yapılan iğne de orucu bozar ve kazayı gerektirir. Çünkü bu, hem oruçlunun rızası ile yapılmakta, hem de vücudun yararına yapılmış bulunmaktadır. İğne aracılığı ile vücudda bir yol açılıyor ve böylece ilâç tam vücudun içine akıtılmış oluyor. Artık bu şekilde ilâcın içeriye girmesi, suyun deriden emilerek içeriye geçmesi gibi değildir. Bundan dolayı açık bir ihtiyaç veya zaruret bulunmayınca, iğneler iftardan sonra yapılmalıdır. İhtiyata uygun olan budur.
Hatta bir görüşe göre, başkası tarafından sokulup vücudun içinde kaybolan demir parçası gibi bir şey, vücudun yararına olmadığı halde, yine orucu bozar.
İki imama gelince, bunlara göre bir şey, tabiî yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç; "Yaratılışta bir yol ve kanal olan bir uzuvdan (organdan) bir şeyi içeriye sokmaktan kendini tutmaktır." Biz böyle bir imsak ile emrolunmuşuz. Bu hususta geçici olan yol ve kanallara itibar edilmez.
Bunun için dışardan bir yaraya konulan ilâç, boşluğa kadar gitse de, orucu bozmaz. Vücudun derisini yırtarak içeriye gidip kaybolan bir demir, bir kurşun parçası hakkında da hüküm böyledir. Buna göre iğne ile de orucun bozulmaması gerekir. Evvelce, fetvahane tarafından da bu yolda fetva verilmişti. Fakat daima ihtiyat yolunun gözetilmesi iyidir.
Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yaranın ıslaklığı ile damağa veya boşluğa gitmeyen bir ilâçtan ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup damağa veya ileriye gidip gitmediğinden şübhe edilen sıvı bir ilâç, İmam Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilâç âdet bakımından içeriye geçer. İki imama göre, bununla oruç bozulmuş olmaz. Çünkü böyle şübhe ile oruç bozulamayıcağı gibi, tabiî olmayan bir yoldan içeri giren bir ilâç ile de oruç bozulmaz
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (BAKARA SURESİ / 190)
O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. (BAKARA SURESİ / 205)
Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkar kâfirlerin hiç birini sevmez. (BAKARA SURESİ / 276)
De ki: "Allah'a ve elçisine itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kafirleri sevmez. (AL-İ İMRAN SURESİ / 32
Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez; (AL-İ İMRAN SURESİ / 140)
Allah'a ibadet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (NİSA SURESİ / 36)
Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkarı sevmez. (NİSA SURESİ / 107)
Allah, zulme uğrayanlar dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah işitendir, bilendir. (NİSA SURESİ / 148)
Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (MAİDE SURESİ / 64)
Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (MAİDE SURESİ / 87)
Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları ve tadları farklı ekinleri, zeytinleri ve narları -birbirine benzer ve benzeşmez- yaratan O'dur. Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (EN'AM SURESİ / 141)
Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (A'RAF SURESİ / 31)
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (A'RAF SURESİ / 55)
Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik ilişkiyi) at. Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez. (ENFAL SURESİ / 58)
Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez. (NAHL SURESİ / 23)
Şüphesiz Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır. Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez. (HAC SURESİ / 38)
Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez." (KASAS SURESİ / 76)
"Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (KASAS SURESİ / 77)
(Bu, Allah'ın) Kendi fazlından iman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirmesi içindir. Şüphesiz O, kafirleri sevmez. (RUM SURESİ / 45)
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (LOKMAN SURESİ / 18)
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (ŞURA SURESİ / 40)
Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (HADİD SURESİ / 23)
Bilim adamları, ikinci tip şeker hastalığıyla bağlantılı gen buldu. ABD'de araştırmayı yürüten ekibin başkanı Kari Stefansson, keşfettikleri genin, ikinci tip şeker hastalarının yaklaşık yüzde 20'sinde bulunduğunu açıkladı.Stefansson, genin bir kopyasına sahip kimselerin, şeker hastalığına yakalanma riskinin diğer insanlardan yüzde 45 fazla olduğunu kaydetti. Genin iki kopyasına sahip olanlarda ise bu risk yüzde 141 daha yüksek.
