Amel Defteri, Hesap Kitabı
Her insan aslında bir yazar gibi hayatı ile kendi kitabını yazıyor. Bu olgu, İslam’da bir iman esasıdır. İnkâr etsek küfre gireriz. Zira yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de bu iş için görevlendirdiği meleklerinin adını belirttiği gibi bu kitapları mahşer günü hesap için ilgili kişilere dağıtacağını da pek çok ayetle ifade etmektedir:
‘Hâlbuki üzerinizde gözetleyici melekler var, şerefli yazıcı melekler. Her ne yaparsanız kaydederler (El-İnfitar suresi, 10-12).’
‘Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin (İsra suresi, 14).’
Aslında yüce Allah’ın (c.c.) amel defteri dediği şey, biz bu çağın insanlarınca film kasetleri, disketleri olarak düşünülebilir. Çünkü Yasin suresinde kıyamet günü hesap meydanında insanların azalarının konuşacağı belirtilmektedir. Bu durum apaçık bir şekilde dünya hayatında insanların görüntülerinin alınıp orada bunun seyrettirilmesine işaret etmektedir:
‘Bugün onların ağızlarını mühürleriz de neler yaptıklarını elleri bize söyler ve ayakları şahitlik yapar (Yasin suresi, 65).’
Demek ki ortada görüntü varsa bu görüntülerden adeta bir film yapılmış.
Kiramen Kâtibin Melekleri sağımızda ve solumuzda yer alırlar. Sağdaki iyi amelleri, soldaki de kötülerini yazar. Amir pozisyonda olan sağdakidir. Konu hadis-i şeriflerde böyle geçer. Bunu çağımızın diline çevirirsek, bu meleklerin ellerinde ilahi kameraların bulunduğunu, sağ taraftaki meleğin güzel işlerimizin görüntülerini, soldakinin de kötülüklere dikkat kesilip bunları kaydettiğini düşünebiliriz. Yüce Allah (c.c.) kudretiyle işte bu görüntüleri toparlayıp kıyamet günü insanlara sunulacak birer film haline getirmektedir. Bu görüntüleri toparlayıp film haline getirme doğrudan Allah’tan aldığı emre ve ilhama göre hareket eden ve amir pozisyonundaki sağdaki meleğin işi olacaktır herhalde.
Bu filmde kişinin hayatı baştan sona kadar konu olarak alınmıştır. Cennete giden kişi bu film sayesinde adım adım bu mükâfatı nasıl kazandığını görecektir. Cehennemlik olan da adım adım oraya nasıl yuvarlandığını anlayacaktır:
‘Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden dolayı korkuya kapılmış görürsün. Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş, derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez (Kehf suresi, 49).’
Bazı insanlar cennet hayatını ilkel kabilelerin yaşadığı doğal ortam olarak düşünürler, hayal ederler: Ağaçlar, yeşillikler, akarsular… vardır, ama bu yüzyıldaki insanların sahip olduğu imkanlar orada yoktur: telefon, televizyon, uçak vs.
Bu teknolojik ürünler yüce Allah’ın (c.c.) dünyadaki yasalarının maddeye uygulanması ile elde edilmiştir. Her ne kadar bunları insanlar icat etse de hepsini yaratan yüce Allah’tır. Hepsi de birer ayet olarak imani konulara hizmet etmektedir. Birer öte anlama (dini manaya) sahiptirler. Asıl bunun için yaratılmışlardır. Hayatı kolaylaştırmaları ikinci işlevleridir. Bir mümin konuya bu bakış açısıyla bakmalıdır. Yoksa, Allah göstermesin, materyalist olabilir.
Çoğu teknolojik ürün, müminlere cennet hayatını düşündürmek, oradaki nimetlere dikkati çekmek üzere yüce Allah tarafından yaratılmışlardır.
Yüce Allah (c.c.) cennet hayatının dayandığı yasalara uygun olarak çeşitli teknolojik nimetleri hazır olarak cennette müminlere yaratıp sunacaktır. Bunlar dünya hayatındaki teknolojik ürünler gibi cennet hayatında da kolaylıklar sağlayacaktır. Ayrıca Allah’a şükür vesilesi olacaklardır. Bunları yüce Allah meleklerine ilham ettirip tasarlatıp meydana getirecektir. Çok mükemmel oldukları için hiçbir zaman eskimeyip bozulmayacaklardır. Modaları da geçmeyecektir.
Bakın şu aşağıdaki ayetlerde inanan insanlardan birisi, cennette sohbet sırasında arkadaşına dünyada iken tanıdığı birisinden bahsediyor. O kişi inançsız birisidir. Durumunu merak edip sohbet arasında araştırıyorlar ve onu cehennemin ortasında görüyorlar. Onunla iletişime geçiyorlar. Daha doğrusu cennetlik kişi ona hitaben bir şeyler söylüyor. Şimdi bu bir anda olan olayı gerçekleştiren şey nedir? Bir canlı yayın şebekesi mi, görüntülü telefon mu, internet bağlantısı mı? Yani ortada bunu gerçekleştiren bir teknolojik nimet var. Bundan bahsedilmese de ayetin ifadelerinden, sözün gelişinden bu anlaşılıyor. Bu kişilerin sohbeti bırakarak cehenneme gitmeleri ve o kişinin halini orada müşahede etmeleri imkânsız gibi. Kaldı ki bu arada cehenneme gidip gelseler bile bu da ancak bir teknolojik ürünle mümkün olabilecektir:
‘Derken birbirine dönüp konuşurlar. İçlerinden biri yanındakine der ki: Gerçekten benim dünya hayatında bir arkadaşım vardı. Bana şöyle derdi: Sen gerçekten inananlardan mısın? Öldüğümüz ve toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalandırılacak mıyız? Yanındakine siz onu tanır mısınız diye sorar. Derken bakınırlar onu tam cehennemin ortasında görürler. Ona şöyle der: Allah’a yemin ederim ki, doğrusu sen beni az kalsın helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı ben de cehennemde tutulanlardan olacaktım. Nasılmış bak! Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız? (Saffat suresi, 50-59)’
Bu açıdan ilahi kamera, film dedik, bazılarının aklına bu filmleri gösterecek alet ne olacak diye bir soru da gelebilir. Yani bu filmler kendi kendilerine bu işlevi de gerçekleştiriyor dersek bu cevap bu çağdaki insanların akıllarını baştan alan, imkansız olarak görebilecekleri bir anlam mı taşıyacaktır?.. Günlük hayatta artık o kadar çok yeniliklere şahit oluyoruz ki, bir cep telefonu ilk çıktığında nasıldı, şimdi nasıl? Ne fonksiyonlar yüklendi. Yüce Allah (c.c.) sonsuz ilmi ve kudretiyle amel defteri olan bu film disketlerine ne çeşit fonksiyonlar yerleştirecektir kim bilir?.. Dileyen bu emel defterlerini roman formatında da okuyabilecek, dileyen film gibi izleyebilecek… Bu Allah’a zor bir şey mi?..
Cennet hayatı bir zevk ve eğlence hayatıdır. Bu dünya hayatında bunların bazı nüveleri vardır. İnsanların büyük kısmına tatillerde zevk ve eğlence adına neler yaptıklarını sorsanız onlar genellikle gezme tozma gibi etkinliklerin yanında roman okuduklarını, sinemaya gittiklerini, evde film izlediklerini de söyleyeceklerdir. Bu roman ve film olgusu aynı kapıya çıkarlar. Aslında bunlar insan ruhunda tatmin arayan merak duygusunu doyururlar. İnsanlar roman ve filmin dünyasına girerek yalancı bir âlemde başkalarını tanırlar, evrenlerini biraz geliştirerek psikolojik olarak rahatlarlar. Bu onlara çok iyi gelir. Hâlbuki bu roman ve filmler sanatçıların hayal ürünüdürler ve kurgu özelliği taşırlar. Gerçeklikleri yoktur. Cennette ise bu olgunun gerçekliği bu amel defterleri ile karşılanacaktır. Amel defterleri gerçek hayattan geldikleri gibi yüce Allah’ın kusursuz sanatçılığının damgasını da taşırlar. Cennet hayatında roman ve filmlerin yerini amel defterleri tutacak, insanlar sonsuz bir merak duygusuyla bunları okuyacak veya seyredeceklerdir. Hiçbir zaman da bıkmayacaklardır. Allahu a’lem bu sırada insanlara bambaşka manevi feyizler ve lezzetler de ihsan edilecektir.
Bir sanatçının romanın okunduğu veya filminin izlendiği sanatçıya başka açıdan bir doyum verir. Aynı bunun gibi cennetteki her insan amel defteri dolayısıyla böyle bir manevi doyuma mazhar olur. Haz alır.
İnsan eline bir çiçeği alıp şöyle bir incelediğinde ne kadar hayran oluyor. Renkleri ve şekilleri ne kadar yerli yerinde bulunuyor. Simetri insanın aklını başından alıyor adeta. Bunun gibi amel defterleri de o kudreti ve sanatçılığı yüce Allah’ın bir harika nimeti olarak bizlere sunulacaktır. Bize düşen görev böyle bir eser için iyi bir hayat yaşamamız; utanacağımız, yüzümüzün kızaracağı günahlardan uzak durmamızdır. Salih amellere koşmamız, bunun için birbirimizle yarışmamızdır. Kıyamet günü sonsuz ömrümüzde sonsuz kez eşe dosta övünçle göstereceğimiz bir esere malik olmak için dosdoğru olmamızdır. Sırat-ı müstakimden kıl payı ayrılmamızdır.
Düşünün, kıyamet günü dirildik, cennette ömrümüzü sürdürüyoruz. Aradan yüz kentilyon yıl geçti. Bu, biz dünyadaki insanlar için çok uzun bir zaman dilimi, ama ahretin sonsuz ömründe deryada bir damla bile değildir. Çünkü ahrette ebedi bir hayat vardır. Bir ara buradaki yaşama vesile olan dünya hayatımızı hatırlıyoruz. Oradaki hayatımız da yetmiş yıl olsun. Melekler ilahi kameralarla hayatımızı çekmişler ama yüce Allah (c.c.) geniş affı ve günahları örtücülüğü ile hayatımızdan istenmeyen ve lüzumsuz kareleri aradan çıkarmış. Dünya yaşamımızı biz bu çağın insanlarının çok meraklı olduğu bir sinema filmi haline getirmiş. Bunu önce bizlere hesap meydanında sağ tarafımızdan sunmuş. Bu hayatımızdan kesintilerden oluşan film seyredilecek kıvamda ve uzunlukta olduğu gibi ayrıca onda cennet mükâfatını kazandıran amelleri vurgulayan bir düzenleme de yapılmış. Her ne kadar hayatı biz yaşasak da yüce Allah (c.c.), bu filme öyle bir şekil vermiş ki dünyadaki hiçbir film bu kadar güzel olmamıştır diye düşünmekteyiz. Yüz kentilyon yıl boyunca seyrettiğimiz halde bu filmden bıkmadık, bu filme doyamadık. Cennette eşimize ve dostumuza da bu filmi seyrettiriyoruz. Onların da yüz kentilyon yıldır on binlerce kez izledikleri halde yine bu filmi izlemek heyecanlarından bir şey eksiltmiyor. Çünkü cennette herkes birbirini çok yakından tanımak istiyor. Bu filmlerin en başlıca işlevi budur. Ayrıca cennetteki mükâfatlar ebedi olduğundan kimin hangi ameliyle hangi mükâfatlara nasıl ve niçin kavuştuğu büyük bir merak konusudur. Biliyorsunuz merak şehvet kadar derin ve zevkli bir olgudur. Hiçbir zaman da bu tür konularda tam anlamıyla tatmin olmaz. Ebedidir. Filmlerin nefes kesen bir halde seyredilmesini de bunlar sağlıyor.
Film başlıyor. Cennet ahalisi toplanmışlar. Merakla seyrediyorlar. Filmin başkahramanı sağlam bir itikatla bir salih amele yönelmek istiyor. Bu arada cinni şeytanlar görülüyor. Dünyada iken görülmezlerdi ama bu filmde apaçık olarak meydandalar. Melekler ilahi kameralarla onları da görüntülemişler. Ona vesvese veriyorlar. Başkahraman nefsiyle zor anlar yaşıyor. Bu handikapları aşıp salih ameli işlemeye muvaffak oluyor. Sonra bir başka salih amele yöneliyor. Öyle ki film baştan sona böyle salih amellerle örülüyor. Bazen nefsine ve şeytana yenildiği anlar oluyor, ama kendisini toparlaması uzun zaman almıyor. Buraları da yüce Allah’ın (c.c.) geniş affıyla ve günahları kapatmasıyla dikkati çekiyor. Kişiyi rencide edecek, bozacak günahlara filmde yer verilmiyor. Hayatı Allah’ın rızasına uygun olarak devam edip son buluyor. Öyle ki film seyredilip bittiğinde başkahraman heyecandan şöyle diyebiliyor:
‘İşte o vakit amel defteri sağ eline verilmiş olan kimse der ki: Gelin kitabımı okuyun. Çünkü ben hesabıma ulaşacağımı (hesaba çekileceğimi) biliyordum! Artık o hoşnut bir hayatta, yüksek bir cennettedir (El-Hakka suresi, 19-22).’
Bu arada salih amel ile ne kastedildiğini biraz izah etmek gerekmektedir. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bir mektubunda bu soruyu kendi kendine sorduğunu ve önce bu konuda büyük bir karamsarlık yaşadığını anlatmaktadır. Kuran-ı Kerim’de iman ve salih amelle cennete girileceği pek çok ayetle belirtildiğine göre, yüce Allah (c.c.) bizden bütün salih amelleri yapmamızı mı bekliyor diye düşünmüş. Bunu bir insanın yapamayacağını düşünerek biraz üzülmüş. Sonra kalbe gelen bir ilhamla yüce Allah’ın (c.c.) salih amelle öncelikli olarak İslam’ın beş şartını kastettiğini anlayıp rahatlamış ve bu konuda ümitli olmuş. Bir insan haramlardan uzak durup İslam’ın beş şartına hayatında öncelik verirse Allah’ın izni ile cehennem ateşinden kurtulup cenneti kazanır demektedir.
Cennettekilerin göbeklerini hoplata hoplata gülecekleri filmler de olacak elbette. Bunlar cehenneme düşen kâfirlerin ve münafıkların filmleridir. Onlar dünyada iken müminlerle alay ediyor ve onları küçük görüyorlardı (bk. Enbiya suresi, 41; Hud suresi,38; Tevbe suresi, 127 vb.). Burada ise filmleri ile cennetteki müminlerin maskarası olmuş durumdadırlar. Hayat hikâyeleri şeytanların vesveseleri ile nefisleri ile hareket ettikleri sahnelerden oluşmaktalar. Birer kelime ile ifade edilecek olursa, ‘bayağı’ ve ‘iğrenç’ karelerle film akıp gitmektedir. Adeta bunlar dünyaya günah işlemek için gelmişlerdir. Ahret gününe inanmadıkları ve böyle bir ilahi kameradan ve filmden haberleri olmadığı için her günahı fütursuzca işlemektedirler, cehennemi kazanmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İkaz için gelen hadiselerin ve kişilerin dilini anlamak istememektedirler. Öyle ki bunların adeta hiçbir salih ameli yok gibidir. Olanı da gösteriş için yaptıklarından ahrette bir işe yaramamaktadır (bk.Kehf suresi, 103-106).
Kâfirlerin ve münafıkların filmlerinin bazı sahneleri biraz da gerilimli olabilecektir: Bunların ikisi biraraya geldiği zaman yapacakları iş bellidir. Zayıf insanların namuslarına, mal mülklerine, makamlarına, şereflerine komplo kurarlar, çeşitli tuzaklarla bu değerlerine zarar vermeye çalışırlar (bk. Rad suresi, 41, 42). Dünyadaki başlıca işleri fesat çıkarmaktır (bk. Enfal suresi, 73). Dünyanın rahatı bunlara battığından ortalığı velveleye verirler. Bunlar film karelerinde gösterilince cennette bunu izleyen müminler kaygıyla büyük bir üzüntüye düşerler, ama filmin sonunda bunlar cehennemle müjdelendikleri için gerilim düşüp müminler rahatlarlar.
Nefis imanla tezyin olmadığı sürece hiçbir iyiliği Allah (c.c.) rızası için yapamaz. Bir çıkar için işler. Elbette bu da iyi bir şeydir. Bunun da bir mükâfatı vardır. Ancak bunun karşılığı sadece dünyada iken verilir. Ahrette yoktur. Bu bir sünnetullahtır. Filmde bunlar da görülür. Yüce Allah’ın kimseye zerre kadar haksızlık yapmadığı, her iyiliği ödüllendirdiği anlaşılır.
Bu filmler izlenirken bir şey çok dikkati çekecektir: Kâfirler ve münafıklar varoluşlarını hiç sorgulamayacaklardır. Hayvanlar ve bitkiler gibi nefislerinin istikametinde hareket edeceklerdir. Zaafları her olayda kendisini aynıyla gösterecektir. Öyle ki başı seyredildiğinde sonu tahmin edilen filmlerdeki gibi bir rol takınacaklardır. Yüce Allah (c.c.), bunlar için nefislerinin bu zaaflarını yenmeleri ve hidayete gelmeleri için öyle olaylar yaratacak, öyle kimseleri tebliğ ve nasihat için yanlarına gönderecek ki yine de bunlar onlara bir fayda sağlamayacaktır. Bunların ilahi azaba müstahak oluşlarına her gönül razı olacaktır. Yüce Allah’ı bu konuda kimse suçlayamayacaktır. O’nu herkes ululayacaktır. Eksiklikten ve kusurdan tenzih edecektir. Müminler ise bu filmlerde daima nefislerini sorguya çekeceklerdir. Tövbe ve istiğfar dillerinden düşmemektedir. Her hadise, her kişi adeta onlarca bir uyarıcı olarak algılanacaktır. Daima kendilerine çeki düzen vereceklerdir. Nefislerinin kötü huylarını söküp atacaklardır. Kendilerini faziletlerle, güzel ahlaklarla tezyin etmeye çalışacaklardır. Filmlerinde bütün bunlar hayranlıkla seyredilir.
Cennette filmleri en ilgiyle izlenecek olanları kuşkusuz peygamberlerdir. Her peygamberin filmi biraz birbirine benzeyecektir. Çünkü aynı davayla gelmişlerdir. Tevhit davasıyla insanları kardeş yapmak mücadelesi vermişlerdir.
Bu davaya önce toplumda ezilen, sömürülen, fakir tabaka sahip çıkacak, peygamberlerin arkasına onlar en başta takılacaktır.
Zengin, şımarık, toplumsal ayrıcalıklarını korumak isteyenler taştan, tahtadan putların arkasına sığınıp atalarımızın ilahları bunlardı. Biz Allah’a bunlarla birlikte inanırız, diyerek inat edecekler, peygamberlerine ve inananlarına türlü eziyet ve işkence yapacaklardır.
Ahir zaman ümmetinin en başlıca putlarının ise ırkçılık, para (kapitalizm) olduğu bu filmlerde müşahede olunacaktır. Çoğu kişinin hidayetine bunların engel olduğu anlaşılacaktır.
Mücadelenin galibi hep inananlar olacak, putperest kavimler bir şekilde Allah’ın gazabıyla yok olacaklardır. Cennette müminler bu sahne üzerine hep birlikte ‘Allahu Ekber!’ diye bağıracaklardır.
Cennette müminler, peygamberlerin bu filmlerini seyrettikçe Allah’ın toplumların idaresindeki sünnetullahını daha yakından tanıma imkânına kavuşmuş olacaklar, Allah’ın her şeyi bir kaderle yaratıp yok ettiğini yakinen anlayacaklardır.
Cennette seyredilen her film, müminlerin Allah’a olan marifetlerini artıracak, yüce Allah’ı daha yakından tanımalarını sağlayacaktır.
Yüce Allah (c.c.), amel defterlerimizi salih amellerle doldursun. Ahrette bizleri utandırmasın. Âmin.
Muhsin İyi
İhlâs, İhlas Nedir
Tasavvufi hayat, bir Müslüman’ın ideali olmalıdır. O, karınca kararınca bu hayatın bir köşesini tutmalıdır. Ona dâhil olmaya çalışmalıdır. Zira tasavvufi hayat, İslam’ın özüdür.
Dinin üç temel ayağı vardır: İlim, amel ve ihlâs.
Tasavvufi hayat ihlâsı karşılamaktadır.
Bir Müslüman ihlâsına göre tasavvufi hayatın bir yerinde bulunur. İsterse bu kişi tasavvufi hayatın zahirdeki gereklerini yerine getirmiyor, hatta bir mürşid-i kâmile intisap etmemiş bile olsa durum böyledir.
İhlâs kalple alakalı bir durumdur. Allah rızası için dini ilimleri öğrenmek ve ibadetleri yapmaktır. İhlâsın zıddı olan kavram riyadır. Riya, hadis-i şerifin ifadesiyle ‘gizli şirk’tir. Gösteriş ve dünya menfaati için dini ilimleri öğrenmek ve amelleri yapmaktır.
İhlâsta kalp Allah’a yaklaşır. O’nunla samimi bir dostluk kurar. Çünkü ihlâsın temeli imandır. Riyada kalp Allah’tan uzaklaşır. Allah’ın düşmanı olur.
Tasavvufi hayatın temeli ihlâs üzerine kurulmuştur. İhlâs dinde altın gibi kıymetlidir. Ele geçtiği taktirde tasavvufi hayat başlar, gelişir.
İhlâs kitaplardan veya okullardan öğrenilmez. İhlâsın kaynağı ihlâslı kişilerdir. İhlâs bir okul veya kitap gibi olan ihlâslı kişilerden öğrenilir. Aslında buna öğrenme demek de yanlıştır. İhlâs, ihlâslı kişilerden bir anda başkalarına geçer. Aşk gibi.
İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) sahabelerin diğer Müslümanlardan üstünlüğünü ihlâslarına bağlamaktadır. Ona göre peygamberimizin (s.a.s) öz amcasının katili Hz. Vahşi (r.a), Veysel Karani’den (k.s) üstündür. Veysel Karani (k.s), peygamberimizin (s.a.s) devrinde yaşadığı ve gıyabında peygamberimizin çok hoş iltifatlarına mazhar bir veli olduğu halde peygamberimizi bir an da olsa görme bahtiyarlığına erememiştir. Oysa Hz. Vahşi (r.a) çok kısa bir süre de olsa peygamberimizi görme saadedine kavuşmuştur. İşte bu kısa an peygamberimizden Hz. Vahşi’ye ihlâsı taşımaya yetmiş, Hz. Vahşi’nin imanını tahkiki düzeye ulaştırmıştır.
Bugün sahabeler ölçüsünde olmasa da yine onlara yakın bir şekilde ihlâsı öğrenmemiz için bazı imkânlar vardır. Bunların en başında gerçek Allah dostlarını bulup onlara bağlanmak gelir.
Gerçek Allah dostları ile peygamber (s.a.s) arasında büyük bir bağ vardır. Silsile bu bağın varlığına bir işaretidir.
Gerçek Allah dostlarının silsileleri sağlamdır. Ta peygambere kadar zincir kesintiye uğramaksızın ulaşır. Zincirin halkaları sadat-ı kiramlardır. Kıymetli velilerdir. Onlar adeta el ele verip yaşayan mürşide değin ihlâs elektriğinin geçmesi için bir altın zincir meydana getirmişlerdir.
Bu zincirin ucuna dokunma demek, yaşayan mürşide bağlanmaktır. Elini tutup günahlara tövbe ve biat etmektir. Ayrıca rabıta ile ondan feyz almaktır.
Feyz, manevi enerji olarak da tarif edilmektedir. Bu, ruha ihlâs kazandırmaktadır.
İhlâs ruhtan ruha geçen bir elektrik gibidir.
‘Ey peygamber, müminleri savaşa teşvik et! Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Şayet içinizde sabırlı yüz kişi olursa inkâr edenlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir. (Enfal suresi, 65)’
Bu iş nasıl oluyor? Yirmi kişi, iki yüz kişinin, yüz kişi bin kişinin yani bir kişi on kişinin gücüne nasıl ulaşabiliyor? Elbette bu ihlâsla oluyor. Yüce Allah (c.c.), ayetin sonunda bunu anlayamayacak bir kavme imada bulunuyor. Elbette bu kavim her şeyi maddi güçlere göre düşünen, zafer yenilgi gibi kavramları maddi güçlere ve imkânlara göre ölçen insanlardan oluşmaktadır.
İhlâs bir mümine diğer insanlardan on kat daha fazla güç vermektedir. O ihlâsıyla on kişinin gücüne ermektedir. Onunla ancak on kişi mücadele ederse onu belki yenebilir. Yoksa ihlâslı kişiyi yenmek o kadar kolay bir şey değildir.
‘Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri pek şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki onların kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır. (Haşr suresi, 14)’
Kâfirler ve münafıklar ihlâstan mahrumdurlar. Bu yüzden aralarındaki bağ pek gevşektir. Her biri nefsiyle yüz yüze olduğundan, enaniyetlerini ilah edindiklerinden bu böyledir. Birbirlerine dünyevi çıkarlarla bağlıdırlar. O yüzden onlar her ne kadar zahirde birlik içinde görünseler de kalpleri böyle değildir. Darmadağınıktır. Ufacık bir çıkar anlaşmazlığı ile aralarındaki bağlar kopar ve birbirlerinin aleyhlerinde olurlar.
Müminler ise birbirlerine yüreklerinden bağlıdırlar. Onların birlikteleri ihlâsa dayanır. Allah rızası için birbirlerine yaslanırlar ve bağlanırlar. Birbirlerini severler. Birbirleri ile adeta kardeş olurlar. Nefis ve şeytanların bu konudaki aleyhte propagandalarına pek kulak asmazlar ve iltifat etmezler. Gönülleri ihlâsla birbirlerine adeta perçinlenmiş gibidirler. Onun için onlardan bir kişi on kişiye bedel bir güce sahiptir. Ayette bildirildiği üzere, Allah’ın izni ile, müminlerden ihlâslı yirmi kişi, iki yüz kâfirin hakkından gelir. Yine, Allah’ın izni ile, müminlerden ihlâslı yüz kişi ise onlardan bin kişiyi yener. Bu durum ihlâsın gücünü gözümüzün önünde somutlaştırmaktadır. Onun maddi güçleri aşan bir tarafının olduğunu göstermektedir.
İslam dininin hedefi, bütün Müslümanları dünyada kardeş yapmaktır. Onları nefislerinin şerlerinden koruyup bir araya getirmek, bu sayede bütün dünya insanlığının da onların vesilesi ile bu dine girmesi için imkân sağlamaktır. İslam dini koyduğu hükümlerle yeryüzünü cennet gibi huzurlu kılmak için Allah tarafından indirilmiştir. Bu dinin yayılması için insanın hem nefsiyle hem de insanlarla değişik şekillerde cihat yapması gerekmektedir. Bütün bunların temeli ise ihlâsa dayanmaktadır.
Mümin her işini ihlâsla yapmalıdır. Bunun için niyet etmeli ve niyetini Allah rızası için düzenlemelidir. Çünkü niyet her işin temelidir.
Bir ev hanımı niyetini Allah rızası için yaptığında evdeki her işi ibadet hükmü kazanır. Pişirdiği yemekler şifa kaynağı olur. Bunun için ihlâsla dua etmesi yeterlidir: ‘Yarabbim Senin rızan için bu işleri yapıyorum ki ibadetlerde güç ve dirlik kazanalım…’
Rahmetli babam istemeye istemeye, gönülsüz olarak yapılan yemekleri katiyen yemezdi. Bunlardan insanda hastalık peyda olur, derdi. Bu tasavvuf yoluna girince onun ne kadar hakikati söylediğini derinden kavradım.
İhlâs olmadan pişirilen yemek, adeta Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvana benzemektedir. Böyle bir hayvan mundardır. İnsana maddi ve manevi hastalıklar taşır. Onun için ev hanımları her işinde mutlaka Allah’ın adını anmalı, özellikle yemeklerde buna riayet ederek yemeği ihlâsla hazırlamalıdırlar.
Bir insan işine giderken, çalışmaya başlarken, iş sırasında daima Allah rızasını gözetmelidir. Amacı Allah rızası için insanlara hizmet olmalıdır. Böyle olursa o iş ihlâslı olur ve gerçekten insanlara büyük yararlar sağlar. Ayrıca ibadet hükmünü kazanır. Dünya ve ahrette Allah’ın rızasını kazanmanın yolu budur.
Atalarımız bunun için meslek kuruluşları dayanışması teşkilatı kurmuşlardır. Bunlara ahilik adı verilmiştir. İbn-i Batuta bu teşkilatların yardımı ile tüm İslam coğrafyasını dolaşmış, beş kuruş para harcamadan onların sağladığı imkânlarla yeme içme, yatma gibi ihtiyaçlarını karşıladığını iftiharla seyahatnamesinde anlatmaktadır.
Ahilik teşkilatı ihlâsı meslek hayatına katmayı öğreten kurumlardı. Oralarda mal ve hizmet ancak Allah rızası için üretilirdi. Elbette bu insanlar bu yolla dünyevi ihtiyaçlarını da karşılıyorlardı. Ama asıl amaç uhrevi olduğu için bundan büyük bir sevap da kazanıyorlardı. Onlar ihlâsı büyüklerinden, özellikle ahi pirlerinden öğreniyorlardı.
İhlâs bir insanın hayatına girdiği zaman her şey Allah rızası için yapılmaya başlanır. Öyle ki bunun için artık niyete bile gerek duyulmaz. Kişi ister istemez her işte Allah rızasını kazanmak için harekete geçer.
Bir zamanlar evimi değiştirmem icap etti. Eşyaların kamyona yüklenmesi için mahalle kahvesinin önünde her zaman eski, yamalı elbiseleri ile dikkatimi çeken bir kimse vardı. Ondan bu işi yapmasını istedim. Pazarlık da yapmadım ki haline acıdığım için ne isterse verecektim. İşini bitirdikten sonra, sana ne kadar vermemiz gerekiyor, dedim. O, eşya çok az ben para istemiyorum, dedi. Eşya kamyonu dolduracak kadar vardı. Az değildi. Yarım veya bir saat kadar da bu işle uğraşmıştı. Hâlbuki beni tanımadığı gibi daha önce aramızda hiçbir münasebet de olmamıştı. Ben o kadar buna şaşırdım ki… Yine de cebimden çıkardığım bir miktar parayı ona vermek istedim. Ama o almamakta direttiği gibi yanımdan da hemen uzaklaşıp gitti.
Bu hadise beni o kadar etkiledi ki muhtaç olduğu halde bu parayı niçin benden almadı diye senelerce düşündüm. Nefis her insanda aynıdır. Değişmez. Bu insanın bu parayı almaması nefsin kanunlarına aykırı düşmekteydi. Bir elmanın durduk yerde yerçekimi kanunlarına aykırı olarak kendi kendine yukarıya doğru yükselmesi gibi bir şeydi bu. Kaldı ki ben muhtaç bir insan da değildim. Halim de bunu gösteriyordu. Benden para alması gerekiyordu. Çünkü üzerindeki elbiselere göre bu paraya benden daha çok o muhtaç durumda idi.
İnanın on beş sene kadar hep bu mesele üzerinde düşündüm. Sonra merakım uygun düşen bazı rastlantılarla ve tevafuklarla çözüldü, anlaşılır biçime dönüştü. Bu zat her ne kadar zahiren yoksul bir insansa da batın yönüyle öyle değildi. Çok zengindi. Bir insanda bazı faziletler varsa bu onlara mutlaka tasavvuf ve tarikat yolu ile gelmekteydi. Bunu bu kimsenin şahsında bir kez daha anladım. Kimse bu dünyada bu yola girmeden nefsini güzelliklerle ve iyiliklerle süsleyememektedir. Bu kişinin tasavvuf ve tarikat yolunda bir kişi olduğunu öğrenince içimdeki merak duygusu tatmin oldu. Halini anladım ve ihlâsına verdim. Kendince benim eşyalarımı kamyona yükleme işini ihlâsla yapmış, bundan bir çıkar gözetmek istememişti.
İhlâsla yapılan her iş insanların kafasında bir iz bırakır. Çok büyük tesirlerde bulunur. Öyle ki ihlâsla yapılan bir iş başkalarına da böylece ihlâsı öğretmiş olur. Benim o şahıstan ihlâsı öğrenmem gibi.
Bir de ihlâsla ilgili olarak kafama takılan hadiselerden biri de şudur: Fatih Sultan Mehmed ara sıra kılık değiştirerek halkın içerisine karışır, onların durumu hakkında bizzat fikir edinirmiş. Böyle bir gün sabahleyin esnafı geziyormuş. Bir dükkândan bir şeyler almak istemiş. Dükkân sahibi sabah siftahını ettiğini, yandaki dükkânın ise henüz etmediğini söyleyerek padişahı oraya sevk etmiş. O zaman padişah şu kararı almış ki böyle faziletlere sahip bir millet İstanbul’u elbette fetheder. Çünkü sultan bununla orduları yenecek olan ihlâsı halkında gözlemiş, bizzat müşahede etmiş bulunmaktadır. Ne kadar doğru ve isabetli bir tespit!..
Bir insan ihlâsla maddi menfaatlerinin üstüne çıkar. Allah rızası için iş görmenin sırrına erer. Onun o durumunu gören kişiler ona belki deli bile diyeceklerdir. Onu anlayamayacaklardır. Şimdi size soruyorum: Bugün hangi esnaf, Fatih’in Sultan Mehmed’in durumuna tanık olduğu esnaf gibi davranmaktadır? Her biri kendi derdine düşmüştür, kazancının artmasına çalışmaktadır. Yanındaki komşusunu düşünen bir esnaf varsa demek ki ona ihlâs bir taraftan bulaşmıştır. Bu da ancak tasavvuf ve tarikat kültürü ile mümkündür. Zira insanın kendi nefsini düşman bilerek onunla büyük cihat yapması ancak onlara has bir durumdur. Yoksa faziletler doğuştan gelmezler. İnsan bu dünyaya nefsiyle beraber gelmektedir. İmtihan sırrı gereği nefis ise son derece cimri, bencil yaratılmıştır. Durup durduğu yerde bir insanın başka bir insana karşılıksız iyilik yapması mümkün değildir. Nefsin Allah rızası için iyilikte bulunabilmesi için belli bir süreliğine bir Allah dostunun gölgesinde terbiye olması gerekmektedir.
Padişahın durumuna tanık olduğu bu esnaf, tasavvuf ve tarikat kültürünün içerisinde yer aldığı ahi teşkilatına bağlı idi.
Bugün de insanlara, esnafa, halka bu kültürü ulaştıracak teşkilatlara ihtiyaç vardır. İşi, çalışma hayatını ihlâsla ibadete dönüştüren bu teşkilatlar sosyal hayatımızda büyük bir boşluk olarak görülmektedirler. Oysa tarihi ve kültürel hayatımız devamlılık ister. Geçmiş medeniyetimiz sadece maddeye dayanmıyordu, ayrıca faziletlerden de güç alıyordu. Bu sayede hem dünya hem ahret yurdu kazanılıyordu. İnsanlar dünyaya maddi bağlardan ziyade manevi bağlarla bağlı olduğu için huzur içerisindeydiler.
Allah dostları kendilerini ziyarete gelenlere onlardan bir karşılık beklemeksizin sofralarını açarlar. En az günde iki kere çorba ikram ederler. Bu ihlâsla yaptıkları bir şeydir. O yüzden bu ikram edilenlerde şifalar vardır. Ayrıca insanlar bu ikramla ihlâsı da öğrenmiş olurlar.
İhlâs, ihlâslı kişilerden bir bakışla başlayan aşklar gibi geçer. Böyle aşkların nasıl evlendikten sonra sevgi ile geliştirilmesi gerekiyorsa ihlâsta da durum böyledir. İhlâs, ancak yüce Allah’ı (c.c.) tanıdıkça, bu konudaki marifet arttıkça ve O’nu tenzih ettikçe büyür ve gelişir.
Kuran-ı Kerim yüce Allah’ın kitabıdır ve surelerinin en başlıca konusu O’nu tanıtmaktır. Bunun yanında Allah’ın sıfatları ve güzel isimleri de yüce Allah’ı bizlere tanıtan en büyük kaynaklardır.
İnsanlar yüce Allah’ı (c.c.) yeterince tanımadıkları için farkında olmadan O’nu inkâr etmektedirler. Bu inkâr ediş genellikle O’nun sıfatlarında ve güzel isimlerinde olmaktadır. İnsanlar genellikle Allah’a Deist, Teist türü inançlarla inanmaktadırlar. Bu inanç biçimi farkında olmaksızın Müslümanlar arasında gittikçe yaygınlaşmaktadır.
İhlâsımızın artması, gelişmesi için dikkat etmemiz gereken bir diğer husus da sürekli tövbe ve istiğfar halinde bulunmadır. Ayrıca Allah’ı eksik ve kusurlardan, O’nunla ilgili akla gelen her şeyden tenzih etme anlamına gelen ‘subhanallah’ tespihini çekmeye çok önem vermemiz gerekmektedir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s), benim tarikatım Rabbimi tenzihtir, sözü bizler için bu yolda ışık olabilir. Bunun yanında tenzih makamında olan İhlâs suresini de okumaya ayrı bir değer vermeliyiz. Bu sureye ihlâs adının verilmesi de gayet manidardır. Surenin konusu yüce Allah’ı tanıtmak ve tenzih etmektir. Demek ki bu sure okunduğunda insanların ihlâsı artırılmaktadır ki ona bu isim layık görülmüştür. Bu özelliğinden olacak ki hadis-i şerifin ifadesiyle, üç İhlâs-ı şerife Kuran-ı Kerim’i bir kere hatmetme sevabına layık görülmüştür.
Yüce Allah (c.c.), bizi ihlâslı kullarından eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud (3)
Tasavvuf yoluna girmek için önce onun dünya görüşünü; âleme, varlığa, maddeye bakış açısını bilmek ve benimsemek gerekiyor. Yoksa bu yola körü körüne girmek kişiye pek bir şey kazandırmaz.
Tasavvuf yolunun temeli vahdet-i vücut düşüncesine dayanır. Bu düşünce adeta tasavvuf yolunun ideolojisidir, felsefesidir. Fakat her ne hikmetse daha bu kelimeyi ağzımıza alır almaz büyük bir hücumla, karalamayla, suizanla karşı karşıya kalıyoruz. Meramımızı bile anlatmaya vakit kalmamaktadır. Bu da bu kelimenin çokça sağa sola çekilmesi, yanlış anlamalara konu olması dolayısıyla meydana gelmektedir. İnsanlar bu kavramın doğrusunu anlamaya çalışma yerine kafalarında bununla ilgili önyargıları ile bizim gibilerle mücadeleye girmeyi, çatışmayı ve tartışmayı bir marifet olarak görmektedirler.
Oysa bütün veliler vahdet-i vücut kavramı ile bu makama gelmişlerdir. Vahdet-i vücuda karşı çıkmak, velilik yolundan uzaklaşmak anlamına gelir.
Bütün varlık âlemini yüce Allah’ın bir parçası olarak görmek, vahdet-i vücut değildir. Panteizmdir. İslam’a göre sapkın bir felsefedir. Bu düşüncede olanlar varlık âlemini yüce Allah’la bir gördükleri veya O’nun bir parçası olarak düşündükleri için büyük bir şirk bataklığına gömülmüşlerdir. Hemen anlayışlarını düzeltmeleri ve bundan tövbe etmeleri gerekir.
Peki ama kimi velilerin ve tasavvuf, tarikat yolunda olan büyüklerin varlık âlemi ile Allah arasında gördükleri birliğe ve bu düşünceye yol açan sözlerine ne demelidir? Bunları nasıl anlamak gerekir? Bunlar, ilahi sarhoşluk eseri olarak ağızdan çıkan sözlerdir. Sadece yaşanan bazı özel halleri anlatmaktadır. Gerçeklikleri yoktur. Düşünce ve felsefi bir yönleri de mevcut değildir. Bunlar duygu ve coşku değerinde olan şeylerdir. Daha ileri makamlarda bu sözlerden vazgeçilmekte ve bu halden tövbe edilmektedir. Buna tarikat küfrü de denilmektedir. Bu sadece geçilmesi gereken bir köprüdür, takılıp kalınacak bir saha değildir. Vahdet-i vücut bu hali kapsamakla birlikte bundan aşkın bir anlama gelmekte, belli bir düşünceyi temsil etmektedir.
Vahdet-i vücut kavramının aslı ve özü nedir?
Vahdet-i vücut, var olan tek varlık Allah’tır; yüce Allah (c.c.) dışındaki tüm varlıklar, gerçek olarak var değillerdir demektir. Vücut ‘var olmak’, vahdet ‘tek’ anlamına gelir.
Allah dışındaki varlıkların var oluşu ise vehmi ve hayali bir surettedir, düzeydedir. Ama bu vehmi ve hayali varlığın da bir gerçekliği ve devamlığı vardır. Bu gerçekliği aynadaki surete veya gölgeye benzetebiliriz. Yoksa sanıldığı gibi bir ‘yokluk’ değildir. Yüce Allah’ın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgeleri bu yokluk ayna veya gölgelerine düşerek varlık âleminin görünürlüğünü ve hayali, vehmi gerçekliğini meydana getirmiştir.
Materyalist insanlar maddeye, hayata gerçek olarak bakarlar. Bunlar maddeyi, yaratılmış âlemi ezeli ve ebedi olarak kabul ederler. Allah’ı duyu organları ile algılayamadıkları için yok olarak düşünürler. Hayat felsefeleri adeta bu dünya nimetlerine tapmaktır. Yaşamdan zevk ve haz almak dışında bir şey düşünmezler. Süfli hazları birinci plana alırlar.
Maddeye ezeli ve ebedi vasıflarını veren Farabi ve İbn-i Sina gibi âlimleri İmam-ı Gazali Hazretleri (k.s) küfürle itham etmiştir.
İnsanların büyük kısmı ise maddeye ve hayata gerçeklik açısından bakarlar ama Allah’ın varlığını da inkâr etmezler. Hayatın tek zevkini içgüdüleri tatmininde görmezler. Onlar, az da olsa manevi bir dünyaya sahiptirler. İnancı yaşama oranında ibadetlerden de haz alırlar. Salih amellerle ahiret yurdu için hazırlık yaparlar.
Ancak gerçek sufilerdir ki maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana vererek gerçek varlığın yüce Allah’a ait olduğunu söylerler. İşte bu düşünce sufilik yoluna mahsustur. Öz olarak vahdet-i vücut da budur.
İnsan, Allah dışında diğer bütün varlıklara hemen, kolaylıkla hayali ve vehmi bir mana veremez. Bunun için kalbini ve nefsini ikna etmesi gerekir. Zira kalp ve nefis bu dünyaya gönül vermişlerdir. Bu düşünce onlara çok ters gelir. Ölüm gibi soğuk ve ürpertici görünür. Şayet kalp ve nefislerini ikna etmeden Allah dışındaki varlıklara hayali ve vehmi bir anlam verirlerse, dünya nimetlerinden aldıkları hazdan vaz geçmek onlara çok ağır gelecektir, bu durum onlar için mantık ilkelerine ve hayatın kanunlarına ters bir şey olacaktır. Akıl sağlıklarının kısa zamanda bozulmasına neden de olabilecektir.
Dünyaya hayali ve vehmi bir mana vermek için önce haramlara tövbe etmek ve farzları gönül rızası ile yapmak makamında olmak gerekir. Müslüman ve mümin vasıflarına ulaşmadan vahdet-i vücut düşüncesine ulaşmak ve onu taşımak mümkün görünmemektedir.
Yani vahdet-i vücut düşüncesinin insanın gönlüne ve nefsine girmesi öyle kolay kolay gerçekleşemez. Bunun bazı önkoşulları vardır. Bundan dolayıdır ki tasavvuf ve tarikat yolu herkese nasip olmaz.
İnsanların büyük çoğunluğunun gönlünü haramlar süslemese de, dünya nimetleri onların hayallerini ve vehimlerini tüm gerçekliği ile kaplar. Onların bunlardan kopmaları kolay değildir. Ölmek kadar zor bir şeydir bu. Kim bu dünyadan vazgeçmek veya göçmek ister ki?..
Vahdet-i vücut düşüncesini gerçek anlamı ile gönülde ve zihinde taşımak çok zor olduğundan, bunun için Müslümanlık ve müminlik gibi vasıflar gerektiğinden insanlar vahdet-i vücut düşüncesini başka başka manalarla gönüllerinde ve zihinlerinde taşımaktadırlar; bu kavrama mevcut manevi ve inanç dünyalarına göre farklı farklı anlamlar vermektedirler.
Nefs-i emmare düzeyinde birisi vahdet-i vücut düşüncesini panteist bir felsefeyle yorumlayarak her haramı mubahlaştırır. Yoldan çıkar.
Bazı filozof tipler ise, madde ve varlık âlemi aslında yoktur, demektedirler. Bunun varlığı bir algı meselesidir. Her şey insanın zihninde olup bitiyor, diyerek madde, âlem, hayat için hayali ve vehmi olgusunu gerçek manası ile kullanırlar. Bu çok tehlikeli bir düşüncedir, felsefedir. Bunun vahdet-i vücutla uzaktan ve yakından bir ilgisi yoktur. Bilmeyerek söylenilmişse büyük bir itikadi yanlışlığa da yol açar. Oysa tasavvuf düşüncesinde varlık âlemi için öngörülen hayali ve vehmi anlayış, Allah’ın gerçek varlığı gözönünde bulundurularak anlamlandırılan bir gerçeklik düzeyini ifade etmektedir. Varlık âlemi vardır. Devam etmektedir. Ama bu var olma ve devam etme düzeyi hayal ve vehim mertebesindedir. Yoksa varlık âlemini hayal ve vehim gibi yok kılmak, inkâr etmek, bu hayatın, dünyanın ciddiye alınmamasını doğurup insanın bu dünyada, hayatta ebedi ahiret yurdu için imtihan edilmesini gözardı etmek anlamına gelir. Bu düşüncenin sonu, dini dünyevileştirmek ve çeşitli süfli hazları yaşamak için şeriatın pek çok ahkâmını tevil etmektir, çiğnemektir. Maalesef Yahudiler bu yolla itikatlarını bozmuşlardır. Kitaplarını da tahrif etmişlerdir. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu düşünce ve felsefenin yanlışlığına ve tehlikesine Mektubat’ının pek çok yerinde değinmektedir. Demek ki o zamanlar Hindistan’da bazı felsefeciler, dini akımlar bu yolda düşünce sarf etmekteydiler. Kısacası vahdet-i vücudu bu anlamda kullananlar, İslam’a da tasavvufa da büyük zararlar verirler.
Vahdet-i vücudu panteist bir felsefe ile karşılayanlar aşırı derecede materyalist bir kutbu teşkil ederken âlemi vehim ve hayal olarak düşünen bu ikinciler ise idealist bir kutbu oluşturmaktadırlar. Her iki grup da ifrat ve tefrit ile hak yoldan ayrılmaktadır. İslami ve tasavvufi düşünce ve buna uygun olarak tanımlanan vahdet-i vücut kavramı ise orta yolda kalmaktadır.
Bir şeyin felsefesinin ve ideolojisinin yakın planda yanlışlığı ve zararları pek algılanmaz. Bu bakımdan her biri ağaçlar gibidir. İnsanlar meyvelerini yemeye başladıklarında zehirlenirler, akılları da başlarından gider. Bu sefer de pek sağlıklı düşünemezler. Çünkü yanlışlığın nerede olduğunun ayrımına varamazlar. Yedikleri meyveler vücutlarında kaybolmuşlardır. Hücrelerine mal olmuştur. Onun için vahdet-i vücudu İslam’ın ve tasavvufun çizgisi dışında farklı anlayışlarla yorumlayan düşünce ve felsefelerden uzak durmak ve buna çok dikkat etmek gerekir.
Müslümanların büyük çoğunluğu vahdet-i vücut düşüncesine pek yabancıdırlar. Bunun önemini de bilmezler. Allah’ın veli kullarına büyük saygı gösterirler ama onları yetiştiren temel kavram nedense ilgi alanlarına pek girmez.
Varlık âlemini Allah gibi gerçek olarak görmek, İslami açıdan itikada bir zarar verir mi? Müslümanların çoğu, varlık âlemi ile Allah’ı aynı gerçeklik düzleminde görürler. Allah’ın varlık âlemini yoktan var ettiğini bilirler. Onun kıyamette yok olacağını da kabul ederler. Bu var ve yok etmenin yanında yüce Allah ile varlık âleminin gerçeklikleri arasında bir farklılık olduğunu düşünemezler. Buna kafa da yormazlar. Tabii bu düşünce aslında, yani hakikatte (tasavvufta) gizli bir şirke kapı açabilir ama insanı da dinden ve imandan çıkarmaz. Fakat Müslüman’ı itikat açısından çok ince ve tehlikeli bir sınırda tutar. Müslüman birisi imanını tahkiki bir seviyeye doğru götürmelidir, yükseltmelidir. Allah’ın gerçekte tek varlık olduğunu, varlık âleminin ise faniliğini ve ona gönül vermemesi gerektiğini bir şekilde öğrenmesi ve yaşaması gerekmektedir.
Yüce Allah (c.c.) keremi ve lütfu ile bizlere tasavvuf yolunu, hususiyle vahdet-i vücut düşüncesini açıkça farz kılmamıştır. Emir ve yasaklarını yerine getirme ile bizleri imtihana tabi tutmuştur. Şeriatla yükümlü kılmıştır. Şeriatın içerisinde ise vahdet-i vücut düşüncesi, tafsili (ayrıntılı) değil de müminin imanını ayakta ve sırat-ı müstakimde tutacak derecede mücmel (öz veya özet) olarak vardır.
Lakin şeriat, yüce Allah’a aşk iddiasında bulunan sufilerin yolunu da tıkamamıştır. Bizzat bunu teşvik etmiştir. İşte bu yoldaki kişi dünyayı, yani mubahları hayal ve vehim mertebesinde görerek kendisini büyük bir imtihana sokar. Bu sayede hakiki yüce zata karşı aşk duyar. Fani olan şeylere karşı ilgisini onlardan çeker.
Vahdet-i vücut düşüncesinin temeli hangi gerçekliğe dayanmaktadır? Yüce Allah (c.c.), kendi zatı dışındaki her şeyi yoktan var kılmıştır. Yokluk, varlık olarak gördüğümüz şeylerin anasıdır. Yokluğu bir ayna veya gölge olarak düşünebiliriz. Yüce Allah (c.c.) bu yokluğa bazı sıfatları ve güzel isimleri ile tecelli etmiştir. Allah’ın yüce zatı bundan münezzehtir. Yüce Allah (c.c.) âlemlerden müstağnidir. Allah’ın zatı ile varlık âlemi arasındaki ilişki ilim düzeyindedir. Çünkü onun yüce zatının varlık âlemi ile bundan başka bir ilgisi, ilişkisi yoktur. Varlık âlemi ile ilgili olan Allah’ın güzel isimleri ve sıfatları ise tenezzül makamındadır.
Vahdet-i vücut düşüncesinin tasavvuf yolundaki işlevi nedir?
Tasavvuf yolunda manevi ilerleme, üstün halleri yaşama, yüksek makamlara ulaşma vahdet-i vücut düşüncesi ile mümkündür. Bu düşünceye sahip olmadan tasavvuf yoluna adım atmak dahi düşünülemez.
Bir hırsız nasıl hayal dünyasında başkalarının parasını, malını mülkünü haksız yere ne şekilde elde ederim diye gece gündüz düşünüp fırsat bulduğunda bazı yanlış işler yaparsa bir sufi de gece gündüz maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana verip yüce Allah dışındaki hiç bir varlığın gerçekte var olmadığını düşünerek gönlünden ve nefsinden dünyanın zevklerini ve mubah olan nimetlere karşı olan ilgisini ortadan kaldırır. Bu sayede kalbiyle ve nefsiyle yok ve hiç kılma yolunda olur, kendisine ait olarak düşündüğü kemalatı, faziletleri, güzellikleri, iyilikleri yüce Allah’a isnat eder. İşte bu düşünce kişiyi yavaş yavaş Allah’ta fani olmağa sevk eder.
Vahdet-i vücut düşüncesi ilahi aşkın kaynağıdır.
Tasavvuf yolunun amacı fena ve bekaya ulaşmaktır. Fenafillâh Allah dışındaki her şeyi unutmak demektir.
Sufi anası yokluk olan varlık âlemine ve nefsine değer vermez. Güzel, faziletli olan şeyleri yüce Allah’a izafe ederek kendisini anası olan yokluk ve hiçlikle bir görür. Bu düşünce ile fena haline ulaşır.
Bu Allah dışındaki her şeyi unutma başlangıçta kalp fenasıyla olur. Nefis fenası ise bunun gerçeği olup bu yoldaki çok az kişiye müyesser olur. Gerçek fena hali bu makamda gerçekleşir. Hemen akabinde de Allah’ın bazı güzel isimleri ve sıfatlarının gölgelerinin tecellileri ile nasiplenme olur ki buna da beka billah denir.
Bekabillah Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmadır. Yeniden varlık kazanmadır. Kişinin dünyaya kendi iradesi ile ikinci kez doğmasıdır.
Fenafillâh ile velilik başlar. Bekabillah ile üst derecelere ulaşılıp halka yönelme gerçekleşir. Bu makamdaki veliye halkı hidayete ve irşada çağırma vazifesi verilir.
İşte vahdet-i vücut düşüncesi olmadan kişinin fena ve beka nimetlerine ulaşması mümkün değildir. Bu yolun amacı Allah’ta fani ve baki olmaksa bunu sağlayan şey vahdet-i vücut düşüncesidir.
Bu bakımdan vahdet-i vücut tasavvufun felsefesi, ideolojisi olması yanında metodolojisi de olmaktadır.
Özellikle kelime-i tevhit zikri âlemin, nefsin fani, yok olduğu, tek var olanın yüce Allah (c.c.) olduğu düşüncesi ile çekilmedikçe tasavvuf yolunda bir adım bile ileri gitmek imkânsızdır.
Sufi zikir, rabıta, namaz…. gibi ibadetler sırasında kendisini yok ve hiç kıldıkça üstün hallere ve yüksek makamlara büyük bir hızla ilerler ve kısa bir zamanda ulaşır.
Sufi vahdet-i vücut düşüncesi sayesinde nefsini yokluk ve hiçlikle terbiye ederek ruhunu nefsinin elinden kurtarır. Ruhun ve onun manevi organları olan letaiflerinin emir âlemine yükselmesini ve oralarda nurlanmasını, üstün hallere ulaşmasını sağlar. Şayet vahdet-i vücut düşüncesi olmasa idi nefis asla tezkiye kabul etmeyip bu dünyaya tüm gücüyle bağlı olup saplanıp kalacaktı. Ruhun ve letaiflerin nefsin elinden kurtulup cezbeye kapılması ve yükselmeleri ise olanaksız olacaktı.
Tasavvuftaki murakabelerin, özellikle vahidiyyet ve ölüm murakabelerinin amacı sufiye vahdet-i vücudu hal olarak yaşatmaktır.
Bu önemine binaen olacak ki cinni ve insani şeytanlar vahdet-I vücut kavramını istismar edip itikadi açıdan yanlış manalara çekmişlerdir.
Vahdet-i vücut düşüncesini sistemleştirip eserlerinde konu olarak alan ilk kişi Muhyiddin İbn-I Arabî’dir (k.s.). Ama vahdeti vücut kavramını ondan değil de İmam-I Rabbani’den (k.s.) öğrenmek daha sağlıklıdır. Zira İmam-ı Rabbani Hazretleri (ks.), daha büyük bir veli olduğu için bu terimi İslam’ın ruhuna ve anlamına göre daha doğru ve ayrıntılı bir şekilde eserlerinde işlemiştir.
O vahdet-i vücut kavramını vahdet-i şuhutla izah ederek bu konuda kafaya takılan yanlış manaların önüne geçmiş, ilgili kavramı İslam’ın ruhuna ve anlayışına uygun olarak ele almış ve anlamlandırmıştır.
İmam-I Rabbani Hazretlerinin (ks.) özellikle üç ciltlik Mektubat isimli eseri, tasavvuf yolundaki kişilerin el kitabı olmak durumundadır. Yoksa İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) bu eserine tutunmadan çağımızın sufilerinin tasavvuf yolunda ileri halleri yaşarken ve yüksek makamlara ulaşırken cin ve insan şeytanlarından gelen vesvese ve yanlış yönlendirmelerden kendilerini korumaları, sırat-ı müstakimde yürümeleri adeta imkânsız gibidir. Allah’a şükürler olsun ki, böyle büyük bir müceddidin eserleri elimizde kılavuz olarak bulunmaktadır ki önümüzü aydınlatmaktadır. Bu zamanda buna çok ihtiyacımız vardır. Kendi hesabıma olarak şunu belirteyim ki, onun kıymetli eserlerinin aydınlığı olmasaydı çoktan şeytanların oyuncağı olurdum, içinden çıkılamayacak manevi girdaplara düşerdim. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu yolda her adımımda beni manevi olarak yanlış yollara düşmekten korumuştur. Sufilerin bu yolda onun Mektubat’ını el altında bulundurmalarını ve her zaman mütalaa etmelerini Allah rızası için tavsiye ediyorum. Allah (c.c.), ondan razı olsun. Bizleri himmetlerinden mahrum bırakmasın. Âmin.
Muhsin İyi
Namaz Kılmanın Mahiyeti, Bazı Faziletleri, Sırları
Yıkılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemindeki Müslümanların durumunu değerlendiren bir kitapta eski mevcut rejimin namaz kılmayı çalışma ve iş hayatına yönelik bir tehlike ve tehdit olarak gördüğü yazılmaktaydı. Yani yıkılan bu rejim, çalışma ve iş hayatına o kadar değer vermekteydi ki, ona engel olabilecek her şeye karşı çok duyarlı idi. Namazı da böyle görüyordu. Onun için namazı ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmıştı. Camileri kapatmış, açıkça din aleyhinde bulunmuştu.
Bu devlet yıkılınca oralara gitmek ve oralarda senelerce kalmak nasip oldu. Orada yaşayan bazı insanlarla uzun uzun sohbetlerim neticesinde şunu anladım ki, buralardaki insanların bir kısmı çalışma ve iş hayatlarında yaptıkları hilelerle, tembelliklerle devletlerini kendi elleri ile kendileri yıkmışlardı. Rejim kendi sakat anlayışı ile kendisini ve insanlarını hasta edip işe yaramaz hale getirmişti.
Oraların insanları beyinlerine kazınan materyalist felsefe ile hayatı sadece maddi zaviyeden değerlendirmişlerdi, işlerinde ellerinden geldiğince kaytarmışlardı. Ellerine geçen para ile de soluğu eğlence yerlerinde almışlardı, özellikle Moskova’ya giderek içki içip âlemlerde bulunmayı kar ve bir marifet bilmişlerdi. Büyük çoğunluğunun geçmişe dönük olarak kayda değer hatıraları bunlardan ibaretti. Hayatın amacını süfli zevkleri tatminde gördükleri için devlet ve millet uğruna çalışmadan kaçınmışlardı. Bunun neticesi olarak büyük devletleri yıkılmış, aynı coğrafyada bağımsız, fakir pek çok küçük devlet ortaya çıkmıştı.
Namaz görünüşte biraz vakit alır. Belki iş ve çalışma vakitlerinden biraz alabilir. Ama nefse ve ruha verdiği dinamizm, huzur ile büyük bir verimliğe yol açar. Bunu fazlasıyla telafi etmenin ötesinde büyük bir berekete de vesile olur.
Tabii temeli materyalist felsefe olan bir rejimin namaza iyi ve olumlu bir gözle bakması mümkün değildi. O namazı elbette bir iş kaytarması olarak değerlendirecekti.
Yüce Allah (c.c.) namazları vakitlerle mukayyet kılmıştır. İş ve çalışma hayatı açısından baktığımızda sabah, akşam ve yatsı namazları açısından genellikle bir problemin olmadığı görülür. Çünkü bu vakitler genellikle evde geçer, öğle vakti ise molaya rastladığı için namaza fırsat verir. Kış günlerinde ikindi vaktinde de ufak bir mola ile yani beş dakikalık bir süre ile farz namaz rahatlıkla eda edilebilir. Dolayısıyla namazın iş ve çalışma hayatını sekteye uğrattığı görüşünün dayanacağı sağlam ve ciddi bir temeli yoktur.
Materyalist felsefe insanları makineler gibi değerlendirmişti. Enerjisini alan makinenin çalışması gerekir, diye düşünmüştü. İnsanın ise enerjisini sadece yemede ve içmede görmekteydi. İnsanla hayvan arasında bir fark görmemekteydi. Ruhu inkâr ettiği gibi ruh için gerekli olan gıdaları da tanımıyordu. Oysa beden nasıl yeme içme ile ayakta duruyorsa ruh da nur ve feyizle gıdalanır. Ruh bu nimetlere tam anlamıyla ancak namazla kavuşabilir. Namaz ruha vücut için pek çok temel besin maddelerini içeren ekmek ile yaşamın kaynağı olan su gibidir. Onsuz ruhun hayat bulması, varlık göstermesi, yaşaması mümkün değildir.
Bilim adamları namazın bir psikoterapi olduğunu, onsuz insan psikolojisinin hasta olacağını ne zaman duyuracaklar? Bu bilgi ders kitaplarına ne zaman geçecek? Artık bunun zamanının geldiğini ve geçtiğini düşünmekteyim.
Namaz Allah’la kul arasında bir ibadet olarak görülmektedir. Onun sadece ahrette faydalarından bahsedilmekte, kişiyi kabir ve cehennem azabından kurtaracağı, cennete koyacağı üzerinde durulmaktadır. Dünyevi faydaları ise pek ciddi olarak ele alınmamaktadır. Özellikle insanın ruh sağlığı ve sosyal hayatı açısından faydaları göz ardı edilmektedir.
Namazın mahiyeti nedir, sorusu üzerinde düşününce şu gerçeğe kani oldum: Namaz, kılındığı süreçte ruh ve nefsin savaşıdır. Ruhla nefis arasında bir aksiyon ve mücadeledir. İnsanın iç dünyasında meydana gelen bir harekettir. Bu hareket iki ayrı odağın birbirine göz açtırmaksızın bir üstünlük kurma amacıdır.
İç dünyasında nefisle ruhun savaşı olmayan bir insan, hayvansal bir varoluşu kabul etmiş demektir. Böyle birisinin nefsi ruhuna hâkim olmuş durumdadır. Ruhu ise buna ses çıkarmamaktadır.
Kuran-ı Kerim’in hükümleri, emir ve yasakları nefse hoş gelmez. Ruh Allah’tan gelen her şeye rıza gösterir ama nefs-i emmarenin elinde esir olan bir ruhun bu konuda görüş belirtmesi, kişiyi hak yola ulaştırması mümkün değildir.
Nefsiyle savaşmayan bir ruhun iyilik yapması, insanlara yararlı olması için bir nedeni kalmaz. Nefis o zaman sadece dünyevi bir karşılık beklediği, çıkar sağladığı şeylerle ilgilenir. Böyle birisinin gerçek anlamıyla iyi birisi olması imkânsızdır. Bilakis ondan her türlü kötülük de beklenebilir. İnsanlar günahları nefislerine uyarak işlerler.
İslam’ın hak bir din, namazın yüce Allah (c.c.) tarafından farz olmasının en büyük delillerinden birisi, ruha nefisle savaşmasını emretmesi, ruhun galibiyeti için ruha yüce Allah (c.c.) tarafından nur ve feyizle yardımda bulunulmasıdır.
Nefis en büyük düşmanımızdır. Şeytanın yardımcısıdır. Biz dünyaya nefsimizle bağlıyızdır. Kim nefsine uyarsa dünyaya fazlasıyla bağlanır, haramlara düşer, ebedi hayatında da kaybedenlerden olur. Onu alt etmek, boyunduruk altına almak her insan üzerine farzdır. Ruh ise yüce Allah’tan bize verilmiş bir emanettir. O dünya hayatında nefsin elinde esir durumdadır. Ruh, namaz sırasında yüce Allah’ın huzurunda nur ve feyizle biraz kendisine gelir ve nefsin elinden kurtulmak için çaba gösterir. Bu sırada namaz onun için bir kurtuluş ve huzur kaynağı olur. Namazda hissedilen kutsi ve yüce duygular, haller hep ruhun yüce Allah (c.c.) karşısında yaşadığı şeylerdendir.
Ruh namazda genellikle kendisini gösteremez. Çünkü nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefis) elinde esir durumdadır. İnsanların huzurla ve güzel duygularla kıldıkları namazları çok azdır. Seyrektir. Namaz sırasında üstün halleri yaşamak amaçlansa da bu pek ele geçmez. Enderdir. İnsanların büyük çoğunluğu namazda büyük bir sıkıntı yaşarlar. Namaz onlar için adeta bir buhrandır. Sabredilmesi gereken bir ibadettir. İşte bu algılanan olumsuz durumlar nefisten gelir. Nefis namazdan hiç hoşlanmaz. Namaz sırasında hissedilen iç darlığı, kabz hali bu yüzdendir.
Peki bu halle, yani nefsinin verdiği sıkıntı ile kılınan bir namaz Allah indinde kabul görür mü? Ben şahsen bu halle kılınan bir namazı ruhun huzur ve hoş duygularla kıldığı namazdan daha üstün görmekteyim. Hadis-i şeriflerde ifade edildiği üzere nasıl sabreden bir fakir şükreden bir zenginden daha üstün ve faziletli ise namazda da nefsin sıkıntılarına katlanan birisi de böyledir. İnsanın nefsinden gelen bu sıkıntıları, kabz halini iradesi ile birden ortadan kaldırması mümkün değildir. Böyle durumlarda sabreden ve bu haline rağmen namaz görevini tadil-i erkâna riayet ederek yerine getiren kimse imtihanı kazanmıştır diye düşünmekteyim. O bu hali ile nefsiyle savaşmış ve onu yenmiştir. Bir farzı nefsine rağmen yerine getirmiştir. Bu büyük bir zaferdir. Bu galibiyeti her namazda devam ettiği sürece nefsi bir gün ruhuna teslim olacak ve kötü sıfatlarını da yavaş yavaş terk edecektir. Üst hallere ve makamlara geçecektir. Bu sayede bast hali ile olan yani ruhun huzur ve hoş duygularla kıldığı namazları daha bir artacaktır. Yüce Allah’ın Kuran-ı Kerim’de belirttiği üzere ‘Her zorluktan sonra kolaylık vardır. Evet, her zorluktan sonra kolaylık vardır (İnşirah suresi, 6-7)’ sünnetullahı bu durum için de geçerli olacak, önceleri nefsin engellemeleri ve verdiği sıkıntıları ile kılınan namazlar, daha sonraları ruhun nur ve feyizle gıdalanmaları sonucunda gelişmesiyle yüce ve güzel duyguların ve hallerin yaşandığı anlara dönüşecektir.
Çocuklar ve gençlerin namaza başlamasında ve devam etmesinde onlara sünnetleri dayatmamakta fayda vardır. Onların farzları eda etmeleri büyük bir iştir. Çünkü ruhları henüz olgunlaşmadığı ve nefislerinin elinde esir durumda olduğu için namazdan zevk alamazlar. Namaz kılarken nefislerinden gelen büyük bir sıkıntı ve buhran yaşarlar. Bu halleri ile farzları eda etmeleri bile büyük bir nimettir. İnşallah bir zaman sonra ruhları namazın verdiği nur ve feyizle biraz olgunlaşınca sünnetleri kılmamanın büyük bir zevkten ve nimetten mahrum olduğunun bilincine ereceklerdir. Bu sayede eksikliklerini tamamlayacak, farzlarla sünnetlerini de süsleyeceklerdir.
Namazın mahiyetini ve sırlarını kavramak için içindeki ve dışındaki farzları iyi tahlil etmek gerekir. Namaz toplu bir yapıdır ve bir kısım parçalardan oluşmaktadır. Aslında bu parçaların her birisi de müstakil birer ibadettir.
Namazda nefsi terbiye etmek yanında ruhu gıdalandırmak da vardır.
Ruhu gıdalandırmanın namaz kılanın yüce Allah’ın huzurunda olduğu duygusu ile nurlanması ve feyizlenmesi ile gerçekleştirdiğine yukarıda işaret ettik. Bu açıdan Kâbe’ye yönelmek ruhun sofrası gibidir. Kâbe’ye yönelme ahret hallerine ulaşmayı sağlar. Çünkü Kâbe, dünya hayatının dışında bir anlama sahiptir. Ahretle ilgili bir konum içermektedir. Büyük sırlara sahiptir. Onun için hiçbir ibadet namaza ulaşamaz. Çünkü namaz Kâbe’ye yönelme eylemi ile büyük bir anlama kavuşmuştur. Müminin miracıdır. Ruhun manevi organları olan letaiflerinin yükselmesine vesile olur. Kulu yüce Allah’ın (c.c.) huzuruna kavuşturur.
Abdest alma nefse ait sırlarla bezenmiştir. Abdest suyunun kıyamet günü azalarda nur olarak belirginleşeceği hadislerde geçmektedir. Bu çeşit nurlanmanın bu dünyada pek belli olmadığı açıktır. Namaz kılan Müslümanların yüzlerinde ve ellerinde oluşan nurların letaiflerden kaynaklandığı ve zikirler, Kuran ayetleri… ile letaiflerin yükselmesi ile meydana geldiği bilinmektedir. Abdest suyunun sırlarını, hususiyle nurunu nefisle bağlantılı olarak görmekteyim. Bu dünya yaşamında bunun üzerine bir sır çekildiğini ve bu nurun görünmediğini, kıyamet günü ortaya çıkacağını düşünmekteyim.
Abdestin sırlarını anlamamız için nefsi oluşturan elementleri ve bunların insan üzerindeki etkilerini iyi bilmek gerekmektedir. Nefis, anasır-ı erbadan oluşmaktadır. Bunlar da toprak, hava, su ve ateştir.
İnsanın karakteri, genellikle bu anasır-ı erbadan birisinin baskın olması ile kendisini gösterir.
Su, abdest suyu olduğunda üzerimizdeki ateş unsurunun olumsuz yanlarını alır. Yok eder. Hırs, şehvet, ihtiras, öfke… gibi olumsuz duygular, hep ateş unsurunun etkisi ile meydana gelir. Abdest suyu rahmetiyle bunları üzerimizden temizler ve bizi itidala sevk eder. Ruh sağlığımızı ve ona dayalı olarak sosyal ilişkilerimizi korur. Zira bu duygular kabardığında insanlar hem kendi ruhsal sağlıklarına hem de çevrelerine büyük zarar verirler. Günah ve suç işlerler.
Namazın içindeki şartlarına şöyle bir kuşbakışı olarak baktığımızda bunların beden hareketlerinden oluştuğunu görürüz. Yani ayakta durma (kıyam), eğilme (rüku), secde, kuud (oturma) birer farzdır. Bu hareketler sırasında okunan zikirler ve dualar ise sünnettir. Tabii kıyam sırasında kıraat farzdır istisna olarak. Yalnız burada da bir incelik vardır. Kıyam, kıraatten ayrı olarak farzdır. Bir insan namaz kılarken ayakta iken kıraat yapmasa (yani Kuran’dan sure, bir parça ayet… okumasa veya bunları bilemediği için okumasa o kişi bir miktar ayakta durursa) kıyam farzını yerine getirmiş ama kıraat farzını ihmal etmiş olacaktır. Tabii bu ifadelerimizle şunu demek istiyoruz ki, namaz rükünleri ile baştan sona bedeni hareketlerden oluşmaktadır. Farz olan, yani Allah tarafından emir buyrulan şeyler, bu bedeni hareketlerdir. Bunların yerli yerince yapılmasına tadil-i erkân denir. Peygamberimiz (s.a.s) namazda huşunun elde edilmesi için tadil-i erkâna çokça riayet edilmesini emir buyurmuşlardır. İnsan duygularına ve düşüncelerine kısmen hâkim olamaz ama hareketleri onun iradesine bağlıdır. Huşu gibi büyük bir nimeti elde etmek için namaz sırasındaki hareketlerin usulüne ve ölçülerine uygun olarak yapılmasının işaret ve emir buyrulması gerçekten çok düşündürücüdür. Namazda huşuyu arayanların bu noktaya özellikle dikkatlerini çekmek isterim.
Konumuz önemine binaen çeşitli açılardan sağa sola kaymaya müsait ama tabii yazımızın bir rotası var, ondan da ayrılmamak gerekiyor. Evet, namazın farzları göz önünde bulundurulduğunda birer bedeni hareketler örgüsünden ibaret görünmektedirler. Bu bedeni hareketler olmasa da şöyle bir sandalyeye oturup veya yere rahatça bağdaş kurarak Rabbimizin kitabını okusaydık, zikir çekseydik veya O’nu tefekkür etseydik kendimiz açısından daha yararlı olmaz mıydı? Beden hareketleri sırasında insanın pek aklı da başında olmaz. Yani ayakta duracaksın, eğileceksin, secdeler edip oturacaksın, sonra tekrar kalkacaksın. Bunlar insanın insan olmasını sağlayan düşünme, tefekkür ibadeti yanında pek sönük kalan şeylerdir. Zihinsel ve entelektüel bir eğitim için dikkatin odaklanması ve bedeni hareketlerin en aza indirgenmesi gerekir. Evet, tüm bunlarla okuyucuya şunu demek istiyorum ki, bu namazın içindeki şartlarını oluşturan olguların yani bedensel hareketlerin birer anlamı vardır ve bunlar insanın bir boyutuna ışık tutarlar ve onu ıslah etmeye matufturlar.
Elbette bu bedeni hareketlerin ilahi yönlerini, yani yüce Allah’ı ululayan kulluk kısımlarını görmezlikten gelmiyorum. Gerçekten ayakta durma, eğilme, secde ve oturma rükünleri ile namaz insan icadı bir nimet olamaz. Çünkü nefsine dönük olan şeyleri düşünen bir varlığın yüce yaratıcısı için namazı bulması ve icat etmesi mümkün değildir. Öncelikle nefsi buna mani olur. Namaz yüce Allah’ın (c.c.) bizlere verdiği ve öğrettiği kutsal bir ibadettir. Onda en ideal hareketlerle insan yüce Allah’a (c.c.) kul olmanın hareketlerini icra eder. Rabbini ulular, yüceltir.
Yüce Allah (c.c.), her ne kadar ibadetleri bizim için farz kılsa da O’nun bu ibadetlere asla ihtiyacı yoktur. Onun her emrinde ve yasağında bizler için büyük şifalar vardır. İnsanların bu dünyada ruh sağlıklarını korumaları için kendilerine dikkat etmeleri gerekir. Sağlık, hele ruh sağlığı her şeyin başıdır. Bunlar olmasa insanın ibadet etmesi de mümkün değildir. Çünkü aklı başında olmayan, deli birisinden ibadetler de, yasaklar da düşer.
Bu açıdan namaz psikoterapidir. Ruhu saflaştırır, nefsi temizler.
Namaz bedensel hareketleri yönü ile de insan nefsini ıslah etmektedir. Ruh sağlığına büyük faydaları vardır.
Bir fasıktan her günah beklenir. Ama namazında niyazında olan bir insan bizlere güven verir. Çünkü namaz yüce Rabbimizin ifadesiyle insanı günahlardan ve aşırılıklardan korur (bk. Ankebut suresi, 45). Elbette namaz kılan bir Müslüman da günah işleyebilir. Ama bu günah işleme sırasında namaz kılan kişi iç dünyasından gelen güçlü bir engellemeyle de çatışır. Bu ona günahı işlememesi için büyük bir uyarıcı kaynağı olur. Yani namaz kılan bir kişi genellikle namazı bırakmadan rahatlıkla günah işleyemez. Ayrıca namaz kılan bir kişi bir fasık kadar kolay günaha düşemez. Evet, bu nasıl olmaktadır?
Namaz kılma ile nefiste büyük değişimler olmaktadır. Nefis zamanla emmarelikten, levvame makamına, hatta oradan da mülhimeye kadar yükselebilmektedir. Yani nefsin kimyası ve tanımı değişmektedir. Nefis ıslah olmaktadır. Tabii bu süreç genellikle çok yavaş işlemektedir. Ama bazılarında hızlı da olabilir. Bu durum, kişinin dindeki takvasına ve ihlâsına göre değişmektedir.
Nefsin ıslahı, kimyasını oluşturan elementlerle olmaktadır. Bu elementlerdeki olumsuz enerjilerin ortadan kaldırılarak yerine olumlu olanların konulması ile gerçekleşmektedir. Ruh yüce Allah’ın huzurunda nur ve feyizle gıdalanırken ve bunun sonucu olarak manevi organları olan letaifleri emir âlemine doğru yükselirken nefis ise kimyasını oluşturan elementlerin negatif özelliklerini pozitif olanlarla değiştirme yoluyla başka bir süreç izlemektedir. Tıpkı böbreklerin pis kanı temizlemesi gibi namaz sırasında da nefsin elementleri yüce Allah’ın huzurunda büyük bir arınma yaşamaktadır.
Kıyam insandaki toprak öğesinin olumsuzluklarını törpüler. Bunlar tembellik, miskinlik, uyuşukluk, hantallık… gibi şeylerdir. Çünkü kıyamda ateş öğesi hâkimdir.
Secde insandaki ateş öğesinin özelliklerini yok eder. Bunlar kin, öfke, ihtiras, şehvet… gibi olumsuz duygulardır. Secde ile bu duygular sakinleşirler. Adeta bu olumsuz duygular, fazla elektrik akımının toprağa verilmesi gibi secde anında insanın üzerinden kayar. Onun içindir ki Şeytan’a Hz. Âdem Aleyhisselam’a secde etmek ağırına gitmişti. Bunu büyük gördü. Çünkü şeytan ateşten yaratılan bir varlık olduğu için toprağa gücünü vermek istemedi, benliği buna mani oldu. Secdede toprak öğesinin hâkimiyeti vardır.
Rükû nefisteki su öğesi ile irtibatlı bir beden hareketidir. Suyun en ayırıcı vasfı, bulunduğu kaba göre şekil almasıdır. Olumsuz yönü ile bu durum münafıklığa benzer. Nefis terbiye görmediğinde güçlüler karşısında ve dünya menfaatlerinde hak yoldan hemen ayrılır. Onlara karşı bir rükû pozisyonu alır. Hizmet eder. Hakkı unutur. Arkasına atar. Tüm hayvanların ayırıcı özelliği su unsurunda birleşir. İnsan karşısında hayvanlar böyle bir varoluşla ayrılırlar. Hepsi de rükû pozisyonundaki özellikleri ile bir şeye adeta hizmetçidirler. Eğer evcil hayvan değillerse insana değil de kendi nefislerine hizmet etmektedirler. Onun içindir ki Kuran’da yüce yaratıcımız bütün canlıları sudan yarattığını belirtmektedir ki bu en çok hayvanları ilgilendirmektedir (bk. Enbiya suresi, 30). Yüce yaratıcısına rükû yapmayan bir insan da mutlaka başka insanlara rükû yapma ile cezalandırılıp bir hayvanın siretine (huyuna) büründürülür, yaşlandıkça bu durum yavaş yavaş surete de yansır. Hadis-i şeriflerde kıyamet gününde bazı insanların bazı hayvanlara benzer olarak diriltileceği bu gerçeğe dayanmaktadır.
Rükû sırasında suyun bu özellikleri hava unsurunun özellikleri ile terbiye olur ve emeksiz bir nimet olan balık elde edilir. Rüyada balık görmek, kısmete, emeksiz mal ve mülke işaret eder. Balık yüce Allah’ın verdiği bağışlar cümlesindedir ki hak yoldaki salik, zikir ve rabıtanın yardımıyla arşa kadar letaiflerini yükseltirse orada yüce Allah’ın (c.c.) büyük bir okyanusu ile karşılaşır. Burada sonsuz sayıda ve değişik büyüklükte balıklar vardır. Onları müşahede eder. Burası adeta emir âlemi ile halk âlemi arasında bir berzahtır. Üstünde ruhlar âlemi vardır, orada nurlar müşahede edilir. Cennette de mümine ikram edilecek ilk yiyecek balığın bir organıdır.
Hava öğesinin olumlu tarafında yüce Allah’a aşk ve muhabbet olduğu için suyun münafık tabiatını olumlu yönde şekillendirir. Hava suyun üzerinde ve ona hâkim bir unsurdur. Suyu terbiye ettiğinde üstün hal ve makamlara ulaşılır.
Kuud nefisteki hava unsuru ile ilgilidir. İnsan güzel hayallerini, nefsi okşayan hülyaları oturarak kurar. Bu en rahat pozisyondur. Bu özellikleri su unsuru ile terbiye olur ki onun hak karşısında kendisine şekil ve suret vermesini sağlar. Su gusül abdesti, normal abdest sırasında insanları manevi kirlerden temizler. Ölen kişinin suyla yıkanmasında yine suyun bu olumlu yanından yararlanılır. Allah’ın rahmetine erdirilmesi amaçlanır.
Suyun yüce Allah’ın (c.c.) rahmetinden gelen bir özelliği, vasfı vardır. Onunla bütün canlı varlıkları kuşatır. Su bu rahmetiyle hava unsurunun dünya heves ve arzularına kapılmasını önler. Onu hak yola sevk eder.
İnsanın tahayyül edeceği en büyük ve kudsi arzu, Allah’ı görmek ve O’nunla konuşmaktır. Bu ancak hava unsurunun dünyadan ve onun nimetlerinden vaz geçerek, yani terbiye olarak ulaşabileceği bir arzu ve istektir. İnsanlar gemiye binip denizde bir tehlike ile karşılaştıklarında tüm diğer ilahları bir tarafa bırakarak yalnızca Allah’a yönelirler (bk. Ankebut suresi 65). Peygamberimizin Allah’la konuşmasını simgeleyen ve anlatan ‘ettehiyyatu’ duası bu kuud makamında okunur ve müminin miracına işaret eder. Tövbe gibi kesin kararlar oturarak yapılıp alınırsa daha bir güçlü ve etkili olur.
Anasır-ı erbanın unsurları insan nefsinde günde beş kere terbiye olmak zorundadır. Çünkü insan yeme içme yolu ile daima anasır-ı erba ile içli dışlıdır. Bunların negatif yönlerinin atılıp pozitif hale getirilmesi gerekir. Bu ameliye ancak namazla mümkündür. Namaz sırasında nefis Allah’tan gelen nur ve feyizden etkilenir, kimyasını oluşturan toprak, ateş, hava ve suyun negatif yönlerini üzerinden atıp pozitif taraflarını elde eder. Onun içindir ki namaz huzur kaynağıdır. Nefsi olumsuz enerjilerden temizleyip itidale sevk ettiği için insanda büyük bir ferahlığa ve rahatlığa vesile olur. Bunlar namazdan sonra yaşanan hallerdir. Her insan da bunu çok rahatlıkla ve açıkça tecrübe edebilir.
İnsanların işlediği günahları, küçük ve büyük suçları hep bu nefsin unsurlarından gelen olumsuz enerjilerin baskısıyladır.
Dünyadaki insanların büyük çoğunluğu, nefsin elinde esir durumdadırlar. Onların özgür olmaları günahlara samimi bir şekilde tövbe edip namaz kılmalarına bağlıdır.
Paradoks olan vaziyet şu ki, nefsinin her istediğini yapan, her günahı işleyen kişi kendisini bağımsız ve özgür olarak görmektedir. Oysa böyle birisi nefsin ve şeytanların elinde esir durumdadır ve acınacak bir vaziyettedir. Gerçek bağımsızlık ve özgürlük, Allah’a kul olmakla gerçekleşir. Bunun için kişinin nefsiyle savaşması ve iç dünyasında ruhunu hâkim kılması gerekir. Bu da ancak namazla gerçekleşir. Çünkü namazın mahiyeti, nefisle ruhun savaşmasından ibarettir. Bu savaş olmadan kişinin gerçek manada bağımsız ve özgür olması mümkün değildir.
Yüce Allah (c.c.), ömrümüz boyunca bizlere namazın nurlarını, feyizlerini, sırlarını ve faziletlerini ihsan eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
İman ile Kaygı
‘İman’ kelimesinin kökü ile ‘emniyet’ ve ‘güven’ kelimeleri arasında bir anlam ilgisi vardır. Buna göre imanın tam zıddı olan kavram, ‘kaygı’dır.
Kaygı, psikoloji literatüründe önemli bir kavramdır. Bütün nevrotik psikolojik rahatsızlıkların temelinde kaygı rol oynar.
İbadetler, imanın belirtisi olmanın yanında iman nurunu besleyen etkinliklerdir.
Yüce Allah (c.c.), dünyadaki her şeyi insan için yaratmıştır. Onun nimetlerini saymak istesek buna bir ömür yetmeyecektir.
İbadetler görünüşte yüce Allah (c.c.) için yapılır. Ama yüce Allah’ın (c.c.) insanların yaptığı ibadetlere hiç ihtiyacı yoktur. İbadetler ayrıntılı bir şekilde incelenirse bunların da insanların yararına olmak üzere farz kılındığı anlaşılır.
İbadetlerin psikolojik dünyamızda en önemli işlevi, kaygıları yok etmeleridir. Birer psikoterapi (ruhsal iyileştirme) olarak hizmette bulunmalarıdır.
İmandan yoksun bir insan büyük bir varoluşsal bir kaygı içerisinde bulunur.
Ölüm, her insanı büyük bir varoluşsal kaygı içerisine sokar. Yaş ilerledikçe bu kaygı artar. Her insan ölüme karşı kendince bir vaziyet alır. Genellikle bu varoluşsal kaygıdan kurtulmak için imana ve ibadetlere sığınılır. İman derece derece olduğu gibi insanların ölüm karşısında kaygıları da böyledir.
İnsan-ı kâmil (veli) için ölüm asıl sevgiliye (yüce Allah’a) vuslattır. Aşktır.
Ölümle iman esaslarını oluşturan bazı şeylerin perdesi kaldırılacaktır. Örneğin kişi öldüğünde melekleri görecek, cennet ve cehennem sahnelerinden bazı şeylere tanık olacaktır. Kâfirler için de müminler için de bunlar yüce Allah’a (c.c.) imanda bir yakinlik sağlayacaktır.
İnsanların büyük çoğunluğu için ölüm büyük bir kaygı kaynağıdır. Bu büyük kaygıdan kurtulmanın tek yolu iman ve onun kaynağı ve besleyicisi olan ibadetlerdir.
Mevlana Celalettin Rumi (k.s.), Mesnevi’de bu konu üzerinde mealen şu şekilde bir yorumda bulunur: ‘Ana karnındaki bir yavruya deseniz ki, sen şu anda kan, irin içerisinde ve dar bir mekânda bulunuyorsun. Dışarıda dünya kadar geniş bir alan bulunmaktadır. Orada yüce Allah’ın (c.c.) sonsuz nimetleri önüne rızık olarak serilmektedir. Gel buradan oraya gidelim. Cenin bu sözlere inanmayacaktır. Bu teklifi de kabul etmeyecektir. Çünkü dünyayı tanımamaktadır. Doğmaktan ve dünyaya gelmekten büyük bir kaygı duyacaktır. Zaten bebeğin dünyaya gelirken ağlaması da bu kaygının ifadesidir. Bunun gibi yüce Allah (c.c.) da, mümin kullarına ilahi kitaplarında şöyle seslenmektedir: Ölümle yok olmayacaksınız. Ceninin anne karnında büyüyüp oradan dünyaya gelmesi gibi ölümle başka bir âlemde doğmaktasınız. Yüce Allah’ın cennette kerem sofrasına ebedi olarak misafir olmaktasınız. Fakat yine de insanlar ölümden kaygı duyarlar. Alıştıkları bu dünya hayatından oraya gitmeye pek istekli olmazlar. Hâlbuki bu dünya hayatı bir imtihan yurdu olması dolayısıyla ahret yurduna göre bir cenin hayatından farksızdır.’
İnsan, ölümü hatırlamaz görünse bile aslında bilinçdışında bir an bile bunu unutmaz. Ruh, ebedi bir hayatı yaşamak için yaratılmıştır. Zaten ölümle de ölmemektedir. Başka bir hayata intikal etmektedir. Ruh, ölümle berzah âleminde yaşamakta, ebedi hayatı için bu istasyonda kısa bir süreliğine bekletilmektedir. Fakat dünya hayatında ölüm olgusu ruhun önünde bir kaygı olarak durur. Bu, ancak iman ve ibadetlerle aşılabilinir. Kişi iman ve nurla bu dünya hayatının ölümle başka bir hayata intikal ettiğini kavrar. Bu konuda bir emniyete ve güvene ulaşır. İhtiyarlık ve ölüm ebedi hayata kavuşmada bir merdiven basamağı olarak kabul edilir. Böylece ölüm bir kaygı kaynağı olmaktan çıkarak bir aşk ve ümit kapısı olur. Veliler ölüme bu gözle bakarlar. İman derecesine göre müminler de ölüme bu şekilde bir bakış açısı geliştirmeye başlarlar.
Ölüm nasıl bir aşk ve ümit kapısı olmasın ki, yüce Allah’ın(c.c.) güzel isimlerinden birisi de el-Mümit’tir. El-Mümit, yüce Allah’ın (c.c.) canlı varlıkları öldürmesi anlamına gelen güzel bir ismidir. Şayet ölüm güzel ve iyi bir olgu olmasa idi yüce Allah (c.c.) bu güzel ismi üzerine almazdı. Ölüm güzel ve iyi bir olgu olmanın ötesinde veliler için de bir aşk kaynağıdır. Mevlana’nın (k.s) ölüm gününde insanların matem tutmalarını istememesi ve ölünü şeb-i arus (düğün, gelin gecesi) olarak adlandırması da bu nedene dayanır.
Elbette bu sözlerimiz insanların hayatlarına son vermeleri için veya intihar etmelerine bir gerekçe olmamalıdır. Zira insanın kendi irade ve elleriyle hayatına son vermeye hakkı yoktur. Bu, bir cinayettir. Başka bir insanı öldürmek kadar büyük bir günahtır. El-Mümit olan yüce Allah’ın (c.c.) işine karışmak doğru değildir. Yüce Allah (c.c.), bu güzel ismini bizlere sevmeyi nasip eylesin. Âmin.
İmandan yoksun bir insan büyük bir varoluşsal kaygı içerisindedir. Dünyaya gelip de ağlayan bir bebek gibidir. İçerisinde bulunduğu varoluşsal kaygı ile boğulmaktadır. İmanın verdiği huzurdan yoksundur.
Bir bebek anne sütü kadar annenin verdiği sevgi ve güven duygusuna da muhtaçtır. Bu manevi ihtiyaçlar annenin sarılmaları ve ninnileri ile bebeğin ruhunu besler. Sevgi ve güven duyguları annenin ruhundan bebeğe bir enerji dalgası ile ulaşır. Bebeğin bedeni annenin sütü ile büyürken ruhsal dünyası da yakın çevresinden, özellikle annesinden ve babasından gelen, sevgi ve güven telkin eden sözlerle, davranışlarla, eylemlerle ve bunların manası olan ruhsal enerjiler ile gelişir. İnsan yetişkin olduğunda da bir bebek kadar çaresizdir. Yine yaşamak için yiyeceğe, içeceğe muhtaçtır. Ruhsal dünyası da böyledir. Ama bebekken anne ve babadan gelen ruhsal enerjinin yerini başka şeyler tutar. Bu sefer anne ve babanın yerini yüce Allah (c.c.) ve O’na iman alır. İman nur ve feyz kaynağıdır. Bunlar ruhun gerekli olduğu enerji kaynaklarıdır. Bedenin yemesi ve içmesi gibi nur ve feyz de imanla ruhu besler. Bu açıdan namaz imanın adeta tecessüm etmiş halidir. Kişi namazda yüce Allah’ın (c.c.) huzurunda durduğunu varsayarak O’nunla ruhsal bir ilişkiye girer. Bu sırada nura ve feyze gark olur.
Tabii namazdaki ihlâsına göre kişide nur ve feyiz artar veya azalır. Ama namaz kılan hiçbir insan nurdan ve feyizden nasipsiz olmaz. Az çok her insan namazla yüzünü, vücudunu yüce Allah’a (c.c.) döndürdüğünde O’ndan nur ve feyiz yönüyle nasiplenir. Tıpkı bitkilerin güneşten istifade ettikleri gibi namaz sırasında yönünü Allah’a dönen müminlerin ruhları da nur ve feyiz ile gıdalanırlar.
Nur ve feyizle beslenen bir ruhta kaygı azalır. İman yakinleşir. Hayata pozitif bir gözle bakma gelişir. Yaşamın boş olmadığını, her şeyin yüce Allah’ın emri ile işlediğini görür. Hayır ve şerrin yüce Allah’ın (c.c.) yaratması ile olduğuna inandığı için başına gelebilecek kötü olaylardan ötürü bir kaygı duymamaya, iyi şeylerden de nefsine bir pay çıkarmamaya çalışır. Her şeyin bir imtihan konusu olduğunu unutmaz: ‘Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a kolaydır. Böylece kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenenleri, kibirlileri sevmez (Hadid suresi, 23-24)’
Ölüm olgusu yaş ilerledikçe müminde iman ve ibadet nuruyla kaygı uyandırmamaya; ümit ve aşk duygularının kaynağı olmaya başlar.
Günahlar kaygı kaynaklarıdır. Bir mümin de günahlardan masum değildir. Hayatındaki sıkıntılar, problemler, kaygılar hep bunlardan kaynaklanır.
Bir gün bir genç kız bana evlenmek istediği bir erkekten söz edip onunla evlenip evlenmemesinin doğru olup olmadığını sordu. Delikanlı namaza olumlu bir gözle baktığı halde namaz kılmıyormuş. Ben de bu yüzden konuya olumsuz bakıyordum. Görüşümü bildirdim. Ama bu bildirmede biraz çizgiyi aşan ifadeler kullandım. Ayağım kaydı. O akşam bende öyle bir ruh haleti oldu ki bunun nedeninin bu kızın kararına karşı olumsuz görüşümden ve haddimi aşan ifadeler olduğundan zerre kadar şüphe etmedim. Çünkü genç kız o delikanlı ile evlenmeyi kafasına koymuş ve kararını vermişti. Benim sözlerim onda büyük bir kuşku meydana getirmiş, onun o vaziyeti benim ruhsal dünyama tesir etmişti. İnsan tasavvuf yolunda belli bir merhaleye geldiğinde şeytanın vesveselerini, Allah’tan gelenleri çok rahat bir şekilde ayırabilmektedir. Ben de âcizane bu yolda sadatların himmeti ile biraz sağımı solumu anlayabilmekteydim. Tüm gece boyunca hayatımdaki bazı insanlardan ve ilişkilerden öyle bir büyük kuşku ve kaygıya düşmüştüm ki gözüme sabaha kadar uyku girmedi. Bu halin bana şeytanların vesveseleri ile gelmediğini yakinen bildim. Bu hal, bu konudaki ayak sürçmemin cezasıydı. O zaman şunu anladım ki, insan ilişkilerinde ufacık bir hatanın bile bedeli çok büyük olabilmektedir. İnsanın haddini bilmesi kadar büyük bir erdem yoktur. Bir de sözü o kadar ölçülü kullanmalı ki kaş yapayım derken göz çıkarmamak gerekiyor. Kalbimizdeki kaygıların en temel nedeni, başkalarına farkında olmadan yaşattığımız şeylerden, zulümlerden kaynaklanmaktadır. Tabii bu olay benim bu ilahi yasayı ilk olarak derinden yaşamamda bir milattı. O yüzden hiç aklımdan çıkmamaktadır. Daha sonra belki yüzlerce olayla bunun tecrübesini ve sağlamasını yaşadım. Bu konudaki görüşüm daha bir pekişti ve bana bir sünnetullah olarak göründü.
Bu konularda derinleşince şunu kavradım ki, gönül almalar ruha çok olumlu tesirde bulunmaktadır. Yani Allah rızası için insanın kendisini biraz zorlayarak tebessüm etmesinin, selam vermesinin, hal hatır sormasının, hediyeleşmesinin, hizmet etmesinin, başkalarının işlerini görmesinin, sıkıntılarını ve problemlerini çözmesinin boş olmadığını, hemen o gün veya o gece geri bildiriminin olduğunu, ruha büyük bir genişlik, huzur ve sevinç verdiğini anladım. Bu ne güzel bir yaşam ticaretiydi! Veriyorsun, alıyorsun. Bu kadar basitti. Hele hele daha büyük iyiliklerin bu konuda daha büyük nimetlere dönüştüklerini de kavradım. Bunların süreçlerinin daha da uzadığına şahit oldum. Gerçi bu söylediğimiz şeyler ilahi kitaplarda, konuyla ilgili dini ve tasavvufi kitaplarda geçmektedir ama bunlar soyut bilgilerdir. İnsanlar, hayatında bunları yaşayınca adeta bunları yeniden keşfetmiş gibi oluyorlar. Bunlar o zaman daha bir anlamlı görünüyorlar. Bunların değerini insan o zaman daha bir derinden kavrıyordu.
Haberlerde nedense artık sık duyar olduk: Bir adam cinnet geçirdi, tüm ailesini, eşini, şu kadar çocuğunu öldürdü diye. Hemen kendimi o cinnet geçiren adamın yerine koyarım. Ne oldu ki böyle bir karar aldı. Haberin kırıntıları arasında işini kaybettiğini, ekonomik olarak zor durumda olduğunu duyarız. Ama bu durumda olan binlerce insan vardır. Onlar neden böyle bir şey yapmıyorlar?.. Neden bu kişi cinnet geçirdi, bu işleri yaptı? Kalpler Allah’ın elindedir. Bazen kalpleri yüce Allah (c.c.) öyle bir sıkar ki, kişiye bütün genişliğine rağmen yeryüzü ve hayat dar gelir. Kaygıyla bunaltır. Adeta kalpte imanın hiçbir izi kalmaz. Kişiye intihar etmekten ve ailesini yok etmekten başka çıkar yol görünmez. İşte burada bir sır vardır. Bu kalp darlığı, kabz halinin, yani yoğun bir kaygıyla bunalmanın en başlıca nedeni, günahlarımız veya ibadetlerimizdeki ihmallerimizdir. Bir de başkalarına zulmetmektir. Allah (c.c.) bizleri bunlardan korusun. Başkalarının malına, canına, namusuna ve şerefine musallat olup da onların ahlarını almak kalplerimizi o kadar daraltır ki böyle durumlara düşmek işten bile olmayabilir. Nefis herkeste aynıdır. Günahlar her insana hitap eder. Bir zamanlar küçük gördüğümüz ve kendimizden uzak olduğunu düşündüğümüz bir günah bizleri pençesine alabilir. Bir de bakarız ki ailemizin bireylerini ortadan kaldıran ve sonra kendi canına kıymak zorunda olan birisine dönüşmüş olabiliriz. Allah bizleri böyle manevi afatlardan korusun. Âmin.
İnsan ilişkilerinde başkalarına bir kaygı yaşatan mutlaka o nicelikte ve nitelikte bir kaygı içerisinde olmaktadır. Yine insan ilişkilerinde pozitif olan da mutlaka bu olumlu durumu ruhsal dünyasında yaşamaktadır. Onun için şu ayet gayet düşündürücüdür ve sadece ahret hayatına hitap etmemekte, dünyadaki ve hayatımızdaki bir ilahi yasaya da işaret etmektedir: ‘Kim zerre ağırlığınca bir iyilik işlerse onun karşılığını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir (Zilzal suresi, 7-8).’
Günahlardan tövbe etmek ruha büyük bir huzur ve rahatlık verir. Bunu ancak gerçekten günahlarına tövbe etmiş olanlar derinden kavrarlar. Bu hafiflik ve huzur duygusu onların bütün ruhlarını sarar. Çünkü onlar kaygılardan kurtulmuşlardır.
Yüce Allah (c.c.) bizlere bu dünya hayatında da cennet hayatına benzer bir hayatı yaşamamız için ilahi yasalarını bildirdi. İlahi emir ve yasaklar en başta bizlerin ruhsal sağlıklarını korumak için konulmuştur. Her biri psikoterapi vazifesi taşır. Bu ilk çemberdir. Ayrıca toplumsal yaşamda da iyileştirici ve koruyucu işlevleri vardır. Fakat insanlar o kadar nefis bataklığında ve şeytanların vesveselerinde bunalmışlardır ki bunun farkına varamamaktadırlar. Büyük çoğunluğu ilahi buyruklara karşı olumsuz tavır almakta ve daha dünyada iken kaygılarla dolu cehennem gibi bir yaşama rıza göstermektedirler.
Kaygı ruhsal bir olgudur. Öyle düşünce jimnastikleri ile ruhsal dünyadan atılamamaktadır. Kaygının çeşitleri vardır. Şeytanların vesveseleri kaygıyı başlatan ve besleyen bir kaynaktır. Ama nefisten kaynaklananlar daha güçlü ve inatçıdır. Ölüm kaygısı bu ikincisine aittir. Bunu insan öyle kolay kolay üzerinden atamaz. Bunun için kaygının zıddı olan kavrama yani imana, dolayısıyla ibadetlere iyi yapışmak gerekir.
Ruh namaz sırasında bilinçsiz de olsa nur ve feyz dalgalarını algılamaya başlar. Bu onda yavaş yavaş itminan duygusunu oluşturur. İtminan imanın güç kazanması ve yakinleşmesidir. Bu konuda insanlar o kadar derece derecedirler ki…
İnsanlar bazı kaygılarından korunmak için bedel ödemek zorundadırlar. Görünmez kazaların büyük kısmı bu kategoriye girer. Psikanaliz yöntemiyle bazı insanların yaşadıkları kazalarda bu bilinçdışı kendini cezalandırma isteğinin etkin rol oynadığı görülmüştür. Yani kişi bir bilinçdışı suçluluk duygusunun etkisiyle kendisini cezalandırma yoluna gitmekte, böylece bir kaza geçirmekte ve rahatlamaktadır. Psikoloji ve psikanaliz literatürüne girmiş bu olgunun doğruluğunu tartışmak bana pek akıllı ve mantıklı bir davranış olarak görünmemektedir. Şahsen ben bunun doğruluğuna, yani hak olduğuna yürekten inanmaktayım. Dinde de bunun karşılığının bulunduğunu ve kurban kesmenin bu anlama geldiğini düşünmekteyim. Kişinin bilinçdışında kendini cezalandırma gereksinimi, kendisinden kurban edilen hayvana yönlendirilerek büyük bir beladan, başına gelebilecek bir görünmez kazadan kurtardığına inanmaktayım.
Elbette bedel olarak ödenen bu kaygıların nedeni günahlarımızdır. Her ne kadar her günaha tövbe etmek mümkün ise de kul hakları her zaman üzerimizde bulunmaktadır. Hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere şayet hak sahibi affetmemişse bunlar tövbe ile de üzerimizden düşmemekte, ahrette yakamızı bırakmamaktadır. Ahrette güzel amellerimizin hak sahiplerine verilmesiyle affa uğramaktadırlar. Yüce Allah (c.c.), üzerimizdeki kul haklarını ödeyecek sevap sermayesini bu dünyada fazlasıyla bizlere nasip eylesin. Âmin.
Allahu a’lem bu kul hakları bilinçdışı dünyada büyük bir kaygı oluşturmakta ve cezalandırılma gereksinimine neden olmaktadır. Yüce Allah (c.c.), lutf u keremiyle kurban kesme yolu ile bizlere bu konuda bir çıkış kapısı açmakta, ruhsal dünyamızı büyük bir kaygıdan ve sıkıntıdan kurtarmaktadır. Ayrıca bela ve musibetlerden, görünmez kazalardan korumaktadır.
Ben bu olguda sadece şuna karşıyım: Bilinçdışında olan bu kendini cezalandırma olgusuna karşı değilim. Ama bu kavramın yalnızca bilinçdışına hasredilmesini doğru bulmamaktayım. Bilinçdışında böyle bir cezalandırılma gereksinimi olmadan da insanların başlarına günahları yüzünden bela ve musibetler, hususiyle görünmez kazalar gelebilir. Kurban kesme ve eti fakir ve fukaraya verme bunlara da kefaret olabilir. Bunu bilinçdışının algılayıp algılamamasını gereksiz görmekteyim.
İnsan tasavvuf yolunda cinni şeytanları daha yakından tanıma imkânı buluyor ve onlar hakkındaki marifeti artıyor. Bu konuda şu kanaate ulaştım ki, onların elinde insanları kaygıya düşürmek dışında başka bir güç ve kuvvet yoktur. Şeytanların bütün faaliyetlerinin temel ekseni, insanları kaygıya düşürmektir. Kaygı ile imandan uzaklaştırmak, psikolojilerini bozmaktır. Kişi kaygı ile insanlara güvenini kaybettiği gibi imani konularda da kuşkular yaşamaya başlamaktadır.
Bütün kaygı rüyaları şeytanlardan kaynaklanır. Şeytanların bilinçdışında insanda kaygı uyandıran sözcükleri ve cümleleri tekrarlaması ile meydana gelmektedir. Onun için içeriği kaygı olan rüyalara zerre kadar itibar edilmemeli, peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şerifte buyurduğu üzere sol tarafa tükürerek şeytana bedeli ödenmelidir.
Aklımıza gelen kaygılar da böyledir. Şeytan vesveseleridir. İrademize ve yaşamımıza hâkim olmak isteyen cinni şeytanların vesveselerinin ürünüdürler. Bunlar içimize doğduğunda ‘Hasbinallah ve Ni’mel-Vekil (Allah yeter ve O ne güzel Vekil’dir.)’ zikri bu şeytanların suratlarına bir şamar gibi çarpar. Onların psikolojilerini bozar.
Şeytanlar vesvese yolu ile derler ki, ‘Eşin seni aldatıyor.’ Kişi hemen ‘Hasbinallah ve Nimel-Vekil (Allah yeter ve O ne güzel Vekil’dir.)’ zikrini çekerse ilgili kaygı bu sözle anlamsız olur. Çünkü bu zikirle Allah’a dayanılır. Bu tür olaylarda yüce Allah’ın kula yeteceği ve bu tür olumsuz bir durum gerçekleşse bile ancak onun yararına dönüşeceği dile getirilir. Çünkü yüce Allah (c.c.) şer olan şeylerden hayırlar da yaratır.
Şeytanlar vesvese yolu ile diyorlar ki ‘İşinden olup mahvolacaksın. Şerefin, itibarın ayaklar altında olacak.’ Kişi hemen ‘Hasbinallah ve Nimel-Vekil (Allah yeter ve O ne güzel Vekil’dir.)’ diyerek bu kaygı için Allah’a dayanacak ve şeytanlar bu işten bıkmaya başlayacaklardır. Çaresizliklerinden tepineceklerdir. Bu zikir kaygıların ilacı gibidir. İmanı da bileyen, yakinleştiren bir etkiye sahiptir. Ara sıra çekmek veya belli bir sayısını virt edinmek kaygıları def etmede ve imanı yakinleştirmede büyük yararlar sağlar.
Şeytanlar neden kaygıları kullanırlar? Çünkü tek sermayeleri insanlara verdikleri kaygılardır. Şimdi bir an için dünyadaki düşmanlarınızı düşününüz ve onların size zarar vermede en çok nelerden yararlanacağını bir gözünüzün önüne getiriniz. Göreceksiniz ki düşmanlarınız sizlere en çok zayıf noktalarınızdan yükleneceklerdir. İşlediğiniz suçlar, yanlış hareketleriniz ve sözleriniz onlara bulunmaz fırsatlar sağlayacaktır. Onlar bunları her fırsatta sizin aleyhinize kullanmaya çalışacaklardır. Ruhsal dünyada da kaygı böyle bir işleve sahiptir. Şeytanlar türlü kaygılarla insanlara yüklenirler. Bakarlar ki bir kaygı kişinin ruhsal dünyasında çok etkili olmakta ve o kişinin ruhsal dünyasını alt üst etmektedir. Bunu azami derecede kullanmaya bakarlar. Böylece o kişinin yularını ellerine geçirmiş olurlar. Onu o kaygıyla yönetmeye, yönlendirmeye ve çeşitli günahları işlemeye sevk ederler.
Kaygı konusu olan olgu genellikle bilinçte değildir. Daha doğrusu bilince geldiğinde hemen bastırılır. Bilinçaltına itilir. Gücü bu bastırılmadan gelir. Şeytanların vesveseleri de bilinçaltında olur. Algılanmaz. Kaygı olarak dışa vurur. Kişi kaygı psikolojisi ile kendisini savunmaya geçer. Örneğin eşinin kendisini aldattığı yönünde bir kaygının kıskacında olan birisi sigaraya yüklenir, içki içer. Zinaya yönelir. Yani içerisinde bulunduğu kaygı psikolojisini ortadan kaldırmak için çeşitli günahları irtikâp eder. Bataklığa batmış birisinin debelendikçe dibe doğru çekilmesi gibi bir hal yaşar.
Şeytanların kaygı ile hedefledikleri şey, kişinin hayata, insanlara ve Allah’a karşı ümidini kırmaktır. Onu daha büyük suçlara teşvik etmektir. Ümitsizlik zaten küfürle eşanlamlıdır (bk. Yusuf suresi, 87). Büyük suçlar genellikle büyük bir ümitsizlik ve buhran içerisinde olan insanlarca işlenir. Bu suçlar genellikle kul haklarına girdiği için kişinin büyük bir olasılıkla imansız olarak ahrete gideceğinin alametleridir.
İnsan soyuna ebedi bir kinle düşman olan şeytanlar, bir insan büyük bir suç işleyince sevinçlerinden hoplayıp zıplarlar ve bunu bir parti ile de kutlarlar. Kendilerince bir zafer kazanmış olurlar. Böyle bir insan hatasını anlayıp pişmanlık hali yaşayıp ilahi emirleri yerine getirmeye başladığında şeytanlar üzüntülerinden kahrolurlar. O kadar ki bütün sermayesini kaybeden bir zengin kadar derin bir kederle mahvolurlar. Yüce Allah (c.c.) sonsuz lutf u keremiyle tövbe kapısını her günahkâra açar. Onun kapısında affedilmeyecek hiçbir günah yoktur: ‘De ki ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir. Öyleyse azap gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra kimseden yardım göremezsiniz (Zümer suresi, 53-54)’
Yüce Allah (c.c.), her birimize son nefeste iman ve rızasını nasip eylesin. Şeytanların imanlarımızı çalmak için verdikleri vesveselerdeki kaygıları boşa çıkarsın. Âmin.
Muhsin İyi
Surelerin ve Ayetlerin Faziletleri, Sırları
Bir sure ve ayet okunduğu zaman okuyan veya dinleyen kişiye bazı manevi armağanlar verilir. Bunlara surelerin ve ayetlerin faziletleri denir. Surelerin ve ayetlerin çeşitli faziletleri pek çok hadis-i şerifte ifade edilmişlerdir.
Surelerin ve ayetlerin faziletlerini konu alan hadis-i şerifleri inceleyince genellikle bunlarla, ilgili surede ve ayette işlenen tema veya konular arasında yakın bir ilginin bulunduğunu görürüz. Örneğin peygamberimiz (s.a.s) bir hadiste Yasin suresini her gün okumaya devam edene şehitliğin nasip olacağını ifade eder. Gerçekten surede şehit edilen bir mümin konu olarak işlenir. Vakıa suresini daima okuyanlara dünya zenginliğinin ihsan edileceği hadis-i şerifte müjdelenir. İlgili surede cennet tasviri ve nimetleri bu dünyadaki zenginliğe işaret eder. Kehf suresi ile ilgili hadis-i şerifler daha ziyade Deccaldan, zalim hükümdarlardan, bela ve musibetlerden korunmaları içerir. Gerçekten de ilgili surede mağaraya sığınan gençler böyle zalim bir hükümdarın şerrinden kaçarlar. Hz. Zülkarneyn (a.s.) de Yecüc Mecüc kavminin şerrinden halkları korumak için bir set inşa ettirir. Hz. Hızır (a.s) ise ileride bazı kimselere gelecek bela ve musibetlerin daha önceden önünü almak için akıl almaz ve şeriat dışı bazı icraatlarda bulunur. Bunlarla Kehf suresi adeta okuyana ve dinleyene bir zırh gibi işlev görür. Her türlü bela ve musibetten onları korur.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama ne kadar çoğaltsak da genellikle şunu görürüz: Peygamberimiz (s.a.s) hangi surenin veya ayetin faziletinden bahsetmişse genellikle ilgili fazilet ile surenin, ayetin teması veya konuları arasında bir ilgi ve ilişki vardır. Sure ve ayet faziletini bildiren hadis-i şerif genellikle adeta surenin ve ayetin içeriğinde bir konuya işaret etmekte, o konunun ilahi bir yasaya dayandığını bildirmektedir. Tabii sure ve ayet faziletinden bahseden bütün hadisi-i şerifleri bu kategoriye sokamayız. Hadis-i şeriflerin bir kısmında sure ve ayet içeriği arasında bir ilgi ve bağlantı yoktur. Bunlar, Hz. Peygamberin (s.a.s) nübüvvet nuru ile değerlendirdiği sure ve ayetlerdir.
İşte bu ilgilerden dolayı bazı arifler, surelerin ve ayetlerin hadis-i şeriflerce işaret edilmemiş faziletlerinden bahsetmişlerdir. Bu konularda çeşitli hükümlerde bulunmuşlardır. Çünkü onlar bir kısım surelerin ve ayetlerin faziletleri ile ilgili formülü bulmuşlar; yani surelerin, ayetlerin faziletleri ile tema ve konuları arasındaki bağlantıyı, ilgiliyi anlamışlardır.
Yüce Allah (c.c.) her şeyi ilahi yasalarla yaratmaktadır. İlahi yasalara sünnetullah da denir. Dünyanın hareketleri, mevsimler, gece gündüz, yağmurun ve karın yağması da ilahi birer yasadır. Bunlar da yüce Allahın sünnetullahlarıdır. İsterse yüce Allah (c.c.) bunları bir sözle değiştirebilir.
Allahın sözü olan Kuran-ı Kerim baştan sona değin yaratıcı sözlerle doludur. Yani Kuran-ı Kerimdeki her kelime sihirlidir. Bu sihir, helaldir. Yani surelerin ve ayetlerin faziletleri kısaca helal sihirlerden oluşur. Aslında buna sihir kelimesi pek yakışık almadı, doğrudan doğruya mucize demek daha doğru görünmektedir. Kişi bir sure veya ayet okur, yüce Allah (c.c.) o okunan surenin veya ayetin faziletini okuyan veya dinleyen kişilerin üzerine yağdırır. Sünnetullahları yaratan yüce Allah (c.c.), isterse Kuran-ı Kerimin mucizesini o kişiye gösterebilir.
Zikir olan kelimeler gücünü Kuran-ı Kerimde geçtikleri oranda alırlar. Onun için en büyük zikir Allah kelimesi ile yapılır. Çünkü bu kelime hem Allahın zatına işaret eder hem de Kuran-ı Kerimde Allahın en çok geçen adıdır.
İnsanlar genellikle suyun kaynamasını, buharlaşmasını, yağmurun ve karın yağmasını birer sünnetullah olarak kabul ediyorlar. Bunda bir sorun yoktur. Ama başlarına gelen bela ve musibetleri, güzellikleri birer sünnetullaha bağlayamıyorlar. Yani hayır ve şerrin Allahtan geldiği yönündeki kader inancında genellikle insanların itikatlarında bir bozukluk vardır. Yüce Allahın kendilerine güç yetiremeyeceklerini, aldıkları tedbirlerle bela ve musibetlerden korunacaklarını sanıyorlar. Dünya hayatına daha çok tamah ederek huzura ve mutluluğa erişeceklerini düşünüyorlar. Hâlbuki bu dünya bir imtihan yurdudur. Başa gelen bela ve musibetler; hayırlar, güzellikler imtihan içindir. Bela ve musibetler genellikle günahlarımız yüzünden peyda olur. İyilikler, hayırlar yüce Allahın (c.c.) lütfu olarak görülmelidir. Aslında onlar da bir zamanlar yapılan küçük iyiliklerin, alınan hayır duaların, tohumlar gibi yüce Allahın lütfu ile neşv ü nema bulmasıyla olurlar. İnsanın yaptığı her şey daha ahrete varmadan bu dünyada hayır ve şer olarak önüne çıkmaktadır. Ama imtihan sırrı bunları çeşitli perdelerle gizlediği için bu gözlerden saklı tutulmaktadır. Zengin insanları herkes mutlu ve huzurlu sanır. Oysa nice zenginin daha bu dünyada iken ne cehennemlerde kavrulduğu imtihan sırrıyla insanlardan gizlenmiştir. Kalpler yüce Allahın (c.c.) elindedir. Asıl bu noktalarda insanlar dünyada iken cennet ve cehennem hayatını yaşamaktadırlar. İntihar eden insanların önemli bir kesimi maddi bir sıkıntısı olmayanlardandır. Bu tür insanlar dünyada iken kalp âleminde yaşadıkları cehennem hayatından kurtulmak için hayatlarına kendi elleri ile son vermektedirler. Huzur, İslamdadır. Yasaklardan kaçınıp bunlardan hemen tövbe ederek yüce Allahın (c.c.) emirlerini hayata uygulamaktadır.
İnsanlar tövbe edip hak yola girince Kuran-ı Kerim; sureler, ayetler, zikirler onların üzerine faziletleri yağdırmaya başlar. Sözün özü bu hak kitabın mucizeleri İslami bir yaşantıyla tadılır, anlaşılır. Kalplere büyük bir huzur, nur o zaman dolmaya, insanlar daha bu dünyada iken cennet hayatından esintiler yaşamaya başlarlar.
İşte sure ve ayetlerin okunması ile yüce Allah (c.c.) insanların kaderini tayin etmekte; şerleri, kötülükleri üzerinden almakta ve hayırları, güzellikleri üzerine yağdırmaktadır. Çünkü yüce Allah (c.c.) her şeyi sünnetullahla yaratmaktadır. Sünnetullah da yüce Allahın (c.c.) sözlerine dayanmaktadır. Yüce Allahın sözleri de Kuran-ı Kerimde toplanmıştır.
Tabii bu noktada şeytan pek çok vesveseyi fısıldamaktadır: Öyle ise niçin Müslümanlar dünyada ezilmekte, öldürülmekte; kâfirler ise cennet hayatı yaşamaktadırlar? Çünkü Müslümanların büyük çoğunluğu Allahla bile bile dalga geçmekte; Kuran-ı Kerimdeki ilahi emirleri yerine getirmemekte, ilahi yasakları ise kendilerine hayat prensibi olarak görmektedirler. Bunlar, yani bu tür insanlar gece gündüz Kuran-ı Kerim okusalar da bundan elbette bir hayır göremeyeceklerdir. Başlarında da bela ve musibet eksik olmayacaktır.
Ben şahsen Amerikanın zenginliğini ve dünya liderliğini tarihte köleliğin kaldırılmasında en temel adımları atmasında ve bu yolda savaşmasında ve muvaffak olmasında görmekteyim. Bu, dinin en çok sevap getiren emirlerinden biriydi ve Allahın rızasına uygundu. Yüce Allah (c.c.) bir insana veya bir ulusa bir devlet nasip etti mi mutlaka bunun altında bir neden vardır. Bu neden de bir sünnetullaha dayanır. Amerikanın bu hayırlı işi dünyada iken böyle bir nimetle taltif edildi. Ama tabii Amerikanın bu nimetin kadrini bilmesi ve şükrünü eda etmesi mümkün olmadığı için bu nimet onda zulüm ve fesat kaynağı olacaktır. Çünkü kâfirliğin tabiatında Allaha isyan, nankörlük, insanlara zulüm vardır. İsyan, nankörlük; zulüm ise bir zaman sonra yüce Allah (c.c.) tarafından taltif için verilen nimetleri ve sermayeyi tüketebilir, bitirebilir.
Biz bu yazımızda bir kısım surelerin ve ayetlerin faziletleri hakkında bir formüle işaret ettikten sonra küçük surelerin faziletleri üzerinde kısaca yoğunlaşacağız. Çünkü Müslümanların belki yüzde doksanı sadece bu küçük sureleri ezberlemişler ve namazlarında okumaktadırlar. Bunların da büyük çoğunluğu okuduklarının anlamını bilmemektedirler. Gerçekte hadis-i şerife göre anlamını bilmeden okumada sevapta bir eksilme olmadığı gibi ilgili surenin veya ayetin faziletleri de birer manevi armağan olarak o kişiye verilmektedir. Fakat bu konuda bilinçli olmak kişiye elbette pek çok şey kazandıracaktır.
Küçük surelerden kastımız Kuran-ı Kerimin son sayfalarındaki Fil suresinden itibaren başlayan son on suredir. Mahalle hocaları genellikle çocuklara bunları ezberletirler. Müslümanların büyük çoğunluğu da bu ezberledikleriyle yetinirler ve namazlarında sadece bu sureleri okurlar. Tabii bunlara bir de Kuran-ı Kerimin başında yer alan Fatiha suresini eklemek gerekir.
Bu küçük surelerle namazlarını eda edenlere tavsiyemiz bunları namazlarındaki rekâtlarda sondan başa doğru sıra ile okumalarıdır. Ağırlığı birkaç sureye vermeden eşit dağıtmalarıdır. Çünkü her birindeki fazilet bambaşkadır ve hayati bir öneme sahiptir.
Bu küçük surelerin en belirgin ortak özelliği müminleri çeşitli bela ve musibetlerden, şerlerden, düşmanlardan, olumsuzluklardan korumalarıdır. Müminler bu kısa surelerle namaz kıldıklarında adeta itibarlı bir devlet adamı gibi, bir cumhurbaşkanı, bir başbakan gibi korunma çemberine alınmaktadır. Niçin? Çünkü mümin kıldığı namazla büyük bir davayı savunmaktadır. Onun gözle görünen ve görünmeyen pek çok düşmanının olacağı tabii bir şeydir. Onun bunlardan korunmaya ihtiyacı vardır. İşte bu küçük surelerin en başlıca faziletleri bunu sağlamaktadır.
Namazda rükû ve secdede söylenilen zikirler ise müminin şerefini artırırlar. Bizzat rükû ve secdenin bedensel hareketinin anlamı bile böyle bir fazilete sahiptir. Allah (c.c.) kendisine tevazu ile yaklaşanı insanlar arasında yüceltir. Bu bir sünnetullahtır. Namaz kılmayan bir fasık, bir münafık, bir kâfir namaz kılan insana karşı gayri ihtiyari bir hürmet duygusu duyar. Bu, ellerinde olmadan olur. Mümin rükû ve secdede yüce Allahı ululayıp onu kusurdan, eksiklikten tenzih ederken yüce Allah da ona içerisinde yaşadığı muhitte kimsenin çalışarak ulaşamayacağı bir itibar verir. Bu şeref bu dünyada kişiye büyük bir huzur ve özgüven duygusu sağlar. Bunun elden çıkması ancak günahlarla olur. Leke nasıl beyaz bir elbisede kendisini çok açık bir surette gösterirse günahlar da müminde öyle açıkça sırıtır durur ve onun şerefini ve itibarını hemen yele verir, ortadan kaldırır. O zaman namaz kılan insan alay konusu da olabilir. Acınacak durumlara düşebilir. Allah (c.c.), bizleri bu durumlara düşmekten muhafaza buyursun. Âmin.
Namazla mümine öyle bir nur verilir ki, bu nur hemen kendisini belli eder. O mümine ulaşılmaz ve gıpta edilecek bir şeref, namus, haysiyet sağlar. Bir de namaz kendisini kılana bir ruhaniyet verir ki bu da müminin adeta elbisesi gibi üzerinde durur. Ona bir derinlik katar. Mana verir. İnsanları kendisine âşık kılar. Her yerde yıldız gibi parlatır. Asalet ve rütbe verir. Kısacası namaz insana yüce Allahtan (c.c.) gelen bir saygınlık kazandırır. İnsanlara bütün servetlerini harcayarak elde edemeyecekleri büyük bir şan sağlar.
Günahlar, surelerin faziletlerinin üzerimize düşmesini engellerler. Bu açıdan namazında niyazında olan Müslümanların başlarına gelen bela ve musibetler hep ısrarla işlenen günahlar yüzündendir. Yoksa bu küçük surelerin koruyuculuğunun delinmesi öyle kolay değildir.
Fatiha büyük bir duadır. Allahın engin rahmetine sığınmaktır. Allahtan (c.c.) hidayet istemektir. Doğru yolda yürümeyi, aykırı ve yanlış yollara düşmemeyi talep etmektir. Kuran-ı Kerimin bütününü kapsayıcıdır. Kalplerin şifasıdır. Onun için namazın her rekâtında okunur. Yüce Allah Fatiha suresinin yüzü suyu hürmetine müminin bu duasını kabul eder. Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle bu duayı bu surenin içerisine yerleştirmiştir. Yoksa iş bizlerin nefislerine kalsa ne duanın ne de hidayetin, hidayette kalmanın kadrini bilirdik. Dünyada en büyük nimet, Allahtan hidayet için, hidayetin devamı için, son nefeste imanla gitmek için dua etmektir, dua almaktır.
Fil suresi müminin gönül dünyasını koruyucu surelerdendir. Çünkü bir Müslüman namaz kılmakla büyük bir eylem yapar. Bu nimetten mahrum olan herkes hasetten dolayı ona düşman kesilirler. Şeytanlar vesveseleri ile namaz kılan Müslümanları herkese karşı kışkırtırlar. Kim namaz kılan mümine karşı bir düşmanlık yapmayı niyet kılarsa, bunun için harekete geçerse, yüce Allah (c.c.) onu Fil suresinde anlatıldığı vechi ile Ebrehe ve ordularına yaptığı gibi perişan eder. Üzerine bela ve musibet yağdırır. Kendi derdine düşürtür. Müminin Kâbe gibi olan kalbini ona yıktırmaz.
Hadis-i şeriflerde Fil suresini okuma ile düşmanlara galebe çalınacağına işaret edilmiştir.
Kureyş suresi de koruyucu surelerdendir. Özellikle müminlerin iş, ticaret hayatları, mal ve mülkleri bu surenin faziletleri ile korunur.
İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) korkulu yerlerde ve düşman karşısında Kureyş suresini on bir kez okumanın insana güven ve huzur telkin edeceğini söylemiştir.
Maun suresi dinin özünü yanlış kavrayanların, Müslüman geçinenlerin, özellikle zekâtla namazın arasını ayırıp da nefislerine uyanların yani zekât vermeyen Müslümanların ve münafıkların şerlerinden müminleri koruyan bir suredir.
Kevser suresi ilahi rahmetin bir tecellisidir. İçerisinde yer alan Kevser, müminlerin kıyamet günü suyunu içecekleri bir havuzdur. Ondan içenler kurtuluşa ve nimetlere erişecektir. Cennete kavuşacaktır. Bu kısa surede iki koruyucu dile getirilir. Biri namaz diğeri kurban kesmedir. Namazın koruyuculuğu zaten yazımızın konusu olduğu için ayrıca değinmeye gerek yoktur sanırım.
Kan akıtma, eti fakir ve fukaraya verme bela ve musibeti insanın üzerinden atmaya vesile olur. Rüyada kurban kesmek bu anlama geldiği gibi eti fakir ve fukaraya dağıtma da bu anlamı karşılar. Üzerimizdeki olan nimetlerin hakkı büyüktür. Bunlar göze de gelebilirler. Onun için kurban kesme sadece kurban bayramına has olmamalıdır. Bir nimete erişildiğinde de düşünülmelidir. Örneğin bir ev, araba alma, yüksek bir makama gelme, güzel ve kazançlı bir iş elde etme, iş yeri açma gibi durumlarda kurban değerinde bir hayvan kestirip bunun etini fakir ve fukaraya dağıtma bu nimetlere değecek nazarları, görünmez ve görünen kazaları, bela ve musibetleri ortadan kaldırıcıdır. Bu, surenin nasihat ve eylem tarafıdır.
Bu surenin en büyük fazileti, müminlerde olan çeşitli nimetlerin devamlığını sağlama ve onları muhafaza etmedir.
Kafirun suresi, mümini kâfirlerin tasallutuna karşı korur. Müminin dinini muhafaza eder. Kâfirlere insaf verdirir. Onları azgınlıklarından, anlayışsızlıklarından itidale, anlayışa davet eder.
Hadis-i şerifte Kafirun suresinin gece yatmadan önce okunması tavsiye edilmiş olup değişik hadis-i şeriflerde de insanı şirkten muhafaza edeceği özellikle belirtilmiştir.
Nasr suresi müminin hayatındaki fetihlere vesile olur. Yani bu sure Feth suresine yakın bir fazilete sahiptir.
Müminin çeşitli konularda hayalleri, idealleri, projeleri vardır. Bunları gerçekleştirmek ister. O dava adamıdır. Davasını ailesinde, iş hayatında, çevresinde yaşantıya geçirmek emelindedir. Ama çok çeşitli engeller bunlara mani olur. O istiğfara ve tövbeye yönelir. Surede istiğfar ve tövbenin dile getirilmesi bunların maddi ve manevi fetihlere vesile oluşlarındandır. Hayatını İslama uygun olarak düzenler. Bunun için onu sık sık gözden geçirir. Ondaki eksiklileri giderir. Hayatındaki mânialar kalkar. Allahın izniyle ve namazlarda okunan bu surenin fazileti ile müminin çeşitli konulardaki istekleri gerçekleşir. Maddi ve manevi fetihler müyesser olur.
Peygamberimiz (s.a.s) bu sureyi okumanın Mekkenin fethinde bulunup şehit olma kadar ecir kazandırdığını müjdelemiştir.
Tebbet suresi ise şerli kişilerden koruyucu surelerdendir. Malıyla mülküyle, zenginliği ve çeşitli imkânlarıyla müminleri ezmek, yok etmek isteyen insanları, kitleleri hedef alır. Onların her türlü güçlerini etkisiz kılar.
Tebbet suresinde hem Ebu Leheb hem de eşi yerilmektedir. Çünkü her ikisi de peygamberimize (s.a.s) eşi görülmemiş zulümlerde bulunmuşlardır.
Ebu Leheb peygamberimizin öz amcasıdır. Kendisi ticaretle zengin olmuşlardı. Peygamberimizin (s.a.s) getirdiği yeni dinle Arapların Kâbeye artık gelmeyeceklerini, Kâbedeki putlara saygının azalacağını ve bu yüzden fakirleşeceğini düşünerek hak dine düşman kesilmişti.
Ebu Lehebin karısı bir gün elinde bir taşla Hz. Ebubekirin (r.a) yanına gelmiş, Tebbet suresi ile kendisini hicveden peygamberimizi aradığını ve elindeki taşla peygamberimizin kafasını kıracağını söylemişti. Hâlbuki bu sırada peygamberimiz (s.a.s) Hz. Ebubekirin (r.a.) yanındaydı. Tebbet suresinin bir fazileti ile olsa gerek peygamberimiz (s.a.s) ona görünmemişti.
İhlâs suresi kalbi, itikadı, dini muhafaza eden ve derinleştiren, arıtan bir suredir. İnsan kalbi daima harekettedir. Şeytanların ve nefsin vesveseleri ile zaman zaman bulanır, karışır. Münafıklığa, riyaya doğru kayabilir. İman, bir nurdur. Nur, ateş gibi muhafaza edilmediği zaman azalabilir, sönebilir. Onu daima artırmak gerekir. Bu da istiğfarla tövbeyle hayatı ve kalbi daima temizlemekle olur. İstiğfar kalpte geleceğe dönük tasarlanan günahlardan, tövbe ise geçmişteki günahlardan pişman olmaktır.
İhlâs, ibadeti yalnız Allah rızası için yapmaktır. Bu, bu surenin kalplere ektiği bir tohumdur. Hak dinin özü ihlâstır.
Gerek zikir çekmek olsun gerek sureleri okuma olsun ihlâsla yapılmalı ve anlaşılmalı; bunlarda Allah rızası dışında bir gaye ve beklenti olmamalıdır.
Hadis-i şeriflerde İhlâs suresinin Kuran-ı Kerimin üçte birlik sevabına denk geldiği belirtilmiş, onu çokça okuma ile cennete, çeşitli cennet nimetlerine nail olunacağı müjdelenmiştir.
Felak ve Nas sureleri gerek insanlardan gerek cinlerden gelebilecek şerlere, kötülüklere karşı korunmada birer zırh gibidirler.
İnsanların bir kısmı sihir ve büyü yaparlar. Bu yolda gelebilecek şerlerin önünü bu iki sure tıkar.
Şeytanların vesveseleri öyle korkunçtur ki İnsanlara bu konuda perde verilmiştir. Şayet bu perde üzerlerinden kaldırılsa herkes kafayı yerdi. Çünkü size düşman bir insan düşünün. İşte bu insanın belki yüz, belki bin katı daha çok bir kinle size yaklaşan şeytanlar vardır. Mutlaka her Müslümanın üzerinde bu şeytanlar bulunur. Onlara vesvese verirler.
Şeytanlar insanların iç dünyasındaki düşünceleri takip edebildikleri için herkese zayıf noktalarından yaklaşırlar. Ona göre vesvese verirler. İnsanlar bu vesveseleri kendi düşünceleri sanırlar. Bunalıma girerler. Bunlarda itikada ve dine yönelik olanları ile suçluluk duygusuna düşerler. Dinden diyanetten, namazdan uzaklaşırlar. Böylelikle kendilerini şeytanlara güldürürler. Vesveseye tutulan kişiler bu iki sureyi bolca okuyarak Allaha sığınsınlar ve vesveseye hiç önem vermesinler. Çünkü bu vesvese konusu olan düşünceler kendilerine ait değildir, şeytanlarındır. Bunlara sadece edeben tövbe ve istiğfar etmek gerekir. Yani bu vesveselerde Müslümanların bir günahları ve iştirakleri söz konusu değildir. Allah (c.c.) bu iki surenin fazileti ile onu çokça okuyanları bu konuda koruyacak ve vesveseyi kısa zamanda geçersiz kılacaktır.
Her türlü günahın önce kalpte yer etmesinde mutlaka şeytanların vesveseleri tohum vazifesi görür. Nefis yani içgüdüler, arzular, istekler bu vesveselerden etkilenip günah tohumunu yeşillendirirler. Kişi günah işlemeye azm edinceye kadar bu bitki büyür. Günah işlenince meyvesi yenilmiş olur. Şeytanlar da emeline ulaşarak sevinirler. O kadar ki sevinçlerini içki içerek kutlarlar. Bir insanı, hele bir Müslümanı günah işletmeye muvaffak olma kadar hiçbir şey şeytanları sevindirmez. Çünkü günah küfrün habercisidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Nasıl basit bir mikrop çoğalarak insanı yatağa düşürüp ölümüne sebep olursa küçük görülen bir günah da böyledir. Kişinin imanına hücum ederek onu çürütebilir ve insanı imansız ahrete yollayabilir. Şeytanlar bunu çok iyi bildikleri için küçük de olsa bir günahı bir Müslümana işlettiklerinde büyük bir zevk alırlar, sevinç duyarlar; bundan büyük bir ümide kapılırlar. Onun için daima bu iki sureyi çok okumak, şeytanların vesveselerinden Allaha sığınmak gerekir.
Özellikle Felak suresi hasetçinin şerrinden Allaha sığınmayı sağlar. Hasetçinin hem görünen hem de görünmeyen şerleri vardır. Görüneni, haset ettiği kişi aleyhinde olur ve konuşur. Ona komplolar kurar veya kurulmasına yardım eder. Görünmeyeni ise nazarıdır. Nazar hasetle çok yıkıcı bir tesir kazanır.
Arifler sıkıntılı, korkulu, tehlikeli zamanlarda bu iki surenin çokça okunmasını tavsiye etmişlerdir.
Yüce Allah (c.c.), kalplerimize Kuran-ı Kerimin; surelerin, ayetlerin, zikirlerin sevgisini koysun. Onlardan gelecek nura, imana kalplerimizi sevk etsin. Faziletlerini üzerimize daim kılsın. Son nefeste Kuran-ı Kerim okunmayı ve imanla göçmeyi nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Hiç, Hiççilik, Hiç Olmak, Hiçin Felsefesi, Tasavvufta Hiç (2)
İlk yazımızda ‘Hiç’ kelimesini ağırlıklı bir şekilde kullanınca daha sonra içimde buna bir itiraz yükseldi. Hâlbuki tasavvuf ve tarikat literatüründe bunun yerine ‘Fena’ terimi kullanılmaktaydı. O yazıda buna hiç değinmemem, bu terimi hiç kullanmamam daha sonra ilgili yazıda büyük bir eksiklik olarak görüldü. Gerçi ‘hiç’ ve ‘fena’ tasavvuf ve tarikat kültüründe birlikte kullanılmaktaydı ama ‘hiç’ genellikle bir aksiyonu, düşünce jimnastiğini, murakabe çeşidini ifade ederken ‘fena’ ve ondan türeyen fenafillâh bir hal ve makama işaret etmekteydi. Hiç aksiyonu, murakabesi insanı fenaya, o da fenafillâha götürür, şeklindeki bir düşüncede kelimeler yerli yerinde kullanılmıştır, diyebiliriz.
Allah dostu olmak kolay değildir. Bir Müslüman ve mümin nefis sahibidir. Genellikle cehennemden korktuğu ve cenneti arzuladığı için haramlara karşı sabır gösterir, onlardan kaçar; ibadetlere de tahammül eder. Bu da onu maksadına Allah’ın izniyle ulaştırır.
Allah dostluğu ise bunların üzerindedir. Nefis genellikle zikir ve rabıta nurları ile terbiye olunur. Bunun için bir Müslüman’ın günlük ibadetlerinin üstüne en az onun iki katı kadar daha nafile ibadetler eklenir. Yani zikir ve rabıta çok zaman alır. Bir de tasavvuf ve tarikat yolunda sünnet-i müekkede olan şeyler farz hükmüne geçtiği için ibadet hayatı hayli vakti işgal etmiş olur. Örneğin teheccüt namazı en başta bu kategoride yer alır. Tehecceüt namazı olmadan tasavvuf ve tarikat yolunda hal ve makam sahibi olmak mümkün değildir. Teheccüt namazı tasavvuf ve tarikat yolunda farz hükmündedir. Ayrıca kişinin işrak, duha, evvabin namzalarına da gücü ve imkânı yettiğince devam etmesi gerekir. Tabii bütün bunlardan önce üzerinde kaza orucu ve kaza namazı varsa bunların gereğini yerine getirmesi de gerekmektedir. İşte tüm bunlardan sonra nefis yavaş yavaş nurlarla terbiye olunmaya başlar. Belli bir dereceye gelindiğinde kişi bu nurları müşahede edebilir. Hatta ötesinde güneş gibi etrafa nur saçtığını da kalp gözüyle görebilir.
Nurlar nefsi terbiye ettiği gibi cinni şeytanları da uzaklaştırır. Yani bu yolda cinni şeytanlarla mücadele de devreye girebilir. Tabii bu durum arizidir. Herkeste olmaz. Bu yoldaki kişilerin binde birinde olur. Zikrinde ve rabıtasında istikrar gösteren sofilere cinni şeytanlar pek yaklaşamazlar. Musallat olamazlar. Allah dostunu şeytanlardan koruyan şey, tecelli-i nurdur. Bu tecelli az veya çok olabilir. Az olduğu zaman cinni şeytanlardan gelen bazı sıkıntılara tahammül etmek gerekir. Çok olduğunda cinni şeytanlara büyük zararlar verilir. Onlar uzaklaştırılır. Bu tecellinin miktarını belirleyen şey, kişinin ibadetlere, özellikle zikre ve rabıtaya gösterdiği özen ve ayırdığı vakittir. Böyle cinni şeytanların musallatına maruz kalan sofi kardeşlerime tavsiyem zikir, rabıta, murakabe ile nur ve feyizlerini artırma yoluna gitmeleridir. Onların elinden kurtulmada başka bir yol yoktur. Bu, büyük bir cihattır.
Nurlarla bezenen ruhtur. Nefis, ruhtan uzak değildir. O da bunda hisse sahibi olur. Ruhun nurlara kavuşmasının nedeni, ibadetlerle, özellikle zikir ve rabıta ile beslenmesidir. Bu sayede ruh ve manevi organları olan letaiflerin emir âlemine yükselmesi gerçekleşir. Letaifler emir âlemindeki yerlerine vardığında sinyal olarak kendine has bir nur rengi ile kendisini belli eder. Bu da gözler kapatıldığında müşahede olunur.
Nefis nurlarla uzun bir süre terbiye olunduktan sonra kişide kötü olan ahlaklar yok olmaya başlar. Kişinin nefsi yavaş yavaş Allah rızası için ibadet etme yoluna koyulur. Yani cehennem korkusu ve cennet arzusu ile ibadetten ziyade Allah (c.c.) muhabbeti devreye girer. Bunun neticesinde Allah’ın güzel isimleri ve sıfatları o kişide tecelli ederek kişi üstün ahlaki vasıflara, faziletlere ulaşır. Bu yüksek hal ve makamlara fenafillâh ve bekabillah denir. Velilik nefsi bu makamlara ulaştırmakla mümkün olur.
İlahi nurları müşahede etmeden, bu nurlarla şeytanları nefsinden uzaklaştırmadan, ruh ve onun manevi organları olan letaifler emir alemindeki ilgili yerlerine ulaşmadan, nefis tecell-i nurla ( tecell-i nur, tıpkı güneş aydınlığında ve yalımlarında oluşan nur hali) yoğrulmadan, nefisteki kötü ahlaklar yok olmadan, tüm bunlardan sonra Allah’ın güzel isim ve sıfatlarından bazıları kişide yüksek ahlak ve faziletler olarak tecelli etmeden ve müşahede olunmadan velilik mümkün olamaz.
Nefis hiçbir zaman yok olmaz. Kişi veli de kutup da olsa onda yine nefis vardır. Fakat bu nefis artık terbiye görmüştür. Nefsin fena hali ile anlatılmak istenen şey, nefsin terbiye görmesidir. Onda bazen günah işleme arzusu uyansa da bu hemen nefis sahibi tarafından fark edilir, engellenir. Ona bu manevi güç verilir. Şayet bir günah işlendiğinde ısrar edilmez, tövbe yoluna gidilir. Veliler günahtan masum değillerdir.
Yüce Allah (c.c) insanı Kendisine kul yapmak üzere yaratmıştır (bk. Zariyat suresi, 56). Nefis tasavvufi terbiye yolu ile bu dünyadan yüz çevirince ibadetlere yönelir. Böylece yaratılış amacına ulaşmış olur.
Fena halinde ne meydana geliyor ki velilik bu makamda başlıyor? Nefis hiç olduğunu algılamaya başladığında beraberinde yüce Allah’tan (c.c.) gelen bir muhabbet baş gösteriyor. Nefis fena hali ile ayna gibi saflaşıyor. Yüce Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının tecelli olacağı bir duruluğa, berraklığa ulaşıyor. Bu durum da Allah’ın muhabbeti ve rızasına vesile oluyor.
Yüce Allah (c.c.) fena halini yaşayan kuldan niçin hoşnut olmakta, fena halini yaşayan bir kula karşı niçin bir muhabbet duymaktadır? Fena hali ölüm halini andırır. Bu manevi makam ve hali elde etmek için nefisle büyük mücadele etmek, savaşmak gerekmektedir. Bu da her babayiğidin üstesinden kalkacağı bir şey değildir. Büyük bir fedakârlık ve feragat gerektirmektedir. Allah’ın (c.c.) fena halini yaşayan kişiye karşı muhabbet duymasını şu misalle yakından kavrayabiliriz: Kendilerini çok sevdiğimiz eş ve dostlarımıza şöyle bir baktığımız zaman onları bu kadar çok sevmemizin en başlıca nedenini şu olguda görürüz. Onlar kimi konularda bize baş eğmekte, sözümüzü dinlemekte ve bizlere itaat etmektedirler. Yani nefislerini bazı konularda bizden üstün tutmamaktadırlar. İşte eş ve dostlarımıza olan muhabbetin sırrı buradadır. Yüce Allah da nefsini fena kılan kuldan böyle hoşnut olmakta, ona karşı muhabbet duymaktadır. Çünkü fena halini yaşayan bir kul, yüce Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına gönül rızası ile uyar. Bunlar karşısında en ufak bir benlik hali göstermez. Allah’a tam anlamıyla teslim olur.
Nefsin fena halinde yüce Allah’ın (c.c.) muhabbeti de tecelli ettiği için bu makamdaki kişi Allah dostluğuna nail olmaktadır.
Fena halini somut olarak anlamamız için bir zamanlara yaptığımız günahlara daha sonra tövbe etmeyi kafamızda canlandırmamız yeterlidir. Nefis o zamanlar nasıl o günahlara koşuyordu? Daha sonra Allah’ın hidayeti ile nasıl o günahlardan uzaklaştı? Değişen ne oldu ki, nefis o eski günahları artık işlemiyor? Adeta o nefis fena (yok) oldu da, yerine başka bir nefis geldi. Tövbe ile bir insan eski nefsini öldürüp toprağa gömdüğü gibi yeni bir nefis sahibi de olmaktadır. Allah’ın rüya âleminde de bunu böyle yaratması manidardır. Gerçekten rüyada ölü olarak görülen kişiye genellikle tövbe nimeti Allah’ın izni ile erişir. Yani rüyalarda ölü olarak görülen kişinin tövbe edeceği, Allah’ın rızasına uygun yeni bir hayatı yaşayacağı umulur.
Fena halinin fenafillâha basamak oluşu ise şu şekilde anlaşılabilir: Kişi için artık dünyanın mubah, helal olan şeyleri bile zevk vermez hale gelir. Elbette Allah’ın nimetlerine şükür gerekir. Bunun için de onlardan yararlanılır. Fena halini yaşayanda bu da vardır. Bu işin bir yönüdür. Ama fena halini yaşayan sofide bu nimetlerin olması ile olmaması indinde eşit hale gelir. Kalbi Allah aşkı ile o kadar meşguldür ki, gözüne ibadetlerden başka bir şey görünmez olur. Şeytanlar onu dünya ile kandırmada büyük bir acziyet yaşamaya başlarlar.
Nefsi fena haline erdirmeden Allah dostluğu söz konusu olamaz. Nefis de öyle dünya zevklerini kolaylıkla terk edemez. Haramları değil mubah, helal olanlarını kastediyorum. Bu tıpkı şuna benzer: Bir tüccarsınız. Elinizdeki malı para ile değiştiriyorsunuz. Kar elde ediyorsunuz. Nefis bundan elbette zevk alır. Ama elinizdeki malı kaybederseniz, çaldırırsanız veya az bir paraya, daha doğrusu zararına satarsanız nefsiniz bundan hoşlanmaz. Bunun gibi nefsin Allah aşkı ve rızası için dünyadan yüz çevirmesi de Allah’ın nimetleri ile olmaktadır. Bu nimetleri tüccarın kar olarak kazandığı paralara benzetebiliriz. Bu nimetler olmasa hiçbir insanın Allah yolunda ilerlemesi, dostluk kazanması mümkün olamazdı.
Tasavvuf ve tarikat yolunda tüccarın karını temsil eden paraların yerini tutan şeyler, nur ve feyzdir. Çoğu kişilere bu kelimeler soyut birer anlama gelir. Hâlbuki tasavvuf ve tarikat yolunda nur ve özellikle feyz somut bir anlama sahiptir. Yani bu yoldaki kişiler kalp ve letaif noktalarında feyzi algılarlar. Varlığını hissederler, onunla çeşitli hoş halleri de yaşarlar. Bu kalpte algılanınca çeşitli cezbe ve vecd halleri meydana getirir. Nurları müşahede etmek çok ileri makamlarda, hallerde söz konusudur. Bu, belki elli binde, yüz binde bir sofiye nasip olur. Ama feyz sofi için ilk ayda bile hemen algılanabilir. İşte sofiler kalpte ve letaif noktalarında varlığını somut olarak hissettikleri bu feyizle nefislerini ikna edip dünyadan yavaş yavaş yüz çevirip Allah aşkına ve rızasına yönelirler. Dünya nimetlerinden aldıkları zevkten daha büyük ilahi zevklerle mutmain olurlar. Eğer nur ve feyz bu yolda mükâfat olarak sunulmasaydı hiçbir nefis sahibi bu yola giremezdi. Girmeye de güç ve takat bulamazdı. Çünkü nefis karşılıksız hiçbir şey yapamaz. O şekilde dizayn edilmiştir. Yüce Allah (c.c) bu nimetlerle, yani nur ve feyz ile nefis sahibi kullarını ilahi aşk yolunda yürütmektedir. İnsanların gözlerinde büyüttükleri ibadetleri sofilere ilahi feyz ve nurla kolaylaştırmakta ve bunlardan zevk almalarını sağlamaktadır. İlahi feyz kalbe düşünce cezbe ve vecd halleri meydana gelir, bu da her ibadete çok büyük bir zevk katar. Haz sağlar.
Sofi makamı ilerledikçe nur ve feyz ile meydana gelen zevkten daha çok hisse sahibi olur. Öyle ki tüm letaifleri açıldığında ilahi aşk şarabı ile mest olur. İbadetler sırasında adeta kendinden geçer. İlahi aşk şarabından sarhoş olmak hayali bir şey değildir, yaşanan bir olgudur. Ruhsal bir gerçekliktir.
Kalbinde feyzi algılamayan kişiler, tasavvuf yolunun meşakkatlerine fazla katlanamazlar. Kısa zamanda bu yolu terk ederler. Az da olsa kalp tarafında feyzi algılayan bir sofi ileri halleri ve makamları büyüklerin kitaplarında okuyunca daha bir şevke gelir. Onları yaşamak ister. Kendinde manevi bir güç ve kuvvet bulur.
İnsanın kendi nefsine, eşyaya, dünyaya Hiç/Fena nazarıyla bakması kolay değildir. Bu iş o kadar kolay olsaydı tasavvuf ve tarikat yoluna giren herkes makam ve hal sahibi olurdu. Bir imam bilirim. 25 yıldır tasavvuf ve tarikat yolunda olduğunu söyler. Zikrini de daima çektiğini, rabıtasını da pek ihmal etmediğini belirtir. Ama kalbinde zerre kadar bir hal mevcut olmamıştır. Beri tarafta yüzlerce içki içme, zina gibi kebairden tövbe etmiş insana rastladım. Tasavvuf ve tarikat yoluna girer girmez onlardan çoğu birkaç ayda, hatta birkaç haftada hal sahibi olmuşlar, feyzi kalp bölgesinde hissetmişlerdir. Cezbe ile ortalığı inletmişlerdir. Bu durum beni her zaman şaşkınlığa sevk etmiştir. Bir tarafta günahtan uzak ve ibadetlerinde olan bir imam diğer tarafta günaha batmış kişiler... Nasıl oluyor da tövbe eden birisi ömrünü İslam yolunda harcayan bir kişiyi bir anda geçebiliyor?.. En sonunda şöyle bir düşünce ile bu meseleyi çözdüğüme inanmaktayım: Manevi haller kalp dahil diğer letaiflerin Allah’a doğru yükselmesi ile meydana gelmektedir. Nefis bu dünyaya, eşyalara gereğinden çok bağlandığı zaman bu manevi yükselme istenilen oranda gerçekleşmemektedir. Bir insan namazında niyazında olsa da, tasavvuf ve tarikat yoluna intisap etse de, yani virdi ve zikri olsa da, o kişi nefsini Hiçle/Fena ile terbiye etmediği sürece çok az, belli olmayacak derecede, yani manevi halleri açık bir surette yaşamayacak oranda bir ilerleme kat etmektedir. Beri tarafta bir sarhoş veya büyük günahlara batmış bir kişi tövbe edip bir mürşid-i kâmile bağlı olduğu anda nefsini ve dünyayı bir hiç olarak gördüğü için ruhu, dolayısıyla letaifleri bir anda yükselerek yüce makamlara ulaşmakta, böylece ilgili kişi bazı manevi halleri kısa zamanda yaşayabilmektedir. Nefis hiç/fena halleri ile terbiye edilmediği sürece ruhu ve letaifleri elinde tutmakta, onların yükselme hızlarını çok yavaşlatmaktadır.
Tasavvuf ve tarikat yolu aşkla geçilirse kolay olur. Akıl ve mantık bu yolda pek iş görmez. Bir sarhoş zaten tövbe etmeden önce de genellikle dünyaya pek değer vermez. Nesi var nesi yoksa bu yolda harcar. Dünyayı gözden çıkarır. Tövbe edip hak yola girince onun bu hayat felsefesi ona üstün hal ve makamları kazandırmakta büyük yararlar sağlar. Zira nefsine ve dünyaya hiç/fena nazarıyla bakması onun için büyük bir problem teşkil etmez. Bakıyorsunuz ilahiyatta akademik kariyeri olan bir hoca tarikat münkiri oluyor. Yani tasavvufi halleri yaşayamayınca inkâr yoluna gidiyor, bu yoldaki kişileri tekfir ediyor. Geçmişi büyük günahlarla dolu olup da tövbe edip bir mürşid-i kâmilin eteğine yapışmış bir insan kadar bile olamıyor. Onun tırnağına bile ulaşamıyor. Aklıyla mantığıyla, ilmiyle tasavvufi halleri anlayamıyor. Adeta gözlerine, basiretine bir perde çekiliyor. Evliyaları inkâr edince bu sefer peygamberlerin hallerini ve mucizelerini anlayamıyor. Peygamberin (s.a.s) mucizelerini inkâr ve tevil yoluna sapıyor. Bu konuda da gizli gizli şüpheler başlıyor. İmanına kurt giriyor. Ama tabii işi icabı bunları saklı tutması gerekiyor. Pek dışa vurmuyor. Tasavvuf münkirlerinin peygamberle (s.a.s) ilgili vesveselere tutulmadan, hatta şüphelere düşmeden bu dünyadan göçmeleri pek enderdir, zordur. Allah (c.c.) cümlemizi bu dünyadan imanla ahrete göçmeyi nasip eylesin. Âmin.
Nefsi hiç/fena haline ulaştırmanın en kestirme yolu rabıtadır. Rabıtanın nefse ağır gelmesinin nedeni de budur. Çünkü onda nefis için hiç/fena dersi vardır. Çoğu kişi zikirden zevk alır, virdini pek aksatmaz. Ama rabıtayı ihmal eder. Rabıta sırasında büyük bir hoşnutsuzluk duyar, yaşar. Bunun en temel nedeni rabıtanın nefse hiç/fena dersini eksiksiz ve en etkili bir şekilde vermesidir. Rabıta ile kişi kendi nefsini şeyhinin nefsinde fani kılmaya çalışır. Onun içindir ki fenafillâhın mukaddimesi fenafişşeyhtir. Fenafişşeyh olmadan fenafillâha erişmek mümkün değildir.
Rabıta baştan aşağı nur kesilen şeyhin hallerini kendi üzerine almaktan ibarettir. Ruh ve letaifler kendisi ile iletişime geçen kişilerle bir zaman sonra kontak kurarlar. Şeyh ruhunu ve letaiflerini emir âlemine yükselten ve ulaştıran kişidir. Rabıta vasıtası ile onu düşünen ve hayal eden kişi de ruh ve letaiflerini şeyhinin ruh ve letaiflerinin gölgesine koymuş olur. Böylece rabıta yapan kişi kısa zamanda yüksek haller yaşar ve makamlara ulaşır.
Ruhun ruhla olan iletişimi cep telefonlarının kartlarının istasyonlarla ve uydularla olan bağlantısından aşağı değildir. Ruhu materyalist bir anlayışla tanımlayan kişiler, maalesef rabıtayı anlayamıyorlar, kavrayamıyorlar. Allah’tan ilahi bir nefha olan ruh, dünya kanunlarının dışında pek çok özelliğe sahiptir. Rabıta ile onun sadece bir gizli özelliğinden istifade edilir. Rabıta sırasında ruh ve onun manevi organları olan letaifler, şeyhin ruhuna, letaiflerine vasıl olur ve onlardan yararlanır. Sofi bunları bilmez ve anlamaz. Ama bu yolda ileri makamlara ulaşınca rabıtanın sırları ona açılır.
Rabıtanın en etkilisi telebbüsü rabıtadır. Çünkü onda nefsi sıfırlamak söz konusudur. Bu rabıtayı kısaca ifade etmek gerekirse, kendini şeyhin yerine koymak olarak tarif edebiliriz. Hem sureten hem sireten kendini şeyhle özdeşleştirmektir. Şeyhi bir elbise gibi üstüne giyinmektir. Zaten kelime olarak telebbüsünün anlamı budur. Bu çeşit rabıta her zaman, her iş sırasında yapılabilir. Bundan elde edilen kazanç çok büyüktür. Tek başına bile bu rabıta insanı maksada ulaştırabilir.
Her şeyde olduğu gibi ibadetler sırasında da ibadetlerden en azami şekilde yararlanmak gerekir. Bunun çaresi de ibadetler sırasında nefse hiç/fena halini murakabe etmekle olur. Bir kişi rabıta ve zikir sırasında nefsini hiç/fena kılarsa o rabıta ve zikir maksimum seviyede gerçekleşmiş demektir. Keza namazda bunu gerçekleştirirse hem vesveseden kurtulmuş olur hem de namazı çok feyizli ve nurlu olur.
Yaşanan manevi hal ve makamları başkalarına anlatmak doğru değildir. Kişide kaldıramayacağı bir enaniyet duygusu meydana getirebilir. Nefis ucba düşünce bundan kurtulması çok güç olmaktadır. Bir de nazara uğrayabilir. Zira insanlar birbirlerine çok kolay nazar edebilirler. Nazar, hasetten doğar. Bu farkına varmadan herkeste olabilir. Hatta baba ve anneler farkına varmadan evlatlarına bile yapabilirler. Üstün hal ve makamlar her nefsin gıpta damarını celbederek ona sahip olanları güçlü nazarlara maruz bırakabilir. Bu konularda söz söylenecekse mutlaka mürşidinden izinli olmak gerekir.
Yüce Allah (c.c.) ilmimizi ve nurumuzu artırsın. Âmin.
Muhsin İyi
Hiç, Hiççilik, Hiç Olmak, Hiçin Felsefesi, Tasavvufta Hiç,
İki yıl kadar önce bir dostumun cep telefonunun duvar resminde Arapça imlalı bir Hiç yazısı gördüm. Onu pek beğendim. Dostum benim cep telefonuma ilgili yazıyı aktardı.
Cep telefonumda bu Hiç yazısını görenlerin çoğu, bunun ne anlama geldiğini benden sordular. Ben onları kısaca bilgilendirince onlardan bazıları, Hiç yazısının kendi cep telefonlarının duvar resmini de süslemesini arzu ettiler. Onlarca kişi benden bu şekilde Hiç yazısını aldılar. Kim bilir, onlar da kaç kişiye böyle Hiç yazısını aktardılar
Elbette güzel ve anlamlı şeyler paylaşılmalı. Çoğalmalı, çoğaltılmalı. Bunlara vesile olanlardan Allah (c.c.) razı olsun
Hiç bir sembol ve slogandır. Arkasında büyük ve engin bir düşünce, felsefe, ideoloji yatar. Tasavvufun da köşe taşıdır. Dosdoğru anlaşılırsa insana yüce haller, manevi makamlar bağışlar.
Her şeyde olduğu gibi Hiçin de bir negatif bir de pozitif yönü bulunmaktadır. Olumsuz tarafını felsefe yüklenmiştir. Buna Nihilizm (Hiççilik) denmektedir. Burada Hiç nefsin arzularına hitap etmektedir. Bu felsefi ekole bağlı olanların temel sorunu, nefsi sınırlayan, kısıtlayan, engelleyen her şeyi özellikle ahlaki, dini kuralları yok saymaktır. Ortadan kaldırmaktır. Çöpe atmaktır. Her ne kadar Nihilistler siyasi, sosyal, felsefi alanlarda da tam bir özgürlük, hiçbir tabu tanımama, hiçbir şeye inanmama, bağlanmama gibi iddiaları dile getirseler de temel sorunları din ve ahlak cephesinde görülür.
Bir insan bu Hiççilik felsefesine bağlandığı zaman içgüdülerini adeta ilah edinmiş gibi olur. Çünkü içgüdülere az çok nizam veren din ve ahlak kurallarıdır. Onları ortadan kaldırdığımızda, hiç olarak gördüğümüzde içgüdüler, her türlü denetimden ve nizamdan uzak bir anlayışla adeta hortlarlar. Toplumda büyük suçların, ahlaksızlıkların işlenmesine neden olurlar. Din ve ahlak kuralları, insanların cinsel hayatlarını düzenler, cinsel sapıklığa, sapmaya düşmelerini engeller, içgüdüleri denetim altına alır.
Nefis ve şeytanlar, insanların zinaya, cinsel sapıklıklara ve sapkınlıklara düşmeleri yönünde sürekli olarak vesvese verirler. Kişinin sahip olduğu bazı değerler, özellikle din ve ahlak kuralları onu bunlardan alıkoyabilir. Şayet bir insan Ben felsefi bir görüş olarak Hiççiliği benimsiyorum. diyorsa, o nefse ve şeytanlara bu konularda adeta davetçi çıkarmış gibi olur. Onun nezih, temiz bir hayatı yaşaması artık çok zorlaşır. Çünkü nefis ve şeytanlar nasıl olsa bu kişi din ve ahlak kurallarına bağlı değil, onların varlığına bile karşı diyerek, her vesile ile ilgili kişinin cinsel hayatını alt üst etmek için komplolar kuracaktır.
Tabii Hiççilik felsefesini benimseyip de zinadan ve cinsel sapıklıktan, sapkınlıktan uzak insanların varlığını da inkâr etmemek, bu felsefi ekole bağlı her insana olumsuz bir gözle bakmamak da gerekir. Yüce dinimiz insanlar hakkında suizannı yasaklamış, her insana hüsn-i zanla bakmayı emretmiştir. Elbette dini ve ahlaki kurallara saygılı olup da Hiççiliği siyasi ve felsefi gibi düzlemlerde uygulamak isteyen kişiler de bulunabilir. Böyle olduklarını iddia eden bir ikisine ben rastladım. Onlara pek inanmasam da iddialarına saygı göstermek gerektiğini düşündüm.
Bir insan, karşı cinsten çekici ve hoş birisi ile karşılaştığı zaman ona karşı biraz meyil hissedebilir. Bu normaldir. Çünkü her birimiz nefis sahibiyiz. Kişi, dini ve ahlaki değerlere sahipse, bunu ona göre ölçüp değerlendirir. Estağfirullah! diyerek gözünü, gönlünü o kişiden çeker. Nefsine ve şeytanlara uyarsa bu meyli önce hareket ve ses tonu gibi çeşitli dillerle karşı tarafa sezdirebilir. Biraz cesaret alırsa ona yakınlaşabilir. Açık bazı tekliflerde bulunabilir. Şayet karşı taraf din ve ahlak yönü ile güçlü ise, bundan hemen utanır ve kaçma refleksi ile tepki gösterir. Eğer daha güçlü bir karaktere sahipse kızabilir, çeşitli birimlere, kişilere şikâyetçi olabilir. Böyle birisi, yani dini ve ahlaki yönü güçlü birisi bu tür bir teklifi hoş görürse dinin ve toplumun meşru ilişki ölçülerinin dışına pek çıkmak istemez. Çeşitli şekillerde ilişkiyi meşru zeminde sürdürme yollarını arar, sunar. İşte Nihilist birisi böyle konularda utanmayı ve kaçmayı, din ve ahlak kurallarını, toplumu küçük gördüğü, onlara değer vermediği, onları hayatından dışladığı için farklı düşünmekte ve genellikle nefsinin ve şeytanların istediği doğrultuda hareket etmektedir. Zinaya veya bazı sapkın ilişkilere çok kolaylıkla düşebilmektedir. Toplumun temeli olan aile kurumunu yıkıcı, yozlaştırıcı etkilerde bulunabilmektedir. Tabii her Nihilisti bu kefeye koymamayı yukarıda belirttik.
Kısacası Nihilizmde Hiç olan şey, genellikle dini ve ahlaki kurallardır. Tek var olan şey ise, nefsin arzularıdır. Amaç nefsin arzularını her sahada hâkim kılmak, ilah edinmektir.
Şimdi asıl konumuza dönelim. Hiççiliğin negatif yönünü, felsefeye bakan tarafını bir yana bırakalım. Pozitif cephesine değinelim.
Hiç tasavvufun ideolojisinin sembolü ve sloganıdır. Tek bir kelime ile tasavvufun temeli ve ideolojisi olan vahdet-i vücut düşüncesini taşır, ifade, hatta izah eder. O kadar derin bir kelimedir
Hiç tasavvufta derin anlamlı bir kelimedir. Ama bunun yanında öz ve açık bir anlama da sahiptir. Sadece bu anlamı ile vahdet-i vücut düşüncesini de taşıyabilir: Öz ve açık anlamı ile Hiç, kişinin kendi nefsinin ve varlık âleminin yok olduğunu, asıl var olanın yalnız Allah olduğunu anlatır.
Hiç Allahtan başka gerçek varlık yoktur, demektir. Öncelikle kişinin varlığını, nefsini yadsır. Tek gerçek varlığın Allah (c.c.) olduğunu vurgular. Bu açıdan İslama girişte söylenilen parolayı, yani kelime-i tevhidi tasavvufi anlamı ile tefsir eder.
Nefis makamları kelime-i tevhidi tasavvufi anlamı ile zikretmedikçe aşılamaz. Normal anlamı ile yani Allahtan başka ilah yoktur anlamı ile kelime-i tevhit zikredilirse sevap kazanılır, günahlar dökülür. Ama tasavvufi anlamı ile kelime-i tevhit zikredilirse bunların yanında nefis yağ gibi erimeye ve nefis makamları hızla kat edilmeye başlanır. Allahın (c.c.) rızasına erişilir.
Kelime-i tevhidi tasavvufi anlamı ile zikretmek kolay değildir. Bunun için ölüm murakabeleri (tefekkür-i mevt), vahdaniyet murakabeleri alışkanlık haline gelmiş olmalıdır. Yani bu derslerle nefis iyice hal sahibi olduktan sonra kelime-i tevhidi bu tasavvufi anlamı ile zikretmek mümkün olur.
Eskiden tekke ve dergâhların girişlerinde genellikle bu Hiç yazısı bir tabloda veya levhada gözlere çarpardı. Daha doğrusu insanların adeta gözlerine sokulurdu. Onların görmeleri sağlanırdı. Bununla pek çok faydalar mülahaza edilirdi, amaçlanırdı.
Bir kısım insanlar tekke ve dergâhlara psikolojik rahatsızlıklarından, sinir hastalıklarından şifa bulmak için geliyorlardı. O zamanlar tekke ve dergâhların bu gibi toplumsal hizmetleri de vardı. Hiç onların bu tür dertlerine en büyük şifaydı. Çünkü nefsine Hiç dersini günde en az beş dakika kadar veren bir kişinin bütün psikolojik ve sinir rahatsızlıkları sabunun suda erimesi gibi yavaş yavaş ortadan kalkar. Yok olur.
Her türlü psikolojik ve sinir rahatsızlıkları nefsin komplekslerinden kaynaklanır. Olumsuz yaşantılar ve duygular nefiste kendini savunmak için kompleksler meydana getirir. Kompleksler olumsuz yaşantıların bilinçaltına bastırılması sonucu oluşur. Negatif duygular buralardan kaynaklanır ve insan ilişkilerinin sağlıklı olmasını önlerler. İşte nefse talim edilen günde beş dakikalık bir Hiç dersi onun bütün komplekslerini yavaş yavaş ortadan kaldırır. İnsanı ahlaki açıdan üstün duruma doğru yükseltmeye de başlar.
Hiç olduğunu günde birkaç dakika tefekkür eden bir kişi bir başka insana karşı kibir, küçük görme, haset, nefret, intikam, çekememezlik gibi olumsuz duyguları duyamaz. Duysa da bunlar Hiç tefekkürü ile yavaşa yavaş erirler ve yok olurlar.
Ben Hiç olduğuma göre bu tür olumsuz duygularım benden de hiçtirler. Hiçliğini duyumsayan bir insanda varlık ve benlik kalmaz. Dünyaya karşı şehveti sakinleşir. Başka insanlara karşı olumsuz duygular duyması için bir nedeni de olmaz. Böyle olunca da insanların psikolojik ve sinir rahatsızlıkları da ortadan kalkar.
Üst katımızda oturanlar iki yıldır evlerini tamir ediyorlar. Daha doğrusu ev sahibi kendi çapında bir usta. Gündüz işine gidiyor. Akşamları ve pazar günleri evini tamir etmeye çalışıyor. Bunun için de bize mazeret bildirdi, bizden özür diledi. Tamir sesleri eşimi sinir hastası yaptı. Psikolojisini bozdu. Ben ise önceleri bundan büyük bir rahatsızlık duyarken sonraları bu rahatsızlık duygusunu irdeleyince onda nefsin bazı olumsuz damarlarını keşfettim. İnsan kendisinin bir hiç olduğunu biraz tefekkür edince başkalarına karşı pek öfkelenemiyor. Çok anlayışlı biri haline gelebiliyor. Bambaşka bir insan oluyor. Sabrı yudum yudum tadabiliyor. Bundan da büyük bir keyif alabiliyor. Bunu bu hadisede daha bir yakinen anladım. Hadis-i şerifte belirtildiği üzere sabır imanın yarısıdır. Yüce Allah (c.c.), sabredenlere mükâfatlarını hesapsız vereceğini söylüyor (bk. Zümer suresi, 10). Bu müjdeler bile bizleri bu gibi durumlarda yeterli derecede sabırlı kılabiliyor.
Bir insan başkalarına karşı niçin öfke, kin, haset gibi olumsuz duyguları duyar? Çünkü karşı taraftaki insanları küçük görmektedir. İnsan kendisinden üstün ve büyük kişilere karşı bu olumsuz duyguları duymaz. Bilakis onlara karşı bir hayranlık besler. Oysa bu büyüklük davası insana yakışmaz. Şeytana has bir sıfattır. O, Hz. Âdeme (a.s) karşı böyle büyüklendi. Hem cennetten oldu hem de Allahın lanetine müstahak oldu. Şayet bir insan nefsine her gün birkaç dakika bu Hiç dersini uygulasa bu olumsuz duygulardan tamamen uzaklaşır. Melekler gibi saflaşır. Manevi haller yaşamaya başlar. Nefsi de ileri makamlara doğru yükselir.
Namazda ihsan hali ile huşua daldığımızda, sonra da kendimizi Allah (c.c.) karşısında bir Hiç olarak gördüğümüzde ilgili hal daha da derinleşir. Namaz çok feyizli ve nurlu olur.
Hiç hali kadar şeytanları çaresiz, perişan bırakan başka bir şey bilmiyorum. Hiç hali olmasaydı şeytanların elinden kurtulmak ve onlara karşı zafer elde etmek mümkün olmazdı. Bu sözlerimi kalp gözü ile nurları müşahade etmiş ve tecelli-i nura gark olmuş kişiler anlayabilir.
Mevlananın Mesnevisini değişik zamanlarda baştan sona üç kere okumak nasip oldu. İkinci okuyuştan sonra kendime şu soruyu sordum: Bunca hikâye içerisinde tasavvufi mesaj açısından en etkili dersi hangisi verdi? Aklıma iki hikâye geldi. Bu iki hikâyeyi iyi okuyup anlayana büyük bir ders verilir, diye düşündüm. Hatta bu yolda büyük nasiplere kavuşur. Tasavvufun özünü anlar, kanaati bende oluştu. Sonra, Mesneviyi üçüncü kez baştan sona okumak nasip oldu. Aynı soruyu bir daha kendime sordum. Kendi kendime aynı cevabı yineledim. Aynı sonuca ulaştım. Görüşümde bir değişiklik olmadı.
Evet, bu iki hikâyenin diğer yüzlerce hikâyeden ayrılan yönü, tasavvufun temel konusunu doğrudan işlemeleriydi. Yani bu iki hikâye Hiçi temel konu olarak almışlardı. Çok etkili bir şekilde bu temayı adeta insanın kafasına kazıyorlardı.
Ben bu iki hikâyeyi çok tefekkür ediyorum. Her zaman aklıma gelirler. Özellikle bir manevi güç almak istediğimde şuurum derhal bu iki hikâyeye yönelir, manevi açıdan adeta şarj olurum. Öyle ki, bu benim için adeta Hiçi murakabe etmek gibi bir şey oldu. Onlar bana çok şey öğrettiler.
Burada kısaca bu iki hikâyeyi özetlemek istiyorum:
Birinci hikâye şöyle:
Tacirin birisinin bir papağanı vardı. Onu bir kafeste besliyordu. Tacir bir gün Hindistana gitmeye niyetlendi. Ev halkına veda etti. Onlara Hindistandan sizlere ne getireyim, diye sordu.
Sıra papağandan ayrılmaya gelmişti. Tacir kuşuna da aynı soruyu sordu. Papağan efendisine dedi ki:
-Benim vatanıma gidiyorsun. Orada nice papağanlar vardır. Ancak onlar benim gibi bir kafeste mahpus değillerdir. Kimi yeşillikler içerisinde bahçede, kimi dallardadır. Onlara benden selam söyle. Onlara de ki: Benim papağanım sizlere hasret çekiyor. O bir kafeste esirdir. Sizler ise özgürsünüz. Ona bu sıkıntıdan kurtulması için bir öğüt veriniz.
Tacir Hindistana vardı. Sahralarda pek çok papağan gördü. Onlara selam verip kendi papağanından bahsetti. Ansızın bu papağanlardan birisi titremeye başladı. Kendisinden geçti. Yere serildi.
Tacir papağanı öldü sandı. Verdiği bu haberden dolayı pişman oldu. Üzüldü. Kendi papağanın bununla akraba olduğunu, bunun için kederinden dolayı öldüğünü düşündü.
Tacir ticaretini bitirerek evine döndü. Hediyelerini dağıttı. Papağan kendi hediyesini isteyip oradaki ahvalden sordu.
Tacir papağana üzüntü ve pişmanlığını belirttikten sonra Hindistanda bir papağanın kendi papağanının durumundan haberdar olunca titreyip yere düştüğünü ve öldüğünü söyledi.
Papağan bu hikâyeyi işitince o da tıpkı Hindistandaki papağan gibi titredi, yere düşüp öldü.
Tacir papağanı kafesten alıp dışarı attı. Papağan uçup yüksek bir ağacın dalına kondu.
Tacir bu duruma şaşıp kaldı. Nedenini papağandan sordu. Papağan şöyle dedi: Hindistandaki papağan fiil ve hareketleriyle bana ders verdi, nasihat etti. Hal dili ile bana dedi ki, seni sesin esarete düşürdü. Kendini ölü gibi gösterirsen kurtulacaksın. Sözlerini tamamlayan papağan Hindistanın yolunu tuttu.
Her birimiz papağan misali ten kafesinde esiriz. Nefsimize ve dünyaya bağlıyız. Şayet Hindistandaki papağan gibi birisinden yani bir mürşid-i kâmilden ders alırsak marifete ve hakikate ulaşabiliriz. Bu ten kafesinden kurtulmanın yolu tacirin papağanı gibi ölmeden önce ölmenin, yani Hiç olmanın sırrına ermektir.
İkinci hikaye şöyle:
Arslan, kurt, bir de tilki avlanmak için dağa, ormanlığa gitmişlerdi. Savaşçı bir arslanın peşine takılan elbette eli boş dönmez. Kısa zamanda bir dağ sığırı, bir keçi, bir de semiz bir tavşan avladılar. Avları sürükleye sürükleye dağdan ormana getirdiler.
Kurt ile tilki açgözlü bir tavır takındılar. Hisselerine düşecek etleri düşünmeye başladılar. Ağızları sulanarak daha çok et yemenin hayalini kurdular. Arslan ferasetiyle kurt ve tilkinin kalbinde geçirdiği şeyleri bildi. Yüzlerine gülmesine rağmen içten içe öfkelendi. Huzurunda bu tür bir edepsizliği cezasız bırakamazdı. Onlara bir ders vermek istedi.
Arslan kurdu imtihan etmek için av hayvanlarını aralarında paylaştırmasını istedi. Kurt dedi ki: Padişahım, yaban sığırı senin payın olsun. O da büyük, sen de büyüksün. Orta boyda, irilikte olan keçi de benim olsun. Tavşan da tilkiye uygun bir av.
Arslan kükreyerek söylediklerini bir daha tekrar etmesini emretti. Sonra kurdu yanına çağırdı. Bir pençe darbesiyle canını aldı. Kurdu cansız yere serdi.
Arslan, kendi kendine şöyle dedi: Ey koca kurt, madem hayvanlar padişahının önünde kendini ölü saymadın. Cezanı gör. Biz onlardan intikam aldık (Araf suresi, 136). ayet-i kerimesinin hükmü budur.
Ondan sonra arslan yüzünü tilkiye çevirdi. Haydi, dedi, bunları aramızda sen pay et!
Tilki arslana şöyle dedi: Ey yüce padişah, şu semiz öküz, senin kuşluk yemeğin olsun. Şu keçiden de aziz padişahımızın öğle yemeği için yahni yapılır. Tavşan ise lütuf ve kerem sahibi padişaha akşamleyin bir çerez olur.
Arslan: Ey tilki, dedi, bu hakça paylaşmayı nasıl öğrendin? Tilki: Ey cihan padişahı, dedi, bunları ben kurdun başına gelenlerden öğrendim.
Arslan: Mademki kendini bizim aşkımızda fani eyledin. Avların üçü de senin olsun. Al götür!
Arslan sözlerine şöyle devam etti: Ey tilki, sen tamamıyla biz oldun. Bizim oldun. Artık seni nasıl incitebiliriz? Biz de seniniz. Bütün hayvanlar da senin. Artık yedinci kat göğün üstüne ayak bas, yüksel!
Tilki, arslan bunu bana kurttan sonra teklif etti diye yüzlerce şükürde bulundu.
Akıllı insanlar Firavunların, Ad kavminin başına gelenleri duyunca şu varlıktan da geçer, hırs ve gururu da bırakır. Varlıktan, kendini büyük görmekten vaz geçmezse bu sefer onun halinden, sapkınlığından başkaları ibret alır.
Her insan, aslında kurt gibi düşünür. Akıl mantık bunu gerektirir. Kurt burada aklı ve mantığı temsil eder. Ama bu hikâyede yüce Allahı (c.c.)temsil eden arslan bundan razı değildir. Gerçi kurt akıl ve mantığı şeriata ters değildir. Görünüşte büyük bir adaleti de temsil etmektedir. Fakat ilahi aşk yolunda bu kurt aklı ve mantığı beş para etmez. İlahi aşk yolunda kadere itirazsız teslim olmak, hatta her şeyde hayırda ve şerde yüce Allahtan razı olmak gerekir. Onun için yüce Allahın (c.c.) karşısında Hiç olmak ancak bu ayrıcalığı sağlar. Onun lütuf ve ihsanlarına sonsuz bir güvenle bağlı olmak, bela ve musibetlerine güzelce sabretmek ilahi aşkın bir gereğidir. Yoksa bu yolda bir milimetre bile ilerleme olmaz. Tilki gibi hadiselerden ibret almak da büyük bir makam ve derecedir. Kurt gibi bu ilahi aşk yolunda tamamen nasipsiz olmaktansa tilki gibi taklidi, zoraki bir yol tutmak da bir kardır. Büyük kazanç sağlar.
Yüce Allah (c.c.) nefsimizi tanımayı ve ona hiçbir değer vermemeyi nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Peygamberimizin (S.A.S) Mucizeleri, Üstün Kişiliği, Seçkin Şahsiyeti
Peygamberimizin (s.a.s) pek çok mucizesi bulunmaktadır. Bunların binlercesi ilgili kitaplarda, genellikle hadis ve siyer kitaplarında söz konusu edilir: Eliyle ayı ikiye bölmesi, ölen çocukları diriltmesi, ağaçların kökleriyle birlikte yanlarına gelip peygamberliğini onaylaması, bir sıkıntılı günde elinden su akıtıp bütün bir orduya su içirmesi, az bir sütün ve yemeğin bereketlenip çoğalarak büyük bir kalabalığa yetmesi, elindeki çakıl taşlarının kelime-i tevhit zikrini getirmesi ve peygamberliğini onaylaması v.b.
Bu tür mucizelere tanık olanlar, Müslüman değillerse Müslüman oldular. Müslümanlarsa iman dereceleri arttı. Bazıları için bu mucizelerin hiçbir anlamı olmadı. Onlar, bunları birer sihir olarak kabul edip peygamberimizi (s.a.s) büyücülükle itham ettiler. Ona inanmadılar.
Peygamberimizin (s.a.s) mucizelerini kitaplardan okuyan bugünkü çağdaş insanın tepkisi nasıl olmaktadır? Elbette bu mucizeler, Müslümanların iman derecesini eskiden olduğu gibi yine artırmaktadır. Müslüman olmayanları ise pek hidayete getirmemektedir. Çünkü mucizeler kendi gözleri önünde cereyan etmemiştir. Sahabeler kanalıyla anlatılmaktadır. Her ne kadar aynı mucize birden fazla güvenilir sahabe tarafından dile getirilip farklı yollarla rivayet edilse de yani hadis hem sahih hem de mütevatir olsa da bu tür kişileri yine etkileyememektedir. Onlar, bunların yalan ve gerçek dışı olduğunu söyleyebilmektedirler.
Bir tarihi belge bu tür niteliklere sahip olsa, acaba peygambere karşı inkârcı bir tavır sergileyenlerin tepkileri nasıl olacaktır? Yani belge birden fazla güvenilir kişinin tanıklığına sahip olsa yine de buna güvenmeyecekler mi? O zaman böyle bir belge, bu tür insanların aklına bu insanlar bir yalanı aynı sözlerle müdafaa etmek için biraya gelmişler diye bir kuşku mu getirecektir? Peki, bir mahkemede güvenilir kişiler olayı aynı veya benzer ifadelerle anlatırsa yine bu tür kişiler buna kuşku ile bakabilirler mi? Tarih ilmi ve mahkeme heyeti bu tür tanık ve belgelere değer verip onlara dayanarak hüküm vermektedirler. Gerek tarih bir bilim olarak gerekse mahkeme kararları sosyal ve hukuki bir olgu olarak güvenirliğini ve doğruluğunu bu sayede korumaktadırlar. Birden fazla tanık ve belge, güvenirliği ve doğruluğu artırmaktadır. Akıl ve sağduyu birden fazla tanık ve belgeye sahip bir tarihi hükmü ve mahkeme kararını aksi ispatlanmadığı müddetçe doğru ve güvenilir kabul eder.
Bir Müslüman’ın durup durduğu yerde yalan konuşmayacağı apaçıktır. Ortada onu yalan konuşmaya zorlayan bir şey olmadığı zaman bir Müslüman’ın yalan söylediğini farz etmek büyük bir suizandır, günahtır. Müslümanların yalanı müdafaa için biraya gelmeleri, görmedikleri bir şeyi aynı ifadelerle anlatıp bunları gözümüzle gördük, bunlara tanık olduk demeleri ise asla mümkün değildir. Çünkü yalan söylemek büyük bir günahtır. Müslümanların böyle bir amaçla biraya gelmeleri ise katmerli bir günahtır. Ayrıca böyle bir şeyin İslam tarihi boyunca misli benzeri de görülmemiştir. Her şeyden önce böyle bir şey İslam ahlakına aykırıdır. Bunu belki bir kişi, yani bir münafık çok zorlanarak yapabilir ama Müslümanlığı ve güvenirliği bilinen iki ve daha ziyade kişinin böyle bir yola birlikte başvurmaları mümkün değildir.
Tabii yine de peygambere (s.a.s) kuşku ile bakan bir kişiye siyer veya hadis kitaplarında ifade edilen mucizeler bir anlam ifade etmeyebilir. Onlara bunlar yalan sözler gibi tesir edebilir. Eski inkârcılar, yani peygamberin mucizelerine bizzat tanık olanlar, bunları sihir olarak değerlendirirken yenileri ise bunlara Müslümanların, dolayısıyla sahabelerin yalan sözleri olarak bakabilirler.
Bizim dikkatimizi çeken husus, peygamberleri ve kutsal kitapları inkâr eden kişiler değil de Kuran-ı Kerim’e inandığını söyleyip de peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şeriflerini inkâr eden veya hafife alan kişilerdir. Bunlar genellikle hak mezheplere de dil uzatmaktadırlar. Ben bunların peygamberimizin (s.a.s) mucizelerine de inandıklarını sanmıyorum. Peygamberimiz (s.a.s) devrinde yaşasalardı, bunlara sihir diyeceklerini düşünüyorum.
Hâlbuki bu tür hem sahih hem de mütevatir niteliklere sahip hadisleri inkâr etmek, Kuran-ı Kerim’i inkâr etmekle eşanlamlıdır. Nitekim ehl-i sünnet alimleri bu görüştedir. Zira Kuran-ı Kerim de bu yolla yani güvenilir sahabelerin sözlü ifadeleriyle ve yazılı belgeleriyle sonradan, yani peygamberimizin (s.a.s) ölümünden sonra Hz. Ebubekir (r.a.) döneminde, yazıya geçirilmiştir. Daha doğrusu kitap haline getirilmiştir. Kaderin garip bir cilvesi ve hikmetidir ki, kitaba iman sahabelerin güvenirliği ile tescillenmiştir. Allah (c.c.), indirdiği kitaba imanı sahabelerin tanıklığını da koymuştur. Hiçbir şey tesadüf değildir. Her şeyin altında mutlaka bir hikmet vardır. Bu durum da bir gerçeği bizlere ders olarak vermekte, tevatürlü nitelikteki hadislerin önemini düşündürmektedir. Bana yalnız Kuran-ı Kerim yeter, hiçbir hadis-i şerifin doğruluğuna inanmıyorum, onlarla amel etmeyeceğim, mezhepleri tanımıyorum diyenlerin aslında Kuran-ı Kerim’e de inanmadıklarını, daha doğrusu bu düşünce yoluyla asla inanamayacakları ortaya çıkmaktadır.
Yüce Allah (c.c.) sahabelere ne büyük bir derece vermiş?.. Kim sahabelerin bütününe kuşku ile bakarsa iman onlardan alınmaktadır. Zira bu tür kişilerin kitaba imanı sağlam bir temele dayanamamaktadır. Allah (c.c.), bizleri bu tür şeylerden muhafaza buyursun. Âmin.
Bugün çağdaş insan için peygamberin doğruluğuna, ispatına delil olan şeyler farklılaşmıştır. Eski zamanlarda doğaüstü nitelikteki olaylar, yani mucizeler insanları imana getiriyordu. Bugün kıymet hükümleri değişmiştir. Çağdaş insan en çok kişiliğe değer vermektedir. Bir insanın üstünlüğünü, büyüklüğünü kişiliğinde gördüğü faziletlere göre değerlendirmektedir.
Ben şahsen peygamberimiz (s.a.s) ile ilgili anlatılan şu hadiseye mucizelerden daha çok değer vermekteyim. Çünkü burada peygamberimizin (s.a.s) üstün kişiliği konu alınmaktadır: Hz. Enes Bin Malik (r.a) peygamberimizin hizmetine küçük yaşlarda, takriben on yaşlarında iken annesi tarafından verilmiştir. O, şöyle diyor: ‘ Ben peygamberimize (s.a.s) on yıl hizmet ettim. Peygamberimiz (s.a.s) bir kere de olsa yaptığım bir işe bu işi niçin böyle yaptın veya yapmadığım bir iş için de niçin yapmadın demedi.’
Düşünün, kendi çocuklarımıza bile günde kaç kere kızıyoruz, öfkeleniyoruz. Dahası bazılarımız hakaret edip dayak bile atıyorlar.
Bir küçük çocuğun kuşkusuz her gün pek çok hataları, kusurları olur. Kaldı ki Hz. Enes (r.a) peygamberimize on yaşından itibaren (s.a.s) on yıl hizmet ettiğine göre bu çocukluk çağı gençlik dönemine kadar uzanmaktadır. Bu uzun süreç boyunca elbette binlerce hata, kusur söz konu olmuştur. Peygamberimizin de bunlara kızmaması, öfkelenmemesi mümkün değildir. Çünkü o da bizim gibi bir insandır. Kim bilir belki de şu hadis-i şerifi böyle Hz. Enes’in yaptığı bir hata veya kusur söz konusu olunca söylenmişti: ‘Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün etrafındaki sahabelere ‘Size göre pehlivan kimdir?’ diye sordu. Sahabeler, ‘Pehlivan sırtı yere gelmeyendir.’ dediler. Peygamberimiz, ‘Hayır, gerçek pehlivan kızdığı anda kendisine hâkim olan kimsedir.’ buyurdular.
Elbette peygamberimizin (s.a.s) hizmetinde olan bir çocuğa veya gence hataları ve kusurları olduğunda kızmaması, öfkelenmemesi mümkün değildi. Çünkü peygamberimizin de bizler gibi beşeri bir yönü bulunmaktadır. Ama o bu öfkesini tıpkı yukarıdaki hadis-i şerifte ifade edildiği üzere yeniyordu. Onu kendisiyle güreşen bir rakip olarak görüyor ve alt ediyordu. Dışarıya çıkarmıyordu.
Bu öfke ve kızgınlıktan dışarıya hiçbir şey sızmıyor muydu? Örneğin çehresinde bir kırmızılık, gözlerinde ve bakışlarında bir sertlik sezilmiyor muydu? Peygamberimizin öfkeli halini bu şekilde, yani vücut dilinde ortaya çıktığını ifade eden pek çok hadis-i şerif vardır. Elbette bunlar insanın elinde olmadan meydana gelen şeylerdir. Bunların karşı tarafa zarar veren bir yanları da yoktur. Bilakis faydalıdırlar. Hz. Enes (r.a) peygamberimizin öfkesini böyle vücut dilinde algıladığı için bana bir kez olsun ‘açıktan kızmadı’ diye anlatmak istemektedir.
İşte insan ilişkilerinde aslında çok zararlı ve yıkıcı etkisi olan öfke ve kızgınlık, böyle iç dünyada hazmedildiği, dışarıya vurulmadığı zaman karşı tarafa daha etkili bir mesaja dönüşebilmektedir. Öfke ve kızgınlıkla verilen mesajlar genellikle yerini bulmaz. Karşı taraftaki kişi veya kişilerde olumsuz anlamlara dönüşebilir. İlişkileri ve iletişimi baltalayabilir. Ruhsal dünyada yıkıcı ve tahrip edici etkilerde bulunabilir. Ama öfke ve kızgınlık iç dünyada hazmedilip yüzdeki ifadelerle, gözdeki ve bakıştaki anlamlarla kendisini gösterdiğinde çok manidar etkilerde bulunur. İnsani ölçülere ulaşır. Gerekli mesajları insanlara ulaştırır. Yapıcı ve üretken bir özelliğe sahip olur. Kimsenin de kalbini kırmaz.
Peygamberimiz (s.a.s) nefsine çok hâkimdi. Nefisle savaşı ‘büyük cihat’ diye adlandırmıştı. Onun yakın çevresindeki ve hizmetine bakan kişilere kızgınlığını ve öfkesini hiç göstermemesi büyük bir fazilet olarak dikkati çekmektedir. Bu, hiçbir insanın ulaşamayacağı yüce bir ahlaktır.
Peygamberimizin (s.a.s) bu yüce ahlakına işaret eden bir başka olay, önce kölesi, sonra evlatlığı olan Hz. Zeyd (r.a) ile ilgilidir. Hz. Zeyd (r.a) küçükken köle olması için ailesinden kaçırılıp satılan birisidir. Onu önce peygamberimizin eşi Hz. Hatice (r.aha) satın aldı ve peygamberimize (s.a.s) hediye etti. Peygamberimiz (s.a.s) yüce ahlakı ile Hz. Zeyd’i adeta büyülemişti. Daha sonraları Hz. Zeyd’i araştırmakta olan anne ve babası onu buldular. Peygamberimizden onu geri satın almak istediler. Peygamberimiz (s.a.s) Zeyd’i kendi yanında kalmak ile ailesine gitmek yönünde serbest bıraktı. Zeyd hür iradesiyle peygamberimizi (s.a.s) seçti. Bir çocuğun ailesi yerine bir yabancıyı tercih etmesinin elbette düşündürücü nedenleri vardır. Bunda şüphesiz en büyük rol, peygamberimizin (s.a.s) Hz. Zeyd’i (r.a) büyüleyen yüce ahlakıdır. Belki de ona hiç öfkelenmemesi ve kızmaması Hz. Zeyd’i (r.a) peygamberimize (s.a.s) manevi bir bağla bağlamıştı.
Peygamberimizin (s.a.s) öfkesini ve kızgınlığını yenmesi faziletlerinden sadece birisidir, yani deryada damla misali biz yalnız onu seçtik. Bu küçük yazıda ise sadece onun üzerinde kısaca durabildik.
Sahabelerin imana gelmeleri genellikle iki kaynaktan oluyordu. Bir kısmı Kuran-ı Kerim’deki sure ve ayetlerin büyüsüne kapılıp hak yola geliyordu. Örneğin Hz. Ömer (r.a) bu kesime girer. O kızgınlık ve öfke ile peygamberimizi (s.a.s) katletmek üzere evinden çıktıktan sonra kız kardeşinin evinde okunan Kuran-ı Kerim ayetleri ile sakinleşip hidayet bulmuştu. Sahabelerin diğer büyük bölümü ise peygamberimizi (s.a.s) görünce hidayete geliyorlardı. Onun nurlu siması herkesi büyülüyordu. Pek çok kişiyi imana getiriyordu. Onun yüce ahlakını tanıdıkça ve anladıkça bu imanları derinleşiyor, yakinleşiyordu.
Bugün Kuran-ı Kerim ortadır. Mealleri ve tefsirleri ile yine pek çok kişinin hidayetine ve irşadına vesile olmaktadır.
Peygamberimizin (s.a.s) maddi vücudu her beşer gibi ölmüştür. Ama manevi olarak yani ruhsal hayatları diridirler.
Peygamberimizin (s.a.s) hidayet ve irşat vazifesini gerçek anlamda ondan sonra Rabbani âlimler yüklenmiştir. Bunlar sadece İslami bilgileri bilmezler. Aynı zamanda bildikleri ile amel eden kimselerdir. Bunlara mürşid-i kâmil de denir. Mürşid-i kâmiller nur sahibi olma yanında ruhları olgunlaşıp başka olgun ruhlardan, velilerin ve peygamberlerin ruhlarından feyz alan kişilerdir. Nefisleri Allah’ın (c.c.) ve peygamberin (s.a.s) ahlakıyla güzelleşmiştir. Bu bakımdan çok etkili tebliğ ve irşat vazifesinde bulunurlar.
Onların tebliğ ve irşat vazifeleri genellikle sohbetlerle olmaz. Ruhları ile olur. Halleri ile yanlarına gelenleri etkilerler. Bakışları ile insanlara haller bağışlarlar. Bütün bunların nedeni peygambere (s.a.s) varis olmalarıdır. Onlar peygamberin (s.a.s) ilim ve ahlak yönü ile varisleridirler.
İnsanlar, Kuran-ı Kerimi, onun mealini ve tefsirini okuma yolu ile ancak taklidi bir imana sahip olabilirler. Bu iman hadiselerle ve vesveselerle az çok zedelenebilir. Kuşkularla boğuşabilir. Ama mürşid-i kâmile bağlanma yolu ile tahkiki imana erişilebilir. Bu imanla kişi olgunlaştığında inanılan pek çok şeyin gerçekliğini kalp gözü ile bizzat görüp yaşayabilir. Örneğin Kuran-ı Kerim’in aslı nurdur. Bu yönü ile kalp gözüyle algılandığında ona iman tahkiki düzeye erer. Bunun gibi öldükten sonra insana ayan olacak pek çok şey, tasavvuf yolunda erişilen makam ve mertebelerle kalp gözü ile görülür hale gelir.
Yüce Allah (c.c.) bizlere hidayet ve irşat nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Salâvat, Salâvat-ı Şerife, Salât u Selam, Peygambere Salâvatın Önemi, Faziletleri
Bu dünyadaki bütün Müslümanlar doğal olarak peygamberimiz (s.a.s) ile görüşmek, konuşmak isterler. Hatta onun yaşadığı devirde de hayatlarını birlikte yaşamak gönüllerinden geçebilir. İşte salâvat bu işlevi bir dereceye kadar karşılamak için vardır. Kim peygambere (s.a.s) salâvat getirirse onunla iletişime geçmiş olur. Zira peygamberimiz (s.a.s) hadis-i şeriflerinde, salâvatları kendisine getirmekle görevli meleklerin bulunduğunu, ümmetinin her bir ferdinin salâvatını alıp ona karşılık verdiğini belirtmektedir.
Salâvatın binlerce değişik çeşidi vardır. Bunların her birinin faziletleri farklıdır. Ortak olan noktaları peygambere ‘dua’ ve ‘selam’ temennilerinde bulunmaktır. Nitekim salâvatlarda Arapça değişik çekimlerde bulunan salât ‘dua’, selam ise ‘esenlik’ demektir.
Dua, ibadetin özüdür. Gayesidir. İbadette insan riyaya düşebilir. Bu taktirde, Allah göstermesin, yapılan ibadetler insanın aleyhinde olur. Ama kabul gören bir dua dünya ve ahret hayırlarına vesile olur. Onun için bir dua çeşidi olan salâvatların önemi çok büyüktür.
Peygamberimize dua ve esenlik temennisinde bulunmak ne demektir? Peygamberimizin (s.a.s) buna ihtiyacı var mıdır? Peygamberimize (s.a.s) yüce Allah (c.c.) Makam-ı Mahmud’u vaat etmiştir (bk. İsra suresi, 9). Allah (c.c.), sözünde durur. Caymaz. Ondan öte bir makam ve derece de bulunmamaktadır. Bu nedenle peygamberimizin (s.a.s), ümmetinin duasına ihtiyacı yoktur. Zaten bir kişi bu düşünce ile salâvat getiriyorsa, yani ben getirdiğim bu salâvatlarla peygamberin manevi yükselmesini sağlıyorum, ona makam ve derece kazandırıyorum, diye aklından geçiriyorsa yanlış bir itikat içerisindedir. Büyük bir edepsizlikte bulunmaktadır. Bunu İmam-ı Rabbani (k.s.) Mektubat’ında da bu şekilde açıklamaktadır. Peygambere (s.a.s) karşı bu büyük edepsizlik mutlaka bir gün itikatta yanlış yollara sapmayı doğuracaktır. Kişi kendisini peygamberden üstün görürse, ki kalbinde bu duygu bir an geçse bile, Allah göstermesin, imanında büyük yıkımlar yaşayabilir. Dinin temelinde peygambere iman, özellikle peygambere karşı edep önemli bir rükündür. Hucurat suresi bunun üzerine inmiş, müminleri bu konuda değişik hususlarda uyarmıştır.
Salâvatta görünüşte peygamberimize (s.a.s) dua ve selam temennilerinde bulunulur, hakikatte ise peygamberimizin dua ve selam temennileri salâvat getirenin üzerine gelir. Yani peygamberimiz (s.a.s) salâvata muhtaç değildir ama bizler onun dua ve selamlarına çok muhtacızdır. Çünkü peygamberimize (s.a.s) salâvatı Allah ve melekleri yapmaktadır. Biz salâvatı Allah’ın (c.c.) emri olduğu, peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şeriflerde çokça tavsiye ettiği ve bizzat salâvatın bizim yararımıza olduğu için getirmek isteriz.
Salâvat ile bir Müslüman’a şu itikat kazandırılmaya çalışılır: Hz. İsa (a.s) taraftarları zamanla onu ilahlaştırdılar. Allah’ın oğlu olarak yücelttiler. Hâlbuki o ancak Allah’ın bir kulu ve peygamberiydi. Bu tehlike bütün peygamberler için de söz konusu olabilirdi. Yüce Allah (c.c.), insanların peygambere imanda sağlam bir itikada sahip olmaları için peygambere salâvat getirmeyi emretmiştir: ‘Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar. Ey iman edenler, sizler de ona salât ve selam edin! (Ahzab suresi, 56)’
Bir insanın hayatında en az bir kere peygambere salât getirmesi bu farzı yerine getirmesini sağlayacaktır. Tabii bir Müslüman’a yakışan edep ölçüsü onun adının geçtiği her yerde ve zamanda salâvat getirmektir. Peygamberimizin adının geçtiği halde ona salâvat getirmeyenleri hadisi şerifler çeşitli şekillerde uyarmıştır. Hadis-i şeriflerde bu gibi kişilerin ‘burunlarının sürtüneceği’ belirtilmiştir. Ayrıca bu tür kişiler ‘insanların en cimrisi’ diye de vasıflandırılmıştır.
Peygamberimizin (s.a.s) dua ve selam temennilerine şefaat de denir. Yani şefaatin aslı ve hakikati dua ve selam temennisidir. Sanıldığı gibi şefaat sadece ahret ve günahkârlar için geçerli değildir. Peygamberimiz (s.a.s) türbelerinde cennet bahçelerinden bir bahçe içerisinde bulunmaktadır. Ümmetinden kendisine salât u selam getiren her fertten gerçek manasıyla haberdar olmaktadır. Onlara dünya yaşamında karşı karşıya bulundukları sıkıntıların, problemlerin ortadan kalkması veya hafiflemesi için dua ve selam temennileri ile yüce Allah (c.c.) katında şefaatte bulunmaktadır. Ahrette günahkâr müminlerin Allah tarafından affedilmesi yanında diğer müminlerin Allah katında yüksek makamlara ulaşması, cennetteki derecelerinin artması da peygamberin (s.a.s) şefaati ile mümkün olmaktadır.
Peygamberimizin (s.a.s) şefaatinin üzerimizde her daim bulunması için belli bir sayıdaki salâvatı her zaman virt edinmek akıl karıdır.
Peygamberimiz (s.a.s) şu anda ahret hayatındaki yaşamı sırasında ümmetinden, ümmetinin fertlerinden uzak değildir. Levh-i mahfuz bir kitap gibi peygamberimizin (s.a.s) önünde durmaktadır. İstediği an kendisine salâvat getiren her bir kişinin geçmişteki, şimdiki, gelecekteki her şeyini bilmektedir. Bu nedenle salât ve selamla kendisiyle iletişimde bulunan her bir kişi ondan maddi ve manevi sıkıntıları, problemleri için dua almakta, Allah’ın izni ve yaratmasıyla büyük maddi ve manevi ikramlara nail olmaktadır. Bu pek çok hadis-i şerifle müjdelenen bir husustur.
Ne zaman bir sıkıntıyla, problemle karşılaşsam hemen salâvat çekmeye başlarım. O sıkıntının veya problemin ortadan kalktığını veya hafiflediğini mutlaka müşahede ederim. Bunu kendi özel hayatımda binlerce kez tecrübe ettim. Peygamberimizin (s.a.s) çektiğim salâvatlarla bana dua ettiğini düşündüğüm için onunla bu zaman zarfında kalbi bir rabıta da kurmuş olurum. Bu durum peygambere imanımı daha yakinleştirdiği gibi onunla aramdaki ilişkiyi her geçen gün daha da güçlendirmektedir. Salâvat peygamberin (s.a.s) aramızda yaşayan samimi bir dost; her sıkıntımızda, problemimizde yardıma koşan bir büyüğümüz gibi kabul edilmesini sağlamaktadır.
Salâvat öyle bir özellik taşımaktadır ki, ona hayran olmamak elde değildir. Şöyle ki: Salâvat şeklen peygambere dua cümlesi mahiyetindedir. Salâvatta duaya muhtaç bir kul olarak peygamber (s.a.s) konumlandırılmaktadır. Bu sayede peygamberin ilahlaştırılması önlenmektedir. Kendisinden önce peygamber olan Hz. İsa’nın başına gelen şeyden peygamberimiz bu sayede korunmaktadır. Salâvat manevi yönü ile yani hakikatte ise peygamberimizin salâvat getirene dua ve şefaatte bulunmasıdır ki, bu yönü ile gizlenmiştir. Kişinin peygambere imanına bırakılmıştır. Kişi inancı ve itikadı oranında getirdiği salâvatla manevi olarak destek gördüğünü düşünmektedir. Peygamber (s.a.s) salâvat getirene dua ve şefaatte bulunmakta, bu sayede yüce Allah da o kişiye yardım etmekte, içerisinde bulunduğu sıkıntıyı, problemi ya ortadan kaldırmakta ya da hafifletmektedir. Bu sayede salâvat ile bir insan hiçbir zaman peygamberini ilah konumuna yükseltememekte, fakat manevi olarak onunla olan bağını güçlendirmekte, Allah ile olan ilişkisinde peygambere (s.a.s) yakışan ve yaraşan konumu verebilmektedir. Kişi salâvat sayesinde yüce Allah’ın (c.c.) istediği ve razı olduğu bir şekilde peygamber inancını, peygambere imanı muhafaza edebilmektedir. Geliştirmektedir.
Çağımızda Vahhabilik, Selefilik gibi mezhebi akımların etkisi ile salâvatın manevi, yani hakiki yönü pek dikkate alınmamaktadır. Yok sayılmaktadır. Peygamberi ilahlaştırmamak için böyle bir gayretin içerisinde bulunulmuştur. O zaman da salâvatın bir anlamı olmamaktadır. İnsanlar salâvat getirmekten uzaklaşmaktadırlar. Salâvatın önemi ve faziletlerinden habersiz olmaktadırlar. Peygamber tıpkı her insan gibi ölümle aramızdan ayrılmış ve bu dünya ile insanlarla ilişkisi olmayan biri konumuna getirilmiş bulunmaktadır. Hâlbuki binlerce evliya şahittir ki, peygamberimiz ölümünden sonra da diridir. Ümmetinin içerisindedir. Bu dünyadaki insanların diriliğindeki dirilikten daha üstün bir dirilikle diri olarak türbesinde cennet bahçelerinden bir bahçe içerisinde yaşamaktadır. Ümmetinden her bir fertle de yakından ilgilidirler, ilgilenmektedirler. Salâvat getiren her kişinin salâvatını almakta ve ona salâvatta ve şefaatte bulunmaktadır. Zaten bu durum onlarca hadis-i şerifle de doğrulanmaktadır. Ehl-i sünnet inancı da bu düşünceyi, inancı gerektirmektedir.
Peygamberimize (s.a.s) imanı sadece ‘tarihi bir şahsiyete iman’ olarak algılamak doğru değildir. O taktirde bu iman çok sığ olur. Derinlikten, anlamdan yoksun kalır. Her an ufak bir şüphe ile toza ve dumana karışabilir. Onun ruhaniyetinin aramızda olduğuna inanmak, özellikle salâvat getirdiğimizde onun bunu aldığını ve buna karşılık verdiğini kabul etmek peygambere imanın yakinleşmesini ve derinleşmesini sağlar. Bu iman ve itikat sayesinde onu rüyada görmek mümkün olur.
Ölen insanların ruhları Berzah âlemine intikal eder. Genellikle onların bu dünya ile bir ilgileri olmaz. Ama peygamberlerin ve velilerin ruhları böyle değildir. Onlar ölseler bile istedikleri anda istedikleri yerde ruhları ile bulunabilirler. Bu yüce Allah’ın (c.c.) onlara ve bizlere verdiği bir nimettir, rahmettir. İsimleri hürmetle anıldıkları anda o yerde hazır ve nazır olurlar. Nakşibendiyye tarikatında hatme-i haceganda zikirden sonra sadat-ı kiramın isim ve unvanlarının uzun uzun anılıp dua buyrulmasının bir nedeni de onların ruhaniyetlerinin zikir meclisine teşrif etmelerini sağlamak, bu sayede himmetlerini almaktır.
Tabii burada yeri gelmişken şunu belirtelim ki, ruh çağırma seanslarına gelenler cinlerdir, genellikle onların en azgınları bulunan şeytanlardır. Bu, başka bir konudur. Medyumlar ruhlarla ilişki kuracak kabiliyette değildirler. Onlar ancak cinlerle konuşabilirler. İlahi nurları müşahede edecek seviyeye ulaşmadan peygamberlerin ve velilerin ruhlarını görmek, onlarla görüşmek kimseye müyesser olmaz.
Ruh, Allah’tan ilahi bir nefhadır. Rüyada peygamberi gördüğünde onu tanır. Kim olduğunu bilir. Eğer gördüğü kişi hakkında peygamber mi, değil mi diye bir kuşku duyulsa, o zaman o görülen kişi peygamber varisi bir velidir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) şöyle ifade buyurmuşlardır: ‘Rüyada beni gören beni görmüştür. Zira şeytan benim suretime giremez.’
Çoğu kişi ömürlerinde bir defa da olsa peygamberimizi rüyalarında görmek isterler. Bunun yolu da ona çokça salâvat getirmekle olur. Çokça salâvat kişinin ruhunu peygamberimizin (s.a.s) ruhaniyetiyle karşı karşıya getirir. Onu bir gün de olsa rüyada görme saadetini sağlayabilir. Peygamberi rüyalarında çokça görenlerin ortak vasıfları ona çokça salâvat getirmeleri ve ehl-i beytine, hususiyle peygamberimizin soyundan gelen dini açıdan doğru ve güzel insanlara, peygamber yolunda yürüyen kişilere, yani sadat-ı kiramlara hürmet etmeleridir.
Salâvat ruha bir rahmet duygusu tattırır. Bir müddet salâvat getirdikten sonra ruhun rahatladığını, yakıcı bir susuzluktan sonra suya kanan bir insanın yaşadığı serinlik hali gibi bir duyguyu yaşattığını herkes tadabilir.
Salâvat getirme dünya ve ahret hayatında üzerimizde bulunan sıkıntıların ve problemlerin ortadan kalkmasını veya hafiflemesini sağlarken günahlarımızın affedilmesini ve peygamberimizin (s.a.s) şefaatlerinin üzerimizde bulunmasını da gerçekleştirir. Bunlar hadis-i şeriflerde belirtilen hususlardır. Hiçbir kimse ameli ile cennete giremez. Herkes ancak Allah’ın rahmeti ile kurtuluşa erebilecektir. Bunun için her insan peygamberin (s.a.s) şefaatine muhtaçtır. Çünkü Allah’ın (c.c.) rahmeti, peygamberin duası ve şefaati ile iner.
Yüce Allah (c.c.) peygamberimizi övme sadetinde onu kendi güzel isimleri ile tavsif buyurmuşlardır: ‘And olsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli (rauf), ve merhametlidir (rahim). (Tövbe suresi, 128)’
Ne zaman mevlit törenlerinde bulunsam peygamberimizin (s.a.s) ruhaniyetinin de mutlaka oraya geldiğine sadat-ı kiramın himmetiyle şahit olmuşumdur. Öyle ki peygamber adına düzenlenen konferanslarda, törenlerde de bu keşif bana hep ayan olmuştur. Şimdi şöyle düşünmekteyim ki, böyle ilgili törenlere bizzat peygamberimiz (s.a.s) ev sahipliği yapmakta, gelenlere de manevi hediyeler vermektedir. Müminlere sarılmakta, onlarla musafaha etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s), adına düzenlenen hiçbir törenden habersiz olmamaktadır. Ruhaniyetiyle ve dostlarının da ruhaniyetleriyle bizzat oraya teşrif etmekte ve orayı şenlendirmektedir.
Salâvatın anlamını, önemini şu hadis-i şerif bana ziyadesiyle hissettirmiş ve düşündürmüştür: Bir sahabi peygamberimize (s.a.s) gelerek, ya Rasulallah ben sana çok salâvat getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir, dedi. Peygamberimiz (s.a.s) dilediğin kadar yap, buyurdular. O zaman sahabi dualarımın dörtte birini sana salâvata ayırsam uygun olur mu, dedi. Peygamberimiz (s.a.s) dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla yaparsan senin için hayırlı olur, buyurdu. Sahabe o halde üçte ikisi yeter mi, dedi. Peygamberimiz (s.a.s) yine aynı karşılığı verdi. Bunun üzerine sahabe dualarına ayırdığı bütün zamanı salâvat getirmeye ayıracağını söyledi. Peygamberimiz (s.a.s) o zaman o sahabeye şöyle buyurdular: Böyle yaparsan Allah bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar.
İnsan dualarında farkına varmadan şer de isteyebilir. Nefis cihetiyle Allah’tan zenginlik isteyen pek çok Müslüman vardır. Hâlbuki zenginlik, içerisinde büyük fitnelerin olduğu bir dünya nimetidir. Her insan için hayırlı olmaz. Örneğin zekâtla imtihanda herkes başarılı olamayabilir. Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle çoğu Müslümanlara bu türden fitne kapılarını açmamaktadır. Dünya yaşamında bizim için neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu bilememekteyiz. Salâvatla peygamberimizin (s.a.s) dualarını üzerimize düşürdüğümüzde bilerek veya bilmeyerek bizim için hayırlı olan şeylere dua etmiş oluruz. Hususiyle dualarda Allah’a hamd u sena ettikten sonra salâvatlara daha bir önem verirsek kurtuluşa, dünya ve ahret hayatında mutluluğa erebiliriz.
Yüce Allah (c.c.), bizlere peygamberimize (s.a.s) salâvat getirme nimetini nasip eylesin. Peygamberimizin dualarını ve şefaatlerini her daim üzerimizde bulundursun. Âmin.
Muhsin İyi
Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamları, İşlevleri, Görevleri Nelerdir? (3)
Letaiflerin yükselmesi sırasında bazı duygusal ve ruhsal durumlar yaşanır. Bunların bilincinde olmak veya bu konuda bilgilenmek kişiye çok şey kazandırabilir.
Letaiflerin başında bulunan kalp letaifinin yükselmesi sırasında yaşananlar ilgi çekicidir: Kişi günahlara tövbe edip bir mürşid-i kâmilden zikir ve rabıta alır almaz büyük bir değişim yaşar. Bu yoldaki samimiyetine göre bu hal derinleşir. Sürekli ağlar. Geçmişte yapmış olduğu günahları, kaçırdığı ibadetleri düşündükçe gözyaşı döker. Öyle ki, her şey onu bir hüzne götürür. Ağlatır. Gözyaşları sel olup akar gider. Gece ibadetlerine ve yalnızlığa önem verir, bu sıralarda da sürekli ağlar. Aslında bu ruhsal durumun nedeni, görünüşte o veya şu etmen olsa da, hakikatte kalp letaifinin Allaha (c.c.) doğru manevi bir yolculuğa çıkmasıdır.
Bir genç kız düşünün, evlenip baba evinden koca evine gidecek. Bu kız asıl kalıcı olduğu, ait olduğu yere gitmesine rağmen ağlar. Hüzünlenir. Kalp letaifi yükselen birisi de bunun gibidir. O bu fani dünyadan asıl geldiği, ait olduğu yer olan emir âlemine doğru manevi olarak sefer ederken böyle bir hüzün duygusu içerisinde bulunur ve daima ağlar. Bu ne mübarek bir ağlamadır!..
Kalp letaifinin yükselmesi ile oluşan bu ağlama çok kutsaldır. Hadis-i şeriflerde kast edilen ağlamanın bu çeşit olduğunu düşünmekteyim. Bilindiği üzere Allah (c.c.) için ağlamanın günahları sildiği, bu kişilerin ahrette, tekrar diriliş gününde arşın gölgeliği altında bulunacağı peygamberimizin (s.a.s) hadis-i şeriflerinde belirtilmektedir.
Bakıyorsunuz, insanlar bir aylık tatil için bütün yıl çalışıyorlar, bir şeyler biriktiriyorlar. Onu da o veya bu tatil beldesinde yiyip bitiriyorlar. Bu onlara elbette iyi geliyor. Biraz onları sakinleştiriyor. Çünkü insanda seyahat etme, yeni mekânlarda bulunma ruhsal bir güdüyü doyurmaktadır. Bu güdü aslında ruhun temel organları olan letaiflerin yükselme ihtiyacından gelmektedir. Fakat bu tür dünyevi ve nefsanî bir yolla meydana getirilen durum, yani seyahat etme ve tatil yapma, ruhu ve letaifleri biraz sakinleştirse de tatmin etmemektedir. Ruh ve onun manevi organları olan letaifler, böyle nefsanî ve dünyevi seyahatlerle, tatillerle asla gerçek anlamda tatmin olamazlar. Daima bir arayış içerisinde bulunurlar. Onlar, iç dünyada meydana gelen pozitif değişikliklerle, hususiyle tövbe ile bir mürşid-i kâmile bağlanıp zikir, rabıta, murakabe gibi yollarla bir manevi yolcuğa çıkıp makamları kat etmesiyle ancak hakiki bir doyuma ulaşırlar.
Evet, insanın letaifleri, hususiyle kalp letaifi derin bir ağlama ihtiyacı içerisindedir. Bazı insanlar, bazen ruhlarının derinliklerinden gelen bu ihtiyacı hissederler, ağlamak isterler, ama niçin gözyaşı dökemediklerini, ağlayamadıklarını bir türlü çözemezler. Bunun için haklı olarak manevi dünyalarında içerisinde bulundukları sıkıcı iklimden ayrılmak, göçmek isterler. İyi bir tatilin kendilerine güzel geleceğini düşünürler. Aslında aradıkları şey, iç dünyada yaşamak istedikleri bir iklimdir. Seyahattir. Ağlamaktır. Hüzünlenmektir. Ama bunu bir türlü akıl edemeyip dış dünyadaki seyahat ve tatillerle geçiştirirler. Neşelenmeyi, doyasıya nefsanî zevkleri yaşamayı hayal ederler. Bunun kendilerine iyi geleceğini sanırlar. Böylelerinin evleri ve iş yerleri kendilerine dar gelir. Buralarda boğulur kalırlar. Seyahatlerle, tatillerle kendilerine geleceklerini düşünürler.
Hâlbuki iç dünyada meydana gelen olumlu bir değişim ve kalp letaifinin yükselmesi ile meydana gelen bir hüzün ile gözlerin yaşarması, binlerce kez yapılacak seyahatlerden ve tatillerden ruhsal dünyaya daha iyi bir etki yapacaktır. Ruhsal dünyayı hoş bir iklime sokacaktır. Böylelerinin herhangi bir seyahate ve tatile de ihtiyaçları yoktur. Hapishane bile onlara cennetten bir bahçe gibi gelir. Böyle birisi gerek evinde gerekse iş yerinde hoş bir duygusal durumla büyük bir genişlik ve rahatlık yaşayacaktır. Asıl seyahat ve tatil letaiflerin emir âlemine yükselmesi ile gerçekleşir. Diğer seyahat ve tatiller yalancı emziklerin çocukları uyutması gibi bir anlama sahiptir. Gerçeklikleri yoktur.
Dış dünyada olan bir şeyin iç dünyada olan bir şeyle mukayesesi mümkün müdür? Elbette aslolan iç dünyada gerçekleşen olgudadır. İç dünyadaki bir seyahat ve tatil, ruhsal dünyada dış dünyada gerçekleşen binlerce seyahat ve tatilden daha evladır, daha etkilidir.
Hz. Mevlana Mesnevisini kaleme almadan önce girişteki on sekiz beyti inşa etmiştir. Mesnevinin bu ilk on sekiz beyti adeta tüm mesnevinin bir özeti gibidir. Bu beyitlerde neyin hikâyesi konu edinilir. Ney hakikatte insan-ı kâmili sembolize eder. Neyden murat, bu dünyada hakikate ulaşan, ruhunu, letaiflerini Allaha ulaştırıp döndüren ve yeryüzünde bazı esma-i hüsnası ile Allahı temsil eden olgun insandır. Neyin asıl vatanı kamışlıktır. Daima orayı özler. Bunun için hüzünlü bir ses çıkar ondan. İnsanın da asıl vatanı emir âlemidir (ruhlar, melekût, lâhut âlemleri). İnsan bu dünyada gurbettedir. Bunun bilincinde olabilmesi için ney gibi bir olgunluğa sahip bir insanla aşina, dost olması, sonra da ruhunu ve letaiflerini emir âlemine yükseltmesi gerekir.
Letaiflerin yükselmesi ile kendisini gösteren özgün bir başka durum, halet-i ruhiye ise, dünyaya değer vermemektir. Aslında insan nefsi dünyaya karşı çok açgözlü olarak yaratılmıştır. Kimseye karşılıksız olarak bir şey vermemek üzere dizayn edilmiştir. Tabii bu bir imtihan sırrıdır. Zekât insan doğasına, yani nefsine aykırıdır. İnsan zekâtını verirken kendisini aşmakta, nefsinin üzerine çıkmaktadır. Hayvanlarla ortak olan bencil doğasından uzaklaşmakta, gerçek bir insan olmaktadır. Varoluşunu ispat etmektedir. Çünkü nefsine rağmen, onu aşarak diğer bir insana Allah rızası için bir şeyler vermektedir. Bu durum, insanın tabiatını, nefsini göz önünde bulundurduğumuz zaman adeta bir mucizedir. İşte letaiflerin yükselmesi ile bu türden bambaşka bir mucize daha gerçekleşmektedir: O kişi dünyaya değer vermemeye, dolayısıyla gözünü kırpmadan elinde uvucunda nesi varsa Allah rızası için vermeye başlar. Tabii bu durum yukarıda bahsedilen ağlama, hüzünlenme gibi bir hal olduğundan ileride geçebilir. Ortadan kalkabilir. Bu hal yüzünden elden çıkan mal mülke karşı kişide ileride bir pişmanlık meydana gelebilir. Dolayısıyla tasavvuf yolundaki kişilerin böyle bir hal neticesinde ileride pişman olmamak için daha dengeli ve ılımlı infakta bulunmaları daha doğru bir hareket tarzıdır. Zekât bir itidal, orta yoldur. Bunu ölçü alarak, yani biraz artırarak hareket etmek daha sağduyulu bir hareket ve istikamettir.
Böyle, bir anda malın mülkün hepsinin veya önemli bir kısmının infak edilmesinin gerçek nedeni, kişinin letaiflerinin yükselmesi ile dünyaya değer vermemesi ve bunun için Allaha olan aşkını ve sevgisini ispat etmek istemesidir.
Hz. Ebubekirin (r.a) malının tümünü, Hz.Ömerin (r.a) malının yarısını infakta bulunmaları hep böyle bir hal neticesi olmuştur. Yoksa insanın elinden malını, mülkünü almaya kalksanız canını verir de yine de beş kuruşunu kimseye vermeye razı olmaz. Letaifler yükselmeye başlayınca bu dünya, dolayısıyla mal mülk gözden düşer. Öyle ki, kişi ona hiçbir değer vermez. Dağıtıp savurmak, ondan adeta kurtulmak ister. Sanki göklere yükselmeye bunlar maniymiş gibi bir hal yaşanır.
Eskiden tarikatlara başvuranlara şeyh efendiler, sanki ölmüşler gibi mal mülklerini mirasçılarına taksim etmelerini emir buyururlardı. Bu durum onların letaiflerinin kısa zamanda yükselmelerine olumlu bir katkı sağlardı. Bizleri dünyaya bağlayan en önemli bağlar, mal ve mülktür. Bunları elde etme, elde tutma, artırma arzusudur. Bu tür arzular letaiflerin yükselmesi ile çatışır. Çünkü ilgili arzular insanı dünyaya bağlarken letaifler dünyayı aşmaya, emir âlemine yükselmeye çalışırlar. Bu yüzden bunlardan birisinin tercih edilmesi gerekir.
Aslında önemli olan mal mülkün gönülde yer etmemesidir. Bunlardan ne kadar çok olsa da gönülde yer etmedikçe letaiflerin yükselmesine bir zararı olmayacaktır. Ama bunu gerçekleştirebilecek kişi çok azdır. Bunların gönülde yer etmemesi için zekâtı, sadakayı artırmak gerekir.
Malının zekâtını vermeyen kişinin ruhu ve letaiflerinin yükselmesi şurada dursun maddeye, dünyaya bir daha kopmamacasına kök salar gider. Bu da, Allah (c.c.) bizleri korusun, küfürle ölmeyi netice verir.
Letaifleri yükselmeyen kişiler, bu dünyaya çakılıp kalırlar. İnsan olma, hususiyle insan-ı kâmil olma seviyesine ulaşamazlar. Materyalist olurlar. İçgüdülerinin sınırları içerisinde kalırlar. Bu dünyaya taparlar. Mal mülk ilahları olur. Yasin suresinde bu tür kişilerin infak ve fakirlere yardım meselesine bakış açılarını birlikte okuyalım: Onlara Allahın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın dendiği zaman o kâfirler, müminler için şöyle derler: Allahın dilediğinde doyurabileceği kişiyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz? Materyalist zihniyet sadakayı, zekâtı, fakirlere yardımı içerisinde bulunduğu durum gereği bir sapkınlık olarak algılar. Onun için ayetteki ifade bir durum değerlendirmesidir. Çünkü letaifler dünyaya, mala mülke daldığı için onu ilah olarak kutsarlar. Onların zarar görmemesini arzu ederler. Onları başkalarına karşılıksız vermek bu tür kişiler için mümkün olamaz. Eğer onlarda başkalarının hakları olsaydı, Allah onlara bunları verirdi diye bir mantık ve düşünce tarzı üretirler. Komünizm, materyalizmin bu acımasız yüzünü gizlemek, deşifre etmemek için icat edilmiştir. Bütün üretim araçlarının devlete teslim edilip insanların çok sınırlı mal ve mülke sahip olarak materyalist kalmaları için icat edilmiş bir düzenin adıdır komünizm.
İnsanların büyük çoğunluğunun ruhsal sorunları, letaiflerinin yükselmemesinden kaynaklanmaktadır. Dünyaya, insanlara aşırı derecede değer vermekten, tüm dikkatini, enerjisini bunlara yönlendirmesinden neşet etmektedir. Hâlbuki dünya da insanlar da fanidirler. İnsanın ruhu ve letaifleri ise ebedidirler. Ebedi olan bir şeyin fani olan şeylerle bu derece ilgilenmesi, onlara değer vermesi doğru değildir. Yaratılış amacına aykırıdır. Böyle aykırı bir durum pek çok ruhsal hastalığın temel nedenini oluşturmaktadır. Bu hastalık kökte, en dipte olduğu için insanların, hatta bu sahada uzman kişilerin bile dikkatinden kaçmaktadır.
Yüce Allah (c.c.) ruhu ve letaifleri bu dünyada emir âlemine yükselmesi için yaratmıştır. Bu her insanın yaratılış amacıdır. Yerine getirmesi gereken temel vazifesidir. Lakin insanların çoğu dini böyle pek derin olarak algılayamamakta, onun insan ruhuna uzanan yönünden haberi bile olamamaktadır.
Uzaya roket, füze yollayarak boş bir gururun pençesinde olan insanoğlu kendi ruhundan ve onun manevi organları olan letaiflerinden haberdar değildir. Çağdaş insanın ruhu ve lataifleri maddenin ve dünyanın esiri olarak yere çakılıp kalmıştır. Dolayısıyla onun ruhen huzura kavuşması biraz zor görünmektedir.
Letaifler gerçek amacına uygun olarak çalışmaya başladığında kişi büyük bir dönüşüm geçirdiğini algılamakta, önceki yaşamı için büyük bir pişmanlık duymaktadır. Yepyeni bir insan olmaktadır. Bu adeta yeni bir doğumdur. Birinci doğumumuz bizim irademiz dışında gerçekleşirken bu ikinci doğum bizim sahip olduğumuz cüzi irade ile yakından ilgilidir. Onun için gerçek varoluşçuluk budur. Avrupadaki varoluşçuluk felsefesi sahte bir düşünce jimnastiğinden başka bir şey değildir. Ruh ve letaifler emir âlemine yükselmedikçe insan kendisini bu dünyada gerçek anlamıyla var kılamayacaktır. Hz. İsaya atfedilen şu söz ne kadar manidardır: İkinci doğumunu gerçekleştiremeyen insan, melekût âlemine yükselemez. İkinci doğumdan kasıt, tövbe ile dini bir yaşantıya yönelerek ruhunu ve letaiflerini yükseltmektir.
Letaiflerin emir âlemine doğru bu kutsal yolculuğu iki kelime ile adlandırılacak olursa, ilahi aşktır denilebilir. Zaten ilahi aşkın başka bir yolu yoktur. İlla ki bu aşk letaiflerin Allaha doğru yükselmesi ile gerçekleşir.
Letaiflerin yükselmesi sırasında Cinler âlemi, Ruhlar âlemi, Misal âlemi, Melekût âlemi, Lâhut âlemi geçilmesi gereken köprüler gibidirler.
Letaifler Lâhut âlemindeki yerlerine vardığında Allahın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgelerine ulaşırlar. Bu noktaya kadar olan seyre yükseliş (uruç, seyr-i ilallah) denir. Fenafillâh, yani nefsin Allahta fani olması bu yükselişin tamamlanmasından sonra gerçekleşir. Allahın sıfatları ve güzel isimlerinde olan seyir sırasında (seyr-i fillah), nefis Allahın güzel olan bazı ahlaklarıyla ve faziletleriyle donanır. Bekabillahın başlangıç safhası bu sırada vuku bulur. Veliliğin derecesine göre Allahta seyir, Allah ile seyirle güçlendirilir (seyr-i maallah). Sonra letaiflerin bu dünyaya, yeryüzüne iniş seyri başlar (nüzul, seyr-i anillah). Bu kutuplara nasip olan bir şeydir.
Çoğu veli gerçek anlamda kemale ermeden bu dünyadan göçer. Yani letaifleri emir âlemine yükselir. Bu yükselme tamamlanmadan, ayrıca letaiflerin bu dünyaya dönüşü gerçekleşmeden ömür sermayesi biter. Elbette ölüm ile insanın manevi ilerlemesi durmaz, kabirde de devam eder.
Letaiflerin yükselmesi sırasında karşılaşılan en önemli duygusal durum, ayakların yere basmamasıdır. Verilen, alınan kararların gerçeklerle bağdaşmamasıdır. Onun için veliler ile deliler bazen aynı kefeye konulabilir. Çünkü aynı şey deliler için de geçerlidir. Onlar da gerçeklikle çoğu kez çatışırlar. Ama letaiflerinin nüzulü gerçekleşmiş bir veli öyle değildir. Onun ayakları yere tam anlamıyla basar. Kendisini her zaman başka insanların yerine koyarak hareket eder ve konuşur. Çok güçlü, akıl almaz bir empati kabiliyeti vardır. Allah (c.c.) tarafından ona bu minvalde yüksek kabiliyetler ihsan edilmiştir.
Orta Asyada pek çok ülkede sofilere divane (deli) isminin verilmesi çok hoşuma gitmişti. Elbette onlar Allahın delileridir. Dünya delisi değillerdir. Bambaşka delidirler. Allahın delileri ilahi aşkla o hale gelmişlerdir. Her ne kadar bazı söyledikleri sözler, bazı davranışları gerçeklikle çatışsa da pek çok hikmete sahiptirler. Gerçeklikleri bir başka boyutta tecelli eder. Allah (c.c.) onları pek yalancı çıkarmaz.
Letaifleri yükselen (kavs-i uruç) bir veli pek insanlara yardımcı olamazken letaifleri dönmüş (kavs-i nüzul) bir veli insanlar için ilaç gibidir. Her meselede şifa dağıtırlar. Topluma, insanlara büyük yararlar sağlarlar. Çünkü onlar yeryüzüne dönmüş letaifleri ile insanları, dünyayı, malı mülkü, her şeyi daha iyi anlarlar, yaratılışları istikametinde değerlendirirler. Letaifler yükselerek Allahın katında eğitilmişlerdir. Bu dünya, içindekiler, insanlar Allahın birer ayetleridirler. Birer anlama sahiptirler. Letaifler yükselmeden önce insan okuma yazma bilmeyen cahil bir kimse gibidir. Ayetleri okuyup anlayacağına, onun dış suretine tapmaktaydı, kanmaktaydı. Ama seyr u sülükle letaifler emir âlemine yükselince ruh ve onun manevi organları olan letaifler eğitildiler. Yeryüzüne, dünyaya döndükleri zaman hiçbir şeyin boşu boşuna yaratılmadığını anlamış oldular. Her şey insanlara Allah ve iman esasları için birer mesaj vermekteydi. Bu, insanların eliyle meydana gelen, getirilen şeyler için de geçerlidir. İşte letaifleri dönen veli bu mesajları güzel bir biçimde okuyup anlamlandırdığı için insanlara büyük yararları olur. Onlar gerçekleri daha doğru olarak görürler. Etkili ve doğru nasihatte bulunurlar.
Kişi seyr u sülüğü sırasında şeriatı temel aldığında, ölçü olarak her zaman şeriata dayandığında büyük sıkıntılara düşmeyecektir. Daima itidali koruyacaktır. Yanlış kararlar da almayacaktır.
Cezbe ve vecd halleri letaiflerin yükselmeleri ile meydana gelir. Bunların yüzlerce çeşidi vardır. Letaifler yükselirken nefis onların yükselmelerine mani olur. Bu sırada bu iki güç kaynağı arasında ruh sarsılır. Farklı tepkilerle bunu dile getirir. İşte cezbe ve vecd halleri bu farklı tepkilerin ürünü olarak ortaya çıkarlar. Kişi elinden geldiğince bu cezbe ve vecd hallerini saklamalıdır. Ama bu konuda kendisini çok kasmasına da gerek yoktur. Başkalarında görülen cezbe ve vecd hallerine karşı biraz hoşgörülü olmak gerekir. Sonuçta ilahi bir yolun ürünüdürler. Anlayışı elden bırakmamak gerekir.
Kuran-ı Kerimde söz konusu edilen Hz. Süleymanın (a.s) vezirinin Seba melikesinin tahtını bir anda getirebilmesinin nedeni, bu letaiflerde gizlidir. Vezir, ruh gücü ile o kerameti göstermiştir. Yoksa sanıldığı gibi bir sihirli sözü okuyup üfleyerek değil. Yine Hz. Süleymanın (a.s) kuşların, karıncaların dilini bilmesi, onlarla konuşması da letaiflerle alakalıdır. Tabii letaiflerin bu kabiliyetleri elde etmesi dini ibadetlerin yanında çile, zikir, rabıta, murakabe ile gerçekleşmektedir. Letaifler yükselip Lâhut âleminde Allahın sıfat ve güzel isimleri ile terbiye edilmeye başlandığında bazı özel kabiliyetlere, vasıflara sahip olabilmektedirler. Bu sayede velilerin birbirinden ayrı, özel kerametleri vuku bulmaktadır.
Ruh ve onun manevi organları olan letaifler Allahtan ilahi bir soluk (nefha) ile meydana gelmişlerdir. Dolayısıyla Allaha (c.c.) yakınlıkları çok büyüktür. Onları ait oldukları yerlere ulaştırmak gerekmektedir. Bu nefse çok ağır gelmektedir. Nefis bu dünyanın elementlerine bağlı olarak yaratıldığı için ruha aykırı bir dünya görüşüne sahiptir. Nefis, içgüdüleri ile dünyaya bağlıdır. Ruhu ve letaifleri kendisi gibi yapmak ister. İçgüdülerin ve dünyanın hizmetinde kullanmak için çalışır. Ruh ve letaifler bunlardan hiçbir surette huzuru bulamazlar. İbadetlere yönelmek isterler. Huzurun ibadetlerde olduğunu bilirler. Lakin nefis çok güçlüdür. Ruh ve letaiflerin ibadetlere yönelmesini engellerler. Her insanın iç dünyasında bu çeşit bir çatışma mutlaka vardır. İbadetinde olan bir mümin bile böyledir. O da ibadetlerini artırma yönünde nefsiyle çatışır. Kâfir birisi ruhunun ve letaiflerinin ibadet etme yönündeki seslerini susturmak için çok büyük bir enerji harcar. Bu uğurda hayatını alt üst eder.
Ruh ve letaifler olağanüstü yeteneklere sahiptir. Ezel bilgisi bir şekilde kendisinde dürülüdür. Hakkı ve peygamberlerin davasını bilir. Ama nefsine uyarak görmezlikten gelebilir. Bir müddet bu konuda kendisini kandırabilir. Nefsin eğilimleri ve dünya onun hakka yönelmesinin önünde durabilir. Ruh rüyada peygamberi gördüğünde tanır. Çünkü onda ezel bilgisi, hususiyle imani esaslar gizli bir bilgi halinde mevcuttur. Yani bir insanın Allahı ve iman esaslarını inkâr etmesi gerçekte mümkün değildir. Bunun için çok özel bir çaba, her daim büyük bir enerji harcaması gerekir.
Ruh huzuru ancak ibadetlerde bulur. İbadet hayatı olmayan bir insanın bu dünyada huzuru elde etmesi mümkün değildir. Bütün dünya ve içindekiler o kişiye ait olsa da durum değişmez. Çünkü ruh bu dünyaya ait değildir. O emir âlemine yükselmek ister. Çünkü asıl vatanı orasıdır. Bu isteği gerçekleşmedikçe de huzursuzluğu artar. Ruhi bunalımlara girer. Ruhun emir âlemine yükselmesi alkol, uyuşturucu maddelerle olmaz. Bunlar yalancı, sahte, şeytani yollardır. Ruh, emir âlemine ancak dini bir yaşantıyla yükselmeye başlar. Dini yaşantı kişiyi huzura götürür. Yüze, ellere letaiflerin yükselmesinin emaresi olan nurları serpiştirir.
Yüce Allah (c.c.) bizlere rızası doğrultusunda yaşamayı ve ölmeyi nasip eylesin. Ruhumuzu ve letaiflerimizi emir âlemindeki yerlerine ulaştırıp döndürsün. Âmin.
Muhsin İyi
Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamları, İşlevleri, Görevleri Nelerdir? (2)
-Çakralar ile letaifleri karşılaştırdığımızda en büyük farklılık nerelerde görülüyor?
Çakralarda iki letaif noktası eksiktir. Bunlar sır ve hafidir. Tabii bu durum dikkat çekicidir. Nedeni ise çok düşündürücüdür: İleri derecede zikir çekenler, letaif noktalarındaki nurları müşahede edenler bir müddet sonra tıpkı güneş gibi bir nur halesi (tecelli-i nur) ile çevrildiklerini görürler. Şayet bu nur halesi olamasa idi, şeytanların musallatlarından kurtulamazlardı. Yani bu nur halesine ulaşmak hayat memat meselesidir.
Tüm letaif noktaları bu nura ulaşmada tıpkı bir çark gibidir. Sistemde rol sahibidirler. Ben kendi tecrübelerimle şunu kavradım ki, sır ve hafi letaifleri şeytanlara karşı büyük mücadele vermektedirler. Bunlar çakralardan sanki usta bir hırsız eli ile çıkarılmış ve sistem dışına konmuş gibidirler. Tabii bu durumdan en çok fayda temin edenler, cinni şeytanlar olmaktadır. Dolayısıyla bu işte onların uzun ellerininin payı olduğunu düşünmekteyim.
Meditasyon o hale getirilmiş ki, artık faydadan çok zarar getirecek bir hüviyete sokulmuştur. Elbette kişi başlangıçta bunları hissedecek halde değildir. O önceleri vücudunda bazı noktalarda hissettiği hoş hallerle avunur. Sonra ileriki zamanlarda, özellikle yaşlandığında öyle hallere düşer ki, bundan kurtulması mümkün değildir. Şeytan musallatları çok korkunç sıkıntılar verir. Tabii modern tıpta bunları tedavi eden bir merci de yoktur. Asıl işin vahim noktası böyle bir arayışa girince zaten ortaya çıkmaktadır.
-Şeytanlar sofilere musallat olmaz mı?
Elbette letaif noktalarını zikirle açan bir sofi de şeytan musallatlarına maruz kalabilir. Bu sık karşılaşılan bir durum olmasa da ara sıra vakidir. Ama böyle şeytan musallatına maruz kalmış bir sofi, her türlü güçlü ve etkili silahla mücehhez bir askere benzer. Şeytanlar ise onun karşısında çok zayıftırlar. Güya sofiye yaptıkları eziyetler, cinni şeytanların zikir, rabıta ve murakabe neticesinde meydana gelen nur ve feyz karşısında yaşadıkları eziyetin yanında binde birdir.
Şeytan musallatlarının pek çok değişik biçimi vardır. Maalesef böyle bir sıkıntıya düçar olanlar, baştan olguyu bir türlü kavramak istemiyorlar. Böyle bir musallattan sihirli bir sözle, duayla, ayetle, sure ile; iyi bir hocaya verecekleri para ile kurtulmak istiyorlar.
Halbuki bu yollarla elde edecekleri şifa geçicidir. Asıl kesin kurtuluş yolu, kendini güçlü kılmaktır. Bir mürşid-i kamile bağlanarak kalbini ve letaiflerini nurla ve feyzle beslemektir.
Sultani zikirle insan vücudunu bu cinni şeytanlara karşı bir kale durumuna getirebilir. Sultani zikir, bütün vucudun titreşimdeki cep telefonu gibi Allah’ı zikretmesidir. Hücrelerinde bu zikri algılayan sofi dilini damağına yapıştırıp onlarla beraber gizli zikre devam ederse sultani zikir yavaş yavaş tüm vücuda hakim olur. Artar, gelişir. Cinni şeytanların duman biçiminde vücudu ve letaifleri sarmasını engelleyebilir, onlardan kendisini kuratarabilir. Bu sırada nefes tutmanın, bu gizli zikri nefes tutarak yapmanın faydası ise çok büyüktür. Cinni şeytanların dumanlarını, yani kendilerini dağıtır.
Sofiler böyle bir musallat anında rabıtalarını, zikirlerini, murakabelerini artırma yolu ile bir rahatlığa ererler. Bunun dışında şeytanlarla mücadeledeki her yol batıldır. Çıkmaz bir sokaktır. Esassızdır.
Şunu da özellikle belirteyim ki, tembel bir sofi (zikrini, rabıtasını, murakabesini biraz ihmal eden) bile şeytan musallatları nedeni ile büyük sıkıntılara öyle pek düşmez, yani halk tabiri ile öyle kafayı yemez. Böyleleri genellikle cinni şeytanların dişilerine karşı uçkurlarını tutamadığı için manevi olarak pek ilerleyemezler. Yerlerinde sayıp dururlar veya yavaş yavaş geriye giderler. Bazı sıkıntıları da çekebilirler. Yani cinni şeytanlar tembel sofiyi zinayla etkisiz hale getirmeye çalışırlar. Bir de ibadetler sırasında üzerine biraz ağırlık verirler. Bunu yaparken de sofinin üstündeki nurdan ve feyizden dolayı cinni şeytanlar büyük acılar çekerler. Fakat bu tembel sofiler, ruhsal sağlıklarını yitirip de öyle akıl hastanesine falan düşmezler hiçbir zaman Allah’ın izniyle. Ben bu yaşıma kadar da böyle bir hadise duymadım. Tembel sofiler ara sıra zikre, rabıta ve murakabeye sarılarak biraz kendilerine gelirler, şeytanların olumsuz durumlarından kurtulurlar, ama nefisleri tam olarak ıslah olmadığı ve onlarla zinaya karşı büyük bir zaaf içinde bulundukları için bir kısır döngünün içerisine de girebilirler.
Asıl cinni şeytan musallatlarında büyük tehlike, böyle tasavvuf yolundan habersiz insanlarda olmaktadır. Onlar tıpkı bir askerin silahlarından mahrum olduğu zaman yaşadığı gibi, şeytanların karşısında büyük bir sıkıntı duymakta, adeta onların ellerinde oyuncak olmaktadırlar. Tabii cinni şeytanlar herkese musallat olmazlar. Genellikle bu dediğim kesim, hayatlarında büyük bir travma (ruhsal acı) yaşarlar: Boşanma, yakınların ölümü, dayak, iş ve büyük para kaybı gibi beklenmedik hadiseler… cinni şeytanları harekete geçirir, bu durumdaki bazı ruhsal açıdan zayıf kişilere musallat olabilirler. Onların bazı bozuk itikatlarını iyi bildikleri, özellikle tasavvuf yoluna giremeyeceklerini de anladıkları zaman insan soyuna karşı bütün kinlerini bu zavallılara kusarlar. Onları kelimenin tam anlamıyla deli divane yaparlar. Akrabaları, tanıdıkları yardım için onları o veya şu hocaya götürürler ama dökme su ile değirmen dönmez. Böyleleri nurdan, feyizden tamamen mahrum oldukları için pek şifaya da kavuşamazlar. Çoğu kendilerine deli denmemesi için zamanla sıkıntılarını saklama yoluna giderler. Bu yolu tutarlar. Kol kırılır yen içinde kalır, hesabı ile kendilerini kurtarmaya, akıl hastanesine düşmemeye çalışırlar.
Tasavvuf yolunun gayesi, nefsi ıslah etmektir. Her türlü kötülüğü, şerri barındıran nefsi en az Allah’tan razı olan bir makama yükseltmektir. Zikir, rabıta, murakabe her ne kadar letaifleri çalıştırıp besliyor, güçlendiriyorsa da bu gelişen ruh, dolayısıyla letaiflerin gayesi de nefsin derecesini yükseltmek, onda güzel ahlakı meydana getirmektir. Çünkü tasavvufta asıl olan şey, ruhu ve letaifleri tasfiye etmek değil nefsi tezkiye kılmaktır. İnsan bu dünyada nefsi ile imtihan edilmektedir. Ruh ve letaifler yüce makmalara ulaşabilir ama nefis günhaların, kötü ahlakların, dünyaya bağlılığın elinde esirse bu durum kişiye dini açıdan bir şey kazandırmış olmaz. Böyle bir kişinin tasavvuf yolunda elde ettiği şey de koca bir sıfırdır.
Nefis Allah’tan razı olduğunda Allah da o nefisten razı olmaktadır. Böyle yüce bir makama eren kişiye ise hiç bir olumsuz hadise tesir etmemektedir. Başa gelen her türlü bela ve musibet (boşanma, yakınların ölümü, dayak, iş ve büyük para kaybı gibi beklenmedik hadiseler…), günahlarının neticesi veya imtihan sırrı olarak yüce Allah’tan (c.c.) bilindiği zaman travmatik bir etki yapmamaktadırlar. Bilakis nefsi; ruhu, letaifleri güçlü kılmaktadır.
Sabır, en büyük şifa kaynağıdır. Hadisi-i şerife göre imanın da yarısını teşkil etmektedir. Olumsuz hadiseler karşısında sabreden ve bu hadisenin asıl yaratıcısı olarak Allah’ı gören bir mümin, cinni şeytanlara müdahale için hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Sabrın üstüne bir de Allah’tan razı olma durumuna ermişse, bu kutlu nefis artık büyük bir manevi güce erişmektedir. Şeytanlar böyle nefis sahiplerine zarar veremeyeceklerini anladıkları için onlardan genellikle kaçarlar. Onlarla pek uğraşmak istemezler. Çünkü onlar karşısında vesveseleri bile etkisiz kalmaktadır. Bu durum onları büyük bir çaresizliğe, yenilgi duygusuna sevk edip deli divane kılar. Cinni şeytanlar da genellikle kafayı bu sebepten yerler. Evliyalar bazı şeytanların böyle bir nefisten etkilenerek İslam yoluna girdiğini söylemişlerdir.
-Letaifler ile rabıtanın İlişkisi nasıldır?
Kişi rabıta kurduğu anda yani mürşidini düşündüğünde ruhani bir ilişkiye girmektedir. Aslında kimi düşünürseniz onunla ruhani bir temasta bulunuyorsunuz demektir. Rabıta sırasında ruhun manevi organları olan letaifler, harekete geçmekte, mürşidin letaifleri ile temas kurmaktadırlar. Tıpkı kabloların birbirine bağlanması gibi bir durum oluşmaktadır. Mürşidin olgunlaşmış letaiflerinden feyz ve nur, rabıta yapan sofiye intikal etmektedir. Birleşmiş kaplardaki suyun az veya boş bulunan kaplara dengeli dağılması gibi fiziksel bir yasaya bağlı olarak rabıtada da feyz mürşitten rabıta yapanlara dağılır. Bu intikal derecesi rabıtanın kuvvetine göre az veya çok gerçekleşmektedir.
Manevi rabıtada şeyhin sureti zihinde canlandırlımaz. Yanınızda veya karşınızda olduğu varsayılır. Bunun için bu rabıta türü, en az enerji ile yapılanı ve en çok fayda getirenidir. Bu yoldaki kişiler bu rabıtayı her işlerinde kolaylıkla yapabilirler.
Tasavvuf yolunda en büyük kazanç rabıtadadır. Rabıtanın sırrını anlayan, kalbine ve letaiflerine feyzin (manevi enerji) ulaştığını hisseden sofiyi yükselmekten ve ileri gitmekten, yüksek makamlara ulaşmaktan hiçbir şey engelleyemez.
-Kişi tasavvuf yoluna girmemişse kıldığı namaz ve kendince çektiği zikirlerle letaifleri çalışmaz mı?
Elbette bir insan Müslümansa kıldığı namazlarla ve diğer ibadetleri ile letaiflerini canlı tutuyordur ama onları tasavvuftaki anlamları ile çalıştırmak kolay değildir. Bunun için mürşid-i kamilin rabıtası ile zikre ihtiyaç vardır. Yani roket özel bir benzinle çalışıyor. Araba benzini ile bu iş gerçekleşmiyor.
Elbette bir Müslümanın letaifleri nurdan ve feyizden nasipsiz değildir. Belli bir hızla da olsa yükselmektedir.
Letaiflerin Allah’a, emir alemine ulaşması kolay bir şey değildir. Tasavvuf yolundaki insanların belki yüz binde biri bile bu nimete erememektedirler. Ki onlar bir Müslüman olarak günlük ibadetlerinden başka vakitlerinin yarısını, hatta yarısından çoğunu ibadetlere ayırdıkları halde bu nimete ulaşamamaktadırlar.
-Freud’un bulduğu bilinçaltı ile letaiflerin ilişkisi nelerdir?
Freud’un buluduğu biliçaltı öyle kapalı bir kutu ki, içinde pek çok şeyi barındırmaktadır. İnsanın özellikle nefis gerçekliği, içgüdüler bu kapalı kutuda baş köşededir.
Şeytanı kabul etmeyen çağdaş insan bilmeli ki, bu baş köşede bulunan nefsin hemen yanında o oturmaktadır. İnsanın aklına gelen şarkıların çoğu bile şeytanların can sıkıntısından neş’et eder. Aklımıza sanki bizim düşüncelerimizmiş gibi gelen şeylerin büyük çoğunluğu, bu şeytan vesveseleridir.
Yanında şeytanı olmayan bir insansa yoktur. Hadis-i şeriflerde her Müslümanın mutlaka yanında görevli bir şeytanın bulunduğu belirtilmektedir.
Ruha, dolayısıyla letailere gelince onların bilinçaltında yerleri pek hissedilmez. Yani bilinçaltında onların bir yerleri vardır ama sesleri nefsin ve şeytanların gürültüleri arasında kaybolur gider. İnsanlar ruhun temel ihtiyacının nur ve feyz olduğunu bilse de bu bilinç pek onları harekete geçirememektedir. Bunun için günahlardan uzak durmak ve ibadetlere yönelmek insanlara ağır gelmektedir. Nefsin ve şeytanların insana dayattıkları hayvanlar gibi yeme, içme, cinsel ihtiyaçları karşılamayı birinci plana sokan yaşam görüşü daha cazip görülmektedir.
Elbette yüce Allah (c.c.) insanı çok mükerrem yaratmıştır. Meleklerin ilhamını ondan esirgememiştir. İmani, dini konularda insanı rahatlatan düşünceler hep onlardan gelir. Ayrıca hayır işlere teşvik hususunda içimize doğan düşünceler de hep meleklerin ilhamı iledir. Bu meleklerin ilhamı da herkese verilir. Kimse bundan yoksun kılınmaz. Yüce Allah’ın (c.c.) imtihan sırrında sunduğu büyük bir manevi ikramdır bu. Ama insanların büyük çoğunluğuna bu ilham edilen şeyler, ağır gelir. Onlara pek kulak vermezler. Nefis ve şeytanların yollarından giderler. Hak yola karşı ya savaş açarlar ya da o yolu eğip bükmeye gayret ederler.
Aslında insanoğlu öyle kendiliğinden düşünen bir mahluk değildir. Bir kıvılcım olur şeytanın vesvesesinden, meleğin ilhamından veya nefsin manyetik etkisinden kaynaklanan. İnsan da farklı şeyleri karşılaştırmaya, düşünmeye o zaman başlar. Hak ve batıl arasındaki bir noktada bir seçime zorlanır.
Kısacası bilinçaltı tam bir kaostur. Kuran-ı Kerim’in hükümlerini, peygamberimizin (s.a.s) sünnetini, kısacası ehl-i sünnet itikadını temel almadıkça bu karışılıktan çıkmamız, kurtulmamız, ayağımızın kaymaması mümkün değildir.
-Vecd, sekr (manevi sarhoşluk) halleri ile letaiflerin ne gibi ilgileri vardır?
Yüce Allah (c.c.) imtihan sırrı gereği zıtları yaratmıştır. Cinsel ihtiyaç evlilik gibi helal bir yolla da giderilebilir, zina gibi haram bir yolla da.
İçkinin, uyuşturucu maddelerinin insan sağlığında ve toplumsal hayatta ne kadar büyük yıkımlar doğurduğunu bilmeyen kimse yoktur. İnsanlar neden bunlara yöneliyorlar? İnsanları bunları kullanmaya iten temel güdü nereden kaynaklanıyor? Evet, insanlar kendilerinden geçmek istiyorlar. Bu onlara büyük bir haz veriyor. Bu istek ruhlarından, dolayısıyla letaiflerinden geliyor. Ama böyle şeytanların elindeki sıvılarla ve maddelerle gelen haz ruhu bulandırıyor da. Hastalandırıyor da. Yani verdiği hazzı değişik yollarla insanların burnundan fitil fitil çıkartıyor. Öyleyse bu yolun meşru bir şekilde karşılanması gerekiyor. Yüce Allah (c.c.), her negatife karşılık bir pozitif kutup, haram olan her şeyin yerine helalini de yüce hikmeti gereği bizlere çeşitli nimetlerle sunmuştur.
İbadetlerdeki huzur hali, ruha bu manevi vecd ve sekr halini çok kısmi ölçüde vermektedir. Ama bu oran tabii günlük ibadetlerde çok düşüktür. Tıpkı kolanın içerisindeki kakoin maddesindeki oran gibi. Ama tabii bu oran, yani sekr ihtiyacı insanların büyük çoğunluğu için yeter de artar bile.
Bazı insanlar ruhsal yapıları gereği kendinden geçmeye çok eğilimlidirler.
Tasavvuf yolunda ibadetler arttığı için letaif noktalarında vecd ve sekr halleri kendilerini gerçek manada göstermeye başlar.
Bu yola yeni girdiğimde önce kalbimden feyz almaya başladım ve bunu gözümde çok büyüttüm. Hoş bir duygu yaşıyordum ibadetler sırasında. Sonra göğsümdeki beş letaif noktası sırasıyla açıldı ve ben bu noktalarda, göğüs kafesinin bütününde aldığım feyzle namaz kıldığımda adeta kendimden geçiyordum. Bundan öte bir zevk yoktur sanıyordum. Kabe tarafından gelen büyük ve hoş bir basınç (feyz), adeta göğsümü eziyordu. Bu durum zikir ve rabıta sırasında da meydana geliyordu. Bu soyut bir zevk değildi, etimle canımla yaşadığım somut bir zevkti. Sonra kafa üzerinde açılan letaif noktaları ile ilahi feyzi algılayınca öncekiler gözümde çok küçüldü ve sofilerin ‘ilahi sarhoşluk’ tabiri ile ne anlatmak istediklerini daha iyi anladım. Yaşadıkları şeyin gerçekten çok hoş bir sarhoşluk hali olduğunu derinden kavradım. Elbette bu, hem çok güzel bir sarhoşluk hem de çok büyük bir ayıklık halidir. Bu halin şeytanların ellerindeki içki ve uyuşturucu içme ile elde edilen halle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Aslında insan ruhu, dolayısıyla letaifleri hayatta bu büyük zevki aramakta, yaşamak istemekte, ama şeytanların ellerindeki içkilerden ve uyuşturucu maddelerden bunu bulamamakta, bir zaman sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak büyük bir ruhsal yıkıma gitmektedirler. Bazıları bunun için aziz ömrü içki ve uyuşturucu içerek çürütmektedirler. Hem kendilerine hem çevrelerine büyük maddi ve manevi zararlar vermektedirler.
Mevlana’nın (k.s) dediği gibi imanın amacı, tamamen zevktir. Kelimenin tam anlamıyla kendinden geçmek, ilahi aşk yolunda sarhoş olmaktır. Ama tabii iman ağacının büyümesi, meyve vermesi çok geç olmaktadır. Bir ömür genellikle yetmemektedir. İnsanların büyük çoğunluğu için bu kutlu iş ahrete kalmaktadır. Bazılarına, çok az kişiye dünyada iken bu işin zevki tattırılmaktadır.
-İnsanda sadece bilinen letaifler dışında başka letaif noktaları var mı?
Evet, insanın pek çok yerinde letaif noktaları vardır. Özellikle ellerin içerisinde bulunanlar dikkate değerdir. Zikirle uğraşan insanların genellikle bu letaif noktaları açıktır. Bazıları bunu hissederler. Çoğu da bilmezler. Bende ilk açılan letaif noktası olduğu için bunun en önce açılan letaif noktası olduğunu düşünüyorum.
Bu letaif noktaları kişiye özel değildir, isterse her insan zikirle bu ellerdeki letaif noktalarını açabilir.
Dua ettiğim zaman ellerimin üzerine çok büyük bir ağırlık biner. Bu, duadaki samimiyetim ve duanın uzunluğu ölçüsünde artar. Sanki kilolarca pamuk gibi yumuşak ama ağır bir yük (feyz), avuçlarımın içerisine dolar ve orada taşmaya, sonra da oradan bütün vücudumu kaplamaya başlar.
Bu letaif noktası açıldığında herhangi bir yaraya, ağrıyan yere tutulduğunda ısındığı müşahede olunur. Bu ısı sanki çok yüksek derecelerde gibi olur. Eller resmen yanmaya başlar.
Bazı insanlar elerinde hissettikleri bazı duyumlara binaen ‘Biyoenerjiye sahibim.’ diye bu işi bir mesleğe, para kazanmaya dönüştürmüşlerdir. Ben şahsi kanaatimle gerek kan verme gerek organ nakli olsun insan vücuduna yüce Allah’ın (c.c.) karşılıksız olarak verdiği şeylerin satılmasını dini açıdan doğru bulmuyorum. Bu işlerin Allah (c.c.) rızası için yapılması gerektiği kanaatindeyim. Kendim 25 yıldır her sene kan bağında bulunurum. Bunu adet haline getirmişimdir. Bu, hem sağlığım için faydalı bir şeydir, hem de bir hayat kurtarmanın sevabını bana kazandırmaktadır.
Biyoenerji de yüce Allah’ın (c.c.) insana verdiği bir nimettir. Bunun ticareti hoş bir şey değildir, her şeyden önce insan vicdanına terstir. Dini açıdan da sakıncalı görmekteyim. Şifayı veren yüce Allah (c.c.) senin elini vesile kılmışsa, bundan daha büyük bir nimet olabilir mi? Karşı taraftaki insan da, yani hasta da, gerçekten böyle bir elden şifa aldığına inanıyorsa, bu işin de Allah rızası için yapıldığını da görmüşse, ondan gelecek bir dua hiç paraya değişilebilinir mi?
Gerçekten elden gelen bu biyoenerji şifa veriyor mu? Evet, yüce Allah (c.c.) bunu şifa için vesile kılabilir. Ama bunu para ile yapan kişilerde o güçte bir biyoenerji olacağı bana pek makul gelmemektedir. Diğer letaiflerin çalışması ile ellerdeki letaifler ancak istenilen ölçüde bir seviyeye gelebilir. Çünkü letaif noktaları bir bütündür, ruhun temel organlarıdır. Birbirleri ile güçlü bağları vardır. Birindeki bir olgunlaşma diğerlerini de etkilemekte, her biri insicamlı bir şekilde gelişmektedirler. Yoksa ellerde hissedilen ufak tefek karıncalanma, yanma, batma ile bu ellerin letaiflerinin şifa verecek kapasiteye ulaşmalarını imkânsız görmekteyim. Daha doğrusu bir insanın baştan sona bütün letaifleri çalışmadıkça, nur ve feyz kaynağı kesilmedikçe, yani ilahi nurları veya nuru gözlerini kapadığında görmedikçe insanlara şifa dağıtacağına inanmıyorum. Bu seviyeye ulaşan kişi ise, ne gariptir ki, insanlara şifa için pek ellerini kullanmamaktadır.
Bir diğer letaif noktası da bizzat gözlerin içerisindedir. Nazar, nefis letaifinin (nefs-i emmarenin) kötü bir ışınıdır. Bu herkeste az çok vardır. İnsan kibirle haset ettiğinde bu nazar üst seviyeye ulaşır. Bu nefis terbiye edilip en az mutmainne makamına erişirse o zaman gözlerden büyük bir şifa kaynağı akmaya başlar. Mürşitlerin, veli kişilerin hoş bir nazarlarına ermek çok büyük bir nimettir, devlettir. Bunun kıymetini tarif etmek mümkün değildir. Tabii bunun için önce onların gönüllerini alacak bir şeyler yapmak, sonra da onların hoş nazarlarını üzerimize celbetmek gerekir. Bu gözlerden gelen şifa kişinin maddi ve manevi her derdine, dert olarak gördüğü her şeye deva olabilir. Ellerden gelen şifa bir lira değerinde ise bu gibi zatların gözlerinden gelecek şifa milyon değerindedir. Bir de her türlü müşküle, probleme uygun düşer. Tabii bu hoş nazar herkese pek kısmet olmaz.
Mürşit gönülden isterse bir nazarla uygun olan müridini yüce mertebelere eriştirebilir.
Mürşitlerin, veli kişilerin kötü nazarla bakmaları ise büyük yıkım, uğursuzluk ve ölüm getirir.
-Rüya ile letaiflerin ilişkisi nedir?
Rüyayı ruh letaifleri aracılığı ile görür.
Rüyanın çeşitleri vardır: Şeytani, nefsani, hak.
Şeytani rüyalar, şeytanların letaiflere aynı kelimeleri uyku süresince fısıldamaları ile görülür. Bunlar genellikle kaygı veren veya cinsel içerikli rüyalardır.
Nefsani rüyalar, hak rüyalarla genellikle karıştırılır. Çünkü nefsani rüyada aynı rüya defalarca kez görülebilir. Bu yüzden hak rüya sanılabilir. Nefis isteğinde hep ısrarlıdır. Örneğin evlenmede çeşitli problemleri olan genç kızlar, hep aynı türden rüyalar görerek gerçek hayatta yaşadıkları veya karşılaştıkları problemleri rüyalarında dile getirirler.
Freud, nefsani rüyaları başarılı bir şekilde analiz etmiştir.
Hak rüyalar ise gerçekleşir. Gelecekten haber verirler. Amaçları imanı, özellikle kadere imanı güçlendirmek ve tahkiki seviyeye ulaştırmaktır. Allah’ın (c.c.) büyük bir hediyesidirler. Hadis-i şerife göre, nübüvvetin 46’da birisidirler. Herkese nasip olmaz. Nefsini biraz temizlemiş kişilere görmek müyesser olur.
Nefis tezkiye olduğunda letaifler, misal alemine yükselerek levh-i mahfuza ulaşmakta, orada geleceğe dair malumattan haber almaktadırlar.
Yüce Allah (c.c.) rızası dahilinde, ehl-i sünnet inancı doğrultunda yaşamayı ve ölmeyi nasip eylesin. Ayaklarımızı kaydırmasın. Âmin.
Muhsin İyi.
Letaif Nedir, Letaiflerin Anlamı, İşlevi, Görevleri Nelerdir?
-Letaif nedir?
Ruh bedeni baştan aşağı kaplar. Ruhun bazı manevi organları vardır. Bunlar bedende bazı yerlerde bulunurlar. Yerleri sabittir. Bunlara letaif noktaları denir. Yani letaifler ruhun manevi organlarıdır. Bunlar da bedende bazı yerlerde bulunur.
-Letaifler nelerdir, ne işe yararlar?
Tasavvufta başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.
Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Bu, ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.
Kalp letaifi, bildiğimiz kalple alakalı değildir. Bildiğimiz kalbin altında asıl manevi kalp bulunur. Kalp, letaiflerin birinci basamağıdır. Nurunun rengi kırmızıdır. İlahi huzur yeridir.
Ruh, genel anlamı ile bildiğimiz ruh değildir. Buradaki ruh letaifi, genel anlamı ile bildiğimiz ruhun sadece manevi bir organıdır. Yani onun bir latifesidir. Bütün letaifler genel anlamı ile bildiğimiz ruhu meydana getirirler. Burada manevi bir organ ve bir letaif olan ruh, ilahi muhabbet ve sevgi merkezidir. Nuru sarıdır.
Sır ilahi vahdet (birlik) merkezidir. Nurunun rengi beyazdır.
Hafi ilahi istiğrak (boğulma, gark olma) merkezidir. Nurunun rengi yeşildir.
Ahfa ilahi izmihlal (yok olma, kaybolma) merkezidir. Nurunun rengi siyahtır.
Zikir ve rabıta ile bu letaif noktaları çalışmaya başladığında iman konusundaki işlevleri de kendisini göstermeye, taklidi iman yavaş yavaş tahkiki seviyeye ulaşmaya başlar. İman edilecek şeyler bellidir. Sınırlıdır. Ama onlara iman etme gücü ve niteliği değişebilir. İşte bu noktada letaiflerin çalışması ve yükselmesi belirleyici bir rol oynamaktadır.
Kişi kalp letaifi ile Allah’ın huzurunda olma duygusu ile ibadet edebilmekte, ruh letaifi ile O’na karşı muhabbet duymakta, sır letaifi ile bu muhabbet derinleşip başka şeylere olan bağlılıklardan azade kılınmakta, tek bir Allah’a yönelinmekte, hafi letaifinde bu ilahi muhabbet kişinin bütün varlığını kaplamakta, adeta kara sevdaya dönüşmekte, ahfa letaifinde ise ilahi aşk tamamen karşılıksız, nefsin hiç bir hazzı düşünülmeksizin ve pay almaksızın gerçekleşmektedir.
Şayet bir kişi letaiflerini yukarıda ifade ettiğimiz ilahi aşk yolunda kullanmazsa büyük bir sapkınlığa düşebilir. Zira letaiflerde ilahi bir güç ve cezbe vardır. Nereye yönlendirilirse oraya doğru akarlar. Örneğin bir insan parayı hayatında temel alır, bütün ruhsal gücüyle ona yönelirse, letaifleri de ona göre çalışmaya başlar, paraya büyük bir değer verirler. Kalbi daima paranın huzurunda yer alır. Ruhu bütün muhabbetini ona verir. Sırrı tek gerçek olarak parayı görür. Hafi letaifi paranın aşkına gark olur. Ahfa letaifi ile kişi para için her şeyini feda edebilir. Böyle birisi artık parayı ilah yerine koymuştur ve ona tapmak afatına düşmüştür. Böyle birisine nasihat da kar etmez. Hidayetin ulaşması ise çok zordur. Bütün diğer putlar da böyledir.
Şöyle bir çevrenize baktığınızda insanların letaiflerini nasıl değişik putların hizmetinde kullandıklarını görürsünüz.
İnsanların büyük kısmının günahlara tövbe etmesinde ve hak yola girmesinde engel olan en etkili şeyin karşı cinse karşı olan gayr-i meşru arzu, zina isteği olduğu kolaylıkla müşahede edilebilir. Zina yapmak isteği manevi hayatta çok büyük tahribatlar yapar. Letaifleri adeta dumura uğratır. Şayet bu ilgi ve arzu sır letaifine kadar ulaşırsa kişinin hidayete ulaşmasını daha çok zorlaştırabilir. Beri yanda bu vaziyet dinde, imani konularda şüphe ve inkâr oluşturmaya da başlar.
Mecazi aşk da letaifler ile oluşmaktadır. Eskilerin kara sevda diye adlandırdıkları mecazi aşk çeşidi, bütün letaiflerin karşı cinse yönelmesi ile meydana gelmektedir. Tasavvuf ehli kişiler bu çeşit aşkı ilahi aşka bir köprü olarak değerlendirip ona pek hor nazarla bakmamışlardır. Çünkü insanda yüce Allah’ın (c.c.) pek çok sıfatı ve güzel ismi tecelli etmektedir. Nihayetinde bu çeşit bir aşk her an ilahi aşka dönüşebilir. Elbette yarı yolda kalanlar da bulunabilir. Bu da acınacak bir vaziyettir.
-Letaiflerin nurları hakkında kaynak kitaplar neden çelişkili bilgiler vermektedir?
İlahi nurları görme nimetini yüce Allah, sadatların himmeti ile bize nasip etmeden önce bu konu kafama çok takılıyordu: Allah dostları bu ilahi nurları istedikleri zaman görebildikleri halde niçin bu konuda çelişkili bilgiler vermekte idiler? Bu soruyu kendime çok soruyordum. Örneğin biri hafinin nuruna ‘yeşil’ derken diğeri niçin ‘siyah’ olarak adlandırmaktaydı? Doğrusu hangisiydi? Daha sonra kendi tecrübemle anladım ki, bu nurlar her bir letaif yerinde toplu olarak görülmektedir. Yani kişi eline tespih alıp bir letaif noktasında zikretmeye başladığında değişik renklerdeki nurların hepsi orada cevelan etmeye başlamakta, birbiri içerisinde dönmektedirler. Dolayısıyla bu durumda ilgili letaif noktasının nuru tam olarak tespit edilememekte, bu konuda farklı yaklaşımlar olabilmektedir.
Ben yukarıda letaif noktalarındaki nurlar üzerine doğru bilgileri verdiğime inanmaktayım. Zira kendime göre uyguladığım bir takım özel tekniklerle bunun sağlamasını çok kez yaptım. Tabii doğrusunu ancak yüce Allah (c.c.) bilir.
-Letaiflerin en temel işlevi ve görevi nedir?
Yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de Hz. Âdem’i (a.s) yarattıktan sonra ona ruhundan üflediğini belirtmektedir (bk. Secde suresi,9). Yani letaifler ruhun manevi organları olduğuna göre çok büyük birer emanettir. Allah’tan insana verilmişlerdir. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle bu emanet yerlere, dağlara, göklere tevdi edilmiş, fakat onlar kabul etmemişlerdir. İnsanoğlu cahilliği ve zalimliği nedeni ile bu emaneti kabul etmiştir (bk. Ahzab suresi, 72).
Letaiflerin temel işlevi, bu yaratılış gerçeğinde gizlidir ve insanı Allah’a ulaştırmaktır. İnsan bu dünyada hiçbir surette Allah’ı göremez. Bunu büyük evliyalar, hususiyle İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) Mektubat’ında defalarca kez beyan etmişlerdir. Müşahade, Allah’ın cemalini seyretme ahrette gerçekleşecektir. Yalnız imanı geliştirme, tahkiki seviyeye ulaştırma yolu ile bazı ilahi tecellilere insan ulaşabilir. Fakat bunlar hiç bir suretle Allah değildirler. Zat tecellisi sırasında görülenler de bu cümledendir.
Letaifler Allah’a iman etmek için yaratılmışlardır. Temel vazifeleri budur. İmana hizmet etmektir. Taklidi imanı tahkiki seviyeye yükseltmektir.
Günahlar neticesinde bu vazifelerinde bazı aksaklıklar yaşanabilir. Günahlar letaifleri asli vazifelerinden uzaklaştırabilirler. Onları başka mecralara sokabilirler.
Letaiflerin asli vazifelerinden başka yollara sapması, insanı büyük buhranlara, sapkınlıklara, imansızlığa, küfre sokar.
Letaifler İslami bir yaşantıyla, zikir ve rabıta ile uyarıldıklarında asli vazifelerine dönerler. Asıl yerleri olan emir âlemine doğru yükselirler. Bu yükselme çok korkunç bir hızla gerçekleşmektedir. Tabii bu yükselmeyi yanlış anlamamak gerekir. Bu, bir el lambasındaki ışık huzmesinin hareketi gibidir. Yani letaifler, içindeki nurları ile emir âlemine doğru bir yolculuğa çıkarlar. İnsandan kopmazlar. Ama insanlar bunun farkında pek olamazlar.
‘Testi içindekini sızdırır.’ diye çok güzel bir atasözümüz vardır. Yani bir kişinin letaifleri yükseliyorsa bu az çok yüzüne, ellerine akseder. Bu organları nurlanır. Yüzdeki nurun temel nedeni budur. İslami bir yaşantıdan uzak kimselerin yüzlerinde görülen aydınlık ve parlaklık da bundandır. Onların da bazı iyi niyetleri, iyilikleri ruhlarında böyle olumlu bir durum arz eder. Fakat tavşanın koşması ile kaplumbağanın yürümesi birbiriyle karşılaştırılamaz bile. Kaldı ki letaiflerin belli bir hızla da olsa yükselmesi o kişinin Allah’ın azabından emin olması, cehennemden kurtulması anlamına gelmez. Elbette letaifleri yükselen insan bir şeyler kazanıyordur ama bir de bu işin harcamaları vardır. İnsanın kazandığının harcamalarına yetip yetmeyeceği ayrı bir konudur. Harcamalarla kastettiğimiz şeyin günahlar olduğunu açıklamaya gerek yoktur sanırım. Onun için insanların yüzlerine bakıp da hüküm vermek doğru değildir. İmtihan sırrı tamamen gizlenmiştir.
Çeşitli günahların etkisiyle letaifleri yükselmeyen insanların yüzlerinde ise zulümat görülür. Zulümat nur gibi maddi bir şeydir. Yani soyut bir düşünce değildir. Demir pasını andırır. Kişi şayet günahlara içten bir şekilde gözyaşları ile tövbe edip hak yola girerse, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye başlarsa bu zulümat, rüzgârın etkisiyle bulutların dağılması gibi yok olur. Yüzü hemen nurlanmaya başlar. İnanılmaz bir mucize gerçekleşir.
Biz bu dünyaya imtihan için gönderildik. Üzerimizdeki emanet ise ruhtur. Daha doğrusu, ruhumuzu, letaiflerimizi yüce âlemlere yükseltmektir. Bu da ancak haramlardan kaçınmakla ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekle olur. Sonuçta emanet olarak değerlendirilecek olan şeyin ibadetler olduğu anlaşılır. Nitekim Hz. Ali (r.a) de emaneti ibadetler olarak tefsir etmiştir.
-İnsanlar letaifler hakkında neden çok az şey biliyorlar?
Çünkü bunu yüce Allah (c.c.) böyle murat etmiştir. Ayet-i celilede bu konu böyle hükme bağlanmıştır. ‘Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki, Ruh Rabbimin emrindedir. Size bu konuda çok az bilgi verilmiştir (İsra suresi, 85)’
İnsanlar çağımızda genellikle bir ruhlarının olduğundan bile kuşku duymaktadırlar. Psikoloji, psikanaliz, psikoterapi gibi bilimler, disiplinler her ne kadar ruh terimini kullansalar da ruhtan bi-haberdirler. İncelediği, hakkında bilgi verdikleri şeyler, tamamen nefse aittir. Maalesef bu bilimler ve disiplinler ruhu, onun manevi organları olan letaifleri tanımadığı gibi tamamen de inkâr etmektedirler. Bu bilimlerle, disiplinlerle çokça uğraşanların genellikle materyalist, ateist olmalarının temel nedeni de budur. Ruhu inkâr eden Allah’ı da tanıyamaz ve inkâr eder. Bu durum birbirine sebep sonuç gibi bağlıdır.
Nefis bir manyetik güçtür. Dünyaya bağlıdır. Temel içgüdüler (susama, acıkma, cinsel dürtü …) nefsin kendisini gösterdiği alanlardır. Bunlar hayatta birinci plana alındığında insanoğlu hayvanlaşmaktadır. O zaman insanın ruhu zayıflamakta, letaifleri asli işlevlerinden uzaklaşmaktadır.
Nefis kişinin iç dünyasında hakim duruma geçtiğinde ruh ve dolayısıyla letaifler onun emrine girmektedirler. Nefse hizmet etmektedirler. Kişi o zaman imani konularda tereddütçü, kuşkucu, inkârcı bir tavır takınabilmektedir.
İnsanların genelinin sandığı gibi imansızlık, dini konularda inkâr ve kuşku, bilgi ve bilinç eksikliğinden kaynaklanmaz. Günahlardan meydana gelir. Günahlar insanı bu dünyaya bağlar. Kişinin ruhunu, dolayısıyla letaiflerini etkisiz kılar. Onların yükselmelerini engeller. Bu yüzden kişi yavaş yavaş imani konulara şüphe ile bakmaya başlar. Onları kolaylıkla inkâr eder.
Aslında ruh ve onun manevi organları letaifler, hiçbir zaman Allah’ı ve iman esaslarını tamamen inkâr edemezler. Bu durum kişinin iç dünyasında günahlarla çatıştığı için büyük bir sıkıntı ve bunalım meydana getirebilir. Kişi günahları daha rahat bir şekilde işlemek ve onlardan tam bir haz almak için ruhunun ve onun manevi organları olan letaiflerinin sesini susturma yoluna gidebilir. İmani konularda kuşku ve inkâra sapabilir. Bu yönde çevresindeki insanlara çeşitli konuşmalar ve sohbetler yapabilir. Yani kısacası, imani konularda kuşku ve inkâr, bir kendini savunma psikolojisidir. Günahları meşru hale getirmek için iç dünyada yapılan bir düzenlemedir, savunmadır.
Hiçbir insan % 100 bir oranla ve kesinlikle iç dünyasında Allah’ı ve iman esaslarını inkar edemez.
-Letaiflerin çalıştığı nasıl anlaşılır?
Bir mürşid-i kâmile başvuran sofiye günahlara tövbe etme ve biat merasiminden sonra genellikle iki vazife verilir: Zikir ve rabıta. Şayet sofi tövbesinde samimi ise ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye başlamışsa bu iki vazife hemen kalp bölgesinde etkisini göstermeye başlar. İki üç ay kadar sonra bu bölgede bazı emareler yaşanır. Karnının, hamile bir kadının içindeki bebeğin oynaması gibi, hareket ettiğini müşahede edebilir. Kalp ve letaif noktalarında sertleşme, batma, yanma, acı gibi duyumlar almaya başlayabilir. Ayrıca feyzi hissetme nimetine erişebilir.
Feyz, manevi enerji olarak tarif edilebilir. Rabıtanın amacı buna erişmektir. Mürşid-i kâmil adeta bir enerji kaynağıdır. Rabıta sırasında ondan gelen feyz, kalp bölgesinde somut olarak hissedilir. Yani bu somutluk bir hoş baskı, çekim gibi şeylerle açıklanabilir.
Kalp bölgesi harekete geçtikten sonra zamanla diğer letaif noktalarında sertlik, batma, yanma, acı gibi duyumlar alınır. Bunlar zikrin ve rabıtanın arttırılmasını gerekli kılan işaretleri sayılır. Ayrıca bunlar kalp letaifinden diğer letaifler üzerinde zikre geçmenin belirtisi olarak da düşünülebilir.
Kalp zikrinden sonra gelen letaif zikrini ancak mürşidi kâmil verir.
Bir insanın yalnız başına, mürşitsiz letaif zikrine geçmesi doğru değildir. Zira şeytanların musallatlarına maruz kalabileceği gibi bu tür durumlarda onların oyuncağı da olabilir, ne yapacağını da bilemez.
-Bazı kişiler seneler geçtiği halde neden kalp veya letaif zikrinde bir ilerleme kaydedememekte, herhangi bir hal yaşamamaktadırlar?
Kalp ve letaif noktalarında söylenen ‘Allah’ kelimesinin tesir etmesi, günahlara çokça içten tövbe etmekle mümkündür. Günahların ve onlara tövbe etmenin sonu sınırı ise yoktur. Bir de nefiste yer alan kötü ahlaklara çok dikkat etmek lazımdır. Onları içten çekilecek estağfirullahlarla her zaman temizleme yoluna gitmelidir. Bunlar kibir, ucup, haset, haksız yere öfke (kin), cimrilik, korkaklık, dünyaya ve şöhrete tutku düzeyinde bağlılık gibi şeylerdir. İnsan bunların belirtilerini, kıpırtılarını nefsinde hissettiği zaman zıtları ile hemen onların önünü tıkamalı ve pişmanlık hali ile estağfirullah çekmelidir. Bunlar nefs-i emmarenin huyları olduğu için kolay kolay temizlenemezler. Temizlendiği sanılsa bile mutlaka insan nefsinde izleri her zaman bulunur. İşte bu kötü huylar zikrin kalbe ve letaif noktalarına işlemesine çokça engel olurlar. Senelerce kalp zikri çekip de hiçbir hal yaşamamış kişilerin temel handikabı bu noktalardadır. Bu kötü huyları kalplerinden atamamalarıdır.
Aslında çekilen zikir ile bu kötü huylar eritilir. Ama bu kötü huyların giderilmesi için başka gayretlerin de olması gerekir. Yoksa zikrin kalbe tesiri çok gecikir. Çokça zaman alır.
Tabii günah sayılan her fiil de kalp ve letaif noktalarında çok olumsuz etkilerde bulunur. Bunların çalışmalarını engellerler. Ama sofiler genellikle açıkça yapılan günahlardan uzak yaşarlar, fakat nefislerindeki söz konusu ettiğimiz kötü huyları genellikle unuturlar. Bunların neden olduğu olumsuz etkiyi pek düşünmezler. Ayrıca ileri zikirlerde bulunup da manevi ilerlemesi yavaş olanların da temel eksikliği de bu noktadadır. Tasavvuf yolu daimi tövbe ve istiğfar halini gerekli kılmaktadır. Öyle ki, yapılan ibadetler bile bu cümleden kabul edilmeli, ibadetlerin arkalarından mutlaka Allah’ın (c.c.) şanına yakışmadığı için samimi bir şekilde tövbe ve istiğfar yapılmalıdır. Yoksa bu yolda ilerlemek, istenilen düzeye ulaşmak mümkün değildir.
-Evliya kerametleri nasıl meydana gelir ve neden kaynaklanır?
Bazı insanlar vücutlarını geliştirmek için onca para ve emek harcarlar. Hâlbuki o gelişen vücut ona insani bir meziyet kazandırmaz. Bir gün de ölüp toprak olacaktır. Ruhu geliştirmek ancak onun manevi organları olan letaifleri zikir ve rabıta sayesinde nur ve feyizle beslemekle mümkündür. Normalde her insanın ruhu çok zayıftır. Kendisini nefsin gölgesinde saklar. Pek belli etmez. Yukarıda sözünü ettiğimiz kara sevda örneğinde olduğu gibi durumlarda belli eder. Aşk ruhsal bir olaydır. Şehvet nefsanidir. Bu iki olguyu karşılaştırdığımızda ruh ile nefsi daha yakından tanımış oluruz.
Evliya menkıbelerine baktığınız zaman akıl almaz, gerçeklik ötesi olaylara tanık olursunuz. Bunlara keramet denir. Bazı insanlar gerçeklikle çatışan bu kerametleri inkâr yoluna giderler. Oysa Allah dostları hayatlarında yalan söylemedikleri gibi kendileri hakkında yalan söylenmesine de asla izin vermezler. Bu bakımdan kerametler haktır. Amacı da insanları hak yola çağırmaktır.
Elbette kerameti yaratan yüce Allah’tır. Ama yüce Allah (c.c.) her şeyi bir sünnetullaha göre yaratmaktadır. Sünnetullah ilahi yasalar demektir.
Kerametler velilerin olgunlaşan ruhlarıyla meydana gelmektedir. Dolayısıyla kerametlerin meydana gelmesinde letaiflerin birinci derecede rolleri bulunmaktadır.
Ruh, Allah’tan ilahi bir soluk olduğu için yüce Allah’ın (c.c.) izni ve taktiriyle letaifleri aracılığı ile kerametler gerçekleşmektedir. Kerametlerdeki sır letaiflerde gizlidir.
Letaifler Lahut âlemine yükselip de Allah’ın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgelerine ulaştığında çeşitli kerametler için gerekli olan güç ve kudrete sahip olmaktadırlar.
Kalplerde olanı keşfetme, kabirdekilerin ahvalini bilmek, hastalara şifa vermek, suda yürümek, aynı anda değişik yerlerde bulunmak hep Lahut âlemine, yüce Allah’ın sıfat ve güzel isimlerinin gölgesine yükselmiş olan ruh, dolayısıyla letaifler aracılığı ile gerçekleşen ve bilinen belli başlı kerametlerdir.
Tasavvuf yoluna keramet sahibi olmak için değil Allah rızasına ermek için girilir.
-Çakralar ile letaifler arasında bir ilgi var mı?
Budizm, Hinduizm gibi dinlerin başlangıçta hak temele dayanıp daha sonra tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudi dinlerinde olduğu gibi bozulduğundan Kuran-ı Kerim söz etmese de akıl ve mantıkla olaya yaklaştığımızda bu dinlerin de temelinin tevhide ve ilahi kitaplara dayanıp daha sonra tahrif edildiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Çakralar ile letaifler aynı konudan söz etmektedirler. Ruhun temel organlarını konu almaktadırlar.
Meditasyon adı altında yapılan uygulamalar ise büyük sıkıntıları ve tehlikeleri taşımaktadırlar. Zira bu uygulamalar şeytanlara davetiye çıkarmaktadırlar. İnsanların itikatlarını bozan pek çok yanlış bilgi bu meditasyonlarda zihinlere farkına varılmadan yerleşmektedir. Daha da kötüsü bir şeytan musallatında bu insanların sığınacağı bir limanlarının bulunamaması, kendilerini savunamamalarıdır. Onların ellerinde oyuncak olup kalmalarıdır.
Bir mürşid-i kamile bağlı bilgili ve bilinçli bir zikir ehlinin, bilgi ve kültürünü artırmak için meditasyon uygulamalarını, çakraları, söz konusu ettiğimiz dinleri incelemesini ve tanımasını tavsiye ederim. Bu, ona ufuk açacaktır. Ama tabii bu da ancak kendi yolunu iyice öğrendikten ve belli bir seviyeye geldikten sonra mümkün olacaktır.
-Nefis letaifinin ve letaif-i küllün vazifeleri nelerdir?
Nefis letaifinin içerisinde insanın halk âlemindeki aslı olan dört unsur (anasır-ı erba) bulunur: toprak, hava, su, ateş. Nefis letaifi aslında bunlardan meydana gelir. Sütün üzerindeki kaymak gibi nefis de anasır-ı erbanın bir çeşit özüdür, bileşkesidir.
Zikir, rabıta, murakabe nefis letaifine de tesir eder. Yerinin iki kaş arası olduğunu yukarıda söyledik. İnsanın beşeri vasıfları, zaafları, günahları hep nefisten kaynaklanır. Nefsi tezkiye etmek, ruhu saflaştırmaktan daha zordur.
Nefis en esaslı şekilde oruç, erbain, hizmet etme gibi ibadetlerle tezkiye olunur.
Nefis genellikle kişinin şahsiyetinde anasır-ı erbasından bir unsurunu belli etmesiyle kendisini gösterir. Tabii herkesin yaratılışı birbirinden farklıdır. Bunda etken olan şey, bu unsurlardan birisinin diğerine göre daha ağır basmasıdır. Tabiatında toprak öğesi ağır basan kişi tembeldir. Çalışma ve ibadet ağırına gider. Korkaktır. Asalaktır. Rahatına ve keyfine düşkündür. Muhafazakârlar genellikle toprak öğesi ağır basan cinstendir. Su öğesi ağırsa dönektir. Verdiği sözleri çabuk bozar. Her renge girer. Kolayca yalan söyler. Münafık tabiatlıdır. Dedikoduya düşkündür. Her devrin adamı genellikle bunlardan çıkar. Hava öğesi ağır basan kişi çok duygusaldır. Hemen kanar. Duygu ve coşkuları ile hareket eder. Hayatı ciddiye almaz. Değişkendir. Dünyasını şarkılar, aşklar oluşturur. Arzularına göre yaşamak ister. Sanatçılar genellikle bunlardan çıkar. Bunların siyasetle hiç alakaları yoktur. Ateş öğesi öfke, hırs, kibir, kin, şehvet gibi durumlara karşılık gelir ki bunlar sahibini cehenneme götürecek kadar tehlikelidirler. Hayatı çok ciddiye alırlar. Daha doğrusu dünya hayatı dışında başka bir yaşamın, ebedi hayatın olacağını pek düşünmezler. Dava adamları genellikle bunlardan çıkar. Yani her insanın yaratılışında bulunan nefis, evrenimizin de, dünyamızın da temelini oluşturan bu dört öğeden oluşmaktadır. Adeta bunların ruhuna nefis denir. Yani toprak, ateş, hava, su kendi doğalarını, özelliklerini insana vererek onda nefis dediğimiz varlığı meydana getirmişlerdir. Bu dört öğe bizi dünyaya, insanlara ve evrene bağlamaktadır. Kişiliğimizin çekirdeğini oluşturmaktadır. Her insanın nefsinde bu dört öğeden bir öğe diğerlerine göre biraz ağır bassa da aslında insan nefsinde bunların her biri belli oranda da bulunmaktadır. Başkalarında gördüğümüz her olumsuz ahlak, davranış bizlerde de tohum olarak mevcuttur. Uygun şartlar bulduğunda hemen nefis içerisinde kendisini göstererek yeşerir, boy atar. Onun için nefis küfür üzere yaratılmıştır. Onun İslam’a girmesi, hidayeti kabul etmesi düşünülemez. Nefis ancak bir mürşid-i kâmilin elinde tövbe alarak zikir ve rabıta ile değişebilir. Mutmainne makamına çıkarak ilahi kanunlara boyun eğebilir. Yoksa düşünce egzersizleri ile kendi ilahlığından asla vazgeçmez.
Nefis zikir, rabıta, murakabe gibi yöntemlerle tezkiye olduktan sonra insanda iyi vasıflar, faziletler görülmeye başlar. Toprak öğesi ağır basan kişide ağırbaşlılık, mülayimlik görülür. Su öğesi ağır basan kişi uyumlu, hoş görülü, anlayışlı bir karakter sergiler. Hava öğesi ağır basan kişiler ise duygusal, empati kabiliyeti güçlü kişiler olarak dikkati çeker. Ateş unsuru ağırlıklı olan kişiler ise hizmet ve dava adamları olarak hayırlara vesile olurlar. Önde koşarlar.
İleri derecede rabıtaya sahip olanların sadatların ruhlarını görmeleri ve onlarla konuşmaları nefis letaifinin tamamen tezkiye edilmesinden sonra gerçekleşmektedir.
Şeytanları görmek ve onlarla konuşmak, nefis letaifinin altındaki letaiflerle (kalp, ruh, sır…) mümkündür.
Letaif-i küll pek çok kerametin, daha doğrusu büyük kerametlerin gerçekleşmesinde rol oynar. Yerinin başın üstü olduğunu yukarıda söyledik.
Allah (c.c.) her birimize son nefese kadar rızası yolunda zikir yapmayı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Tevhid, Tevhit Nedir, Tevhidin Anlamı, Tevhidin Sırları (3)
Tevhidin kıymetini anlamamız için bazı temel kavramları, terimleri iyi bilmek ve göz önünde bulundurmak gerekir. Bunlardan ikisi çok önemlidir: Putperestlik ve hac.
İslam’ın bir şartı olduğu ve aşağı yukarı herkes tarafından tevhitle alakasının bilindiği için hac üzerinde fazla durmayacağız. Tüm dünya Müslümanlarının aynı giysilerle bir araya gelip anlamlı bazı hareketleri, ziyaretleri yaptığı hac baştan sona tevhit akidesinin hal dili ile yaşandığı büyük bir ibadettir.
Putperestliğin mahiyeti, anlamı ise öyle insanlar, özellikle Müslümanlar tarafından pek bilinmiyor. Tabii bu konudaki bilgi ve bilinç eksikliği Kuran-ı Kerim’in de gereğince anlaşılmasını engelliyor. Zira Kuran-ı Kerim’in ayetlerinin büyük çoğunluğu putperestlere (müşriklere) hitap etmektedir. Putperestliğin anlamı ve mahiyeti yeterince kavranamadığı için bu yüzden Kuran-ı Kerim’in ruhu ve derinliği de tam manasıyla anlaşılamamaktadır.
Şayet putperestlik ümmet-i Muhammed’i, hususiyle bugünkü çağdaş insanları ilgilendirmemiş olsaydı yüce Allah sevgili peygamberini (s.a.s) böyle bir ortamdan seçmemiş olacaktı. Demek ki, putperestlik evrensel bir olgudur ve insan doğasından kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca putperestlik tehlikesi her zaman söz konusudur. Ayrıca insan doğasında putperestlik zafiyeti de her zaman vardır. Onun için putperestliğin mahiyetini ve anlamını iyi bilmek gerekir. Bu çağda insanların hangi noktalarda şirk bataklığına kapıldığını, çağdaş putların neler olduğunu iyi tanımak her insanın üzerine farzdır.
Terimleri, kavramları eksiksiz ve tam olarak tanımanın en kolay ve verimli yolu, zıtlarını bilmekle olur. Putperestlik kavramının karşıtı tevhittir.
Tevhit, bütün Müslümanların, insanların inandıkları taktirde Allah ve toplumda bir ve eşit olmasıdır. Putperestlik ise insanların birbirine sevgisiz ve düşman olmasıdır. Kalplerin, toplumun tefrikaya düşüp parçalanması, birbirinden uzaklaşmasıdır.
İnsanlık tarihinin birinci mücadelesi, tevhit ve putperestlik olguları arasında olmuştur. Peygamberler getirdikleri tevhit akidesi ile insanları birbirine kardeş yaparken putperestlik buna karşı mücadele etmiştir. Toplumda kardeşliği, sevgiyi sabote etmiş, ortadan kaldırmıştır. Bazen peygamberlerin getirdiği tevhit akidesi toplumlarda egemen olmuş, bazen de insanların nefislerinden ve şeytanların propagandalarından güç alan putperestlik güç kazanmış, tevhit akidesini söndürmüştür.
Putperestliğin dünya tarihi boyunca insanlığın en büyük sorunu ve tehlikesi olmasının en başlıca nedeni, insan doğasından kaynaklanmasıdır. Nefsin eğiliminden güç almasıdır.
Yüce Allah (c.c.), insanı iki asıldan yaratmıştır: Ruh, yüce Allah’tan ilahi bir soluk olduğu için ibadetlerden ve faziletlerden büyük bir haz alır. Dolayısıyla tevhit akidesi ruhu huzura sevk eder. Lakin nefis, anasır-ı erbanın (toprak, ateş, su, hava) özünü, tabiri caizse kaymağını temsil eder. Anasır-ı erba ise Allah’ın emri ile yoktan yaratılmıştır. Dolayısıyla nefis, anası yokluğun temsil ettiği bütün şerlerin, kötülüklerin kaynağıdır. Putperestlik nefsin olanca gücüyle kötülüğü emretmesinin tabii bir sonucu doğmuştur.
Daha önceki tevhit konulu iki yazımızda çocuk oyunlarının büyük hikmetler içerdiğini; saklambaç, körebe gibi oyunlarda ruhsal bazı sırların, özellikle Elest Bezminden bazı esintilerin sakladığını ifade etmiştik.
Büyüklerin çocuklar konusunda en büyük yanılgıları, onların sadece ruhtan oluştuklarını, dolayısıyla günahsız, temiz ve melek gibi varlıklar olduğunu sanmalarıdır. Oysa çocuklar da nefis sahibidirler. Yani onlarda da biz yetişkinler gibi günah işleme eğilimi söz konusudur. Fakat akılları ve bilgileri biz yetişkinler derecesinde gelişmediği için hem şeriat hem de kanun önünde masumdurlar. Cezalandırılamazlar. İşledikleri suçlardan dolayı da günaha girmezler. Buluğ çağı ile sorumluluk yaşına ererler.
İşte bu masum çocukların nefsani yanları da tatmin olmak ister. Bunun için de oyuncaklara başvururlar.
En başta hatırlatayım ki, burada oyuncakları yasaklamak, onları zararlı göstermek gibi bir niyetimiz ve kastımız yoktur. Bilakis bunları teşvik ediyoruz. Zira her ne kadar onlarda insanların putperestliğe olan bir eğilimi harekete geçiyor, küçük bir örneği, daha doğrusu nüvesi canlandırılıyor görünse de çocukluk çağında nefsin bu yönünün de canlı tutulmasının, meşgul edilmesinin büyük yararları ve hikmetleri söz konusudur. Eğer bunda bir mahzur söz konusu olsaydı dinimiz, en azından peygamberimiz (s.a.s) bu konuda yasaklamalar getirirdi. Hâlbuki kimi hadis-i şeriflerde dolaylı bir biçimde çocukların oyuncaklarla oynamalarına cevaz verildiği anlaşılmaktadır.
Evet, putperestlik nefsin eğiliminden ortaya çıkmış, bunun da küçük örneklerini çocuk oyuncaklarında görmekteyiz. Çocuklar oyuncaklarını ellerine aldıklarında onlara roller, anlamlar yüklerler. Örneğin çocuk elindeki oyuncağı annesi, babası, kız kardeşi, doktoru, öğretmeni, öğrencisi yapar, sonra da onları konuşturur. Onlarla mini bir tiyatro oynar. Günlük hayatta öğretmenine kızmışsa oyuncağını öğretmen yapar, kendisinden özür diletir. Böylece nefsi büyük bir rahatlama yoluna gider. Bir başka seferinde elindeki oyuncağı annesi olarak düşünür, onu hasta kılar, biraz sonra öldüğünü söyleyip gömer. Böylece gerçek hayatta az önce annesinin kendisini paylamasını, cezalandırmasını nefsani boyutta sindirmiş olur, rahatlar. Kız kardeşini doktorun karşında ölümcül bir hastalıkla ahirete yolar. Arkasından da ağlar. Böylece kıskandığı kardeşinden kendince öcünü alır. Kısacası çocuk oyuncakları ile yapılan bu mini oyunlar, çocukların ruhsal gelişmesinde, terapisinde eşsizdirler. Büyük yararları vardır. Çocukların ilgili yaşlarda oyuncaklarla oynamaları onların sağlıklı bir şekilde büyümelerini, an azından zararlı olan nefsani duygularını içlerine atmamalarını sağlar. İçe atılan olumsuz duygular çocukları hasta kılabileceği gibi sağlıklı bir kişilik oluşturmalarını da engelleyecektir.
İşte nasıl bir çocuk oyuncakları ile böyle oynuyorsa bir putperestte bu şekildedir. O da putuna kendince bir anlam ve rol verir.
Putperestler (müşrikler) hakkında en büyük yanılgı, onların Allah’ı inkâr ettiklerini sanmaktır. Oysa putperestler Allah’ın varlığını inkâr etmezler. Allah’ı pek çok sıfatı ile tanırlar. Yalnız kendilerini Allah’a ulaştırsın, ettikleri dua Allah indinde kabul görsün diye putlara taparlar. Allah’a şirk koşarlar. Bu yüzden müşrik diye de adlandırlırlar. Bu açıdan konu ile ilgili Kuran-ı Kerim’deki şu ayetleri okumakta büyük fayda vardır: “Yemin olsun ki, o putperestlere (Mekkeli müşriklere) kendilerinin kimin yarattığını sorsan mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir. Öyle ise nasıl oluyor da dönüyorlar? (Ez-Zuhruf suresi, 87).”, “(Putperestlere hitaben) De ki: ‘Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Yahut kulaklara ve gözlere kim malik bulunuyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor?’ Hemen, ‘Allah’ diyeceklerdir. Sen de ki: ‘O halde sakınmaz mısınız?’ (Yunus suresi, 31)”.
Çocuğun oyuncakları ile oynaması son derce narsist, bencil bir karakter arz eder. Yani çocuk nefsani hazlarını birinci plana alır. Onları tatmin etmek ister. Özellikle intikam ve kin duyguları bunda en birinci rolü oynarlar. Bunun örneklerini yukarıda vermiştik. Bir putperest de böyledir. Putuyla ilişkisi son derce narsisttir. Bencildir. Çoğu kez intikam ve kin duygularını tatmin etmek için onları kullanır. Bunun için onların önünde bir inanmış gibi diz çöker, onlara tazimde bulunur, onlara dua eder. Nefsani eğilimlerini, davranışlarını, özellikle intikamlarını ve bir kısım insanlara karşı kinini gerçek hayatta gerçekleştirmek için meşru bir zemin bulur. Böylece vicdanını da devre dışında bırakmış olur.
Bizler nefsaniyetten de oluştuğumuz için bazen düşmanlarımıza karşı çok acımasız fanteziler kurabiliriz. Onları öldürmek isteriz. Onlar için aklımıza çeşitli işkenceler, bin çeşit kötülükler gelebilir. Ama bunları vicdan terazisine vurduğumuz zaman çoğu kez geri adım atarız. Bunları gerçekleştiremeyiz. Bir putperest bu noktada bu vicdan terazisinden yoksun kalmaktadır. Yani putu vicdanının önüne geçerek onu devre dışı bırakabilmektedir. Çünkü putu ilahi bir anlam kazanmıştır. Dolayısıyla vicdanının üzerine çıkmıştır. Putun Allah indinde bir yeri vardır yanılsaması vicdanları işlevsiz kılmaktadır. Onun için putperestlik bir insanlık suçudur. Çünkü bir putperestin işlemeyeceği hiçbir suç yoktur. Putu elinde bir oyuncak gibidir. Putu önünde işleyeceği her suçu meşru kıldığı için bundan zerre kadar bir pişmanlık, vicdan rahatsızlığı da duymaz.
Tabii putperestlik toplumlarda, kişilerde vicdan olmadığı gibi bir hak ve hukuk da söz konusu değildir. Güçlü olan hak sahibidir. Çünkü onun putu daha büyüktür anlayışı hakimdir. Kişilerin özel putları olduğu gibi ailelerin, sülalelerin, toplumların da değer verdikleri başka putları olabilir. Kişiler özel putları ile başka insanlara karşı her türlü kötülüğü işleyebildikleri gibi aileler, sülaleler, toplumlar da başka ailelere, sülalelere, toplumlara karşı her türlü kötülüğü, şerri işleyebilecek bir zemin bulabilirler. Hak, hukuk kavramı ilahlaştırılan put veya putlarla ortadan kaldırıldığından sonu gelmeyen savaşlar, zulümler, katliamlar putperest toplumlarda eksik olmaz.
Şeytanlar insanların birbirini sevmemesi, aralarında düşmanlıkların artması ve yayılması için tarih boyunca insanların putperestliğe olan eğilimini canlı tutmak istemişlerdir. Çünkü bu sayede insanları büyük günahlara teşvik etmek daha kolay olmuştur. Putperstlik her türlü büyük günahın ana yatağıdır.
Bir putperestin işlediği bir günahtan dolayı pişman olması, kendisini ıslah etmesi mümkün değildir. Zira ona göre putunun Allah yanında bir değeri vardır. Her şey onun müsaadesi ve gücüyle meydana gelmiştir. Ortada bir hata ve günah söz konusu değildir. Dolayısıyla kendisi haklıdır.
Peygamberlerin getirdiği tevhit akidesinde ise büyük bir rahmet vardır. Zira tevhit, insanların Allah’ın (c.c.) dini karşısında bir ve eşit olması demektir. Dolayısıyla insanların eylemleri hak ve hukukla ölçülmektedir. Zulmeden, şer işleyen, kardeşine kötülük yapan kişi, Allah’ın hukuku karşısında yargılanmakta ve bir yaptırıma uğramaktadır. Bu süreç gerçekleşirken insanların vicdanları harekete geçmekte, toplumun huzuru, saadeti ön planda tutulmaktadır. İnsanlar, hak ve hukuklarını arayabilmektedirler. Mazlum ile zalim birbirinden ayrılmakta, mazlumun hakkı zalimden alınmaktadır.
Tevhidin en büyük nimeti hiçbir insanın diğer bir insandan ayrıcalıklı olmamasıdır. İnsanların hak ve hukukta eşit olmasıdır. Bu sayede toplumda barış ve kardeşliğin gerçekleşmesidir. Onun içindir ki, peygamberlerin tevhit çağrılarına öncelikle toplumda ezilen, hiçbir hakkı olmayan, zulmedilen insanlar, kesimler olumlu cevap vermiştir. Bunlar peygamberlerin etrafında toplanmışlardır. Genellikle zenginler, çarpık düzenden nemalan kesimler, bu çağrıya olumsuz yanıt verdikleri gibi inananlarla da mücadele etmişlerdir. Kısacası tevhit davası, tarih boyunca ezilenlerin bayrağı olmuş, putperestlik de ayrıcalıklı sınıfın kavgası halinde tezahür etmiştir.
Putperest toplumlarda insanlar arasında müthiş bir sevgisizlik vardır. Dostluklar hep menfaat ve siyaset üzerine kuruludur. Böyle bir düzende insanların tek emelleri nefsaniyetlerini tatmin etmektir. Zayıflar her zaman ezilir. Onların haklı oldukları konuda zerre kadar bir hakları yoktur. Putperest bir insan, her saniye diğer insanların zayıf anlarını kollar. Ufacık bir bahaneyle her türlü zulmü işleyebilir. Böyle anlarda ise hiçbir kimse en küçük bir suçluluk duygusu veya vicdani bir rahatsızlık bile duymaz. Tevhit akidesinin hakim olduğu toplumlarda ise, herkes Allah’ın kuludur. Toplumda hakim olan duygu, sevgi ve saygıdır. İnsanlar Allah tarafından bir ve eşit yaratıldığı için her türlü sevgiye ve saygıya layıktır. Zayıf ve çaresiz insanlara yardım etmek, Allah’ın çok sevdiği bir iş olduğu için böylelerini ezmek, onlara zulmetmek doğru değildir. Düşmanlığa değil kardeşliğe bahaneler aranır. Barış ve huzur, tevhit akidesine sahip bir toplumun tabii manevi havasıdır.
Toplumda meydana gelen terör ve anarşinin arkasında mutlaka şeytanlar bulunduğu gibi terör ve anarşinin dayanağı da kesinlikle putperest bir mantıktır.
Bugün insanlar taştan, ağaçtan yapılmış putlara tapmıyorlar ama putperest eğilimler yine de söz konusudur. Özellikle para, daha doğrusu ekonomi konusundaki yanlış hareketler, toplumdaki birlik ve beraberliği bozmakta, insanları, halkları putperest toplumlarda olduğu gibi birbirine düşman haline getirebilmektedir. Sadaka, zekât; faiz yasağı, borç para verme teşviki gibi olumlu şeylerle insanlar arasındaki gelir dağılımını yoksul kişiler lehine ayarlamaya çalışan İslam dini, paranın bir put olarak toplumdaki insanlar ve halklar arasında bir ayrımlaşma ve kutuplaşma olmasının önüne geçmektedir.
Kuşkusuz çağımızın en büyük putçuluğu, ırkçılıktır (faşizm). Irkçılığın dayandığı mantık ve hedef ile putperestlik aynıdır. Irkçılık da putperestlik de sevgisizliğe, düşmanlığa, bölücülüğe, ayrımcılığa, savaşa dayanır. Bu yüzden ırkçılıktan yara almamış, ekonomisinin büyük gücünü bu yaranın tedavisi için harcamayan İslam ülkesi yok gibidir.
Temeli tevhide dayalı İslam’ın, ırkçılığa deva bulmaması ise mümkün değildir.
Kısacası İslam dini her şeyi ile özellikle hac emri ve putperestliğe karşı olması ile tüm insanlığı birbirini sevmeye, kardeşlik duygusuna, barışa, huzura çağırmaktadır.
Tevhit akidesinin hedefi, tüm dünya Müslümanlarını biraya getirip her yönüyle bir ve kardeş kılmaktır.
Bir de bazı insanların tasavvufta rabıtaya şirk demelerini açıklığa kavuşturmak gerekir. Elbette bir fotoğrafa bakıp da mürşitlerini hayalinde canlandıranlara en azından mürşitlerini canlı bir formda hayal etmelerini tavsiye ediyoruz. Rabıta sırasında put gibi cansız bir form uygun değildir. Canlı form derken bunu da yanlış anlamamak gerekir. Örneğin ışıl ışıl bakan bir göz, güler bir yüz v.s gibi canlılığa delil olan küçük şeyleri kasdediyoruz.
Şayet ölmüş bir şeyhe bağlı iseler veya böyle bir şeyhten istifade etmek istiyorlarsa ellerinde de ancak bir fotoğraf varsa o zaman o fotoğraftan esinlenerek hayalinde ilgili şeyhe hayat vermeleri, sanki yanlarında yaşıyormuş gibi düşünmeleri daha doğru bir hareket olacaktır.
Şu bilinen bir gerçektir ki, veli olan zat öldüğünde daha bir güçlenmektedir. Nefisten soyunduğu ve sadece ruhtan ibaret olduğu için rabıtası daha bir tesirli olmaktadır.
Rabıta yaşayan bir mürşide yapılır. Yani veli zat ölmüş de olsa o yaşıyormuş gibi telakki edilir. Putperest ise böyle değildir. Belki mübarek bir insanın ismi bir zamanlar ilgili puta verilmiş olabilir. O mübarek zat da yüzyıllar önce ölmüş olabilir. Ama put aracılığı ile o kişi cansız bir nesne ile forma kavuşturulduğu gibi onun davası ve tevhitle alakası da artık kopmuştur. Yok olmuştur. Yani putperestin elinde o bir oyuncağa dönmüştür. Çoğu zaman, yıkıcı duygularının, gayr-i meşru isteklerinin dışavurumu için hizmet görmeye başlamıştır. Oysa rabıtası yapılan kişi, Allah dostudur. Ona rabıta yapan kişi asla kötü duygularını meşru kılmak gibi bir amaç gütmediği gibi bilakis onunla Allah’a (c.c.) daha çok yaklaşmaya çalışır. Amaç rabıta vesilesi ile Allah’a, dolayısıyla Allah’ın Kuran-ı Kerim, peygamberin sünneti gibi hukuk kaynağı araçlarına ulaşmaktır. Onları yaşamaktır. Yaşantıya sokmaktır. Ahlak edinmektir. Rabıtası yapılan Allah dostu Kuran-ı Kerim’in ve peygamberimizin (s.a.s) sünnetinin adeta yaşayan halidir. Varisidir. Dolayısıyla rabıtası yapılan Allah dostundan adeta bunların transferi gerçekleştirilir. Üstün ahlak elde edilmeye çalışılır. Putperest ise narsist, bencil bir anlayışla putuna yaklaşır. Nefsine uyarak her türlü rezilliği, kötülüğü işleyebilir. Put adeta her türlü şerrin kaynağı gibidir. Rabıta yapan kişi, veli zatın kişiliğinde büyük erdemlere ulaşmaya, dolayısıyla topluma yararlı ve Allah’ın rızasına uygun bir kul olmaya çalışır. Putperest ise nefsine ayna görevi gören putunun etkisiyle her türlü kötü ahlakı kazanabilir; topluma, insanlığa büyük zararlar verebilir; bu yüzden Allah’tan uzaklaşır.
Rabıta olayının temeli ruhsaldır. Veli zat letaifleri yüce âlemlere ulaştığı için nur ve feyz kaynağıdır. Rabıta yolu ile mürit bunları üzerine almaya, mürşidindeki feyzden ve nurdan yararlanmaya çalışır. Bundan sonra kalp, letaifler harekete geçer. Mürit, mürşidindeki gelen nurdan ve feyizden somut olarak haberdar olur. Böylece rabıtanın en önemli amacı da gerçekleşmiş olur. Putperestin putu ile böyle bir ilişkisi yoktur. Zaten putperest bin yıl da karşısında beklese puttan ne feyiz ne de nur kalbine, letaiflerine gelir. Putperest sadece narsist, bencil, yıkıcı duygularını ve içgüdülerini tatmin etmek için putunu kullanır. Bunlar için putunun önünde ibadet ve dua eder.
Rabıtada veli zattan bir şey istenmez. Daha doğrusu ona dua edilmez. Yalnız ondan himmet beklenir. Himmet manevi yardımdır. Bu manevi yardım da Allah’ın izni ve yaratması ile ancak yapılır diye itikat edilir.
Dua yalnız Allah’a yapılır. Yalnız veli zatın yüzü suyu hürmetine; Allah indindeki yerine, hürmetine dayanarak Allah’a dua edilebilir. Buna tevessül denir. Bu meşrudur. Çünkü istek, dua Allah’a (c.c.) yapılmaktadır. Veli zat ise vesile kılınmaktadır.
Rabıtaya, tevessüle karşı olanlar genellikle şu ayet-i kerimeyi davalarına ispat için hep ortaya atarlar: ‘’ İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar (putlar) edinenler, ‘Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.’ diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez (Zümer suresi, 3)’’
Rabıtada kişi nasıl asıl amaç olarak Allah’a yakınlaşmayı hedefliyorsa güya putperestlerin de putlarına taparken böyle bir iddiaları var. Şimdi size soruyorum, her iddia gerçek midir? Putperestler tevhit akidesini savunan kişilere karşı kendilerini savunmak, güya tevhit akidesine olan yakınlıklarını vurgulamak için bu iddiayı söylüyorlar. Hâlbuki biz bu yazı boyunca anlattık ve açıkladık ki, putperestlerin asla böyle bir hedefleri yoktur. Bu, büyük bir yalandır. Putperestin tek gayesi nefsani duygularını tatmin etmektir. Onlar Allah’tan uzaktırlar. Oysa rabıta yapan kişi için bu bir iddia değil gerçektir. Zira gerek şeyhin gerekse müridin şeriata, peygamberimizin (s.a.s) sünnetine aykırı davranışları kabul görmez ve itibar da edilmez.
Aslında rabıtaya ibadet olarak bakmak ile hata başlanıyor. Hâlbuki rabıta doğal bir olgudur. İnsanın sevdiğini düşünmesidir. Tarikatta de bir usuldür. Nur ve feyz kaynağı mürşid-i kâmilden istifade etmekte kullanılan bir araçtır. Bunun için en kestirme bir yoldur.
Kaldı ki, tasavvuf farz değildir, herkese de hitap etmez. İmanı geliştirmede, onu tahkiki seviyeye ulaştırmada sadece bir yoldur.
Kısacası rabıtanın, tevessülün şirkle, putperestlikle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Bilakis bunlar tevhide, tevhidin nuruna ve feyzine hizmet eden araçlardır.
Yüce Allah (c.c.) tevhit akidesini dosdoğru anlamayı, rızası istikametinde yaşamayı, ölmeyi nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Orucun Anlamı, İşlevi, Faziletleri
İnsanların çoğu kendilerinin sadece nefsaniyetten oluştuklarını düşünürler. Aslında bu durum düşünceden öte bir şeydir. Yaşantı, gerçeklik gibi bir hal almıştır. Yani insanların çoğu, kendilerinin nelerden oluştuklarını sorgulamazlar bile. Nefisleri ile bütünleşirler. Onun dışına çıkamazlar. Yüce Allah (c.c.) oruç nimeti ile insanın nefsaniyetini aşmasını, başka bir gerçekliğine, yani ruhuna ulaşmasını murat etmiştir.
Bir ay süre ile tutulan oruçla insan, en kuvvetli içgüdüleri ile karşı karşıya gelir. Onların kuvvetli çekimleri ve arzuları ile savaşım verir. İşte bu içgüdülerin isteklerine karşı koyma ile insan, kendisinin dışında bulunan nefis gerçeği ile karşı karşıya kalır. Gerçi nefis, sadece susama, acıkma, cinsel içgüdülerden oluşmamakta, ama bu içgüdüler nefsin en önemli damarlarıdır. İnsan en çok bu noktalarından imtihana tabi tutulmaktadır. Buralardan yapılacak bir mücadele nefsi önemli bir oranda tanımayı sağlayacaktır. Bu da insanı büyük bir marifete götürecektir. Onun için peygamberimiz (s.a.s) ‘Nefsini bilen Rabbini tanır.’ diye buyurmuşlardır.
Marifetlerin en büyüğü insanın nefsini tanıması, onun en büyük düşmanı olduğunu bilmesidir. Peygamberimiz (s.a.s) nefisle yapılan savaşı ‘büyük cihat’ olarak adlandırmıştır.
Maalesef insanoğlu bu dünyada o kadar büyük bir gaflet içerisinde ki, çoğu kişi kendisi ile nefsini özdeşleştirmekte, bir görmektedir. Bu ise insanın kendisine yapacağı en büyük zulümdür. Ona bu konuda verilecek kitabi bilgiler her zaman eksik kalacaktır. Çünkü olgunun temelinde yaşantı gereklidir. Yani kişi nefsi ile bir olmadığı, nefsiyle savaşmak gerektiği, hatta onu egemenliği altına almanın zorunluluğu konusunda bilinçlenmenin ötesinde pratik yapmalı, bunları yaşantı süreçleri ile anlamalıdır. Ayrıca nefisle savaşım yanında ruhunun varlığını da hissetmelidir. Asıl özünün, ruh olduğunu bilmelidir. Ruhuna ulaşmalı ve onu hâkim kılmalıdır. İşte bunlara bir ölçüde olanak sağlayan şey, Ramazan ayındaki farz olan oruçtur.
Ramazanda tutulan oruç nefisle savaşa hazırlık, bir nevi tatbikattır. Gerçekte, yani reel hayatta asıl mücadele haram olan şeyleri yememekte ve içmemektedir. Bunlar çoğu kez kul hakkına girdiği için büyük birer afattır. İnsanı, Allah göstermesin, ebedi bir pişmanlığa götürebilir. Çeşitli hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere, nuru yok eden, bereketi alıp götüren, insanın ömrünü kısaltan, işleyenlere şayet tövbe nasip olmazsa ölümden sonraki hayatta, cehennemde bir kat ayrılan zina da, çeşitleri ile beraber gerçekte, yani reel hayatta asıl haram olan bir şeydir. Oruçta buna karşı da büyük bir tatbikat var. Dikkat buyuralım, oruçta haram olan şeyler değil, helal ve mubah olan şeyler yasaklanıyor. Onunla nefse uygulamalı bir eğitim veriliyor. Tam da nefsin anlayacağı bir dille bir pratik yaptırılıyor. Helal olan şeylerin yasaklanması ile de hal dile ile asıl yasak olan şeylerin haramlar olduğu ifade edilmiş olunuyor.
Bu ne güzel bir tatbikattır! Askerde sonbahar aylarında kışlalarda bir tatbikat yapılır. Amaç askerleri gerçek bir savaş durumuna hazırlıklı ve zinde tutmaktır. Oruç da yılda bir kez bir ay boyunca nefse yaptırılan böyle bir tatbikattan ibarettir. Oruçlarını tutup da Allah’ın haramlarına yaklaşan insanları da tabii anlamak imkânsız. Bunlar ya orucun anlamını bilmiyorlar ya da haramların ne büyük birer afat olduğundan habersizdirler.
Nefis entelektüel bilgilerle eğitilemez. Nefis ancak yaşantı dili ile eğitilebilinir. Nefse oruçla adeta şöyle bir ders veriliyor: ‘’Gerçi sen yemeye, içmeye, cinsel münasebete karşı büyük bir aşkla, içgüdülerle yönelmektesin. Ama bunları bir ay süre ile Allah (c.c.) sana yasakladı. Gerçekte, diğer aylarda bunlar yasak, haram olan şeyler değil. Ama yüce Allah’ın emri bunların üstündedir. Onları tanımalısın. Bir de bundan sonra asıl haram olan şeylere karşı daha ihtiyatlı, dikkatli olmalısın.’’
Oruçla nefse verilen dersi şu cümlelerle devam edebiliriz: ‘’Bende olan ruh, irade gücü ile nefsimi bir ay boyunca helal olan şeylere karşı alıkoyduğuma göre, haram olan şeylere karşı hayli hayli koruyabilirim. Çünkü ben sadece nefisten oluşmamaktayım. Bende yüce Allah’tan gelen bir de ruh gerçeği var. Ruhum benim asıl özümü meydana getirmektedir. Ruh Allah’ın emrine uymaktan büyük bir haz alır. Ruhum nefsime egemen olduğu oranda ben bir insanım. Şayet oruç tutmamış olsam bu durum nefsimin, içgüdülerimin bana hâkim olduğunun bir göstergesi olacaktır. Bu da, Allah göstermesin, hayvansal bir varoluşa işaret eder. Nefis ise şeytanların elinde olan bir oyuncak gibidir. Nefsime uyarsam şeytanların arzularını yerine getirmiş olurum. Elbette böyle bir şeyi ben kendi hayatımda hoş göremem.’’
İşte oruç böyle büyük bir dersi, daha doğrusu tatbikatı tüm Müslümanlara her yıl uygular. Kişiyi nefsinin ve şeytanların hilafına olarak bir mücadeleye sevk eder. Ona manevi bir güç verir. Ruhani bir gerilimle dinsel ve manevi anlamda sağlıklı ve dinç tutar. Metafizik bir gerilimle sair zamanlarda haramlara ve günahlara karşı teyakkuz haline sokar.
Oruç tutan pek çok Müslüman bilirim de onlar ne yazık ki namaz kılmadıkları gibi Allah’ın pek çok haramını da açıkça işlerler. Bu kişilerin orucun anlamını bilemedikleri açıktır. Elbette yüce Allah (c.c.) kimsenin emeğini, ibadetini boşa çıkarmaz. Tuttukları orucun mükâfatını ahrette alacaklardır. Ama yalnız bu mükâfat onların ebedi hayatlarını cehennemden kurtarmaya yetebilecek midir, o bilinmemektedir. Böyleleri orucun anlamını bilse idi daha başka olurlardı diye düşünüyorum.
Hapishaneler de bir çeşit mahrumiyet yerleridir. Oralarda insanlar özgürlükten yoksundurlar. İnsanlar sabırla ıslah edilmeye çalışılır. Gönül ister ki, insanlar nefsaniyetlerin esiri olarak hiç suç işlemesinler. Oralara düşmesinler. Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası vardır: Bir gün oğluna su doldurması için testiyi eline verir. Arkasından da ensesine bir tokat aşk eder. Görenler itiraz ederler. Hocayı kınarlar. Hocaya, suçsuz oğluna niçin tokat vurduğunu sorarlar. Hoca, onlara testiyi kırdıktan sonra cezalandırmanın anlamsız olduğunu söyler. İşte oruç nefsi asıl büyük günahlara karşı onları daha işlemeden cezalandırma yolu ile yapılan bir eğitimdir. Orucun en göze çarpan anlamı budur.
Oruç görünüşte nefsi cezalandırmaktır. Bu olaya nefis açısından bakınca böyledir. Hakikatte oruç bir aşk ifadesidir: Yüce Allah’ı kışın güzel, tatlı yemeklerden daha çok sevdiğinin; yazın da soğuk sudan daha fazla sevdiğinin hal dilidir. Bunu, insan nefsi değil de ruhu hisseder. Çünkü nefis şehvetin kaynağıdır, aşk ise ruhtan gelir. Onun için insanların bir kısmı orucu bir çeşit cezalandırma olarak görürler, bunlar oruç tuttuklarında oflayıp puflayıp oruç ayının ne zaman biteceklerini bekler dururlar. Orucun yüce Allah’a bir aşk hali olduğunu düşünenler, oruçtan büyük bir manevi haz alırlar. Oruç ayının bitmesini, günlerinin azalmasını hüzünle karşılarlar.
Ramazan ayı boyunca gerçek âşıklar bayram yaparlar. Bir çeşit bayram havası içerisinde bulunurlar. Orucu nefsiyle tutanlar ise Ramazanın sonunda, yani Şevval ayının ilk gününde bayramlarını kutlarlar.
Oruç aslında Ramazan ayının süsüdür. Yani oruçla bir zaman dilimi kutsanmaktadır. Ki yüce Allah (c.c.) bu ayda Kuran-ı Kerim’in de inmeye başladığına dikkat çekerek bu ayın sadece oruç tutarak değil Kuran-ı Kerim okuma, namaz kılma ile de süslenmesini dolaylı bir şekilde işaret buyurmuştur: ‘O Ramazan ayı ki, insanları irşat için hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kuran onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya yetişirse onda oruç tutsun (Bakara suresi, 185)’
Oruç, kulun bir ibadetidir. Kusurlarla dolu olabilir. Ama zaman Allah’ın yarattığı bir şeydir. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de pek çok zaman kavramına, anına, dilimine yemin etmiştir. Dolayısıyla zaman içerisinde kutsal anlar ve dilimler vardır. İşte Ramazan böyle bir aydır. Yani kişi oruç tutarken şunun bilincinde olacak: ‘Ramazan ayı, Kadir gecesi hürmetine ben bu ayda oruç tutuyorum. Ama sadece oruçla ben bu kutsal ayın, mübarek gecenin hakkını veremem. Namaz kılma, zekât ve sadaka verme, Kuran-ı Kerim okuma ile de bu kutsal ayı ve mübarek geceyi süslemeliyim.’ Tabii oruç böyle bir çerçevede anlamlı olur. Yoksa kişi dikkatini ayın ve mübarek gecenin hürmetine vermediği zaman orucun sıkıntısına takılarak büyük bir manevi hazdan mahrum kalabilir. Bu kutsal ayda mübarek Kadir gecesinin gizli olması da Ramazan’ın her gününün ve gecesinin ibadetle geçirilmesinin istenmesindendir. O Kadir gecesi ki, Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle bin aydan hayırlıdır (Kadr suresi, 3). Aklı başında olan bir insan nasıl böyle bir mükâfattan uzak kalmak isteyebilir? Meleklerin bayramı olan bir gecede (Kadir gecesinden) Hak âşıkları nasıl uyuyabilir? Bu büyük, akılları alan müjde Ramazan ayına bir aşk hali katmaya yetmiyor mu?..
Ramazan ayı bir ruhaniyet taşır. Aslında her ayın bir çeşit ruhaniyeti vardır. Ama Ramazanınki tamamen ümmetin hayrına dönüktür. Ramazan ayının ruhaniyetine ibadetlerle ulaşılabilir. Bu ayda yapılacak ufacık bir günah, bu ruhaniyeti kişinin üzerinden alabilir. Onu ruhani havadan uzaklaştırabilir.
Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki bu ay, ümmetimindir. Yani bu ayda ümmetin bütün manevi sıkıntıları üzerinden kalkabilir. Kişi tuttuğu oruçlarla, kıldığı teravih namazları, verdiği zekât ve sadakalar ile üzerinde büyük bir ağırlık olan günahlardan kurtulabilir. Bu aya ulaşmak için peygamberimiz (s.a.s) Recep ve Şaban ayları boyunca şu duayı yapmışlar ve ümmetine de tavsiye etmişlerdi: ‘Allah’ım Recep ve Şaban’ı mübarek kıl, bizi Ramazana ulaştır.’ Peygamberimiz (s.a.s) Ramazana ulaşıp da günahlarını affettiremeyenlere ‘Burunları sürtünsün!’ diye ikazda bulunmuşlardır. Elbette beddua, rahmet peygamberimize (s.a.s) yakışmamaktadır. O bu ifadesiyle bedduadan çok ümmetine bir ikazda bulunmuş, bu ayda yüce Allah’ın (c.c.) kullarına daha çok rahmet sahibi olduğunu, onun için tövbe ile günahlardan uzaklaşmanın fırsatı olduğunu vurgulamışlardır.
Orucun yaza yaklaşması, daha doğrusu artık yazın ortasına düşmesi oruç tutan insanların sayılarında git gide bir azalmayı da beraberinde getirdi. Demek ki oruç miladi takvimle yaz ayında sabitleşseydi bazı kişiler hiç oruç tutamayacaklardı. Bu, anlaşılmış oldu. Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle ay takvimini güneş takvimi içerisinde döndürüyor da bu sayede oruç ayı olan Ramazan, her mevsimde dolaşmaktadır. 33 yılda bir devir tamamlanmaktadır.
Şayet insanlar orucun anlamını gerçekten bilselerdi, tutmak için daha bir gayretli olurlardı. Kışın, ilkbaharda, sonbaharda oruç tutup da yazın sıcaklığında nefislerine uyanlar, kendilerini toparlarlar, her türlü sıkıntıya rağmen yaz oruçlarına da büyük bir önem verirlerdi, Allah’ın emrini çiğnemezlerdi.
Orucun manasını bir kez daha yineleyelim: ‘Oruç, yüce Allah’ı (c.c.) sevdiğini vücut ve hal diliyle ifade etmektir.’ Bu yaz sıcaklığında, uzun günlerde oruç tutan kişi ise, ‘Allah’ım ben Seni soğuk sudan daha çok seviyorum.’ demektedir. Yüce Allah’ın (c.c.) bu sevgiye ahrette vereceği cevap çok önemlidir. Çünkü yüce Allah (c.c.) engin keremi ve lutfuyla böyle içten sevgileri karşılıksız bırakmayacaktır.
Tekrar dirilme günü çok uzun sürecektir. Arasat meydanında insanlar günlerce, aylarca, belki yıllarca bekleyeceklerdir. Ahretin bir günü dünyanın bin yılına denktir. O gün insanlar çok perişan bir duruma düşeceklerdir. Nasıl dünya hayatında güneşin konumu ve uzaklığının değişmesi ile yeryüzünde sıcaklık ve mevsimler farklılık gösteriyorsa ahret gününde cehennem bir ara yaklaştırılacaktır (bk. Tekvir suresi, 12). O gün insanlar ne yapacaklarını şaşıracaklardır. Korkularından ayaklarını bağları çözülecektir. Yürümeye, kaçmaya takatları kalmayacaktır. Olduğu yerde diz üstü çökeceklerdir (bk.Meryem suresi, 68). İşte oruç en çok bu zamanda yardıma gelecektir. Hadis-i şeriflerde özellikle vurgulanan orucun cehennem ateşine kalkan olması bu zamanda tahakkuk edecektir. Bu yazın sıcaklığında oruç tutanlar, orada rahata erecekler, cehennemin sıcaklığından zarar görmeyeceklerdir. Çünkü onlar yazın sıcaklığında Allah için, Allah sevgisi ve aşkıyla sıkıntıya düşmüşlerdi. Yüce Allah (c.c.) çok vefakârdır. Hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere aynı sıkıntıyı hem dünya hem ahret hayatında göstermeyecek kadar hayâ sahibidir.
‘İnsanlar yalnızca iman ettik demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki, biz onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah (imtihan ederek) doğru söyleyenleri de yalancıları da bilir (Ankebut suresi, 2-3).’
Peygamberimiz (s.a.s), ‘Sabır, imanın yarısıdır.’ diye buyurmuşlardır. Başka bir hadiste ise ‘Oruç, sabrın yarısıdır.’ demiştir. Buna göre oruçlarını tam olarak tutan bir kişi imanın dörtte birine sahip olmaktadır. İmanlı kişi ise günahkâr olarak ölse bile sonunda mutlaka cennete ulaşacaktır.
Orucun çok büyük sırları vardır. Yüce Allah (c.c.) kullarının sıkıntı çekmelerinden zevk almaz. Gün boyunca, hele bu sıcak ve uzun günlerde yemeden içmeden sabretmek kolay değildir. Allah (c.c.) kullarına bu konuda bir sıkıntı vermişse mutlaka bunun kulun menfaatine dayanan pek çok hikmeti vardır. Şüphesiz bu dünya bir imtihan yurdudur. İmtihan ise genellikle sabırla ölçülür. Belki ileride bedene gelebilecek eziyetler, hastalıklar oruç nimeti ile ya hafifletilmektedir ya da tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Orucun ‘sağlığa yararlı olduğu’ yönündeki hadis-i şerifleri bu şekilde anlamak dinin ruhuna daha uygundur.
Elbette aç ve susuz kalmanın sağlığa yararları tıpta bilinmekte ve bunlar tavsiye edilmektedir. Ama bu, konuya çok yüzeysel bir bakış açısıdır. Yüce Allah (c.c.) kulun kaderini elinde tutan, yazandır. İnsanları Kendi rızasına, cennet gibi büyük nimetlere erdirmek için sabırla imtihan edendir. Tutulan oruçların yüce Allah (c.c.) tarafından büyük bir ihsanla karşılanacağını, Müslümanların ağır imtihanlarına karşı kefaret olacağını, böylelikle onların dünya hayatlarının sağlık ve afiyet içerisinde geçmesine vesile olacağını düşünebiliriz. Yani oruç tutmayan Müslümanların dünya hayatında ağır bela ve musibetlerle imtihan edilip sabırlarının derecesi başka şeylerle ölçülebilir.
Allah (c.c.) kulunu terbiye etmeyi, cennete koymayı dilediği zaman dünyada ona imtihan için bela ve musibet kapılarını açar. Onun için oruç kolay yoldan sabırla imtihan edilmeyi, sabır nimetini kolay yoldan elde etmeyi sağlar; bu sayede dünyada ömrümüzü sağlık ve afiyet içerisinde geçirmemize vesile olabilir. Bu açıdan kaza oruçları da bir nevi sağlık ve afiyet sigortasıdır. Geçmişteki hataları telafi etme, geleceğimizi emniyet altına almayı sağlar.
Nasıl bu dünyada bela ve musibetler bizlere cehennem azabı gibi görünürse orucun ahrette en çok yararlı olduğu konu da budur. Pek çok hadis-i şerif orucun ‘cehennem ateşine karşı koyduğunu, kalkan vazifesi gördüğünü’ belirtmektedir. Her insan mutlaka cehenneme uğrayacaktır (bk. Meryem suresi, 7). Çünkü sırat köprüsü cehennem üzerine kuruludur. Cennete girmek için bu köprüden geçmek gerekecektir. Bu sıkıntılı zamanlarda bizlere en çok yardım edecek ibadet ise oruçtur. Onun için geçmişte çeşitli nedenlerle veya nedensiz olarak tutamadığımız oruçları kaza etmek Allah’ın izni ile hem dünya hem ahret hayatımızdaki büyük sıkıntıları da ortadan kaldıracaktır.
Pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirmek peygamberimizin (s.a.s) çok önem verdiği sünnetleridir. Şayet üzerimizde oruç borcu yoksa bu günleri sünnet niyeti ile oruçlu geçirmek çok yararlıdır. Oruç sevabı yanında zor zamanlarda peygamberimizin (s.a.s) şefaatine vesile olabilir. Ayrıca bu ahir zamanda onun bir sünnetini ihya etmenin yüz şehit sevabı kazandırdığını da unutmamak gerekir. Tabii yine de bu pazartesi ve perşembe günlerini sünnet niyeti ile oruç tutma ile kaza oruçlarını mukayese edemeyiz. Zira orucun kazası farzdır. Farz olan bir ibadet ise İmam- ı Rabbaninin ifadesiyle binlerce nafile ibadetten daha çok üstündür. Onun için üzerlerinde oruç borcu olanlar bu günlerde oruçlarını kaza niyetiyle tutmalıdırlar.
Allah (c.c.) bu uzun, sıcak yaz günlerinde oruçlarımızı aşk ve şevkle tutmayı, bu sayede rızasını nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Tevhid, Tevhit Nedir, Tevhidin Anlamı, Tevhidin Sırları (2)
Tevhit bir bilgi olarak yüce Allah (c.c.) tarafından insanların ruhsal dünyalarında içselleştirilmiştir. Küçük bir çocuk büyüklere tevhit dersi verecek ruhsal bir olgunluğa sahiptir. Ama bunu ifade edecek durumda değildir. Dil ve mantık dünyası henüz yeterince gelişmemiştir. İnsanlar büyüdükçe ruhsal dünyalarındaki safiyetlerini yitirirler, ilgili tevhit bilgisi gittikçe silikleşmeye başlar. Günahlar ve masiva (dünya nimetleri) kalbi ve ruhu karartır, tevhit nurunu da olumsuz yönde etkiler, hatta söndürebilir.
Çocukların ruhsal dünyalarında anne ve babalarından birisine veya ikisine büyük bir yöneliş vardır. Onlardan sevgi, merhamet ve şefkat beklerler. Bu bekleyiş duygusu yüce Allah’a (c.c.) iman etmede çok büyük bir öneme sahiptir. Küçük bir çocuğun bu fıtri yapısı tevhit akidesini ve iman esaslarını kabul etmede büyük bir altyapı sağlar.
İlk yazımızda çocuk oyunlarının iman esaslarını kabul etmede ve tevhit nurunu algılamada önemli semboller içerdiğini belirtmiştik.
Çocuk oyunlarının iman esaslarına ve tevhide hizmet etmesinin nedenini elbette fıtri yapıda ve ruhsal eğiliminde aranmalıdır. Bu konuda insanlara verilen ilk ders, Elest bezminde olmuştur. Bu ders insan yaratılmadan önce ruhlar âleminde iken gerçekleşmiştir. Bu dersi insanlara yüce Allah (c.c.) bizzat Kendisi vermiştir. Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuya şöyle değinmektedir: “Rabb’inin Âdem oğullarından söz aldığını da düşünün: Rabb’in onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların Kendi hakkındaki şahitliklerini isteyerek ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ buyurunca onlar da ‘Elbette!’ diye kabul etmişlerdi. Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ veya ‘Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanlar nedeniyle bizi imha mı edeceksin?’ gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü sizden aldı (A’raf suresi, ayet 172-173).”
Elest bezminde yüce Allah (c.c.) tarafından verilen bu tevhit ve iman dersi dünyaya geldiğimizde unutturulmaktadır. Fakat ruhsal dünyada güçlü bir eğilim olarak bu ders kendisini göstermektedir. Onun için ilgili ayette ‘’Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ veya ‘Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanlar nedeniyle bizi imha mı edeceksin?’ gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü sizden aldı’’ denilmektedir. Şayet Elest bezminde ruhlara verilen tevhit ve iman dersi bu dünyada etkili olmasaydı yüce Allah Elest bezmini kurmazdı, ilgili ayette de bu ifadelere yer vermezdi.
Ruhsal dünyada tevhide ve imana olan eğilimi nefsin içgüdüleri ile kıyaslayabiliriz. İnsan nasıl aç ve susuz duramıyorsa tevhit ve iman olmadan da ruhu büyük bir ıstırap çekmektedir. Ruh hiçbir zaman ölmez. Kişi ölse bile o sağ kalmaktadır. Tevhit ve imanla hayat bulur. Yoksa zayıflar, cılızlaşır. Hayat bulmasındaki sır da onun manevi organları olan letaiflerinin yükselmesidir. Tevhit ve iman, ruhun letaiflerini arşa doğru kutsal bir yolculuğa çıkarmaktadır. Tabii herkesin ameline göre letaifleri belli bir hıza ve yükselişe sahiptir. Ruhları tevhit ve imandan uzak olan kişiler, bundan mahrumdurlar. Letaifleri bu dünyaya tabiri caizse çakılıp kalmışlardır. Onlar haramlardan, bu dünyadan zevk alma yolundadırlar. Tabii bu dünyadan, haramlardan alınan nefsani hazlar hiçbir zaman ruhu tatmin etmez. Hayat felsefesi, yaşam tarzı itibariyle günahlara, bu dünyaya batmış insanların yüzlerinde hemen kendisini gösteren zulumat (karanlık), uğursuz ifadelerin nedeni ruhlarının, hususiyle letaiflerinin yükselememeleri, bu dünyaya çakılıp kalmalarıdır. Bir müminin yüzündeki nur, ruhunun ve letaiflerinin yükseldiğine bir işarettir. Yüzdeki nurun asıl nedeni budur. Tevhit ve imanla ruh bu dünyanın günahlarına, masivaya saplanıp kalmaz, yükselir, bu sırada yüzü kısmen nurlanır. Tabii ibadetler bu etkiyi çok daha kesif ve somut olarak gerçekleştirirler. Tevhit ve iman nuruna sahip olup da çeşitli nedenlerle ibadetlerden biraz uzak olan veya istenilen düzeyde bir ibadet hayatı olmayan insanların yüzlerinde nur olmasa da pozitif enerji olarak adlandırabileceğimiz bir aydınlık vardır. Kısacası bakmasını bilen bir göz tevhit ve imanın bir nur ve aydınlık kaynağı olduğunu kısa zamanda keşfeder; inkârın, günahların, dünyaya saplanıp kalmanın da yüzdeki zulumatın, uğursuzluğun nedeni olduğunu anlar.
Elest bezminde tevhit ve iman dersi ile bu dünyaya imtihan için gönderilen bir çocukta görülen bütün etkinlikler ve özellikle çocuk oyunları büyük hikmetler ve derin manalar ihtiva eder. Bu açıdan hemen tüm dünyada çocukların birbiriyle sözleşmiş gibi aynı oyunları oynamaları da manidardır. Saklambaç bu türde bir oyundur. Çocukların saklanmaları, ebenin onları bulması basit bir oyun değildir. Bu, tevhit ve iman mücadelesini sembolize etmektedir. Çünkü yüce Allah (c.c.) dünya imtihanı gereği tevhidi ve iman esaslarını eşyanın, kişilerin, varlıkların ardına saklamıştır. Onu bulmak için bu dünyada bir ebe olduğumuzu, yani imtihana tabi tutulduğumuzu kabul etmek gerekir.
Eşyanın, kişilerin ismini bilmenin önemini kavramak için Kuran-ı Kerim’e kulak verelim: ‘’Hani, Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. Onlar, ‘Orda bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz Sana hamd ederek daima Seni tespih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Allah da ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ dedi. Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Bana bunların isimlerini bildirin.’ dedi. Melekler, ‘Seni bütün eksiklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.’ dediler. Allah, şöyle dedi: ‘Ey Âdem, onlara bunların isimlerini söyle.’ Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, ‘Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki Ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da Ben bilirim demedim mi?’ dedi. (Bakara suresi, 30-33)’’
Allah’ın (c.c.) insana verdiği kabiliyet, dil yapmadır. Eşyaya, varlıklara, olaylara, olgulara isim vermedir. Konuya bu açıdan bakmak çok yüzeyseldir. Bunu akıl sahibi meleklerin gerçekleştirememesi düşünülemez. Hz. Âdem’in (a.s) meleklere verdiği ders, varlıkların, olay ve olguların isimlerini etiketlemesi ve bunlarla tevhit ve imani konular arasında ilgi kurmasıdır. Yeryüzünde mevcut olan ve insanların icat ettikleri her şey, tevhit ve iman esaslarına açıklık getirmek, yorumlanmak için yüce Allah (c.c.) tarafından yoktan yaratılmıştır. Her eşyaya, varlığa, olay ve olguya bu gözle bakmak ancak insana özgüdür. Meleklerin eşya ile bir münasebeti yoktur. Onlar yemez içmez varlıklardır. Nurla, feyizle gıdalanırlar. Dolayısıyla bizler gibi imana da ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlara gayb hazineleri açıktır. Gören birisi için iman mevzu bahis olamaz. Oysa mümin eşya ve varlıklar karşısında Hz. Âdem (a.s) gibidir. Onları Allah’ın verdiği tevhit ve iman nuru ile keşfetmeye çalışır. Tıpkı saklambaç oyununda olduğu gibi izlere ve işaretlere çok dikkat eder. Her eşya ve varlık aslında gerçekliğiyle gözlerden saklanmış durumdadır. Onun arkasındaki tevhit ve iman gerçekliğini görmek, bilmek veya öğrenmek her insanın üzerine farzdır. Yüce Allah (c.c.) insan ruhunu buna uygun olarak yaratmıştır. Fıtratını günahlarla, dünya hayatına razı olmak ile bozmamış bir insan eşya ve varlıklar karşısında mutlaka bir arayışa girer, tevhit ve iman esaslarını ders olarak okumaya çalışır.
İşte saklambaç oyunundaki ebenin rolü, aslında insanın bu dünyadaki yaratılış amacını simgelemektedir. Her insan eşyanın, varlıkların, olayların ve olguların arkasındaki tevhit ve iman sırlarını bulmakla mükellef tutulmuştur. Bunu da rahatlıkla gerçekleştirebilecek durumdadır. Yeter ki, insanlar fıtratlarını günahlarla masivaya çokça dalmakla bozmasınlar.
Eşya, varlık, olay ve olguların arkasından tevhit ve iman dersi çıkarmak için çokça akıllı ve zeki olmak gerekmez. Günahlardan uzak durmak ve dünyaya çokça bağlanmamak insanlarda tevhit ve iman dersleri için hikmet kapılarını açar.
Tehvit ve imanın dünyadaki işlevi insanları kardeş yapmaktır. Bu kardeşlik, kan bağındaki kardeşlikten daha üstündür. Zira biliyoruz ki kan bağı ile olan kardeşlik çoğu zaman insanları aynı görüşte, düşüncede, inançta tutamamaktadır. İnsanın insanlığı ise kan gibi maddi bir şeyden ziyade görüş, düşünce ve inançta kendisini göstermektedir. Dünyada kardeş olan pek çok kişi ahrette aynı mekâna düşemeyebilir, biri cehenneme girebilecekken diğeri cennete gidebilir. Demek ki, aslolan din kardeşliğidir. İnsanların gönüllerinin, tevhit ve iman esaslarında birleşmesidir, aynı anne babanın evlatları gibi yüce Allah’a (c.c.) kullukta toplanmasıdır.
Allah’ı inkâr edip de maddi olanaklarımızı paylaşarak kardeş olalım düşüncesi dünyada tutmadı. Büyük acılar getirdi. Komünizm ancak polis devletlerini türetti. Bunlar da yıkılınca ortaya büyük sefalet tabloları çıktı.
Tevhit ve iman kardeşliği, dünyadaki tüm insanların aradığı ve temel sorunları olan eşitlik ve özgürlük demektir. Yüce Allah (c.c.) kulluğunda onlara bu nimetleri sunmaktadır. Yoksa nefsinin ve şeytanların kulları olan insanların eşitlik ve özgürlük adına söyledikleri her söz birer yalan ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
Bütün dünya tevhit ve iman kardeşliğine adeta susamış durumdadır. Zira aşağı yukarı her ülkede yaşanan temel sorunların çözümü ancak tevhit ve iman kardeşliği ile mümkündür. Dünyada barış, kardeşlik; eşitlik, özgürlük ancak tevhit ve iman nuru ile gerçekleştirilebilir. Çünkü yüce Allah (c.c.) bizleri yarattığına göre bizlerin dünya ve ahrette mutlu olabilmemiz için gerekli olan şeyleri de bilendir. Ayrıca bizlere bunları sunandır.
Tevhit ve iman nuru bizlerin hem bireysel hem toplumsal temel sorunlarımıza devadır.
Tasavvufun temeli, özü vahdet-i vücuttur. Vahdet-i vücut, yüce Allah (c.c.) dışında başka gerçek varlık kabul etmemek demektir. Dolayısıyla bu düşünce tevhidin en son noktasıdır.
Yüce Allah (c.c.) her şeyi yoktan yaratmıştır. Varlık sahasına çıkan her şey yüce Allah (c.c.) karşısında gerçek bir varlığa sahip değildir.
Elbette yaratılan varlıkların bir gerçekliği vardır. Bunu inkâr edemeyiz. Çünkü duyu organları ile bunları algılamaktayız. Ama bu gerçeklik uykuda iken görülen düşe benzer bir yapıdadır. Kendi vücudumuz dahil bütün varlıklar fanidir. Yüce Allah’ın (c.c.) varlığı karşısında adeta yok hükmündedirler. Yüce Allah (c.c.) varlık âlemini Kendi güzel isimlerini ve sıfatlarını tecelli ettirmek için yoktan yaratmıştır. Bu tecelli tıpkı aynadaki suretler gibidir. Bütün varlık âlemi, yüce Allah’ın isimleri ve sıfatları karşısında aynadaki suretler gibi bir gerçekliğe sahiptirler. Nasıl insan aynadaki suretlere el atıp yakalamak istediğinde hiçbir şey eline geçemiyorsa gerçeklik düzleminde Allah’ın isim ve sıfatları ile bunların tecellileri olan suretleri arasındaki ilişki de bu şekildedir. Onları birbiriyle karşılaştırmak, birbirine benzetmek büyük bir hatadır. Aynı kabul etmek ise büyük bir sapkınlıktır. İnsanlar açık olarak değil de sezgileri ile varlık âlemi ile yüce Allah’ın isim ve sıfatları arasında bir ilgi kurup tevhit ve iman hakikatlerine ulaşabilmektedirler.
Dünyadaki bütün ağaç yaprakları renkleri ve şekilleri itibarı ile birbirine benzer. Bu, onların yaratıcısının Bir (el-Vahid) olduğunu gösterir. Yine aynı ağaçtan da olsa birbirinin aynı olan iki yaprağa tesadüf edilemez. Bu da eşsiz, benzersiz olan yüce Allah’ın (c.c.) bir başka güzel isminin tecellisine işarettir (el-Ahad).
İnsan ve hayvan yüzlerinde, yapraklarda, çiçeklerde görülen simetri, yüce Allah’ın (c.c.) sanatsal bir mührüdür. Farz-ı muhal bir insanı ortadan ikiye bölsek bir yarımı ile diğer yarımı birbirine benzer şekilde ikiye ayrılacaktır. Tek organlar insan vücudunda tam ortaya gelecek şekilde yerleştirilmiştir: Alın, burun, dudak, çene, karın gibi. Ortada olmayan organlar ise ikişer tane yaratılmıştır: Kaşlar, gözler, kulaklar, yanaklar, eller, göğüsler, kalçalar, ayaklar gibi. İşte insan üzerinde böyle muhteşem bir simetrik yapı bulunmaktadır.
Simetri güzelliğin evrensel bir biçimi ve ifadesidir. Simetride insan ruhunu çeken bir cazibe vardır. Yüce Allah (c.c.) dünya imtihanı gereği bu dünyada zıtları yaratmıştır: Gece gündüz, iyilik kötülük, kadın erkek, eksi artı, barış savaş, iman küfür gibi. Aslında simetrik olan şeyler de böyledir. Her ne kadar parçaları birbirinin aynı gibi görünseler de bunlardan birisi sağda diğeri solda bulundukları için ayrı ayrıdır. Birbirinin aynı değildir. Görünüşteki benzerliklerin altında mana yönüyle tam bir zıtlık vardır. Bu zıtlık ile büyük bir hikmeti kucaklarlar, barındırırlar. Örneğin sağ el hayırlı işlerde kullanılır, sol elle bayağı işler yapılır. Hâlbuki yaratılışta her iki el de birbirine benzer. Bu münasebetle simetri bir semboldür. Hayrı ve şerri yaratan yüce Allah’ın (c.c.) gücüne işaret eder. Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere kar ve ateşi biraya getirip bunlardan bazı melekleri yaratan yüce Allah (c.c.), her şeye kadirdir. İyilik ve kötülük O’na zarar veremez. Dilerse bunları birarada uyumlu bir şekilde yanyana getirip hayra hizmetçi kılabilir. Güzellik kaynağı yapabilir. Simetrideki cazibe mana yönüyle iki zıddın bir araya gelmesinden kaynaklanmaktadır. Simetrinin dayandığı felsefi ve düşünsel temel de budur: Hayır ve şerri yaratan yüce Allah (c.c.), bazı maksatlar için bunları sanki aynı şeylermiş gibi biraraya getirebilir. İnsanların simetri karşısındaki hayranlığa kapılıp kendisinden geçmesi, âşık olması, şevke gelmesi bu zıtlıktan kaynaklanır.
Kelime-i tevhitteki sırda da bu zıtlık yatar: İlk kısmı ‘la-ilahe’ nefy (ilahları ortadan kaldırma), ikinci kısmı ‘illallah’ (ancak Allah vardır) ise ispattır. Kelime-i tevhit bu açıdan simetrik bir yapıdadır.
Şayet insan üzerinde simetri olmasaydı sağ ve sol kavramları kesin çizgilerle ayrılmayacaktı. Dolayısıyla dünyadaki imtihanın kıstasları da söz konusu olmayacaktı. Hak ve batıl birbirine karışacaktı.
İnsanın manevi yaratılışındaki nefis ve ruh gerçekliği adeta bu simetri ile simgelenmiş gibidir. Sol tarafındaki organlar onun nefsi yapısını, sağ tarafındakiler ise ruhunu sembolize etmektedirler. Nefis olanca gücüyle kötülüğü emrederken ruh yüce Allah’tan (c.c.) bir ilahi soluktur. İnsan bu iki zıt kutbun altında varoluşunu gerçekleştirmektedir.
Yüce Allah (c.c.), simetriyi sanatının en temel motifi yapmış, onu adeta sanatsal bir mühür gibi her canlı varlıkta belirgin kılmıştır. Tüm yarattığı canlı varlıkları bu mühürle damgalamıştır. Bununla hayır ve şerrin yaratıcısı olduğunu, bunların zat-ı kudretinde bulunduğunu, gücünün her şeye yettiğini herkese ilan etmektedir.
Celal ve cemal sahibi yüce Allah’ın (c.c.) birbirine zıt olan sıfatları simetri sayesinde biraraya gelince bu insanı büyük bir hayranlığa, acze, şevke, aşka düşürebilmektedir. Bu simetriye dikkat ederek, bu simetriyi göz önünde bulundurarak yüce Allah’ın (c.c.) varlığını inkâr etmek mümkün değildir. Simetriye rağmen her şeyin bir tesadüf sonucu oluştuğunu, insanların, bütün canlı varlıkların böyle meydana geldiğini iddia etmek insanın psikolojik dünyasının yıkılmasına, hatta onu deliliğe bile sürükleyebilir. Çünkü akıl ve mantık simetrinin muhteşem kompozisyonu, uyumu, estetiği karşısında hayranlıkla kendisinden geçer; bunun alelade bir tasarım, plan ve uygulayım sonucu olamadığını, âlemlerin Rabbi tarafından ona has güzellik ve cazibe kaynağı bir mühürle yoktan yaratıldığını kabul eder. Bu açıdan simetri dehşetli bir etkiye sahiptir. Adeta helal olan bir büyü, sihir gibi karanlık bir yönü vardır. İnkârcıların aklını başından alır. Onların akıl ve mantıklarını iptal eder. Onlara deli divane olmak dışında başka bir seçenek bırakmaz. Simetri müminlerin ise hidayetlerini ve irşatlarını artırır. İmanlarını yakinleştirir.
Simetri adeta iman ve tevhit kaynağıdır. Namahrem olmamak şartıyla insanların birbirlerinin yüzlerine bakıp simetriye dikkat ederek ‘Maşaallah’ demeleri tevhit ve iman nurunu ziyadeleştirir. Güzelliği O’nu yaratanla tebcil etmek, Allah’ın rızasına daha uygundur. Bu durum, gözlerdeki nazarı da alır.
İnsan nefis hesabıyla güzelliğe baktığında onu yıkabilmektedir. Bu, gözdeki kötü ışınlardan kaynaklanmaktadır. Buna halk arasında ‘nazar’ denir. Ama tevhit ve iman nazarıyla baktığında bu olmamaktadır. Onun için Maşaallah sözü tevhit ve iman gözlüğü ile bakmaya bir davetiyedir. Unutanlara hatırlatmakta yarar vardır.
Mecazi aşkın oluşumunda güzellik ve cazibe kaynağı olan simetrinin büyük bir payı vardır. Genel anlamda simetri bir güzellik ve cazibe kaynağı olarak ruhu kendisine doğru çeker. Aciz bırakır. Tutsak eder.
Simetride bir de şu düşünce vardır: Bazı zamanlar hayır ve şer, eksi ve negatif kutuplar, şeytan ve melek o kadar birbirine benzer ki, tıpkı simetrideki iki şekil gibi olurlar. Bu haliyle insanın ayağını kaydırabilirler. Bunları ancak vahiyle ve peygamberin (s.a.s) adımlarını takip ederek ayırabiliriz. Bir mümin, şeytanların ve nefsin bazen hayır kapısıyla kendisine yaklaşacağını hiçbir zaman unutmamalıdır. Daima temkinli ve dikkatli olmalıdır. Simetri ona bu dersi de vermelidir. Hatırlatmalıdır.
Allah (c.c.), bizlere son nefeste iman ve Kuran nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi
Tevhid, Tevhit Nedir, Tevhidin Anlamı, Tevhidin Sırları
İslamiyet’in apaçık davası, tevhittir. Yüce Allah (c.c.) peygamberleri bu dava için göndermiştir. Tevhidin pek çok sırrı vardır.
İslami hayatta tevhidin sırrı, Allah’tan başka ilah yoktur, gerçeğinde gizlidir.
İslamiyet, insanların temel hak ve özgürlüklerini bu tevhit davası ile karşılar. İnsanları bir ana ve babanın evlatları gibi toplumda, kanunlar karşısında bir ve eşit tutar. Tevhit nurunun çözemeyeceği toplumsal bir sorun yoktur. Toplumda gerçek manasıyla huzur ve sükûn tevhit nuruyla sağlanır.
Kuran-ı Kerim’in hükümlerine tam olarak bağlanmadan İslami tevhidin gerçekleşmesi mümkün değildir.
Tevhidin sırları tasavvufi hayatla başlar.
Tasavvufi hayatta tevhidin sırrı, Allah’tan başka varlık yoktur, gerçeğinde gizlidir.
Nefis, başlangıçta Allah’ın varlığını kabul etmez, inkâr eder. Tasavvuf yolundaki sofi ise kelime-i tevhit zikrine Allah’tan başka varlık yoktur anlamını yerleştirir. Böylece nefis yavaş yavaş değişmeye başlar. Kişi Allah’ın varlığı dışında başka bir varlık kabul etmez hale gelir. Kendi varlığı da fena yolunu tutar.
Fenafillâh, tasavvufi hayattaki tevhitle meydana gelir.
Bir insan bin yıl boyunca kelime-i tevhidi zikretse ama tasavvufi anlamını gözetmese nefsini fenaya ulaştıramayacaktır, dolayısıyla nefsinde pek az bir değişiklik olacaktır. Nefsi hiçbir zaman fenafillâha eremeyecektir.
Nefy ü ispat zikri, kelime-i tevhidi tasavvufi anlamına uygun olarak zikretmekten ibarettir. Bu zikirde nefes tutmanın, kafayla vücut üzerinde ters lam harfi çizip başı kalbe vurmanın anlamı, Allah dışında bütün varlık âlemini ve kendi nefsini yok kılıp Allah’ın (c.c.) varlığını ispat etmektir.
Vahdaniyet murakabesi ise, kısacası nefy ü ispat zikrini, dolayısıyla kelime-i tevhidi düşünce ve duygu boyutuyla yaşamaktır. Bu murakabe nefsi yağ gibi eritir, kısa zamanda dönüştürür. Ondaki kötü huyları yok kılıp Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmasını sağlar.
Nasıl mecazi bir aşkın kıskacındaki bir kişi aşkını ispat sadedinde canına kıyabiliyorsa ilahi aşkta da durum böyledir. Nefisten geçmek ancak kelime-i tevhide tasavvufi anlamı vermekle, bu yöntemle zikretmekle olur.
Yüce Allah (c.c.), bütün varlık âlemini Kendi güzel isim ve sıfatlarının tecellisine bir ayna olarak yaratmıştır. Her şey, yüce Allah’ı (c.c.) bize tanıtmaktadır. O’nu tanıtmayan hiçbir şey yoktur. Bahçedeki çiçek, O’nun güzel olduğuna ve güzeli sevdiğine bir işarettir. Zalimin zulmü yüce Allah’ın (c.c.) ahrette kâfirlere büyük bir ceza vereceğine küçük bir misaldir.
Bizler dünyaya geldiğimizde dünyanın nimetlerine çok bağlıyızdır. Nefis on iki yaşlarına kadar, yenilen nimetlere çok büyük önem verir. Bunlarsız hayatı düşünemez. Bu yaşlarda meyvelerin, yemeklerin tadı üst seviyede algılanır. Sonra buluğ çağından itibaren karşı cins gözde büyür. İnsanlar genellikle bu noktada takılıp kalırlar. Çok güzel, zengin, iyi karakterli birisi ile evlenmek için yanıp tutuşurlar. Hayatın en birinci hedefinin bu olduğunu düşünürler. Şehvet iptilası bazılarını yoldan çıkararak hak yolu görmesine mani olur. Orta yaşlardan sonra para, makam, şöhret tutkuları değer kazanır. İnsanlar genellikle bu putların esaretine girerler. Ölünceye kadar da bunlardan kurtulamazlar. İşte tevhit bütün bunlarla mücadele etmeyi, nefsi bu tuzaklara saplanıp kalmaktan kurtarmayı sağlar. İnsan nefsine uyduğunda hayvanlar gibi bir hayata razı olur. Tevhit aydınlığında ise tüm bu nimetler birer araca dönüşür. Amaç yüce Allah’ın rahmetine ve rızasına ermektir.
Elbette yüce Allah (c.c.) nefsi bu dünya nimetlerden haz alacak bir şekilde yaratmıştır. Bunlarda helal haram çizgisi belirlemiştir. Bizim üzerinde durduğumuz husus, bunlara saplanıp kalmadır. Bunlara saplanıp kalma Allah’ın rızasına aykırıdır. Yüce Allah (c.c.) insanların bu nimetlerle Kendisini tanımasını murat etmiştir. En azından ahret hayatlarını cennette geçirmelerini istemiştir.
Meyveler ve yiyecekler üzerinde yüce Allah’ın (c.c.) pek çok güzel ismi ve sıfatı tecelli eder. O Rezzak’tır (Kişiyi besleyen, yediren, içirendir). Kerim’dir (cömerttir).
Karşı cinsi yaratmakla ve onunla helal yoldan birlikte olmakla yüce Allah’ın (c.c.) pek çok güzel ismi ve sıfatı tecelli eder. Yüce Allah (c.c.) el-Vedud’dur (seven). Kul da eşini bu sıfatın tecellisi ile sever. El-Cemil (güzel) güzel ismi en çok karşı cinsin güzelliğinde insanı hayranlığa sevk eder. Yüce Allah (c.c.) insana eşini yardımcı olarak yaratmıştır: El-Muin. İnsan evlenmekle eşi ile bir sözleşme yapar ve hayatı boyunca da buna uymak zorundadır: es-Sadıku’l-Va’d. Eşlerin birbirlerine hastalıkta, kötü zamanlarda destek olmaları Allah’ın er-Rahman, er-Rahim (acıma, esirgeme) ve er-Rauf (şefkat duyma) güzel isimlerini düşündürür. Çocuklar, yüce Allah’ın (c.c.) yaratma ile ilgili güzel isimlerini tefekkür ettirir: El-Halık, el-Bari, el-Musavvir. Kısacası evlilikte Allah’ın pek çok güzel ismi ve sıfatı tecelli eder. Onun için evlilik hadis-i şerifte belirtildiği üzere en büyük salih ameldir. Kişi evlilikle dinini tamamlar. Evlilik yüce Allah’ı (c.c.) yakinen tanımayı sağlar.
Para, makam, şöhret de haddizatında büyük nimetlerdir. Para aşağı yukarı her nimeti satın alır. Onun için nimetlerin nimetidir. Onda yüce Allah’ın (c.c.) en bariz görülen güzel ismi el-Malikü’l-Mülk’tür (malın mülkün sahibi). Ayrıca para yüce Allah’ın pek çok güzel ismine ve sıfatına da tercümanlık yapar. Makam ve şöhret, Allah yolunda pek çok hizmete kapı açabilir. Bunlarda Allah’ın (c.c.) pek çok büyüklük, yücelik sıfatları ve güzel isimleri tecelli eder.
Koca koca insanlar oldukları halde yeme içmeye, aşka, paraya, makama, şöhrete hayatlarının en birinci meselesi gibi önem veren çevremizdeki pek çok kişi hemen gözlerinizin önüme gelecektir. Hâlbuki hayatın amacı ölümdür. Ölümden sonraki hayattır. Çünkü istesek de istemesek de öleceğiz. Öyle ise ölümden sonraki hayata hazırlık yapmak akıl ve mantığın gereğidir.
Ölümden sonraki hayata ise tevhit nuru ile hazırlık yapılır. Kabir ancak tevhit nuru ile aydınlanıp huzur veren bir köşk haline gelebilir. Nefsin bu tür tuzaklarına takılıp kalma kabir azabına, hadis-i şerifte belirtildiği üzere kabrin cehennem çukurlarından bir çukur olmasına neden olabilir. Allah (c.c.), bizleri bundan korusun. Âmin.
Tevhit İslami boyutu ile tüm insanları Allah’ın dini ile kardeş yapmak üzere gelmiştir. Bu kardeşlikte ehl-i kitaba özgürlük de tanınmıştır.
Tevhit tasavvufi boyutu ile insana özünü aydınlatır. Ona gerçek manası ile özgür olma yolunu gösterir. Nefis ve şeytanla mücadelesini gösterir. Ruhunun özgür olabilmesi için insanı büyük bir savaşıma çağırır.
Her insanın içerisinde en az bir şeytan vardır. Bu husus hadis-i şerifle sabittir. Bu şeytanlar nefsin eğilimlerini ve içgüdülerini kullanarak insanları günahlara, dolayısıyla Allah’a (c.c.) isyana sürüklerler. Tasavvufi anlamdaki kelime-i tevhit hem nefsin hem de şeytanların üzerine bir kılıç gibi iner. Onlara adeta savaş açar. İşte tam bu sırada bazı insanlar ‘Eyvah benim içime cin, şeytan girdi!..’ diye bir yaygaraya başlarlar. Hâlbuki girenler zaten eskiden beri oradaydı ama şimdi tevhit kelimesinin nurundan rahatsız olmaya başladılar. Eskiden çobanın koyunları güttüğü gibi insanları nefsinin elinde oyuncak kılmışlardı. Tövbe edip günahlardan uzaklaşıp ibadet hayatına sahip olduktan sonra bu kişi bir de bir Allah dostundan zikir ve rabıta dersleri almışsa şeytanlar şimdi bundan büyük bir rahatsızlık duymaya başlamışlardır. Temel problem budur. Şeytanlar insanlara sonsuz bir kinle, hasetle düşmandırlar. Bir insanın cenneti ve Allah rızasını kazanmasına veya bu yola girmesine hiç tahammülleri yoktur.
Yüce Allah (c.c.), insanı öyle güçlü kılmış ki onlardan zerre kadar korkmaya gerek yoktur.
Tevhit nuru ruhun gelişmesine büyük bir katkı sağlar. Ruh nur ve feyz ile olgunlaşır. İnsan günahlarının kıskacında iken ruhu nefsin elinde esirdir. Günahlara tövbe edip hak yola girince ruhun varlığı sezilmeye başlar. Ama normal bir Müslüman’ın ruhu daha çok zayıftır. Tabiri caizse bir ot gibidir. Meyvesi olmadığı gibi bir insanın eli ile koparacağı bir şey kadar zayıftır. Mürşid-i kâmilin ruhu ise çok olgunlaşmıştır. Tıpkı bir ceviz ağacı gibidir. Yani hem güçlü kuvvetli hem de meyve gibi faydalı bir şeye de sahiptir. İşte rabıtanın sırrı da bunda gizlidir. Yani kimse alınmasın diye ben kendi hesabıma benzetmeyi yapıyorum. Rabıta sayesinde kendi ot mesabesindeki ruhumu mürşid-i kâmili hayal yolu ile bir ceviz ağacı gibi büyütüp meyveli bir hale getirmem mümkündür. Rabıtada mürşidden gelen feyz, kalp ve letaif bölgelerinde hissedilince ruhun suyunu ve yemeğini aldığı anlaşılmış olur.
Rabıtaya karşı olanlar şu gerçeği anlamak istemiyorlar: Her insanın ruhu aynı oranda ve nitelikte değildir. Bazı insanların ruhları olgunlaşmıştır. Bu olgunlaşma ancak tasavvuf yolu ile mümkündür. Onlar bu olgun ruhları ile başkalarına büyük bir yardımda bulunabilirler. İnsanların ruhlarını kendi ruhlarına benzetebilirler. Mürşid-i kâmilin temel vazifesi de budur.
İnsan kendi başına zikir yolu ile yani kelime-i tevhidi tasavvufi anlamıyla zikrederek seyr ü suluğunu gerçekleştiremez mi? Tasavvuf yolu çok çetin ve zorludur. İş sadece zikirle bitmemektedir. Nefsin makamları aşması kolay bir şey değildir. Rabıta bu yolda önemsenmezse nefsi çilelerle kırmak gerekir. Bu da yalnız başına olacak bir iş değildir. Başta bir mürşid-i kâmili yine gerekli kılmaktadır. Zira yolda nefis ve şeytanlar kol gezmekte, en ufak bir açıklıkta kişiyi uçuruma düşürmektedirler.
Çocuk oyunlarında çok büyük hikmetler vardır. İlginç olanı dünyadaki bütün çocuk oyunlarının birbirine benzemesidir. Çocuklara bu oyunları Hz. Hızır Aleyhisselam mı öğretti? Yoksa onlara bu oyunlar, bozulmamış fıtratları ve temiz ruhları ile yüce Allah’ın (c.c.) Elest bezminde içlerine koyduğu yaratılış amacından mı mülhem oldu bilemiyorum. Ama çocuk oyunları çok büyük ilahi mesajlar içermektedir. Bu oyunlarda tevhit nuru hemen kendisini göstermektedir.
Körebeyi misal olarak veriyorum: Körebe olarak adlandırılan oyuncunun gözleri bir mendil veya eşarpla bağlanır. Ebe etrafını göremez hale gelir. Diğer oyuncular körebenin etrafında dolaşırlar. Ona dokunurlar. Körebe onları yakalamaya çalışır. Körebe birini yakalarsa hemen adını söylemelidir. Eğer yanlış ad söylerse oyun tekrar başlar ve körebenin ebeliği devam eder. Şayet yakaladığının adını doğru söylerse yakalanan ebe olur.
Körebe olmak, hem gözlerin bağlı olması hem de insanların dokunmaları ile rahatsız edici bir durumdur. Bir çeşit cezadır. Kimse körebe olmak istemez. Körebenin yakaladığı kişinin adını doğru söylemesi bir iç görüdür. Bizler ruhlar âleminden bu dünyaya imanla imtihana tabi tutulmak üzere gönderildik. Aslında iç gözlerimiz (basiretimiz) kapalıdır. Her birimiz birer körebe durumundayız. Körebenin gözlerinin mendil veya eşarpla kapanması gibi basiretimiz de dünya imtihanı gereği böyle bir bağlanma hadisesi nedeniyle imani mevzuları ilk anda algılayamamaktadır. Hâlbuki yeryüzünde yaratılan veya insanların icat ettikleri her şey imani mevzulara açıklık getirmek, onlara işaret etmek üzere yüce Allah (c.c.) tarafından halk edilmiştir. İman konularına hizmet etmeyen hiçbir şey yoktur. Yaratılmamıştır. Çünkü yüce Allah (c.c.) abes şeyleri yaratmaktan uzaktır. Daha doğrusu insanların abes olarak niteledikleri şeyler de imani konulara hizmet etmek için yoktan yaratılmıştır. Ama bizler elimize ‘ekmeği’ alırız ve yanlış bir ad söyleyen bir körebe gibi ona sadece ‘ekmek’ deriz. Ekmeği yüce Allah’ın (c.c.) bir nimeti olarak algılamayınca oyunu kaybetmiş oluruz. Körebeliğimiz sürer gider. İnsanların büyük çoğunluğu, işte böyledir. Her gün üç öğün yüce Allah’ın (c.c.) ekmek nimetini yer de bir gün bile basiret gözü ile onu göremez ve yüce Allah (c.c.) ile irtibatlayamaz. Bu kadar nankördürler.
Çağımızda insanların büyük çoğunluğu farkına varmadan hak mezhepler karşısında sapkın bir fırkanın kurucusu olan Mutezile gibi düşünürler: İnsanları eylemlerinin yaratıcısı olarak görürler. Dolayısıyla böylelerinin kadere inançları da yoktur. Bir körebe gibi yakaladığı her olayın yaratıcısını insanlara atfederler. Yüce Allah’ın (c.c.) gizli elini göremedikleri için olaylar karşısında derin bir hikmete de ulaşamazlar. Olaylar onlara bir şeyler anlatamaz. Her şey bir tesadüf olarak değerlendirilir. Böyleleri ömür boyu körebe rolünde kalıp olayların, insanların maskarası olup giderler. Yüce Allah’ın (c.c.) nimetlerle, bela ve musibetlerle onlara verdikleri mesajları bir türlü algılayamazlar. Hayır ve şerri hep insanlardan bilirler. Bu yüzden insanlara sonsuz teşekkür ederler, yine insanlara sonsuz kin duyarlar. Bir gün şapkayı önlerine koyup da hadiselerin, insanların üzerine çıkıp hayrı ve şerri asıl yaratanın, yüce Allah’ın gözlerden az çok gizli olan kader sırrını görmek, tanımak istemezler. Böylelikle yüce Allah’ın (c.c.) onlar sağırdırlar, kördürler, dilsizdirler sınıfına girerler (bk. Bakara suresi,18).
Hâlbuki hak mezheplere göre her olayın yaratıcısı yüce Allah’tır. Güç ve kuvvet sadece yüce Allah’ındır. İnsanlarda herhangi bir güç kuvvet, yaratma olayı yoktur. İnsanlar örfe göre şunu yaptım, bunu ettim derler, ama gerçekte yapan, eden yüce Allah’tır. İnsanlar niyetleri nedeni ile yaptıklarını, ettiklerini sandıkları şeylerden hem şeriat önünde hem de ahrette mesul tutulurlar. Bu tevhit nurunun anlaşılması ve insanların basiretlerinin açılması için bilinmesi ve inanılması gereken temel itikadi bir bilgidir. Maalesef çağımızda nefsi şişiren hayat felsefeleri, bu itikadi bilgiyi gözlerden saklamakta, insanların imanlarına olumsuz yönde tesirler kılmaktadır.
Süpermen, Örümcek Adam gibi çocukların severek izledikleri filmlerde işlenen temel konu, nefsin ilah sıfatını kazanmasıdır. Normalde insanların yaptığı günlük hareketleri bile yüce Allah’ın yarattığına inanmak gerekirken bu filmlerde ancak yüce Allah’ın (c.c.) yapabileceği işleri bir insan nefsi yüklenmektedir: Yıkılmakta olan bir köprüden geçen treni kurtarmak için film kahramanı köprüyü sırtıyla kaldırır, devrilmek üzere olan bir apartmanı elleriyle düzeltir. Bunlarla saf çocukların beyinleri yıkanarak kahramanların birer ilah oldukları fikri aşılanır. Çocuklar bu filmlerin tesirleri ile nefislerini şişirmeye başlarlar. Küçük birer ilah olarak büyürler.
Körebe oyununun verdiği saf ve güzel mesaj nerede, bu tür filmlerdeki insanın itikadını bozan felsefi mesaj nerede… Bu tür filmlerin felsefeleri ile büyüyen çocukların hakkı kavramaları, tevhidin nuruna ulaşmaları ise pek güçtür. Çocuğu hastalanmasın diye ağza takılan ve mikroptan koruyan şeyleri çok görmeye başladık sokaklarda ama bu filmlerdeki itikada dönük tehlikelerden dolayı çocuklarını koruyan ebeveyn yoktur sanırım.
Tevhit bir nurdur. Işık gibi sönebilir. Onu korumak gerekir. Hele çocukların dünyasında bu iş daha büyük önem arz etmektedir.
Sonu iyilik ve güzelliklerle biten masallar geride kaldı. Bu masalların sonunda iyiler mükâfat alırdı, kötüler de cezalandırılırdı. Bu ilahi bir yasadır. Kuran-ı Kerim özellikle kıssaları ile hep bu ilahi yasayı işlemiştir. İnsanlara bu konuda ikazlar yapmıştır. Elbette bu dünyada kötülerin cezası bazen ahrete tehir edilebilmektedir. Ama yüce Allah (c.c.) hikmeti gereği kötülere bu dünyada da çoğu kez ceza vermekte, ilgili ilahi yasasını bu dünyada da genellikle tecelli ettirmektedir. Bunu insanların, özellikle çocukların iyi bilmeleri gerekmektedir. Doğru eğitilmeleri için bu şarttır. Yoksa günahlarda, kötülüklerde bir güç tasavvuru, tevhit nurunu söndürebilir. Hele çocukların buna çok yakinen inanmaları gerekir. Aksi taktirde hayata yanlış bir düşünce ve felsefe ile başlayarak kötülükleri işleyenlerin yaptığının yanına kar kaldığını sanabilirler. Maalesef masalların yerini dolduran çizgi filmler, bu konuda çok yanlış bir düşünce ve felsefe ile çocukları eğitmektedir. Hayatı bir mücadeleden ibaret göstermektedirler. Akıllı ve zeki olanın, güçlü olanı yenebileceği düşüncesi bu çizgi filmlerde özellikle işlenmektedirler. Bu da tabii Darwinist, Durkheimci bir yaklaşımın ürünüdür. Oysa İslam’a ve tevhit düşüncesine göre bizler hayata birbirimizle savaşmak ve mücadele etmek için değil imtihan için gönderildik. Zeki veya güçlü olmak sadece birer imtihan konusudur. Önemli olan hakka uygun olarak yaşayıp Allah’ın rahmetine ve rızasına ulaşmaktır. Kötüler muhakkak cezalandırılacaktır. İyiler de ödüllendirilecektir. Bu ilahi yasa imtihan gereği bu dünyada kısmen gözlerden saklı bir şekilde işlerken ahrette her şey meydan çıkacaktır. İnsanlar bu ilahi yasayla ebedi hayatlarını cennet veya cehennemde geçireceklerdir.
Çizgi filmlerle büyüyen çocuklar anne babalarına, öğretmenlerine adeta savaş açmaktadırlar, büyüdüklerinde de topluma, millete karşı gelmekte, sürekli çatışma halinde bulunmaktadırlar. Oysa edep ilimden önce gelir. İnsan insanlığını edeple elde eder. Çocukların İslami bir ruhla, tevhit nuru ile yetişmeleri için tekrar masallar dünyasına döndüremiyorsak bari çizgi filmlere bir çeki düzen vermek, toplum ve devlet olarak bunlara el atmak gerekir.
İslam dünyası o kadar gasp edilmiş, ezilmiş, yağma edilmiş, sömürülmüş ki işler, içler acısı bir durum arz etmektedir. