Selçuklu Hükümdarlarının en meşhuru, en kahramanı ve Anadolu kapılarını Türklere açan yiğit sultan.
1033' de doğdu. Asıl ismi Muhammed bin Davut Çağrı olup lakabı Alp Arslandır. Küçük yaşta tahsile başladı ve zamanın alimleri tarafından en iyi şekilde yetiştirildi.
Alp Arslan, amcası Tuğrul Bey' in 1063' de vefatı üzerine ikinci Selçuklu Sultanı olarak tahta çıktı. Önce saltanatına karşı çıkan büyük amcası İnanç Yabgu ve akrbası Kutalmış' la çarpıştı ve isyanları bastırdı. Bundan sonra ilk olarak Gürcistan ve Dopu Anadolu seferine çıktı. Şavşat, Oltu, Kars ve Ani kalelerini ele geçirdi. Ermeni krallığını hakimiyeti altına aldı. Yine bu sırada oğlu Melikşah ve Nizamülmülk komutasındaki kuvvetler ve Van ve çevresini ele geçirdiler (1064).
Sultan Alp Arslan, yıldırım sürati ile gerçekleştirdiği bu fetihlerden sonra, İslam' ın dahili düşmanı Fatimilere ve harici düşmanı Bizanslılara karşı iki büyük sefere girişti. İlk olarak 1070 yılında Ehl-i sünnet düşmanı, bozuk itikad sahibi Mısır' daki Fatimiler üzerine yürüdü. Yolda Malazgirt ve Erciş kalelerini fetheden Sultan, Fatimilere tabi Haleb' i kuşattı ve şehri kısa sürede zabtetti. Bu sefer üzerinei Fatimiler Suriye' den çekildi ve Mekke emiri artık Fatimiler yerine hutbeyi Abbasi halifesi ve Türk sultanı adına okumaya başladı.
Ancak Alp Arslan Faimilere karşı seferini tamamlayamadan dönmeye mecbur kaldı. Zira bu sırada Bizans İmparatoru Romanos Diogenis' in ikiyüz bin küşülik büyük ordu ile ilerlediğini ve arkadan çevrilmek üzere olduğunu öğrendi. Alp Arslan, Bizans ordusu ve Malazgirt civarında az bir kuvvetle karşılaşmak zorunda kaldı.
26 Ağustos 1071 Cuma günü atından inip secdeye vararak; "Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir. Bana yardım et, sözlerimde hilaf varsa beni kahret." duası ile Malazgirt meydan muharebesine girişti ve kuvvet azlığını giderecek mahirane bir taktikle Bizans ordusunu perişan etti. Tarihin en büyük zaferi ile Alp Arslan, Türk-İslam ve hatta dünya tarihinde neticeleri çok büyük olan bir dönüm noktasının kahramanı oldu. Onun, esir edilen imparatoru; "Allah iyikik düşünenelerin arzularını gerçekleştirir. Bu sebeple seni tahtına iade edeceğim." diyerek serbest bırakmasını bütün müellifler hayranlıkla yazarlar.
Sultan Alp Arslan, 42 yaşında Malazgirt zaferinden sonra Maveraünnehr seferine giderken, Hana kalesinin fethi sırasında bir batıni tarafından şehid edildi (1072).
"Cihan sultanı", "Ebü'l-Feth" (çok fetih yapan) ve "Sultan-ül-adil" lakapları ile anılan Alp Arslan, saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. Dinine sıkı sıkı bağlı idi. İslamiyet'i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve batıni hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir dafesında; "Kaç defa söyledim. Biz bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bid' at (yani dinde reform) nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala halis Türkleri aziz kıldı." demişti.
Alp Arslan, büyük tarihi zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yapmıştır. Ayrıca İmam-ı a'zam' ın türbesini, Harizm Camii ve Şadyah kalesini ve daha pek çok eseri inşa ettirmiştir.
Türkiye Selçuklu Devleti' nin kurucusu, Kutalmışoğlu Süleyman Şah' ın oğlu ve İkinci Türkiye Selçuklu Sultanı.
Babası Süleyman Şah' ın 1086' da Suriye seferinde Melik tutuş' a yenilmesi ve ölümü üzerine, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah onun oğulları Kılıç Arslan ve Davud Arslan' ı İsfehan' a götürdü. Kılıç Arslan burada altı sene iyi bir eğitim ve öğretim görerek, Türk-İslam terbiyesi ile yetiştirildi.
Kılıç Arslan, 1092' de Büyük Selçuklu Sultanı Berkyaruk' un izni ile Anadolu' ya gelerek İznik' te altı yıldır boş duran Türkiye Selçukluları tahtına çıktı. Yanındaki Türkmen ailelerini İznik' e yerleştirerek, Anadolu' da dağılmış olan birliği yeniden te'sis etti.
Bu sırada Bizanslıların fırsattan istifade ile Marmara sahillerini işgale başlamaları üzerine Kılıç Arslan İzmir Bey'İ Çaka ile ittifak ederek mücadeleye girişti. İmparator Alexios' un Türk kuvvetlerine karşı denizden gönderdiği büyük bir ordubozguna uğratıldı. İznik' e saldırıları bertaraf edilen Bizanslılar, Balıkesir ve Kapıdağı bölgelerinden de geri püskürtüldüler.
1095' de Malatya üzerine sefere çıkan Kılıç Arslan kaleyi tam düşürmek üzere iken, yüzbinlerce kişilik haçlı kuvvetlerinin Türkiye topraklarına girdiğini haber aldı. Bunun üzerine, muhasarayı kaldırarak süratle memleketini müdafaaya döndü. İznik' i muhasara eden haçlılara karşı hisar önün de ordusunu savaşa soktu. Şiddetli çarpışmalar sonun da iki taraf da ağır zayiat verdi. Birçok haçlı kumandanı öldürüldü. Ancak düşman devamlı takviye alıyordu. Kalabalık düşman kuvvetlerine karşı meydan savaşı vermenin tehlikeli olacağını anlayan Kılıç Arslan ordusunu geri çekmek zorunda kaldı. Böylece 22 yıllık Selçuklu payitahtı olan İznik şehri 29 Haziran 1097' de Haçlı kuvvetlerinin eline geçti.
Kılıç Arslan bundan sonra Danişmend Gazi ve Kayseri emiri Hasan ile birşleşerek Eskişehir' e doğru harekete geçen haçlılara dağ, geçit ve vadiler de sürekli baskınlar düzenleyerek ağır zayiat verdirdi. Öyle ki, Kayseri ve Toroslar üzerinden Kudüs' e doğru yol alan haçlı ordusu Kılıç Arslan' ın ve kumandanlarının yıtpratma savaşları neticesin de altı yüz binden yüz bine düştü. Neticede Kudüs' e ulaşan haçlılar bu bölgedeki büyük Selçuklu emirlerinin rekabetinden de faydalanarak Antakya, Urfa ve Kudüs' de hıristiyan idareler kurdular.
İznik' in kaybından ve Birinci Haçlı seferinden sonra Kılıç Arslan, Anadolu Türklerini toplamaya başlayarak, Konya' yı başkent yaptı. Büyük Selçuklu İmparatorluğu' nun parçalanmasından faydalanarak bütün İslam alemine hakim olmak teşebbüsüne girişti. Ancak Musul emiri Çavlı, Artukoğlu İlgazi ve Suriye meliki Rıdvan ile 1107 senesi Temmuz ayında Habur ırmağı kıyısında yaptığı savaşı kaybetti. Yaralı olarak Habur ırmağını geçerken boğularak şehid oldu. Naşı Meyyafarikin' e götürülerek kendisi için yapılan Türbeye defn edildi.
Türkiye Selçuklu Devleti' nin en buhranlı devrelerinde hükümdar olan Birinci Kılıç Arslan, teşkilatçı bir devlet adamıydı. Üstün kumandanlık kabiliyetine sahip, hayatı mücadele içinde geçen büyük bir kahraman ve gazidir. Mutaassıp haçlı ordusuna ağır kayıplar verdirerek, Türklerin Anadolu topraklarından atılamayacağını isbat etti. Çok hayır işleyip ahalisinin sevgisini kazandı. Hıristiyan halka da adalet ve şefkatle davrandı. Bu yüzden devrin tarihçileri "Kılıç Arslan' ın ölümü hıristiyanlar için de bit matem oldu." demişlerdir.
Alpaslan, Anadolu'ya girdikten sonra, birçok Türkmen beyleri iç Anadolu'ya doğru fetihlerine devam ettiler. Bunlardan Afşin, Orta Anadolu'da, Kutulmuş oğlu Süleyman Bey de İznik taraflarında savaşırken yine bir Türkmen Beyi olan Çaka Bey de İzmir ve yöresini fethederek burada bir Türk Beyliği kurmuştu.
Çaka Bey, İzmir Beyliği(1081-1097)'nin kurucusudur. İzmir Beyliği'nin Türk tarihindeki önemi, bu beyliğin kurucusu Çaka Beyin ilk Türk Derya Kaptanı oluşundan, bir donanma meydana getirerek Ege Denizi'nde hâkimiyet kurmasından ileri gelir.
Çaka Bey, Oğuzların Çavuldur boyundan idi. Anadolu'nun fethi sırasında, Danişmend Gazi'nin kumandanlarından biri olarak Malatya dolaylarında başarılı çalışmalar gösterdi.
Fakat katıldığı akınlardan birinde Bizans Kumandanı Aleksandros'a esir düştü ve İstanbul'a götürüldü. Burada, üstün yetenekleriyle imparatorun dikkatini çekti ve saraya alındı. Soyluluk unvanı ile bazı imtiyazlar da elde etti. Yunanca öğrendi. Ayrıca Bizans'ın güçlü ve zayıf taraflarını öğrenmiş oldu.
1081 yılında Bizans tahtına I. Aleksios Komnenos çıkınca saraydan uzaklaştırıldı. Kutulmuşoğlu Süleyman Şah ile Bizans arasındaki anlaşmaya göre Türklere bırakılan İzmir bölgesine gitti. Bizans'taki kargaşalıktan yararlanarak beyliğini ilân etti.
Türk tarihlerinin adından pek az bahsettiği Çaka Bey'in maceralarını, Bizans İmparatoru Aleksi Komnen'in kızı Anna'nın yazdığı bir eserden öğrenmekteyiz.
Çaka Bey, Anadolu'ya akın eden gazilerin en genci idi. O da silah arkadaşları gibi nam kazanmak üzere akınlara karışmış; önce Kastamonu ve Bolu taraflarında savaştıktan sonra İzmir taraflarına gitmişti. Bu havalideki savaşlarda gösterdiği cesaret dolayısıyla şan almıştı.
Bizans İmparatoru, İzmir'den Türkleri atmak üzere bu bölgeye bir kuvvet göndermişti. 1081 tarihinde İzmir'e gelen meşhur Bizans komutanlarından Kabalika Alexander Türklerle muharebe ederken eline yiğit bir delikanlı esir düştü.
Bu ele avuca sığmayan delikanlı, komutanın dikkatini çekti. Bu genç çok yakışıklı ve pek de sevimli idi. Adı Çaka idi. Bizanslıların yaptığı araştırma sonunda onun Türkmen Beylerine mensup olduğu anlaşıldı. Bizans komutanı zaferinin bir nişanesi olmak üzere Çaka'yı o zaman İmparator bulunan Nikaforos'a gönderdi. Çaka Bey, Türkmen kıyafetiyle Bizans sarayına getirildi. İmparator, gence:
Adın ne ?
Dediği zaman, O, vakur ve yiğit bir tavırla:
Çaka! Dedi.
Çaka'erkek tavırları İmparatorun çok hoşuna gitti. Gülümseyerek:
Bu sarayda senin unvanın" Protonolilismus "olsun! diye iltifatta bulundu. Çaka, diğer esirler gibi ağır işlerde kullanılmayıp, sarayda alıkonulmasından memnun olmuştu. Burada Homeros'un İlyada adlı meşhur eserini okuyacak kadar Yunanca öğrendi.
Asil bir soydan gelen Çaka, Bizans sarayında bir şehzade muamelesi görmekte idi. Fakat Bizans tahtına Aleksi Kommen'in geçmesi üzerine Çaka'nın hayatında yeni bir devir açıldı. Yeni imparator, Çaka'dan hoşlanmamıştı. Onu sarayda kazandığı bütün imtiyazlardan mahrum etti. Saraydan da çıkardı. Esasen kabına sığmayan Çaka için bu zaten çoktan beri arzu edilmekte idi. Bir fırsatını bularak İstanbul'dan İzmir'e kaçmaya muvaffak oldu. Bu maceradan sonra onu, müstakil bir Türk Beyi olarak görmekteyiz.
Çaka Bey, İzmir'e gelir gelmez, Türkmen oymaklarından birçok yiğitleri başına topladı. Bu kuvvetlerle İzmir şehrine taarruz ederek burayı Rumların elinden almaya muvaffak oldu. Bu suretle İzmir'in ilk fatihi Türkmen beylerinden Çaka Bey'dir.
Çaka Bey fethettiği İzmir şehrinde bir Türk Beyliği kurarak hükümdarlığını ilan etti. O tarihlerde Efes şehrini de yine Türkmen Beylerinden olan Tanrıvermiş Bey zaptetmişti. Çaka Bey, İzmir'de evlendi. Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyaya geldi. Çaka Bey'in, Yalvaç adında bir erkek kardeşi vardı. Çaka Bey, İzmir'e ve Ege Denizi adalarına sahip olmak için bir donanmaya ihtiyaç olduğunu hissetti. Bu sebeple İzmir limanında elde ettiği ustalar vasıtasıyla bir donanma meydana getirmeye muvaffak oldu.
Akdeniz'de Türklerin ilk denizcisi Çaka Bey'dir. Meydana getirdiği bu Türk donanması ile Ege Denizi'ne açıldı. İlk defa Türk Bayrağını Akdeniz'de dalgalandıran deniz kahramanımız olmak vasfını kazandı. Onun donanması kırk gemiden ibaretti. Bu gemilerin üstü kapalı yapılmıştı.
Çaka Bey, bu donanması sayesinde ilk defa Foça şehrini zaptetti. Bundan sonra gemileriyle Midilli adası önüne gelerek onları harp düzeninde dizdi. Midilli Valisi Alpos'a, adanın teslimi için haber gönderdi. Kan dökülmeden bu adanın tesliminin kendisi için hayırlı olacağını bildirdi. Midilli Valisi, Türk donanmasından korkarak bir gemi ile İstanbul'a kaçtı. Türk askerleri Midilli Adasına girerek şehrin kalelerine Türk bayrakları çektiler.
Çaka Bey Midilli'yi fethettikten sonra Sakız Adasına da asker çıkararak bu adayı da elde etti. Bir yıl sonra da Sisam ve Rodos adalarına asker çıkararak bu iki adayı da mülküne kattı. Bu suretle Ege Denizi'nin irili ufaklı adaları İzmir Türk Beyliği'ne geçmişti.
Çaka Bey'in adaları birer birer zaptetmesi üzerine Bizans İmparatoru Aleksi Kommen, iki kumandan idaresinde bir Bizans donanmasını Akdeniz'e gönderdi. Çaka Bey'in kaptanlık yaptığı donanma, Bizans gemileriyle harbe tutuşarak birçoğunu batırdı. Diğerleri de Boğazı geçerek Marmara'ya kaçtılar. Birkaç gemileri de Türklerin eline geçti. Türklerin, Akdeniz'de Bizanslılara karşı ilk zaferleri bu deniz savaşı olmuştur. Karalarda her zaman muzaffer olan Türkler, kısa bir zamanda denizci olmuşlardı.
Çaka Bey'in bu başarısını gören Bizans İmparatoru, bu defa meşhur kaptanlarından Konstantin adında bir amiral tayin ederek Türklerin üzerine ikinci bir donanma daha gönderdi. Bu gemilerin içinde 500 kadar da Flandrlı şövalye vardı. Donanma, Sakız Adasına yanaşarak asker çıkardı, kaleyi muhasara etti. Kaleyi müdafaa eden Türk askerleri, düşmanı içeri sokmadılar. Bu esnada Çaka Bey, İzmir'de bulunuyordu. Düşmanın geldiğini duyar duymaz, donanmasıyla Sakız Adasına hareket etti. Gemilerin birbirine zincirlerle bağlayarak hilal şeklinde düşmana doğru ilerledi. Bunu gören Bizans komutanı, bilmediği bu yeni harp usulünden adeta ürktü. Türkler geminin içinde davul ve zurnalar çalıyorlar, kılıçlarını havada döndürüyorlardı.
Türkler harbe gitmiyor, sanki bir bayram şenliği içinde bulunuyorlardı. Türklerin bu neşesi ve galeyanı Bizanslıların maneviyatı üzerinde tesir yaptı. Bu gemiler bir kale gibi yanaşık nizamda Bizans gemilerine yaklaşınca düşmanı bir ok yağmuruna tuttular. Sonra da yelkenlerini tutuşturmak için yağlı paçavralar atmaya başladılar. Bu hali gören Bizans, gemilerini geriye çekerek başka bir limana çekildi.
Bunun üzerine Çaka Bey Sakız Adasına çıktı. Türklerin karşısına atlı ve zırhlı şövalyeler uzun mızraklarıyla çıkıverdiler. Türkler bunları görünce derhal kılıçlarını bellerine takarak üç sıra olmak üzere yere diz çöktüler, şövalyelerin atlarına nişan alarak teker teker vurmaya başladılar. Hepsi yaya bırakılmışlardı. Durumu gören Türk askerleri Allah! Allah! diyerek yalın kılıç şövalyelerin üzerine yıldırım gibi atıldılar. İki kuvvet birbirine girmiş, kavga şiddetlenmişti. Düşman askerleri, Türkün kuvvetle salladığı kılıçlarla üçer beşer yere devriliyorlardı. Düşman askeri paniğe uğradı.
Çaka Bey, Sakız Harbinden de muzaffer olarak çıkmıştı.
Çaka Bey, bu zaferleri kazandıktan sonra kafasında büyük bir plan hazırladı. Çanakkale Boğazını geçerek Trakya'yı elde edecekti. Balkanlarda yaşayan Peçenek ve Hıristiyan Oğuzlardan bir ordu vücuda getirerek İstanbul'u zaptetmeğe karar verdi. Bu planını yerine getirmek için Balkanlardaki Peçeneklerle anlaştı. Peçenekler büyük bir ordu hazırlayıp İstanbul üzerine yürüyecekleri sırada Bizans İmparatoru bu tehlikeyi önlemek üzere aslı Türk olan Kumanlarla anlaştı. Onlara büyük vaadlerde bulundu.
Bu iki Türk kuvveti, 29 Nisan 1091 tarihinde birbirlerine insafsızca saldırdılar. Kumanlar, Peçenek Türklerini katlettiler. Evlerini yaktılar. Çocuklarına varıncaya kadar binlercesini kılıçtan geçirdiler. Çaka Bey Peçeneklere yardıma gelememişti.
1092 yılında Çaka Bey, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan'la bir dostluk kurdu. O zamanlar Anadolu'nun en kuvvetli orduları Kılıçaslan'ın kumandasında bulunmakta idi. İznik şehrini hükümet merkezi yapan I. Kılıçaslan, durmadan Bizanslıların şehirlerini zaptetmekte idi. Çaka Bey, Selçuklu Türkleriyle dostluğunu kuvvetlendirmek için kız kardeşini I. Kılıçaslan'a vermek suretiyle akraba olmuştu.
Çaka Bey, Çanakkale taraflarını da ele geçirdikten sonra, Edremit şehrini mülküne kattı. Onun, Balkanlardaki Peçenekleri teşkilatlandırması, Çanakkale'yi alarak Marmara'ya doğru ilerlemesi, Bizans İmparatorunu fena halde ürkütüyordu. Çaka Bey'i, kuvvetle değil de hile ile yok etmeyi tasarladı. Bunu gerçekleştirmek için de Kılıçaslan'la bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Selçuklular, Çaka Bey'in Marmara'ya doğru ilerlemesine mani olacaklardı.
Çevrilen dolaptan haberi olmayan Çaka Bey, kuvvetleriyle durmadan Marmara sahillerinde ilerliyordu. Hatta Aydos'a kadar gelmişti. Halbuki bu bölgeler Selçuklu Sultanlığı hakimiyetinde bulunuyordu. Çaka Bey, birden bire karşısında Selçuklu ordularını gördü. Çaka Bey, I. Kılıcaslan'la boy ölçüşemezdi. Bunun için Kılıçaslan'la bir müzakereye girişti. Çaka Bey'in, Selçukluların Bizanslılarla gizli bir anlaşma yaptıklarından haberi yoktu Serbestçe, akrabasının karargahına gitti. Çaka Bey, aynı zamanda Selçuklular için de artık bir tehlike olmuştu. Kendisine, Kılıçaslan'ın karargahında mükellef bir ziyafet verildi. Bu ziyafette yenilip içildiği esnada I. Kılıçaslan, birden bire kılıcını çekerek Çaka Bey'e hücum etti ve onu öldürdü.
Bizans ve Selçuklular için bir tehlike olan Çaka Bey, bu surette ortadan kaldırılmış bulunuyordu.
Ege bölgesinin ilk fatihlerinden olan Çaka Bey, böyle bir hilenin kurbanı olup öldüğü sırada tarih 1097 idi. Böylece, İzmir Beyliği kuruluşundan sadece 16 yıl sonra yıkılmış oldu.
1860'larda işi için satılan Afrikalı ve beyaz kölelerin fiyatı yirmi ile 30 lira arası değişiyordu. Cariyelik için alınan beyaz kölelerin fiyatları 20 ile 70 lira arası değişiyordu. Beyaz çocuklar 30 liraya satılıyordu (Toledano,1982).
Siyah köleler ev içinde kullanılıyordu. Bunlar Sudan ve Sub-saharadan Mısır veya Osmanlı-kuzey Afrika yoluyla getiriliyordu. Habeş köleler Hicaz ve Mısır yoluyla getirildiler.
Beyaz köleler hem evde hem de askeri amaçlarla kullanmak için Kara denizin Doğu ve batı kıyılarındandı.
18 ve 19. Yüzyıllarda ağırlık ev-hizmetinde kullanılan Afrikalı kadınlardı. Bunun yanında bazı Çerkez ve Gürcü kadınlar kullanılıyordu. Çerkez kadınlar kentlerdeki üst-sınıf haremlerine kadar yükseldiler. Bugün Latin Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa'da köleleştirilmiş ırklara karşı en cahil insan bile ırkçı bir tutuma sahiptir. Türkiye'de Çerkez ve Gürcü kadınların bir zamanlar köle olduğunu bile kimse bilmez.
Zenci ve Habeşler çoğu kez Kızıl Deniz, İran Körfezi, Hint Okyanusunda inci-toplama dalgıçları, kürek-çekici (forsa) ve seyahat-kayığı çalışanı olarak kullanıldı.
Tarım köleliği çok önemsiz bir kapsamdaydı. Bu kölelik 1860'lardaki Kafkaslardan gelen Çerkez göçü sonucu arttı. Göç edenler kendi kölelerini getirdiler ve devletin verdiği toprağa yerleştiler.
Evcil-kölelik, cariye\odalık ve ev dışında-çalışan kölelik yoğundu. Tarımda kullanılan kölelik Batıdaki gibi geniş toprak sahiplerinin kurduğu bir sistemden farklı olarak küçük birimler halindeydi.
Osmanlılarda Tanzimat'ın başlangıçlarında zayıflayan kölelik sistemi ve artan direnişlerle hem pratikte hem de yasal olarak kalkmamaya başladı. Köleliğin yasal olarak ortadan kalkışı ve devletin bu yasaları uygulamadaki titizliğinde o dönemdeki ekonomik krizler, İngilizlerin liderliğindeki köleleri azad etme baskıları ve siyasal modernleşme (Tanzimat ve meşrutiyet) çabalarının etkisi büyüktür.
1847'de İstanbul'daki, köle pazarı kaldırıldı.
Köle vergisi 1857 fermanıyla yasaklandı. Vergi %9 köle fiyatı ve % 10 harç olarak alınıyordu.
1855'de Çerkez ve Gürcü köle ticareti yasaklandı.
1866'da Mandıra (Edirne) köleler ve sahipler çatışmaya girdiler. Köleler özgürlük istiyordu. 1874'de Çorlu Tekirdağ'da Çerkez köleler özgürlük için başkaldırdı. Sahipler silahlarla karşılık verdi. Edine valisi orduyu gönderdi ve sahiplerden silahlarını bırakmasını istedi. Çerkez kölelerine özgürlük ve işledikleri topraklar verildi, böylece yeniden kölelik durumuna düşmelerinin önüne geçildi.
1978-79'da Kastamonu'da eski Abaza göçmenleri yenileri üzerinde hak iddia ettiler. Başkaldırı oldu, bazıları Kafkasya'ya dönmek istedi. Devlet Şurası ülkeye göç eden herkesin hür olduğu kararını verdi. Bunu Abaza kölelerinin Trabzon'da ve Sivas'taki borç-köleliği bağından kurtulma direnişi takip etti. Tekrar özgür oldukları kararı verildi.
İkinci Abdulhamit özgürlüğü verilen kölelerin tekrar kölelik durumuna düşmelerini önlemek için askeri bandolarda ve birimlerde (özellikle deniz gücünde) yer verilmesini öngördü.
Osmanlı imparatorluğunun gerilemesiyle birlikte kölelerin azadı da arttı. Fakat ev işinde çalışan ve kendini ailenin bir parçası olarak görme ilişkisinin egemen olduğu Osmanlı kölelik biçiminde serbest bırakılan köleler gitmeyip arzularıyla ev hizmetinde kalmayı tercih ettiler. Bunun elbette önde gelen nedeni kölenin önündeki alternatiflerin iç açıcı olmaması ve aynı zamanda köleliği sırasında kurulan bağ ve bu alternatifler ve bağla gelen vuruluştur. Bu vuruluş sahibine hem ekonomik hem de duygusal bağımlılığı ifade eder. Bu tür vurgunluk hissini Latin Amerika'da vahşice muamele gören ve sürekli gaddarlıkla ezilen yerli-köleler arasında bulmak olanağı azdır: Köle zincirinin ağırlığı altında iki büklüm bırakılmıştır ve pozitif duygu geliştirme olanağı hunhar ve ırkçı ilişki biçiminde yoktur. Bu nedenle, eğer bu kölenin eline fırsat geçerse hem çeker gider hem de sahibini bir kaşık suda boğmaktan zevk alır.
Osmanlılarda askeri-köleliğin özel bir biçimi 17. yüzyıla kadar yeniçeriler sistemiyle yürütülüyordu. İmparatorluğun duraklaması ve gerilemesiyle birlikte yeniçerilik sistemi de geriledi, yozlaştı ve sonunda ortadan kalktı. Askeri köleliğin yeniçeriler in ortadan kalkmasıyla ortadan kalktığını iddia etmek köleliği çok sınırlı bir tanım içinde sınırlamaktır. Yeniçerilerin gidişiyle askeri kölelik önemli biçim değişimine uğradı. Sonradan zorunlu askeri hizmetin gelişiyle bir buçuk yıl ile savaş durumlarında on yılı geçen mecburi-askerlik şeklini aldı. Böylece Osmanlı sarayını ve kalıntılarını koruyanlar gavur çocukları olma yerine Türk çocukları oldular.
Yukarda anlattığım kölelikte, köle köleliğinin açıkça farkındadır. Kölenin toplumsal yapıda ve ilişkilerde konumlandırıldığı yer köleliği gizleyen bir karaktere sahip değildir. Osmanlı toplum düzeninde bu açık sahiplik-köleliği yanında, Avrupa feodal düzenindeki köylülerin durumuna benzerlik gösteren Osmanlı feodal ilişkilerinin kendine özgü toprağa bağımlı kölelik düzeni vardı. Gerçi Osmanlı düzeni, özellikle duraklama ve gerileme dönemi öncesine kadar Avrupa köylüsünün sömürülüşü oranında bir bağımlılık ve soygunla karşı karşıya değildi, fakat mülkiyet ilişkileri (sahiplik, kullanma ve vergiler) çiftçiyi ürettiğiyle hem kendini hem de devleti ve devletin temsilcisini besleyen bağımlı bir duruma sokmuştur.
Gerçekte Osmanlı devleti imparatorluğu toprakları 80-150 dönümlük araziye sahip olan özel çiftçi aileleri ve devlet mülkiyeti biçiminde idare ediliyordu. Devlet mülkiyetinde olan topraklar Osmanlı yönetici sınıfının eline verilmişti: Vezirler, beylerbeyleri (eyalet genel valileri) ve sancak beylerine "has" adıyla nitelenen topraklar verilmişti. Yönetici sınıfın üst kademesini oluşturan bu kişiler bu topraklarda oturmazlardı, fakat toprağı idare eder ve vergi gelirlerini (haraçları) bunlar toplarlardı. İkinci derecedeki memurlar ve eyalet askerleri subaylarına Zeamet adı verilen topraklar verilmişti. Tımarlı sipahilere ise üçüncü derecede az geliri olan Tımar toprakları verilirdi. Tımar sipahileri toprakta oturmak ve sipahi yetiştirmekle yükümlüydü. Devletin malı olan ve miri denilen bu topraklarda bu yöneticiler toprağın devlet adına sahipleriydi ve devletten para alma yerine bu topraklardan toplanan vergilerle geçinirlerdi. Bütün bu topraklarda çalışan köylüler ise toprağın ırsi ve ebedi kiracı-kullanıcısıydılar (Çağlar, 1979). Reaya denilen köylü kitleleri Osmanlı taşra teşkilatının tımar\dirlik sisteminin toprağa bağımlı teoride-özgür, fakat pratikte tutsak, işlemek zorunda olduğu toprağı terk edemeyen, köyünü terk etme olanakları elinden alınmış, terk edebilirse on yıl içinde geri getirilmesi yasalaştırılmış, reaya olarak doğup reaya olarak ölen, köleleriydi. Reaya bakılıp, korunan kalabalık anlamınadır. Soru:Kim kime, ne için ve nasıl "bakıyor ve kimi kim kimden koruyor? Osmanlı emperyalizminin işgal ettiği topraklarda (Haraciye) yaşayıp Harac-ı mukassem ve harac-ı Muvazzaf veren "gavurlar" ve Miri (memleket) topraklarında yaşayıp harac-ı mukassem (ürün) ve harac-ı muvazzaf (arazi) veren "Müslümanlar" kendilerini boyunduruluğa vuranlara karşı, boyunduruluğa vuranlar tarafından, boyunduruluğa vuranlara boyunduruluk haracı ödüyordu!. Teoride özgürdüler, çünkü toprağı ekmek ve çiftçilik yapmak zorunluluğu bırakıp gitme özgürlüğü izniyle ortadan kalkıyordu. İzin de "çift bozan" adlı bir vergi vererek gerçekleşebilirdi. Osmanlı dirlik sistemi etken bir biçimde Tanzimat'a kadar kaldığına göre, bu özgürlüğün kullanılamadığını gösterir. Kullananlar da ya başkaldıranlara katılıp "celali" oldular, ya eyalet yönetimine ücretli-köle asker olarak katılıp "kapı halkı" oldular, ya da kentlere gidip iş buldular veya işsizler arasına katılıp kahvelerde zar attılar.
Devlet topraklarında durum 16. yüzyılda değişerek İltizam ve zeamet yoluyla vergiler toplanmaya başlanmıştır: Yani vergileri toplamak bugünkü "özelleştirmeye" benzer bir şekilde mültezim ve emin denilen özel teşebbüse (tefecilere) açık artırmayla veriliyordu. Bunlar da kârlarını vergiyi çoğaltarak artırmak için ellerinden gelen her türlü dalavereye başvuruyorlardı. (Kamu teşkilatı polis, yanlış yere park edilmiş araba çekme ve çekilen yer, ödenen cezalar sistemindeki soygun düzenini düşünün, ne demek istediğimi hemen anlarsınız. Ya da Milli parkların kullanıma açık yerlerinin "özelleştirilmesi" biçimini düşünün.) Tanzimat'la tımar düzeni kaldırılmasıyla kullananların miras yoluyla tam mülkiyetine geçme süreci (tapulama) başladı. Aradan 150 yıl geçti, örneğin, Kayserinin Bünyan ilçesi eski Doğanlar köyünün arazisi kullananlara tapulanırken, devlet temsilcileri ve özel birkaç kişinin (ve bu arada elbette avukatların) çıkarını gerçekleştiren "kitabına uydurulmuş" dalavereler döndürüldü: Bu dalavereler sonucu hazine ve birkaç zengin çiftçi epey toprağın üstüne yattı, çünkü çoğu insanın ya avukata verecek parası yok (1994'de her tarla için 5-7 milyon lira), ya orada olmadığı için ilgilenmiyor, ya ortak mal olduğu için "bana ne 5 milyon etmeyecek payım için beş milyonu niye ödeyim ki" diye vazgeçiliyor. Tabi haddinden fazla "yanlışlıklar" (kasıtlı yanlışlıklar) yapıldığı için elbette mahkemeye verenler de epey var. Bu da hazineye mal edilen malların yeniden satışı yoluyla toprakların belli ellerde toplanmasını, belli kişilerin ve devletin cebine önemli miktarda para girmesini sağlıyor.
Göçebe aşiretler halinde yaşayanlar aşiret beyleri\şeyhler tarafından yönetiliyordu. Bu aşiret beyleri ve şeyhlerinden, (ve yerleşik toprak ağalığından) Osmanlı imparatorluğunun çöküşüyle aşiret toprak sahipliği geldi ve aşiretin köylüsü evi ve toprağıyla pratikte şeyhin\ağanın malı oldu. "Toprağın parçası" olma, Tanzimat ve sonrası "reformlar" ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde ekilen toprakların devlet malı olmaktan çıkıp belli ellerde toplanmasıyla, toprak reformları fiyaskolarından geçerek, toprağın sahibi "ağanın\şeyhin toprağının parçası" biçimine dönüştü.
Devletin gücünü yitirmesi ve ekonomik durumunun gerilemesiyle birlikte halkın sahipliğinde olan sınırlı topraklar (80-150 dönüm arası) arazi ve "öşür" denilen "çift resmi" vergileriyle vergilendirilmiş topraklar, ayan, eşraf, mutegallibe denilen kimselerin eline geçmeye başlamış ve köylüler topraklarından olmuştur. Ayni zamanda, ribâhor denilen faizciler çoğalmış ve vergisini ödeyemeyen köylünün elinden topraklarını alarak büyük çiftliklerin sahibi olmaya başlamışlardır. Sonradan bu da topraksız yerli ve göçebe tarım işçilerinin oluşmasına varmıştır.
Anadolu insanı haksız vergiler, faizcilik ve baskılar altında ürettiğini saklamadan levendat, celali ve eşkiyalık gibi mücadele ve başkaldırı yollarını seçmiştir.
Kent ve kasabalarda, esnafın ve tüccarın eli altında sömürülen ücretli veya karın tokluğuna çalışan işçiler\çıraklar işçi sınıfını oluşturuyordu. Osmanlılarda esnaf loncaları yasalarla zorunlu kılınmış küçük-burjuvazinin birliğiydi. Avrupa'daki sanayileşme ve burjuva sisteminin gelişip ekonomik ve siyasal gücü ele geçirmesi, Osmanlı imparatorluğunun feodal yapıyı değiştiremeyerek gerileyip dağılması, ve Avrupa sömürgeciliğinin sürekli saldırısı neticesi (örneğin 1838 Balta limanı ticaret anlaşmasıyla yabancı sermayeye verilen haklar) bu loncaların çoğu büyüme olanağını kaybetmiş ve yok olup kurulan ve kurulup yok olan küçük atölyeler sistemi çemberi içine girmişlerdir. Küçük esnafın bu "kuruluş - yaşama çabası - yok oluş - kuruluş" çemberi günümüzde de devam etmektedir. Esnafların işleriyle ilgili alanda tekelleşme olunca (örneğin bakkalların ve kasapların yerini büyük süpermarketlerin alması sürecinde), yok olma çoğalır ve kalanlar da olduğu yerde sayma mücadelesi verirler.
Üçüncü bir tür köleliğe geçelim: Askerlik. Osmanlı imparatorluğunda, özellikle duraklama devriyle başlayan dönem kapıkulu olarak nitelenen askeri güçlerin (yeniçeri ve sipahilerin) saray politikasında kullanılmasını da getirdi. Kapıkulları bu politikaların gerçekleşmesi için özellikle maaş (ekonomik çıkar) söz konusu edilerek isyana teşvik edildi. Askeri gücün her isyan tecrübesindeki başarısı saray politikasındaki etkenliklerini gösterdi. Bu da padişahın (Genç Osman) ve diğer yöneticilerin kafalarını kesme istemi ve gerçekleştirilmesine kadar gitti. Dördüncü Murat'ın tahttan indirilmesinde önemli rol oynadılar. Ordunun kendi ekonomik çıkarları ardında siyaset alanında rol oynayışı Türkiye Cumhuriyetinde de devam etti. Sivil güçlerin ordu üzerinde kontrol ve egemenlik kuramaması, ordunun istediği zaman sivil idareye el atmasını ve yönetime el koymasını kolaylaştırdı. Bugün Türk siyasal ve ekonomik hayatında ordu en önde gelen resmi bir çıkar ve baskı gücüdür. Bu gücün yönetici kadrosu altındakiler mecburi-askerlik sistemi içine sokulmuşlardır. Mecburi-askerlik köleliğinde egemen his (emirlere itaatsizlik nedeniyle kurşuna dizilme gibi) meşrulaştırılmış cinayet tehdidi ve diğer ağır cezalar karşısında duyulan korku ve dolayısıyla emirleri yerine getirmedir. Ordudan kaçış, eski-tutsak kölelerin sahiplerinden kaçışından çok daha kötü sonuçlar çıkarır: Hapis ve mecburi köleliğin süresinin bitmeyen bir melodiye dönüşü...
Bakırköy Belediyesi'nin düzenlediği "Atatürk yaşasaydı ondan ne isterdiniz?" konulu kompozisyon yarışması kapsamında Atatürk'e isteklerini içeren mektuplar yazan çocuklar, Anıtkabir'i ziyaret etti.
Çocukların mektuplarından: "Malatya'da çocuk yuvasında küçük çocuklara şiddet uygulanıyor. Sizin çocuklara verdiğiniz haklar ve çocuklara gösterdiğiniz önem, hiçe sayılıyor", "Atatürk yaşasaydı AB'ye girmemizi sağlar, bizi Avrupa devletlerinden bile üstün bir devlet yapardı", "kız-erkek ayrımı olmamasını, küçük kızların ufak yaşlarda evlendirilmemelerini isterdim", "sen olsaydın belki dershane diye bir şey olmazdı"...
Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen'in başkanlığındaki 30 devlet, 10 özel ve 5 azınlık ilköğretim okulunun 360 öğrencisi ve öğretmenlerinden oluşan heyet, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün kabrini ziyaret ederek, saygı duruşunda bulundu. Sınıf birincilerinin oluşturduğu öğrenciler, ellerindeki Atatürk'eyazdıkları mektuplarla hatıra fotoğrafı çektirdiler. Öğrenciler daha sonra Anıtkabir'i gezdiler.
Bakırköy Belediye Başkanı Erzen, son dönemde Cumhuriyet'in ve Atatürk'ün tartışılır hale getirilmek istendiğini belirterek, bu çabalara tepki olarak çocuklar arasında bir yarışma düzenleme kararı aldıklarını anlattı. Çocuklara, "Atatürk yaşasaydı ondan ne isterdiniz?" sorusunu yönelttiklerini ve birbirinden değişik yanıtlar aldıklarını dile getiren Erzen, çocukların, mektuplarında barış isteğinden, dedesinin kaybolan 1 YTL'sinin bulunmasına kadar uzanan ilginç taleplere yer verdiklerini belirtti.
Mektupları Cumhurbaşkanlığı Protokol Müdürlüğü'ne teslim edeceklerini bildiren Erzen, mektupların daha sonra bir kitapta toplanacağını söyledi.
Yarışmaya katılan çocuklardan bazıları, mektuplarında şu isteklereyer veriyor:
Milletimizi acımasızlaştırdılar. Malatya'da çocuk yuvasında küçük çocuklara şiddet uygulanıyor. Sizin çocuklara verdiğiniz haklar ve çocuklara gösterdiğiniz önem, hiçe sayılıyor. Çocuklara uygulanan şiddeti, halkımız çok çabuk unutuyor. Yıllar öncesinde kalan görüntülerle, şimdiki acımasız görüntüleri halka sunmak isteyenlere ceza veriliyor, ama bu şiddeti yapanlara hiçbir ceza verilmiyor. Bu adalet değil Atam.
(Osmaniye İlköğretim Okulu 5/A sınıfı öğrencisi Ayça Solhan)
Kız-erkek ayrımı olmamasını ve küçük kızların ufak yaşlarda evlendirilmemelerini isterdim. Herkesin özgür olmasını isterdim. Köylerde başlık parasıyla kızların verilmesini istemezdim. Köylerin uygarlaştırılmasını isterdim.
(Özel Dadyan Ermeni İlköğretim Okulu 5/Bsınıfı öğrencisi Bayzar Asurluoğlu)
Atatürk yaşasaydı AB'ye girmemizi sağlar, bizi Avrupa devletlerinden bile üstün bir devlet yapardı.
(Behramağa İlköğretim Okulu 3/A sınıfı öğrencisi Mert Erakın)
Bizim size ihtiyacımız var. Yavaş yavaş alkol, uyuşturucu kurbanı olan gençlerimizin Ahmetler'in, Ayşeler'in size ihtiyacı var. Gelin Atam, kurtarın bizi bu bataktan. Kurtarın... Hatırlatın insanlarımıza İstiklal Marşı'nın ne demek olduğunu.
(Kartaltepe İlköğretim Okulu Cemre Babaoğlu)
Galiba ben seni çok özledim. Görmedim ama her gün sınıfımın başında beni izlediğini biliyorum. Senden ufak da olsa nasihat isterim, büyüğümsün. Nasihat dinlemeyi çok severim. Sen bu devletin başında olsaydın nasihatin çok dinlenirdi. Öncelikle ben dinlerdim. Dedem hep, 'Atanıza karşı, nasihatlerine karşı hep saygılı olun' derdi.
(Arif Şenel İlköğretim Okulu 8/B sınıfı öğrencisi Rıza Kılıç)
Atam, sen olsaydın her şey çok güzel olurdu. En azından eğitim sistemi böyle olmazdı. Herkes okusun, gelişsin diye okullar açtın. Fakat okullarda verilen eğitim yetmiyor. Herkes derslerine yardım edecek birilerine ihtiyaç duyuyor. Sen olsaydın belki dershane diye bir şey olmazdı. Okulda verilen eğitim herkese yeterdi. Sen olsaydın Türk Bayrağı yere atılıp çiğnenmezdi. Geçen yıl böyle bir olay oldu. Ben çok üzüldüm.
(Arif Şenel İlköğretim Okulu 8/C sınıfı öğrencisi Sena Aydın) Bazı yerlerde işçiler haksız yere işten çıkarılıyorlar. Kan davalarının bitmesini ve başlamamasını isterim. Şehir içinde silah kullanılmamasını isterim. Çocuk yurdunda çocuklara iyi davranılmıyor, onlara iyi davranılmasını isterim.
(Cengiz Topel İlköğretim Okulu 4/A sınıfı öğrencisi Büşra Erdur)
Yahudilerin, Filistin'e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları, Temmuz 1882'lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin'den para ile Yahudiler için Osmanlı'dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, Siyonizmin lideri Theodor Herzl'in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul'u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştır.(1) II. Abdülhamid, Theodor Herzl'in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı ile Theodor Herzl'e şu ültimatomu göndermişti: "Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman, Filistin'i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.(2)
"Filistin'i satmayız"
Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa'da "Ermeni Meselesi"nde Türkiye'yi destekleyecek, Osmanlı'nın Avrupa'daki borçlarını ödeme girişiminde bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin'e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin'i vermeyeceklerini söylüyorlardı. Washington'daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899'da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte "Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir" diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti'ni ilgilendirmediğini söylemişti.(3)
Siyonistlere tedbir
II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin'e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin'den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. (...) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Mûsevîlerin Kutsal Topraklar'da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883'de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.
Filistin'i satanlar
15 Ağustos 1893'de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin'de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ'nın eski Umumî Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke'nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke'ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin'i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.(4)
"Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin'de iskânları, Filistin'e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirsch'in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel'i Lübnan ahalisinden Selim ve Nasrullahi'l-Havarî'nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan "Mizrate'l-Hafize" köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, "nüfusa geç kaydolma" cezası almıştı. Böylece, bir gecede 140 Yahudi aileye Osmanlı vatandaşı olarak fakirlik ilmuhaberi verilip, birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı."
Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ'da bu yolla, Yahudilerin iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka, Baron Bilavaroş'un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma'l-Altun ve Emma'l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır. Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı. Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı. (...)
Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine, Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudîler, bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.(5)
(1) Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar,
İstanbul 1991, 3. Baskı, Çağ Yayınları, 55-63
(2) Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973, s. 108-109
(3) Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 91
(4) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
(5) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
Bu yazı Tarih ve Düşünce dergisinden alınmıştır.
1- "Yeter artık Mustafa!"
Trenle yaptığı yaptığı bir Erzincan gezisi sırasında, bacaklarıyla karşısında oturan kadının bacaklarını buluşturması, Latife Hanım'ın "Yeter artık Mustafa!" diye bağırması üzerine trenden indirilip Ankara'ya gönderilmesi, Lord Kinross'un "Atatürk" adlı kitabında anlatılmıştır.
2-Son sözleri "Saat kaç" değildi
Atatürk'ün 10 Kasım 1938 günü sabahı hayata gözlerini yumarken söylediği son sözleri "Saat kaç" olarak bilinir. Oysa biraz daha sonra, şuurunu kaybetmeye başlarken sürekli olarak tekrarladığı sözler "Aman dil!.. Aman dil!.." olmuştur. Dil birliğini ve dil devrimini kasteden bu sözler Ata'nın gerçek son sözleridir.
3-" Benimle birlikte oldu"
Atatürk'ün hayatına girdiği söylenen kadınlardan bir diğeri ise Macaristan'ın güzellik kraliçesi, TV filmlerinin seks ilahesi Zsa Zsa Gabor... Kimine göre bu tamamen uydurmadır, kimine göre ise Ata'nın küçük kaçamaklarından biri... Hatta tartışma o kadar uzar ki, yıllar sonra o gece Atatürk'ün masasında keman çalan "ecnebi kemancı" bulunur, olayın içyüzü sorulur. Kemancının anlattıkları ise kimseyi memnun etmez; "Atatürk o gece o kadar çok içmişti ki, hiçbir şey yapamadı, masada sızdı kaldı!" Zsa Zsa Gabor ise 1991 yılında New York'ta, Delacorte Yayınevi tarafından yayınlanan anılarında Ata'nın köşküne ***ürüldüğü o geceyi şöyle anlatıyor: "Üst kata çıktım. Atatürk, arkası dönük, el işlemesi, geniş gürgen bir koltuğa oturmuş, yanındaki masa üstünde duran nargilesini içiyordu. Yanına, kırmızı kadife koltuğa oturmamı istedi. Emrini yerine getirdim.
Nargilesinin marpucunu bana doğru uzatıp içmemi söyledi. Dediğini yaptım ve dumanı içime çektim. Emri vaki tavırla diğer elinde tuttuğu rakı dolu, zümrüt kakmalı altın kadehi elime tutuşturdu. Rakıyı yudumlayarak içtim. Danseden dansözlerin çıkmasını söyledikten sonra ikimiz başbaşa kalmıştık. Rakının verdiği sarhoşlukla hipnotize olmuş gibiydim. Yanıma sokulu(5, benimle birlikte oldu."
4-Fikriye'nin sıktığı kurşun
Atatürk'ü çocukluğundan beri tanıyan ve ona delicesine aşık olan bir kadındır Fikriye. Babasının kardeşi Ata'nın üvey babasıdır, bu sebeple üvey kuzendirler. Fikriye, Atatürk'ün evinde iki yıl yaşamış, ona bakmıştır. Verem olup senatoryuma yatırıldığı günlerde Atatürk Latife Hanımla evlenir. Bu haberi duyan Fikriye Almanya'dan hemen istanbul'a gelir. Köşk'e geldiğinde Atatürk ve Latife Hanım kahvaltıdadır. Mustafa Kemal'e haber verilir. Ancak Latife Hanımın kıskançlığı bastırılacak gibi değildir. Öfkeden deliye döner ve Fikriye'nin evden kovulmasını emreder. Fikriye4ıiç itiraz etmez, at arabasına biner ve yolda ona hediye edilen tabancayla kendini vurur. Kimine göre Fikriye Hanımın ölümü intihardır, kimilerine göre ise cinayet.
5-"Kafamdaki çivi..."
Yakın çevresinin bütün uyarılarına rağmen Latife Hanımla evlenen Mustafa Kemal'in evliliği fazla uzun sürmedi. Zira Atatürk, Latife Hanım'ın, (ki ona "Latif" diye hitap ederdi) kültürünü sevmişti. "Latif", daha sonra günlüğüne de böyle yazmıştır: "O benimle değil kültürümle evlendi!" Boşanma kararını ise "Latifin iki yakın arkadaşını yanına çağırarak onlara açıkladı: "Gidin kendisine bildirin, yakınlarısınız. Kararımı verdim. O, kafamın içinde bir çiviydi, çıkarmalıydım!"
Amerikan "Forbes" dergisi, en zengin ünlüleri açıkladı.
Amerikan "Forbes" dergisi, TV yıldızı Oprah Winfrey'i en zengin ünlüler listesinin başına yerleştirdi. Geçen yılın bir numarası Tom Cruise, bu kez 8. sıraya geriledi.
İşlerinden yılda 260 milyon dolar kazanan Winfrey'in "gezegenin en nüfuzlu şahsiyetlerinden biri olduğunu" belirten dergi, sıralamayı kazanılan paranın yanı sıra Google arama moturunda yer alan veri sayısına, medyada yer alma sıklığına ve büyük dergilerin kapaklarında yayımlanan fotoğraflara bakarak yaptığını belirtti.
Derginin sıralamasında 2006 haziranıyla 2007 haziranı arasında 100 milyon kazanan golf oyuncusu Tiger Woods ikinci sırada geliyor. Turne sayesinde 72 milyon dolar kazanan şarkıcı Madonna üçüncü sırada.
Rolling Stones müzik grubu 4, Brad pitt 5, Johnny Depp 6,Elton John 7, Tom Cruise 8, Ja-Z 9, Steven Spielberg de 10. sırada yer aldı.
Osmanlı imparatorluğunda kölelik hem kölelik anlayışı, hem köleye karşı davranış hem de kölenin toplumda tuttuğu yer ve geleceği bakımlarında Avrupa ve Latin Amerika'daki kölelik sistemlerinden farklıdır. Osmanlı kölelik sisteminde Lâtin Güney ve Kuzey Amerika'yı istila edenlerin gaddarlıklarını, katliamlarını, insanlık dışı muamelelerini, hayvan gibi görülüp işkence edilmeleri ve öldürülmelerini günlük egemen pratiklerde göremeyiz. Köleler, ister ev-içinde isterse ev dışında kullanılsın ailenin, aile kurumunun bir parçasıydı. Bu nedenle köleler ile ailenin diğer bireyleri arasında aile birliğine dayalı bir yakınlık vardı. Zengin ailelerin köleleri fukara Türklerden çok daha iyi durumdaydı (Hemen zengin birinin evine kapağı atasım geliyor içimden!!!).
Osmanlı dilinde bazılarını hala kullandığımız kölelikle ilgili terimler şunlardı: Esir, esire ve üsera; köle ve cariye; memluk ve memluke; gülam ve halayık; azad etme, Arap... Esaret hala kullanılan kölelik anlamınadır. Sahip, efendi ve malik benzer anlamda kullanılıyordu. Esirci esir tüccarı yerine ve çoğulu olarak celeban kullanılıyordu. Esirlerin satıldığı yere esir pazarı deniyordu. Köle ticaretinde köle vergisi (pencik resmi) toplanıyordu. Zenciler için toplanan vergiye sera-i zenciye resmi adı veriliyordu. Bu da, devletin sadece köleliği benimsemekle kalmayıp, aynı zamanda kölelik sisteminden ekonomik çıkar sağladığını gösterir.
Osmanlılarda köleler kamu kölesi olarak devlet bürokrasisinde kullanılmıştır. Bu kölelere belli rütbeler verilmiştir: Durasaade ağası (padişahın harem ağasının başı olan kızlar ağası); Durasaade ağası vekili; Harem ağası; Çeşitli palaslardaki başkapı gülamı; Prensin evindeki bas ağa. Bu sistem 18. Yüzyılın ikinci yarısından sonra geriledi, sadece çok zenginler ve imparatorluk ailesi kız ağası tuttu. 1903'de imparator ailesi 194 kız ağasına sahipti. Kız ağaları satın alınmıyor, hediye olarak veriliyordu.
Kölelerin 1903'de çoğu serbest bırakılmıştı, fakat çoğu ailenin bir parçası olarak gördükleri ilişki biçimini terk etme yerine servislerine köle olarak değil hizmetçi olarak devam ettiler. Osmanlı geleneği zenginler arasında evlerinde hizmetçi tutarak devam ettirildi. Böylece kölelik sistemi hizmetçilik sistemine dönüştü. Zenginler evlerinde köle yerine hizmetçi tutmaya başladılar. Kapitalizmin kendini sorumluluktan azad eden "kullan ve at" düşünü tarzının egemenliğiyle, sonradan hizmetçi kapı dışarı edildi ve ücretli-gün işçisi durumuna düştü. Fakat gene de zengin aileler hem sömürü hem de prestij gösterisi olarak evlerinde hizmetçi tutmaya devam ettiler. Bugün bu az-zenginler arasında temizlikçi-kadın ilişkisi biçimine dönmüştür: Haftada bir veya iki gün parayla tutulan serbest köleler pazarı büyük kentlerde gelişmiştir. Bu sayede açlığa mahkum edilenlerin bazıları kendilerine ekmek parası kazanma olanağı sağlıyorlar.
Osmanlılarda 19. Yüzyıla kadar sahiplik-köleliği egemen biçimdi. Tanzimat'la başlayarak gelişen değişmeler sürecinde kölelik ekonomik sıkıntılar, imparatorluğun çöküşü ve kölelerin bağımsızlık için ayaklanışı ve devletin bu ayaklanmalarda köle sahiplerini tutup köleleri ezme yerine köleleri destekleyen yasalar ve fermanlarla hızla silinip gitmiştir. Eğer Osmanlı imparatorluğu Avrupalı işgalciler ve dil ve kültür özgürlüğü arayan azınlıkların boğazına sarılan günümüzün "demokratik" devletleri gibi vahşi tutumlarıyla karşılık verseydi, yeni Türkiye cumhuriyeti ciddi bir diğer sorunu miras olarak alacaktı.
Dünya köle ticareti Batı Afrika'dan Güney ve kuzey Amerika'ya, ve Kuzey ve Doğu Afrika'dan İslâm dünyasına doğru oluyordu. Osmanlı dünyasına ulaşıncaya kadar kölelerin yakalanması, taşınması surecinde vahşilik ve gaddarlık hakimdi ve hastalık, yorgunluk, kötü muameleden ölüm seviyesi yüksekti. Dünya ticaretinin üçte birinden yarıya kadarı İslâm dünyasına yönelikti. Osmanlı imparatorluğu şeriat ve sultanın kanunlarıyla yürütülüyordu. Şeriat kişisel hukuk, vakıf dinsel alanda egemendi. Sultanın kanunlarıysa idare, mali, ticari ve ceza kanunlarını belirliyordu. Köleler kişisel durumla ilgili olduğu için şeriat prensiplerine göre düzenlenmişti: Hadislerde kölelik durumu ve ilişkileri belirlenmiştir. Köle sahipliği ekonomik güce bağlıdır. Avrupa ve Amerikalardaki ebedi köleliğin aksine Osmanlılarda köleler sadece yasal olarak değil gerçek özgürlük olanaklarına sahiptir. Eğer sahibi köleyi besleyemezse, serbest bırakmak zorundadır. Belli bir para karşılığı, sahibinin ölümü, ve belli koşullara bağlı söz verme gibi nedenlerle köle özgürlüğüne kavuşabilir. Eğer mahkeme kesin bir karar veremeyecek durumla karşılaşırsa, karar özgürlüğün verilmesi yönündedir.
Güney ve Kuzey Amerika'yı işgal eden Avrupalılar katı ve insanlık dışı bir ırkçılıkla oranın özgür insanlarını esir alıp köleleştirdiler ve kendilerini sadece üstün bir olarak görmeyle kalmayıp ırkçı ve ırkçılığa dayanan düşmanca rejimler kurdular ve hala devam etmektedir. Osmanlı kölelik sisteminde köleler arasında renk, görev ve ırk farkı ve daha önemlisi, kölelere karşı yöneltilmiş ırkçı-düşmanlık ve ezme, yok etme yoktu. Gerçi beyaz köleler, özellikle beyaz kadınlar daha makbuldü ve evlenme yoluyla üst tabakalara ulaşma olanağı vardı.
Osmanlı imparatorluğunda kölelerin doğum politikasıyla köle çoğaltma pratiği yoktu, kölelerin cariye olarak alınması ve serbest bırakılmaları nedenleriyle sürekli dışarıdan getirilmesi gerekiyordu. Örneğin, 1840'larda yılda 10.000 köle yasal olarak ithal ediliyordu.
İmparatorluğun gerilemesi zenginliğin ve zenginlerinde ufalmasına neden oldu. Bu da köle talebini azalmasıyla sonuçlandı. Köle ticareti tamamiyle Afrika'dan yapılmaya başlandı.
Köle talebinin Anadolu'daki iki merkezi İstanbul ve İzmir'di.
Kölelerin ticareti kervanlarla ve gemilerle, sonradan da buharlı-gemilerle yapılıyordu.
1321-1423 yılları arasında, merkezi Antalya olan Teke-elinde, Hamidoğulları beyliğinin bir kolu olarak hüküm süren bir Türkmen hanedanı.
Hamidoğlu Dündar Beyin, Antalya'yı fethettikten sonra, idaresini Yunus Beye bırakmasıyla Tekeoğulları Beyliği kurulmuş oldu (1321). Saltanatı çok kısa süren Yunus Bey döneminde, Anadolu'da Moğol valilerinin nüfuzları devam ediyordu. Bu sebeple Yunus Bey, saltanatını onlara bağlı olarak devam ettirdi.
Yunus Beyin ölümü üzerine, yerine, oğlu Mahmud Bey geçti. Mahmud Bey, kardeşi Sinânüddin Hızır Beyle Korkuteli emiriydi. Bu dönemde, Anadolu beylikleri arasında, İlhanlılara karşı genel bir hoşnutsuzluk vardı. Bu sebeple, 1324'te, İlhanlıların Anadolu umumî valisi Timurtaş, Hamidoğlu Dündar Beyin üzerine yürüyerek onu Antalya'ya kaçırdı. Ancak, Timurtaş'ın düşmanlığını üzerine çekmek istemeyen Mahmud Bey, amcasını İlhanlı valisine teslim ederek ölümüne sebep oldu. Daha sonra İlhanlı genel valisi Timurtaş'ın, görevinden alınmasıyla, onunla birlikte Mısır'a kaçan Mahmud Bey, orada hapse atıldı (1327). Bu durum üzerine Korkuteli Emîri Sinânüddin Hızır Bey, kardeşi Mahmud Beyin yerine geçti.
Hızır Bey ve ondan sonra tahta çıkan Dadı Bey devri hakkında, kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır.
Dadı Beyden sonra tahta çıkan ve Zincirkıran lakabıyla tanınan oğlu Mübârizüddin Mehmed Bey döneminde, Kıbrıs Kralı Pierre de Lusignan-I, 114 parçadan müteşekkil, kuvvetli bir filoyla gelerek, Antalya şehrini işgal etti (24 Ağustos 1361). Bundan sonra Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey ve Alaiye Beyiyle ittifak eden Mehmed Bey, Kıbrıslılarla amansız bir mücadeleye girişti. Daha sonra Memluk sultanlığından da yardımlar alan Mehmed Bey, 1373'te çok şiddetli geçen bir savaştan sonra kaleyi almaya muvaffak oldu. Mehmed Bey, Antalya'yı zaptetmenin şükrânesi olarak Selçuklular'dan Sultan Alâeddin Keykubad'ın yaptırmış olduğu Yivli Minâreli Camiyi, yeniden tamir ve ihya ettirdi. Mübârizüddin Mehmed Beyin ölümünden sonra yerine oğlu Osman Çelebi geçti. Bu beyin zamanında, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Han, 1390'da zaptettiği Antalya'yı, bütün Teke-eliyle beraber, oğlu İsa Çelebi'ye sancak olarak verdi.
Ankara Meydan Muhârebesi'nden (1402) sonra, Antalya haricinde beyliğinin bütün topraklarını ele geçiren Osman Bey, Korkuteli'ni merkez olarak seçti. 1423'te Osmanlı tahtındaki saltanat değişikliğinden istifadeyle, Karamanoğlu İkinci Mehmed Beyle ittifak ederek Antalya'yı almak istedi. Ancak, bu ittifakı haber alan Osmanlıların Teke-Karahisarı'ndaki subaşısı Firuz Bey oğlu Hamza Bey, Korkuteli'ne âni bir baskın yaparak Osman Beyi öldürdü.
Osman Çelebi'nin ölümüyle, Tekeoğulları Beyliği sona erdi ve arazileri, bütünüyle Osmanlılar eline geçti. Sultan İkinci Murad, Hamza Beye, Anadolu Beylerbeyliğiyle birlikte Teke-eli Sancağını mükâfat olarak verdi.
Tekeoğulları Beyliğinin arazisi küçükse de, Antalya limanı gibi önemli bir ticaret merkezine sahipti. Göller Bölgesinin halı, kilim, astarlık dokuma ve pamuklu gibi eşyaları, buradan ihraç edilmekte ve bundan Tekeoğulları, büyük gelir sağlamaktaydı. Şehâbeddîn el-Ömerî, 1332'de, Hızır Beyin, 8000 atlı askerle 12 şehir ve 25 kaleye sahip bulunduğunu yazmaktadır. Bunun yanısıra, Tekeoğullarının, mevkileri itibariyle küçük çapta bir donanmaya sahip oldukları tahmin olunmaktaysa da, faaliyetleri hakkında bir bilgi yoktur.
On dördüncü yüzyılın başlarında, Manisa ve çevresinde kurulan Türk beyliği. Aslen Harezmli olup, Türkiye Selçuklularının hizmetine giren Saruhan Bey tarafından kurulmuştur.
Anadolu'nun Moğol istilâsına uğradığı ve Türkiye Selçuklu Devleti'nin zayıflamaya maruz kaldığı yıllarda, sayısız Türkmen grupları, Batı Anadolu bölgesine gelerek, bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabalarını ele geçirmeye başladılar. Türkiye Selçuklu sultanı İkinci Mesud'un ümerasından olan Saruhan Bey'in de, 1302'den itibaren uçta, faaliyetlere giriştiği görülmektedir. Saruhan Bey'in, 1305'te Manisa şehrini abluka altına alması ve kıyı ucunda faaliyetlerini arttırması üzerine, Bizans İmparatoru İkinci Andronikos, Batı Anadolu'ya oğlu IX. Mihail'i gönderdi. Bu prens, Katalan kuvvetlerinin desteğiyle Manisa'ya kadar geldiyse de, Saruhan Bey kuvvetlerine karşı duramayacağını anlayınca, kaleyi sağlamlaştırıp sahile çekildi. Katalanların, bölgeyi terk etmelerinden sonra, Manisa'ya karşı hücumlarını arttıran Saruhan Bey, 1308 yılına kadar civar kasaba ve köyleri ele geçirdikten sonra, nihayet 1313'te, Türklerin Leşkeriş ili dedikleri Manisa'yı fethetti. Manisa'nın fethine, kardeşi Çuğa Bey ile Ali Paşa da katılmıştır.
Manisa'nın fethiyle burasını kendisine merkez yapan Saruhan Bey, kardeşi Çuğa Beye Demirci ve yöresini, diğer kardeşi Ali Paşaya ise, Nif'in (Mustafakemalpaşa) idaresini vermiştir. Bundan sonra, hudutlarını Ege Denizi sahiline kadar genişleten Saruhan Bey, denizciliğe de başladı. Donanma kurdu (Bkz. Türklerde Denizcilik). Manisa dâhil Adalar, Akhisar, Gördes, Göndük, Ilıca/Turgutlu, Kayacık, Marmara/Zarhaniyet, Menemen, Güzelhisar ve Mendehorya'ya hâkim oldu. Saruhanlı kuvvetleri, Foça'daki Rum ve Lâtinleri, baskı altında tuttular. Foçalılar, antlaşma istediler. Saruhan Bey, yıllık on beş bin gümüş akçe haraç vergi karşılığı antlaşma yaptı.
Saruhanoğulları, doğuda Germiyan, kuzeyde Karesi, güneyde Aydınoğulları beylikleriyle çevrildiğinden, fetihleri sahil yönündeydi. Ege adaları ve Balkanlara sefer yapmayı plânladılar. Donanmayı kuvvetlendirip, harp filosu kurdular. Saruhan Bey, 1334'te Aydınoğlu Umur Bey'le ittifak edip, iki yüz yetmiş gemiden meydana gelen müttefik Türk donanmasıyla, Yunanistan'a çıkarma yaptı. Bu seferde Saruhan donanmasına, Saruhan Beyin oğlu Süleyman Bey kumanda etti. Bu sırada, Bizans'ın Foça Valisi Dominik isyan edip, Midilli'yi işgal etti. Dominik, Saruhanoğlu Şehzade Süleyman ve bazı adamlarını hileyle esir etti. Süleyman Bey, Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos'un vasıtası ve Saruhanlı kuvvetlerinin, Rum ve Lâtinlere baskısıyla kurtarıldı.
Saruhan Bey, Bizans İparatoru III. Andronikos'un 1341'de ölümü üzerine, Gelibolu'ya çıkartma yaptı. Gelibolu'dan çok ganimet aldı. Bizans'ta taht mücadelesi başlayınca, Kolonici Lâtinler İzmir'i aldılar. Saruhan Beyin müttefiki Aydınoğlu Umur Bey, Bizans devlet adamı Kantakuzenos'un imparatorluk mücadelesinde yardım isteğine karşılık vermek üzere, Saruhanlı topraklarından geçiş hakkı istedi. Saruhan Bey, Umur Beye, iki beylik arasındaki hudut ihtilaflı toprakları vermesi şartıyla geçiş hakkı verdi. Saruhanlı donanmasından bir filo da Süleyman Bey kumandasında, Aydınoğlu Umur Beyin donanmasına katıldı. Umur Bey, Rumeli'ye geçip, Kantakuzenos ile birleştiyse de, Süleyman Bey, 1345'te Küçükçekmece civarında hummaya tutularak vefat etti.
Aynı sene Saruhan Beyin de vefatı üzerine, beyliğin başına oğlu Fahreddin İlyas Bey geçti. Bizans İmparatoriçesi Anna, 1345'te Kantakuzenos'a karşı, İlyas Beyle bir ittifak antlaşması yaptı. İlyas Beyin vefat tarihi tespit edilemediğinden, kaç yıl beylik yaptığı bilinmemektedir.
Saruhanoğullarının üçüncü beyi, Muzafferüddin İshak Beydir. İshak Bey, imar faaliyetlerinde bulunup, 1380'de medrese, Koyunköprüsü-Çapraslar mahallelerinde, birer çeşme ve iki hamam yaptırdı. 1388'de vefat edince, yerine oğlu Hızırşah geçti.
Hızırşah, Haçlılarla devamlı mücadele eden Osmanlı Devleti'yle iyi münasebetler kurdu. 1389 Kosova Meydan Muharebesi'nde Osmanlılara yardımcı kuvvet gönderdi. Hızırşah'ın beyliğini, kardeşi Orhan Bey, kabul etmeyerek, saltanat mücadelesine girişti. Orhan Bey, Osmanlıların Anadolu birliğine de karşı çıktı. Osmanlı Sultanı Birinci Bayezid Han, 1390'da Manisa'yı alıp şehzade sancağı yaptı. Saruhanoğlu Orhan Bey, 1402 Ankara Savaşı'nda, Timur Han'ın safında yer aldı. Saruhan askerleri, Osmanlı ordusundan ayrılıp, Orhan Beyin yanına gittiler. Saruhan Beyliği, Ankara Harbinden sonra, 1402'de tekrar kuruldu. Timur Han, Orhan Beyi Saruhan Beyliğine getirdiyse de, Hızırşah, Saruhan Beyliğine tekrar hakim oldu. Hızırşah, Osmanlıların Fetret devrinde, Emir Süleyman'ın safını tuttu. Çelebi Mehmed, 1410'da kardeşini ve müttefiklerini yendi. Hızırşah, Manisa'da yakalanıp, cezalandırıldı. Saruhanoğulları toprakları, Osmanlı hâkimiyetine geçip, 1410'da beylik yıkıldı.
Saruhanoğulları, hüküm sürdükleri topraklar üzerinde birçok imar faaliyetlerinde bulundular. Camiler, medreseler, köprüler yaptırdılar. Bunlar arasında bilhassa Saruhan Beyin Gediz üzerinde yaptırdığı köprüyle Manisa'da bir mescit ve çeşmesi, Hızır Beye ait Manisa'da Ulu Cami, Mevlevîhâne ve medresesi dikkati çekmektedir.
Saruhanoğulları, Lâtinlerle ticarî münasebet kurduklarından, jigliati denilen Lâtin harfli, resimli gümüş sikke kestirmişlerdir. İshak, Hızırşah ve Orhan Beylerin İslamî sikkeleri de ele geçmiştir. Saruhanoğulları, donanmalarıyla faaliyette bulunarak pek çok ganimet malı elde ettikleri gibi, batı devletleriyle ticarî münasebetlerde de bulunmuşlardır. Saruhanoğulları, devirlerinde yazılan eserlerle de Türkçe'ye büyük hizmet etmişlerdir. Yakub bin Devlethan'ın emriyle, Nâsırüddin Tûsî tarafından on sekiz bâb üzerine tertip edilmiş olan Bâhnâme, Türkçe'ye çevrilmiştir.
Doğu Anadolu'da Erzen ve Bitlis'te, 1085-1192 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türk beyliği.
Kurucusu olan Dilmaçoğlu Mehmed Bey, Malazgirt Savaşı'ndan sonra, diğer Türk beyleri gibi, Anadolu'ya akınlarda bulundu. 1085 senesinde Diyarbakır alındıktan sonra, Bitlis ve Ahlat da Selçuklu kuvvetleri tarafından fethedilmişti. Bitlis ve havalisi Dilmaçoğlu Mehmed Beyin idaresine bırakıldı ve kendisine timar olarak verildi. Bir süre sonra bu bölgede beyliğini kuran Mehmed Beyin ölüm tarihi bilinmemektedir.
Mehmed Beyin yerine Toğan Arslan geçti. Toğan Arslan önce, Türkiye Selçuklu sultanı Birinci Kılıç Arslan'a, onun ölümünden sonra da Sökmenliler'e bağlandı. Toğan Arslan, Meyyâfârıkîn'e (Silvan) bağlı yirmi beş köyü ele geçirince, İbrahim Sökmen'in idaresinin zayıflığından faydalanarak, bağımsızlığını ilan etti. Fakat bu hâl uzun sürmedi. Daha sonra Artuklular'a bağlanan Toğan Arslan, İlgâzi ile birlikte, Haçlılara ve Gürcülere karşı savaştı.
Toğan'ın Artuklulara bağlanması, Sökmenli Beyi İbrahim'i kızdırdı. Neticede, Dilmaçoğulları üzerine, 1124 yılında sefere çıkarak, Bitlis'i muhasara altına aldı. Fakat, başarı elde edemedi.
Musul Atabegi İmâdeddin Zengî'nin ordusuna 10.000 dînâr haraç ödeyerek, ülkesini tahrip olmaktan kurtaran ve 1134 veya 1137 senesinde öldüğü rivayet edilen Toğan Arslan'ın yerine oğlu Hüsâmüddevle Kurtî geçti. O da babası gibi Artuklular ile birlikte Gürcülere karşı yapılan seferlere katıldı. 1130 senesinde Dovin'i zaptetti. Bir sene sonra Gürcü Kralı İvane, Anadolu'ya saldırdı ise de, Hüsâmüddevle tarafından hezimete uğratıldı. Hısn-ı Keyfâ Artukluları Beyi Rükneddin Davud'un saldırısı üzerine, Kurtî, Mardin'e giderek yine Artuklulardan Timurtaş'ın himayesine girdi. 1143 senesinde ölünce, yerine kardeşi Yâkut Arslan geçti. Ancak, Yâkut Arslan da kısa bir süre sonra öldü ve yerine kardeşi Fahreddin Devletşah, idareyi eline aldı.
1161 senesinde, Gürcistan üzerine yapılan seferlere katıldı. Bu seferden sonra, Artuklularla Danişmendliler arasında çıkan savaşta, Devletşah, Artukluların yanında yer aldı. Bir süre sonra Devletşah ile Mardin Artuklu Beyi Necmeddin Alp arasında anlaşmazlık çıktı. Devletşah, Artuklu hükümdarına karşı koyamayacağını anlayınca, 1168 yılında Meyyâfârıkîn'e kadar giderek, itaatini bildirdi ve çıkması muhtemel bir savaşın önüne geçti. Devletşah, 1192 senesinde öldü. Aynı sene içinde, Ahlat Emîri Begtimur, Dilmaçoğullarının merkezi Bitlis'i ele geçirdi.
Bundan sonra Dilmaçoğulları Beyliği, siyasî ve askerî bir varlık gösterememesine rağmen Erzen ve havalisinde 1394'e kadar varlığını korudu. Bu tarihte, Akkoyunlular tarafından tamamen ortadan kaldırıldı.
Van Gölünün batı sâhilinde bulunan Ahlat'ta, 12. asrın başlarında kurulmuş olan bir Türk devleti. 1100 senesinde Sökmen el-Kutbî tarafından kuruldu. 1207 senesinde Ahlat şehrine Eyyûbîler'in davet edilmesiyle son buldu. Ahlat'ta kurulan bu devlete Ahlatşahlar ve Ermenşahlar denildiği gibi, kurucusu olan Sökmen'den dolayı, Sökmenliler de denilmektedir.
Sökmen (Sökmen-I), Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh'ın amcasının oğlu Kutbeddîn İsmâil'in kölesiydi. Bu yüzden Sökmen el-Kutbî diye tanındı. Kendisini yetiştirip, Muhammed Tapar'ın kumandanlarından oldu. Adaleti ve iyiliğiyle şöhret kazanan Sökmen, Mervânîlerin Ahlat Emîri halka kötü davranınca, bu şehre çağrıldı ve ordusuyla o sıralarda Doğu Anadolu'nun en kalabalık ve müstahkem bir şehri olan Ahlat'a geldi. Savaşmadan şehri teslim aldı. O zamanlar Âzerbaycan ve Arran (Karabağ) melîki olan Muhammed Tapar, bu hizmetlerinden dolayı Ahlat ve Van çevresine, Sökmen'i vali tayin etti. Böylece 1100 (H.494) senesinde, Ahlatşahlar Devletinin temeli atılmış oldu.
Gittikçe kuvvetlenen Sökmen, Meyyâfârikîn'i (Silvan) topraklarına kattı. 1109'da, Haçlılara karşı, Sultan Muhammed Tapar'ın teşkil ettiği ittifaka katıldı. Musul Emîri Mevdûd ve Artuklu Emîri İlgâzi ile birlikte, Haçlıların elinde bulunan Urfa'yı kuşattılar. Urfa Kuşatması iki ay sürdü. Haçlılara yardım geldiğini gören Türk müttefik kuvveti, muhasarayı kaldırarak, Harran'a doğru geri çekildi. İki ay süren muhasarada Türk askeri, epey zayiat vermiş ve yorulmuştu. Askerlerini daha fazla zayi etmek istemeyen müttefikler, çekilmeyi daha uygun buldular.
Sultan Muhammed Tapar, 1111 senesinde Musul Emîri Mevdûd komutasında bir orduyu, Haçlılara karşı görevlendirdi. Hasta olmasına rağmen, Sökmen de askerleriyle birlikte bu orduda yer aldı. Fakat, 1112 senesinde, ordu, Haçlılarla çarpışırken, vefat etti. Sökmen'in cenazesi, askerleri tarafından Ahlat'a götürülerek defnedildi. Onun zamanında, Sökmenli Beyliği, başşehir Ahlat olmak üzere Malazgirt, Erciş, Adilcevaz, Eleşkirt, Van, Tatvan, Erzen, Bitlis, Muş, Hani, Meyyâfârikîn (Silvan) ve Bargiri şehirlerini elinde bulunduruyordu. Sökmen'den sonra; beyliğin başına, oğlu İbrahim, onun vefatından sonra diğer oğlu Ahmed, Ahmed'den sonra İkinci Sökmen geçti (1128).
Sökmenli (Ahlatşahlar) Beyliği, çocukluk dönemi hariç, İkinci Sökmen Bey zamanında en iyi devresini yaşadı.
Bu sırada Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1174 senesinde bağımsızlığını ilan ederek, Eyyûbî Devleti'ni kurdu. Ülkesini genişleten Selâhaddîn Eyyûbî, Doğu Anadolu'yu da topraklarına katmak istiyordu. 10 Temmuz 1185'te vefat eden İkinci Sökmen'den sonra tahta geçecek bir kimsenin olmayışı, Selahaddin Eyyubî'ye arzusunu gerçekleştirme fırsatı verdi. Amcasının oğlunu, bir ordu ile Ahlat üzerine gönderdi. Fakat, Sökmenlilerin dirayet ve kuvvet sahibi beyi Seyfeddin Begtimur, duruma hakim olarak tahtı ele geçirdi. Yedi senelik bir iktidardan sonra, 1193 yılında damadı Aksungur tarafından tahttan indirildi. Aksungur, kayınpederinin yerini aldı ve kayınbiraderini hapsetti. 1197 senesinde ölen Aksungur'un yerine, Sökmen'in kölesi Atabeg Kutluğ geçti. Yedi günlük bir saltanattan sonra, halk tarafından tahttan indirildi. Yerine Begtimur'un oğlu Muhammed geçtiyse de, karışıklıklar bir türlü durmadı. Gürcülerin saldırısı, Erzurum melikinin yardımıyla atlatılabildi. Beyler arasında kavga devam etti. Halkın davet etmesi üzerine, Necmeddin Eyyûbî, 1207 senesinde Ahlat'a geldi ve şehri teslim alarak, Sökmenliler Devletine son verdi.
Kültür ve medeniyet: Her Türk-İslâm devleti gibi, ülkelerin tamiri ve insanların maddî ve manevî refaha ulaşmasını gaye edinen Sökmenliler (Ahlatşahlar) de, belde halkını huzura kavuşturmak için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Hükümdar ailesi ve çevresindeki devlet büyükleri, şanlarına yaraşır eserlerle beldelerini süslediler. Ahlat, Bitlis, Muş gibi, hakimiyet sahalarına giren şehirlerde, camiler, hastaneler, hamamlar, köprü ve medreseler yaptırarak, halkın sosyal ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Şehirlerin kale ve surlarını tamirle de, savunma tedbirleri aldılar. Emirlerinde bulunan insanların eğitimine çok önem verdiler. Onların, dinlerini en iyi şekilde öğrenmelerini temin için, üstün vasıflara sahip din adamı yetiştiren medreseler açtılar. Derviş gâziler için dergâhlar açıp, hürmet gösterdiler.
Toprakların en iyi şekilde değerlendirilmesi için, ziraî çalışmalara ehemmiyet verdiler. Elde edilen ürün ve temin edilen huzurla, insanlar refah içinde yaşadılar. Sağlanan refah sayesinde, kültür faaliyetleri hızlandı.
Ahlat'ta yetişen âlimler ve sanatkârlar, çevre memleketlere yayıldılar. İlmiyle âmil âlimlerin ve mücahid gâzilerin yurdu olarak tanınan Ahlat, Kubbet-ül-İslâm adıyla anılmaya başlandı. Ahlat'tan, Safiyüddîn Ebü'l-Berekât, Şeyh Mü'min ed-Darîr, Yahyâ bin Ahmed Hudâ-dâd, Muhammed bin Melik-dâd gibi âlimler yetişti. Konya Alâeddin Camiinin mimarı Hacı el-Ahlâtî, Tercan'da Mama Hatun türbe ve kervansarayının mimarı Mufaddal el-Ahlâtî ve Divriği Dârüşşifâsının mimarı Hurremşâh el-Ahlâtî gibi sanatkârlar, Ahlat'ta meydana gelen kültür ve medeniyet muhitinde yetiştiler. Yine Ahlatlı kimyager İbrahim bin Abdullah da boyacılıkta, bilhassa lâcivert imalinde mahir, tıp ve başka ilimlerde meşhurdu.
Çok çalışkan olan Ahlatlılar, Van-Tatvan-Vastan limanları ile Ahlat-Erciş arasında, büyük gemiler çalıştırdılar. Ticaret yaptılar. Van Gölü'nde acemiliklerini çıkaran Ahlatlı gemiciler, Karadeniz'de de ticarî faaliyetlere giriştiler. Tebriz'den gelen ticaret yolu üzerinde bulunan Ahlat, iki milyon altın vergi tahsil edebilecek bir şehir hâline geldi. Ticaret yolları üzerinde, hanlar ve kervansaraylar yaptıran Ahlatşahlar, tüccarlara kolaylıklar sağladılar. Buranın sanatkârları, demircilik ve çilingirlikle meşgul oldular. Ayrıca, Ahlat civarındaki kuyulardan çıkarılan kırmızı ve sarı renkli arsenik, komşu memleketlere ihraç edildi.
Sinop ve havâlisinde kurulan beylik.
Beyliğin kurucusu olan Muînüddin Süleyman Pervâne'nin babası Mühezzibeddin Ali Kâşî, Sultan İkinci Keyhüsrev'in (1238-1246) veziriydi. Moğollar, Anadolu'ya girip Kösedağ Savaşı'nı kazandıkları sırada, Moğolların Kumandanı Baycu'ya rica ederek, Selçuklu sülâlesinin yerlerinde bırakılmasını temin etmişti. Muînüddin Süleyman ise, Anadolu'nun Moğollar yüzünden parçalandığı ve karışıklıklar içerisine düştüğü bir zamanda büyümüş, ilmî, idarî ve politik yönden mükemmel bir şekilde yetiştirilmişti. Aynı zamanda kıvrak bir zekâya da sahip olan Muînüddin, kısa zamanda mühim mevkiler elde etti. Önce Tokat, sonra Tokat ve Erzincan muhafızı oldu. 1256'da ise, Baycu'nun da tavsiyesiyle, Pervâne rütbesi verilerek Selçuklu saray nâzırlığına getirildi.
Sultan İkinci Keyhüsrev'in kızı Gürcü Hatunla evli olan Muînüddin Pervâne, devlet işleriyle bizzat kendisi ilgileniyordu. Keyhüsrev'in ölümünden sonra, üç oğlu arasında çıkan taht kavgaları esnasında, Muînüddin, Dördüncü Sultan Kılıç Arslan'ın tarafını tuttu ve onu sultan ilan ettirmeyi başardı. Aynı zamanda Moğol gücüne de dayanmakta olan Muînüddin, Selçuklu Devleti'nin en nüfuzlu kişilerinden biri hâline geldi. Trabzon Rum İmparatorluğundan Sinop'u fethetmeye muvaffak oldu. Böylece Sinop kendisine ikta olarak verildi ve Selçuklulara tâbi olarak burada beylik sürmeye başladı. Hattâ 1261-1277 tarihleri arasını tarihçiler, Muînüddin Pervâne Devri olarak tanıtmaktadırlar.
Muînüddin Süleyman Pervâne'nin, Sinop'u ve peşinden çevrede bulunan on iki kaleyi fethederek, beyliğinin sınırını genişletmesi, onun sultanla arasının açılmasına yol açtı. Sultanın kendisini ortadan kaldırabileceği vehmine kapılan Muînüddin, onu ele geçirip Aksaray'da boğdurdu. Yerine, Rükneddin'in iki buçuk yaşında bulunan oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev, sultan ilan edildi.
Pervâne'nin bilhassa Moğollarla sıkı bir işbirliği hâlinde olması, Anadolu'da pek çok itibarlı ve hattâ Moğol düşmanı şahısların, Mısır'a göçmelerine sebep oldu. Bunlar, orada Sultan Baybars'ı Moğollar üzerine cihâda teşvik ettiler. 1277 yılında Anadolu'ya gelen Sultan Baybars, Moğollara karşı ezici bir zafer kazandı ve Kayseri'ye kadar girdi. Ancak Pervâne'nin kendisine katılmaması ve genç sultanla beraber Tokat'a gitmesi üzerine, Suriye'ye geri döndü.
Pervâne, Moğollara karşı kesin bir zafer kazanılacağına inanmıyordu. Ancak, Baybars'ın, Moğol ordusunu bozguna uğratması, İlhan Abaka'yı harekete geçirdi. Anadolu'ya giren Moğol hükümdarı; Elbistan, Sivas ve Kayseri'de savunmasız Müslüman ahaliyi ezme yoluna girerek, rivayete göre 200.000 kişiyi katlettirdi. Ayrıca Anadolu'dan ayrılırken, Pervâne Muînüddin Süleyman'ı da yanında götürdü ve daha sonra, Sultan Baybars'ın Anadolu'ya gelmesinden onu sorumlu tutarak öldürttü (2 Ağustos 1277).
Pervâne Beyin öldürülmesinden sonra, oğlu Mehmed Bey, Sinop Beyi oldu. Mehmed Bey, babasının Moğollar tarafından öldürülmüş olması münasebetiyle, onlardan çekinmiş ve tam bir bağlılık içerisinde saltanatını devam ettirmiştir.
Mehmed Bey, 1296'da ölünce, yerine oğlu Mesud Bey geçti. O da İlhanlı Devletine tâbiiyetini arz ederek ülkesini korumayı başardı. Ancak, 1298 yılında Sinop'a bir baskın yapan Ceneviz korsanları, Mesud Beyi esir aldılar. Ağır bir fidye ödemek suretiyle kurtulabilen Mesud Bey, 1300 yılında vefât etti. Yerine oğlu Gâzi Çelebi geçti.
Denizcilikte maharetiyle tanınan ve hattâ ilk Türk denizcileri arasında sayılan Gâzi Çelebi, Karadeniz'de Trabzon Rum İmparatorluğu ile Cenevizlilere karşı başarılı akınlarda bulundu. Son zamanlarında Candaroğulları Beyliğine tâbi bir duruma düşen Gâzi Çelebi'nin hiç oğlu olmadı. Yalnızca bir kızı olduğu için, Candaroğulları, Gâzi Çelebi'nin ölümünden sonra Sinop'u beyliklerine ilhak ettiler. Böylece, 1322 yılında, Pervâneoğulları Beyliği, fiilen sona erdi.
Pervâneoğulları Beyliği, başlangıçta Selçuklulara, daha sonra İlhanlı Devletine ve son zamanlarında da Candaroğulları Beyliğine tâbi olarak hüküm sürmüştür. Yaklaşık altmış yıl devam etmesi, Pervâneoğullarının köklü bir kültür ve medeniyet kuramadıklarını göstermektedir. Pervâne Beyin, Sinop'ta bir medresesi bulunmaktadır. Tokat'ta 1800 yılına kadar faaliyette bulunan iki katlı dârüşşifâsı ve Merzifon'da bir camisi vardır. Pervâne Muînüddin Süleyman'ın öldürülmesinden sonra, Anadolu'daki Selçuklu Devletinin nüfuzu sona ermiştir.
On dördüncü asır başında Aydın ve çevresinde kurulan Türk beyliği.
Germiyan ordusu subaşısı Aydınoğlu Mübarizüddin Mehmed Bey kurmuştur. Germiyanoğlu Birinci Yakub Bey tarafından, Aydın ve çevresini fethetmekle görevlendirilen Mehmed Bey, öncelikle Sasa Beyin elindeki Tire, Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi'yi ele geçirdi. Bu çarpışmalar sırasında, Sasa Bey öldürüldü (1307). Bundan sonra Birgi'yi kendisine merkez seçerek beyliğini ilan eden Mehmed Bey, gaza harekatına devam etti. 1310'da Müslüman İzmir'i, 1328'de Gâvur İzmir'i ele geçirdi. Mehmed Bey, bundan sonra ortaçağ Müslüman-Türk geleneğine uyarak, ülkesinin idaresini, beş oğlu arasında pay etti. Kendisi, hükümdar sıfatı ile Birgi'de oturdu. Ayasluğ'da kurduğu tersane ile güçlü bir donanma meydana getirdi. İzmir valisi tayin ettiği oğlu Umur Bey, bu donanmayla Sakız, Ağrıboz, Bozcaada, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi. (Bkz. Türk Denizciliği)
Aydınoğlu Mehmed Beyin 1334'te bir av sırasında attan düşerek hastalanması ve ölümü üzerine, yerine, kardeşlerinin de ittifakıyla Gazi Umur Bey geçti. Umur Bey, 14 yıllık beyliğinde, devlet merkezi Birgi'de ancak üç gün oturabilmiş, bütün saltanatı savaşlarla geçmiştir. Umur Beyin devri, Aydınoğullarının en parlak devri olmuştur. Saruhanoğlu Süleyman Beyle beraber giriştiği Yunanistan ve Mora seferlerinden, pek çok esir ve ganimetlerle döndü (1335).
Bizans şehri olan Alaşehir (Philadelphia), yarım asra yakın zaman, Türk taarruzlarına karşı koymuştu. Zor durumda kaldıklarında, kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç veriyorlardı. Bu şehri almayı muhakkak arzu eden Umur Bey, 1335 yılında, yaralı olmasına rağmen şehri kuşattı ve kısa sürede fethetti. Bizans İmparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora yardım etti. Nitekim, 1336 yılında Bizans İmparatoru, Umur Beyle bir dostluk antlaşması yaparak, Sakız Adasını Aydınoğullarına bıraktı. Bizans'la olan anlaşmasına sadık kalan Umur Bey de, onlara, gerektiğinde yardımda bulundu.
Gazi Umur Bey, 1338-1339 yıllarında, yanında kardeşi Hızır Bey de olduğu halde, Adalar denizi ve Yunanistan'a seferler düzenledi. Daha sonra Karadeniz'e geçerek, Kili ve Eflak seferlerini gerçekleştirdi (1340). Umur Bey, bu son sefere üç yüz gemi ile çıktı. Güçlü bir donanmaya sahip olduğundan, Girit ve Kıbrıs üzerine olan akınlarını yoğunlaştırdı ve muvaffakiyetleri her tarafa yayıldı.
Özellikle bu seferler sonunda, Latinlerin yakın doğudaki çıkarları tamamen yok olduğundan, Papa, Aydınoğulları üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. Bu defa 1344-45 yıllarında Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden teşekkül etmiş olan Haçlı donanması, ansızın ve büyük bir baskınla sahil İzmir'i aldı. Ancak Haçlılar, yukarı İzmir'i elinde tutan Umur Beyin, şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmağa karar verdiler. Fakat, bazı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa, bu antlaşmayı onaylamadı. Antlaşmayla bir sonuca varamayacağını bilen Umur Bey, Sahil İzmir'ini almak için bütün gücüyle silaha sarıldı ve burayı var kuvvetiyle kuşattı ve bu esnada ön saflarda kahramanca dövüşürken şehid düştü. Manevi güçleri sarsılan Aydınoğulları, İzmir üzerine yapılan bu kurtarma teşebbüsünden sonuç alamadılar.
Gazi Umur Beyin şehid düşmesinden sonra, yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur Beyin yerini dolduracak bir kimse olmadığından, Haçlılara karşı mukavemet gösteremedi ve ağır şartlarla, bir antlaşma imzaladı (1348). Bu antlaşma Aydınoğullarının faaliyetlerini durdurmuş ve beyliğin çökmesine sebep olmuştur.
Hızır Bey, devlet merkezini Selçuk'a nakletti ve kendisinden sonra başa geçen kardeşi İsa Bey de burada saltanat sürdü.
İsa Bey zamanında, Osmanoğulları'nın Anadolu birliğini kurma ve genişleme siyasetine, Aydınoğulları karşı çıkmışlardır. Bu sebeple, 1389'da, Kosova Savaşı'nda Birinci Murad Han'ın şehid olmasından faydalanmak istemişlerdir. Karamanlılar başta olmak üzere, diğer bazı beyliklerle ittifak yapmışlar, Osmanlıların aleyhinde bulunmuşlardır. Fakat, yeni padişah Yıldırım Bayezid, Rumeli işini yoluna koyduktan sonra, ilk iş olarak Anadolu yakasından tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bayezid, Alaşehir'i almış, Aydın taraflarına inmiş, mukavemet görmeksizin Aydıneli'ni almış ve İsa Bey teslim olmuştur. Yıldırım Bayezid de İsa Beyin karşı koymadan ülkesini teslim etmesine mükafat olarak, kendisini İzmir ve civarının müstakil emiri tanımış ve İsa Beyin kızı Hafsa Hatun ile evlenerek, aradaki bağı kuvvetlendirmiştir. Yıldırım Bayezid, bir müddet sonra İsa Beyi İznik'te ikamete mecbur etmiş, böylece Aydınoğulları Beyliğini kesin olarak Osmanlılara bağlamıştır.
Ankara Savaşı'nda (1402), Yıldırım Bayezid'in Timur'a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğulları Beyliği, tekrar canlandı. Ancak, bu sırada İsa Bey ölmüştü. Bu itibarla Aydınoğullarının başına Timur Hanın emriyle, oğlu Musa Bey geçti. Ertesi yıl Musa Beyin vefatı üzerine, yerine İkinci Umur Bey geçti (1403). Fakat, Aydınoğlu İbrahim Bahadır Beyin oğlu ve İzmir Valisi Cüneyd Bey, buna karşı çıkarak, saltanat iddiasında bulundu. İkinci Umur Beyin üzerine yürüyerek Ayasluğ'u zabteden Cüneyd Bey, Umur'un 1405'te ölümüyle de, Aydınoğulları topraklarına tek başına, 1425'e kadar bazı fasılalarla hakim oldu. Cüneyd Bey, yerini sağlamlaştırmak için, Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına (Bkz. Fetret Devri) karışıp, her defasında şehzadelerden birini tutarak, zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcut ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı bildi. Her seferinde, yeni vazifeler almaya muvaffak oldu. İkinci Murad Han zamanında rahat durmayan Cüneyd Bey, sıkışınca Sisam adası karşısındaki İpsili kalesine sığındı. Ancak, Karamanlılardan umduğu yardımı göremeyince, teslim oldu ve öldürüldü. Böylece, Aydınoğulları toprakları, tamamıyla Osmanlıların hakimiyeti altına girdi (1425).
Aydınoğulları, hakimiyetleri altında bulunan Birgi, Tire, Aydın ve Selçuk'u cami, medrese, han ve hamam gibi eserlerle süslemişlerdir. Aydınoğulları mimarisinde, Anadolu Selçuklu sanatının etkisi görülmektedir. Aydınoğulları beyliğinin en önemli eseri, Selçuk'taki İsa Bey Camiidir. Mimar Ali bin Dımışki'nin inşa ettiği cami, Şam'daki Ümeyye Camiinin temel özelliklerini taşıdığı gibi, yenilikler de bulunmaktadır. Diğer önemli eserler, Birgi'de Aydınoğlu Mehmed Bey Camii (Ulu Cami) ve türbesi, Karahasan Camii, Sultanşah türbesidir.
Aydınoğulları, kültür bakımından da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Tezkiretü'l-Evliya, Araisü'l-Mecalis adlı Peygamberler tarihi, Süheyl ü Nevbahar ile Hüsrev ü Şirin tercümesi gibi pek çok dil yadigârı, ilme değer veren Aydınoğulları sayesinde yazılmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar gelmiştir.
Aydınoğulları, Latinlerle yaptıkları ticaret dolayısıyla yabancı sikke kullandıkları gibi, İslami sikkeleri de vardır. Bundan başka, Birinci Umur Beyin bakır sikkeleri ile İsa ve oğlu Musa beylerin ve Cüneyd Beyin gümüş sikkeleri bulunmaktadır. Aydınoğulları beyliğinin devlet teşkilatı, diğer Anadolu beyliklerine benzemektedir.
On dördüncü asır başında Aydın ve çevresinde kurulan Türk beyliği.
Germiyan ordusu subaşısı Aydınoğlu Mübarizüddin Mehmed Bey kurmuştur. Germiyanoğlu Birinci Yakub Bey tarafından, Aydın ve çevresini fethetmekle görevlendirilen Mehmed Bey, öncelikle Sasa Beyin elindeki Tire, Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi'yi ele geçirdi. Bu çarpışmalar sırasında, Sasa Bey öldürüldü (1307). Bundan sonra Birgi'yi kendisine merkez seçerek beyliğini ilan eden Mehmed Bey, gaza harekatına devam etti. 1310'da Müslüman İzmir'i, 1328'de Gâvur İzmir'i ele geçirdi. Mehmed Bey, bundan sonra ortaçağ Müslüman-Türk geleneğine uyarak, ülkesinin idaresini, beş oğlu arasında pay etti. Kendisi, hükümdar sıfatı ile Birgi'de oturdu. Ayasluğ'da kurduğu tersane ile güçlü bir donanma meydana getirdi. İzmir valisi tayin ettiği oğlu Umur Bey, bu donanmayla Sakız, Ağrıboz, Bozcaada, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi. (Bkz. Türk Denizciliği)
Aydınoğlu Mehmed Beyin 1334'te bir av sırasında attan düşerek hastalanması ve ölümü üzerine, yerine, kardeşlerinin de ittifakıyla Gazi Umur Bey geçti. Umur Bey, 14 yıllık beyliğinde, devlet merkezi Birgi'de ancak üç gün oturabilmiş, bütün saltanatı savaşlarla geçmiştir. Umur Beyin devri, Aydınoğullarının en parlak devri olmuştur. Saruhanoğlu Süleyman Beyle beraber giriştiği Yunanistan ve Mora seferlerinden, pek çok esir ve ganimetlerle döndü (1335).
Bizans şehri olan Alaşehir (Philadelphia), yarım asra yakın zaman, Türk taarruzlarına karşı koymuştu. Zor durumda kaldıklarında, kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç veriyorlardı. Bu şehri almayı muhakkak arzu eden Umur Bey, 1335 yılında, yaralı olmasına rağmen şehri kuşattı ve kısa sürede fethetti. Bizans İmparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora yardım etti. Nitekim, 1336 yılında Bizans İmparatoru, Umur Beyle bir dostluk antlaşması yaparak, Sakız Adasını Aydınoğullarına bıraktı. Bizans'la olan anlaşmasına sadık kalan Umur Bey de, onlara, gerektiğinde yardımda bulundu.
Gazi Umur Bey, 1338-1339 yıllarında, yanında kardeşi Hızır Bey de olduğu halde, Adalar denizi ve Yunanistan'a seferler düzenledi. Daha sonra Karadeniz'e geçerek, Kili ve Eflak seferlerini gerçekleştirdi (1340). Umur Bey, bu son sefere üç yüz gemi ile çıktı. Güçlü bir donanmaya sahip olduğundan, Girit ve Kıbrıs üzerine olan akınlarını yoğunlaştırdı ve muvaffakiyetleri her tarafa yayıldı.
Özellikle bu seferler sonunda, Latinlerin yakın doğudaki çıkarları tamamen yok olduğundan, Papa, Aydınoğulları üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. Bu defa 1344-45 yıllarında Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden teşekkül etmiş olan Haçlı donanması, ansızın ve büyük bir baskınla sahil İzmir'i aldı. Ancak Haçlılar, yukarı İzmir'i elinde tutan Umur Beyin, şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmağa karar verdiler. Fakat, bazı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa, bu antlaşmayı onaylamadı. Antlaşmayla bir sonuca varamayacağını bilen Umur Bey, Sahil İzmir'ini almak için bütün gücüyle silaha sarıldı ve burayı var kuvvetiyle kuşattı ve bu esnada ön saflarda kahramanca dövüşürken şehid düştü. Manevi güçleri sarsılan Aydınoğulları, İzmir üzerine yapılan bu kurtarma teşebbüsünden sonuç alamadılar.
Gazi Umur Beyin şehid düşmesinden sonra, yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur Beyin yerini dolduracak bir kimse olmadığından, Haçlılara karşı mukavemet gösteremedi ve ağır şartlarla, bir antlaşma imzaladı (1348). Bu antlaşma Aydınoğullarının faaliyetlerini durdurmuş ve beyliğin çökmesine sebep olmuştur.
Hızır Bey, devlet merkezini Selçuk'a nakletti ve kendisinden sonra başa geçen kardeşi İsa Bey de burada saltanat sürdü.
İsa Bey zamanında, Osmanoğulları'nın Anadolu birliğini kurma ve genişleme siyasetine, Aydınoğulları karşı çıkmışlardır. Bu sebeple, 1389'da, Kosova Savaşı'nda Birinci Murad Han'ın şehid olmasından faydalanmak istemişlerdir. Karamanlılar başta olmak üzere, diğer bazı beyliklerle ittifak yapmışlar, Osmanlıların aleyhinde bulunmuşlardır. Fakat, yeni padişah Yıldırım Bayezid, Rumeli işini yoluna koyduktan sonra, ilk iş olarak Anadolu yakasından tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bayezid, Alaşehir'i almış, Aydın taraflarına inmiş, mukavemet görmeksizin Aydıneli'ni almış ve İsa Bey teslim olmuştur. Yıldırım Bayezid de İsa Beyin karşı koymadan ülkesini teslim etmesine mükafat olarak, kendisini İzmir ve civarının müstakil emiri tanımış ve İsa Beyin kızı Hafsa Hatun ile evlenerek, aradaki bağı kuvvetlendirmiştir. Yıldırım Bayezid, bir müddet sonra İsa Beyi İznik'te ikamete mecbur etmiş, böylece Aydınoğulları Beyliğini kesin olarak Osmanlılara bağlamıştır.
Ankara Savaşı'nda (1402), Yıldırım Bayezid'in Timur'a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğulları Beyliği, tekrar canlandı. Ancak, bu sırada İsa Bey ölmüştü. Bu itibarla Aydınoğullarının başına Timur Hanın emriyle, oğlu Musa Bey geçti. Ertesi yıl Musa Beyin vefatı üzerine, yerine İkinci Umur Bey geçti (1403). Fakat, Aydınoğlu İbrahim Bahadır Beyin oğlu ve İzmir Valisi Cüneyd Bey, buna karşı çıkarak, saltanat iddiasında bulundu. İkinci Umur Beyin üzerine yürüyerek Ayasluğ'u zabteden Cüneyd Bey, Umur'un 1405'te ölümüyle de, Aydınoğulları topraklarına tek başına, 1425'e kadar bazı fasılalarla hakim oldu. Cüneyd Bey, yerini sağlamlaştırmak için, Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına (Bkz. Fetret Devri) karışıp, her defasında şehzadelerden birini tutarak, zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcut ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı bildi. Her seferinde, yeni vazifeler almaya muvaffak oldu. İkinci Murad Han zamanında rahat durmayan Cüneyd Bey, sıkışınca Sisam adası karşısındaki İpsili kalesine sığındı. Ancak, Karamanlılardan umduğu yardımı göremeyince, teslim oldu ve öldürüldü. Böylece, Aydınoğulları toprakları, tamamıyla Osmanlıların hakimiyeti altına girdi (1425).
Aydınoğulları, hakimiyetleri altında bulunan Birgi, Tire, Aydın ve Selçuk'u cami, medrese, han ve hamam gibi eserlerle süslemişlerdir. Aydınoğulları mimarisinde, Anadolu Selçuklu sanatının etkisi görülmektedir. Aydınoğulları beyliğinin en önemli eseri, Selçuk'taki İsa Bey Camiidir. Mimar Ali bin Dımışki'nin inşa ettiği cami, Şam'daki Ümeyye Camiinin temel özelliklerini taşıdığı gibi, yenilikler de bulunmaktadır. Diğer önemli eserler, Birgi'de Aydınoğlu Mehmed Bey Camii (Ulu Cami) ve türbesi, Karahasan Camii, Sultanşah türbesidir.
Aydınoğulları, kültür bakımından da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Tezkiretü'l-Evliya, Araisü'l-Mecalis adlı Peygamberler tarihi, Süheyl ü Nevbahar ile Hüsrev ü Şirin tercümesi gibi pek çok dil yadigârı, ilme değer veren Aydınoğulları sayesinde yazılmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar gelmiştir.
Aydınoğulları, Latinlerle yaptıkları ticaret dolayısıyla yabancı sikke kullandıkları gibi, İslami sikkeleri de vardır. Bundan başka, Birinci Umur Beyin bakır sikkeleri ile İsa ve oğlu Musa beylerin ve Cüneyd Beyin gümüş sikkeleri bulunmaktadır. Aydınoğulları beyliğinin devlet teşkilatı, diğer Anadolu beyliklerine benzemektedir.
14. asırdan 16. asrın ilk yarılarına kadar Anadolu tarihinde mühim rol oynayan, Oğuzlar'ın Bozok koluna bağlı, bir Türkmen hânedânı. Anadolu'ya, Hasan Dulkadir adlı bir beyin idaresinde gelen ve Dulkadirli Beyliğinin çekirdeğini meydana getiren bu ilk grubun, Maraş ve Elbistan arasındaki yaylalık bölgeye yerleştikleri ve daha sonra geniş bir alana yayıldıkları anlaşılmaktadır.
Beyliğin kurucusu Zeyneddin Karaca Bey, Eretna Bey'in elinden Elbistan'ı aldıktan sonra Memlûk Sultanı Melik Nâsır Muhammed'den naiplik menşurunu almaya muvaffak oldu. Karaca Bey, zaman zaman Memlûk sultanlarına itaat etti ise de, bazen onlara cephe alarak Halep şehrini tehdit etti. Bu arada Çukurova'daki Sis Ermenilerine, ağır darbeler indirdi. 1346'da Gabon Kalesini ele geçirdi. Bu başarılarına güvenen Karaca Bey, Melik üz-Zâhir unvanıyla, 1348 yılında, hükümdarlığını ilan etti. Ancak, Memlûk Devleti'ne isyan eden Halep Valisi Bayboğa'yı, Sultan'a teslim etmemesi üzerine, yakalanarak, 1353'te Kahire'de, 83 yaşlarındayken öldürüldü. Orhan Gâzi ile çağdaştır.
Karaca Bey'den sonra oğlu Halil Bey, Memlûklar tarafından Elbistan valiliğine tayin edildi. Halil Bey, derhal hudutlarını genişletmeye girişti ve Maraş, Malatya, Harput ve Amik taraflarını ele geçirdi. Memlûk Sultanı Berkuk, devamlı üzerine akın yapan Halil Beyi ortadan kaldırabilmek için faaliyete geçti. Nihayet, 1386 yılında Halil Bey, bir suikast sonucu öldürüldü. Halil Bey, fevkalâde cesur ve kahraman bir beydi. Son derece cömert olması sebebiyle, halk tarafından çok sevilir ve sayılırdı. Onun ölümü ile, yerine küçük kardeşi Süli Bey geçti.
Süli Bey, Memlûklara karşı, başarılı akınlarda bulundu. Sultan Berkuk, onun emîrliğini tasdik etmek zorunda kaldı. Fakat 1394'te, Güney Doğu Anadolu'ya gelen Timur Han'ı, Suriye'nin fethine teşvik etti. Bunun üzerine Sultan Berkuk, onu yok etmeye karar verdi. Bu sebeple Memlûk kuvvetleri, 1396 Martında, Süli'yi ağır bir bozguna uğrattılar. Bununla da yetinmeyen Berkuk, bir suikast ile onu da öldürttü. Süli Beyin ölümü ile, Halil Beyin oğlu Nâsıreddin Mehmed Bey, beyliğin başına geçti.
Mehmed Bey, Memlûk Devletiyle dost geçindi. Bu sırada Timur Han, Elbistan ve Malatya'yı almıştı. Timur'a tâzimlerini arz eden Mehmed Bey, daha sonra Osmanlı tahtına geçen Sultan Çelebi Mehmed'le de dost geçindi. Buna mukabil Ramazanoğulları ile Karamanoğulları'na karşı devamlı savaştı. Memlûklar, bu hizmetine karşılık, ona, Kayseri şehrini bıraktılar. Mehmed Bey, 1443'te, 77 yaşında ölünceye kadar, 45 yıl saltanat sürdü.
Mehmed Beyden sonra başa geçen oğlu Süleyman Bey, Osmanlılar ve Memlûklara kız vermek suretiyle akrabalık kurdu ve bu devletlerle olan dostluğunu sürdürerek, beyliğinin varlığını korudu. 1454'te öldürüldü. Daha sonra beyliğin başına geçen Melik Arslan, kendisine karşı olan kardeşi Şah Budak'ın gönderdiği bir fedâi tarafından öldürüldü. Memlûk Sultanı Kayıtbay'ın, Şah Budak'ı Dulkadirli Beyi tayin etmesi, Osmanlılarla aralarının bozulmasına sebeb oldu. Çünkü Fatih Sultan Mehmed Han, Süleyman Beyin oğlu Şahsuvar'ı bu mevkie getirmişti. Şah Budak, Mısır'a kaçtı. Osmanlıların himayesindeki Şahsuvar Bey ise, Memlûklara ve Ramazanoğullarına karşı birçok başarılar kazandı ise de, Zamantı Kalesindeyken, Memlûk kuvvetleri tarafından esir alınarak Kahire'ye götürüldü ve orada öldürüldü (1472).
Memlûk Sultanı, Dulkadirli Beyliğine yeniden Şah Budak'ı gönderdi. Ancak, bu defa da Osmanlıların desteğini sağlayan Alâüddevle Bozkurt Bey tarafından, beylikten uzaklaştırıldı. Şah Budak, 1492 yılında öldü. Alâüddevle, Osmanlılarla dost geçindi. Akkoyunlular'ın elinden Diyarbakır'ı aldı. Şah İsmail ile mücadeleye girişti ise de, 1507 yılında ağır bir yenilgiye uğradı. Daha sonra, Osmanlılara karşı da cephe aldı. Dulkadirliler üzerine gönderilen Hadım Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Turna Dağı Savaşında onu yenerek ele geçirdi ve dört oğluyla beraber öldürüldü. Alâüddevle'nin yerine Şahsüvaroğlu Ali Bey tayin edildi. Ali Bey, Yavuz Sultan Selim'in yanında Mısır Harbine katıldı ve gösterdiği üstün gayretler üzerine, padişah tarafından taltif edildi. Kanunî döneminde, Şam Valisi Canberdi Gazâlî İsyanında, Osmanlılara önemli hizmetlerde bulundu. Onun ölümü ile, Dulkadirli toprakları tamamen Osmanlı Devletine katılarak bir beylerbeylik hâline getirildi.
Dulkadiroğullarının siyasî durumları gözden geçirildiğinde, Osmanlı ve Memlûk devletleri arasında bir tampon devlet durumunda oldukları göze çarpar. Bu itibarla kâh bu, kâh da öteki tarafa tâbi olmuşlardır. 1399 yılına kadar, 62 yıl Memlûklara tâbi iken, bu tarihten itibaren Osmanlılara tâbi olmuşlardır. Arada bir Mısır nüfuzuna geçmekle birlikte, Osmanlı tâbiiyetinden çıkmamışlardır. Hattâ Osmanoğulları ile içli-dışlı akraba olmuşlar ve padişahların ana tarafından hanedanlarını teşkil etmişlerdir. Son yedi yıl ise, Osmanlı valisi durumunda geçmiştir. Dulkadiroğullarının en geniş zamanlarında şimdiki Maraş, Kayseri, Elazığ, Antep, Malatya ve Adıyaman vilayetlerine yayıldıkları görülmektedir.
Dulkadiroğullarından Alâüddevle Bozkurt Bey, Maraş'ta Bektûtiye Camii ve medresesiyle Kadirli, Bahçe, Antakya, Antep, Bozok, Andırın, Kırşehir ve Elbistan'da cami, medrese, imâret, türbe ve zâviye gibi eserler yaptırmıştır. Bundan başka Dulkadiroğullarından Nâsıreddin Mehmed Beye ait Kayseri'de Hatuniye Medresesi, Şahsuvaroğlu Ali Beyin Hacı Bektaş nâhiyesinde Balım Sultan Türbesi, Ali Beyin oğlu Şahruh'un Sivas-Kayseri yolu üzerindeki türbesi bilinen eserlerdendir.
On üçüncü asrın sonlarına doğru, Beyşehir ve Seydişehir civarında kurulmuş bir Türk beyliği.
Beyliğin kurucusu Seyfeddin Süleyman Bey, Anadolu Selçukluları'nın uç beyi idi. Selçuklu sultanı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev, 1283 senesinde İlhanlı hükümdarı tarafından öldürülünce, yerine amcasının oğlu İkinci Gıyâseddin Mesud geçti. Gıyâseddin Mesud, Konya'daki Eşrefoğlu ve Karamanoğlu kuvvetlerinin Gıyâseddin Keyhüsrev taraftarı olması sebebiyle Konya'yı bırakarak, Kayseri'yi devlet merkezi yaptı. Gıyâseddin Keyhüsrev'in annesi, devletin, iki torunu ile Mesud arasında paylaştırılmasını isteyerek, Eşrefoğullarını ve Karamanoğulları'nı Konya'ya çağırdı. Eşrefoğlu Süleyman Beye, saltanat naipliği verildi. Bu şehzadeler, 1285 senesinde tahta çıkarıldı. Yedi ay gibi kısa bir süre sonra Gıyâseddin Mesud ve vezir Sâhib Ata'nın gayretleriyle, şehzadeler bertaraf edildi. Bunların tahttan indirilmesi üzerine, Eşrefoğlu Süleyman Bey, kendi merkezine çekildi ve Sultan Mesud'a karşı cephe aldı.
1286 senesinde, Eşrefoğullarının merkezi, Germiyanoğulları tarafından yağmalandı. 1288 senesi başlarında Eşrefoğlu Süleyman Bey, Ilgın'a akın yaptı. Aynı sene Sultan Mesud ile barışarak, itaatini arz etti. Beyliğin merkezini Beyşehir'e nakletti ve şehrin etrafını surlarla çevirdi. Eşrefoğlu Süleyman Bey, 1302 senesi Ağustos ayının yirmi yedisinde, Beyşehir'de vefat etti. Yerine, büyük oğlu Mehmed Bey geçti.
Mehmed Bey, beyliğinin topraklarını kuzeye doğru genişletmeye muvaffak oldu. Akşehir ve Bolvadin'i ele geçirdi. 1314 senesinde, Anadolu beylerinin itaatlerini sağlamak ve âsilerini cezalandırmak için, sefer düzenleyen İlhanlı Devletinin Beylerbeyi Emîr Çoban'a itaat eden beyler arasında, Mehmed Bey de vardı. Mehmed Beyin, 1320 senesinden sonra öldüğü, Bolvadin'de yaptırdığı caminin kitabesinden anlaşılmaktadır.
Mehmed Beyin yerine, oğlu İkinci Süleyman Bey geçti. Süleyman Bey zamanında, uclarda bağımsızlıklarını muhafaza etmeye çalışan beylere karşı, İlhanlı Devletinin Anadolu valisi Demirtaş, harekete geçti. Demirtaş, 1326 yılında Beyşehir'e yürüyerek şehri ele geçirdi. Süleyman Beyi işkenceyle öldürerek, göle attırdı. Böylece Eşrefoğulları Beyliği sona erdi.
Seyfeddin Süleyman Bey, 1297 senesinde Beyşehir'de, nefis Türk mimarî eserlerinden olan bir cami yaptırdı. Bu caminin mihrâbı çok güzel olup, Selçuklu mimarîsinin devamıdır. Türbesi bu caminin yanındadır. Mehmed Bey de Bolvadin'de güzel bir cami yaptırmıştır.
Mübârizüddin Mehmed Bey adına, Şemsüddin Mehmed Tüsterî tarafından Arapça Fusûl-ül-Eşrefiyye isimli bir eser yazılmıştır. Eserin yazması, Ayasofya kütüphanesi, 2445 numarada kayıtlıdır.