Stefansson, buluşu, 'insanın genetik tarihindeki önemli olaylardan biri' olarak tanımlıyor.Buluşun, bilim adamlarına şeker riskini tespit amacıyla test geliştirme imkanı vermesi bekleniyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünyada 200 milyon şeker hastası bulunuyor.
Örgüt, geçtiğimiz eylül ayında ise 2000 yılında şeker hastalığının yüzde 5.2 ile dünyadaki ölüm sebepleri arasında büyük olasılıkla beşinci sırada olduğunu açıklamıştı.
Kanser, akciğer hastalıkları ve kalp-dolaşım sistemi gibi rahatsızlıkların oluşmasında rol oynayan sigara, ciltte de önemli sorunlara yol açıyor.
Yara iyileşmesinde gecikme, kırışıklık, saç dökülmesi, sedef hastalığı, cilt kanserleri ve ağız içinde görülen birtakım hastalıklara neden olan sigara, cilde yaşlı bir görünüm de veriyor. Alman Hastanesi dermatoloji uzmanlarından Dr. Belma Bayraktar, deri yaşlanmasında sigaranın büyük rol oynadığını söyledi.
Dr. Belma Bayraktar, kırışıklıkların deri yaşlanmasının önemli bir göstergesi olarak kabul edildiğini de açıkladı:
"Cilt yaşlanmasının başlıca nedenleri arasında yaş, genetik, ultraviyole ışınlar, çevresel faktörler, hormonal değişiklikler ve beslenme yer almaktadır.
Ancak kanser oluşumundaki rolünü iyi bildiğimiz sigara bununla da kalmayıp cilt yaşlanmasının da en önemli nedenleri arasındadır. Bu nedenle kırışıklık ile ilgili çalışmalarda olguların multifaktöriyel değerlendirilmesi gerekmektedir."
Tiryakilerin cildi çabuk kırışıyor
Yapılan bazı bilimsel çalışmaların 40 yaşında sigara içen bir kişi ile 70 yaşında sigara içmeyen kişilerin aynı kırışıklık görünümüne sahip olduklarını ortaya çıkardığını anlatan Dr. Bayraktar, "ciddi kırışıklığı olanlarda sigara içiciliği oranları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ayrıca sigara içenlerde güneş ışığına maruz kalma durumu ile kırışıklıklar artarken, sigara içmeyenlerde bu ilişki gözlenmemiştir" dedi.
Dr. Belma Bayraktar, 1985'te yapılan bir çalışmada, aşağıda gözlenen değişikliklerin 'tiryaki yüzü' olarak tanımlandığını da açıkladı:
* Belirgin çizgi ve kırışıklıklar
* Yüzde kuruluk ve alttaki kemik yapıda belirginleşme
* Derinin incelmiş ve gri renkli görünümü,
* Hafif turuncu, mor ve kırmızı görünüm.
Sigara kadınları daha çok etkiliyor
Dr. Belma Bayraktar, kadınlarda kırışıklığa yatkınlığın erkeklere göre daha fazla olduğunun gözlemlendiğini de anlattı: "Kırışıklık riskinin kadınlarda yılda 10 paket, erkeklerde yılda 20 paketten sonra arttığı dikkat çekmektedir.
Sigara dumanında 3 bin 800 değişik maddenin bulunduğu dikkate alınırsa, henüz tespit edemediğimiz birçok mekanizmanın gözardı edilmemesi gerekmektedir."
Pürüzsüz bir cilt için sigaraya son!
Dr. Belma Bayraktar'ın verdiği bilgiye göre menapoz sonrası dönemde deride kuruluk, kollajenin azalması ve incelme ise östrojen eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Sigara kullanan menopoz sonrası kadınlarda "hormon yerine koyma tedavisi" ise sigaranın oluşturduğu kırışıklık riskini azaltıyor. Ancak bu tedavi sigaranın cilt yaşlanmasındaki olumsuz etkisini ortadan kaldırmıyor.
Deri yaşlanmasının oluşumunda rol alan faktörler:
* Sigara dumanının temasıyla deri üzerinde ortaya çıkan kuruma ile dumanda * bulunan toksik maddelerin lokal etkileri kırışıklığa neden oluyor.
* Sigara içerken dudak ve yüz kaslarının kasılması ve dumanın direk tahriş
edici etkisi kırışıklıkta rol oynuyor.
* Sigara dumanında bulunan birçok maddenin fototoksik olduğu biliniyor.
* Sigaranın derideki kollajen yapısında azalma ve kollajenin çapraz bağlarında değişikliklere neden olduğu savunuluyor.
* Sigara içenlerde derideki elastik liflerde de değişiklikler saptanıyor.
* Sigara içenlerde serbest radikal oluşumu ve buna bağlı doku hasarı
gözleniyor.
* Nikotin derideki kan akımını azaltıyor. Bu durum ise kılcal damarlarda artışa ve üstteki derinin incelmesine yol açıyor.
* Sigaranın anti-östrojenik etkisiyle kısırlık, erken menapoz, adet düzensizlikleri ve osteoporozda artış meydana geliyor
Kolestrol seviyesini düşürmek için kullanılan Statin grubu ilaçlar kanser riskini ne artırıyor ne de azaltıyor.
ABD'nin Connecticut Üniversitesi'nden bilim adamları, toplam 87 bin hastanın katıldığı 26 çalışmayı inceledi.Bilim adamları, yapılan incelemelerde bu ilaçların kanser üzerinde bir etkisi olmadığı sonucuna vardıklarını açıkladı.
Amerikan Kanser Derneği'nin, ABD'de 132 bin 136 hastada yaptığı ve yeniden incelenen bir araştırmasında da 815 hastada kalın bağırsak kanseri vakasına rastlandığı, ancak bu hastalar arasında statin grubu kullananlarla kullanmayanlar arasında bir fark saptanamadığı belirtildi. Statin grubu ilaçların bazı kanser türlerini engelleyebileceği yönünde bazı araştırmalar yayımlanmıştı.
Doğurganlık çağındaki kadınlarda sık karşılaşılan 'polikistik over sendromu', kısırlığın yanı sıra insülin etkisine karşı dirence neden oluyor.
Ulusal Üreme Tıbbı ve Tüp Bebek Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Hakan Yaralı, 'polikistik over sendromu'nun doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık karşılaşılan hormonal bozukluk olduğunu söyledi.
Kadınlarda adet düzensizliği ve tüylenmede artış gibi belirtilerle kendini gösteren sendrom, erken yaşlarda görülmeye başlıyor ve birçok rahatsızlığa yol açıyor.
Yaralı, sendromun kısırlık ve estetik sorunlara yol açtığı gibi insülin metabolizmasında da bozukluklara neden olduğunu söyledi.
Hastalığın kadınlarda yüzde 6-8 oranında görüldüğüne değinen Yaralı, "başka bir deyişle her 12-15 kadından birinde polikistik over sendromu var'' dedi.
Sendromun en önemli belirtileri:
Adet düzensizliği: Düzensizlik yılda altı ya da daha az adet görmeyle kendini gösteriyor. Düzensiz adet görme sonucunda 'endometrium' denilen rahim zarı düzensiz olarak kalınlaşırken, bu da kanser riskini artırıyor.
Tüylenmede artış: Hastalığın ikinci en önemli özelliği ise erkeklik hormonu testosteronun kanda artmasına bağlı olarak tüylenmenin ortaya çıkması.
Kıllanma özellikle yüzde, çene altında, göğüs uçlarında ya da göbeğe doğru oluyor. Erkeklik hormonunun yüksekliği erkek tipi saç dökülmesi, yağlanma ve sivilcelere de yol açıyor.
Rahim iç tabakasında kalınlaşma
Bu durumun yumurtlama bozukluğuna yol açtığı için gebe kalmayı engellediğini de belirten Yaralı, ''kadınlarda yumurtlama hormonu progesterondur. Ancak bu hastalarda sadece östrojen hormonu hakimdir. Böyle olunca da ihmal edilmiş vakalarda rahim iç tabakası kalınlaşır, bunun sonucunda da rahim içi kanseri ortaya çıkar'' dedi.
Gebe kalamama şikayetiyle değişik merkezlere başvuran kadınların yakşalık olarak yarısında 'polikistik over sendromu' bulunduğunu da kaydeden Yaralı, ''yumurtanın yeterince büyümemesi ve yumurtlamanın olmaması gebe kalmayı engelliyor'' dedi.
Gizli ya da aşikar şeker
Rahatsızlığın kısırlık dışında başka sorunlara da yol açtığına değinen Yaralı, ''polikistik over sendromu tablosunda, şeker hastalığında olduğu gibi insülin etkisine karşı direnç olur. Araştırmalara göre, bu hastalığı olanların yüzde 40'ında gizli şeker, yüzde 8'inde de aşikar şeker var. Neredeyse polikistik over sendromu olan iki hastadan birinde şeker düzensizliği çıkıyor'' dedi.
Yaptıkları bir araştırma sonucunda, 'polikistik over sendromu' bulunan hastaların yarıya yakının anne ve babasında da gizli ya da aşikar şeker tespit ettiklerini açıklayan Yaralı, ''bu yüzden ailelere de şeker taraması yapılmalı'' dedi.
Tedavi hakkında da bilgi veren Yaralı, ''önce hap ve iğne kullanıyoruz. Bu yöntemlerin etkili olmaması halinde de tüp bebek tedavisine geçiyoruz. Polikistik over sendromlu olgularda tüp bebek uygulaması başarılı. Çünkü bu hastalar çok sayıda yumurta ve embriyo üretebiliyorlar'' dedi.
Yaralı, sendromun tanısının, detaylı muayene, ultrasonografi ve kan hormon analizleri ile konabildiğini kaydetti.
Karaciğer ve beyne zarar veren alkolün kemikleri de zayıflattığı belirlendi.
ABD'nin Nebraska eyaletindeki Omaha Tıp Merkezi'nde yapılan araştırma, 'Alcoholism: Clinical and Experimental Research' (Alkolizm: Klinik-Deneysel Araştırma) adlı dergide yayımlandı.
Omaha Tıp Merkezi'nden Dr. Dennis A. Chakkalakal, yaptıkları araştırmada, alkolun kemikleri zayıflattığını belirlediklerini söyledi.
Dr. Chakkalakal'ın saptamasına göre, az alkol kemik kırıklarında onarıma bir ölçüde yardımcı olabilirken, fazla alkolün böyle bir etkisi görülmüyor.
Yetişkin bünyede zarar gören veya kırılan kemiğin onarımında 'osteoklast' kemik hücreleri, 'osteoblast' kemik hücrelerine dönüşüyor ve 'yeniden şekillenmeyle' onarım sağlanıyor.
Çocuk ve gençlerde ise bu işlem dengede seyredip kemik kütlesi onarımla doğal şekline kavuşuyor.
Yetişkin bünyede kemik onarım işlemi farklı oluyor. Çok fazla alkol yetişkinlerde 'osteoblast' kemik hücrelerinin işlevini tamamen bozuyor ve onarım işlemi yapılamamasının yanı sıra kemik kütlesi kaybı hızlanıyor.
Dr. Chakkalakal'in araştırma ekibi, günde altı veya daha fazla bardak alkollü içkinin kemiği bozduğunu da saptadı.
Günde üç kadeh veya daha fazla içki ise kemik için tehlike sınırını aşıyor.
Omaha Tıp Merkezi'nden Dr. Terrence M. Donohue de, ''içkinin karaciğere ne yaptığı bilinirdi, ama kemiğe ne yaptığı pek bilinmiyordu'' dedi ve kemik kırığı olan hastaların içki içmemesini önerdi.
Yaşlılarda görülen unutkanlık, 65 yaş sınırından 20'ye geriledi.
Özel Başkent Üniversitesi Adana Hastanesi doktorlarından Psikiyatr İbrahim Bilgen, yoğun iş temposu, stres, fiziksel ve ruhsal yorgunluk gibi sorunların unutkanlık belirtilerinin başladığı yaşı düşürdüğünü açıkladı.
Bilgen, stresli yaşamın kişinin beyinsel fonksiyonlarını yavaşlattığını, bu nedenle kişilerin çevrelerinde yaşanan olayları geç algılandığı veya unuttuğunu açıkladı: ''Önceden, yaşla birlikte ilerleyen ve basit gündelik işlerin bile yerine getirilmesinde sorunlar yaratan unutkanlık şimdi gençler üzerinde etkili.
Yaptığımız gözlemler, unutkanlığın 65 yaş sınırından 20'ye kadar düştüğünü ortaya koyuyor.'' Gençlerin büyük çoğunluğunun depresyonda olduğunu vurgulayan Bilgen, bunalımda olan kişilerin çevreye karşı duyarsızlaştığını ve ilgi azlığıyla konsantrasyon bozukluğu yaşadığını söyledi.
İbrahim Bilgen, unutkanlığın ciddiye alınması ve bir hastalık olarak görülmesi gerektiğini de vurguladı:
''Unutkanlık, yaşlılıkta doğal kabul edilebilir. Ancak bunun genç yaşlarda yaşanması, kişi için ciddi bir problem teşkil edebilir.Ayrıca küçük unutkanlıkları göz ardı edenler, halk arasında 'bunama' diye bilinen Alzheimer hastalığına da davetiye çıkarıyor.''
Teknoloji de 'suçlu'
Psikiyatr İbrahim Bilgen, teknolojinin hayatı kolaylaştırdığı kadar tembelliğe de sürüklediğini savundu: ''Artık numaraları aklımızda değil de cep telefonlarımızda tutuyoruz. Bilgilerimiz bilgisayarımızda kayıtlı ya da önemli günlerimizi çağrı cihazlarını not alıyoruz.
Herkes öyle bir noktaya gelmiş ki telefon numarasını kaydettiği kişinin kim olduğunu veya çağrı cihazına yazdığı notu neden yazdığını unutuyor. Bu nedenle teknoloji bile unutkanlığımıza çare değil. Hatta güvence olarak gördüğümüz cihazlar, bizim ilgisizliğimizi daha fazla tetikliyor.''
Bilgen, unutkanlığını ciddi problemlere yol açacağını ve kişinin ailesiyle ya da çevresiyle olan ilişkilerini de zedeleyebileceğini belirtti:''Daha güçlü bellek için, düzenli ve dengeli bir yaşam sürdürün. Yeterli ve dengeli beslenin, iyi uyuyun, alkolü azaltın, sigara kullanmayın.
Sık sık temiz havada, park ve ormanda yürüyüş yapın. Zihni zorlamadan, önemli olan olayları planlayın, işinizle eğlenceyi dengeleyin, egzersiz yapın.''
Bilgin, düzenli uyku alışkanlığının beyin fonksiyonlarının daha iyi çalışmasını sağladığını ve günde ortalama sekiz saat uykunun önemli bir ihtiyaç olduğunu belirtti.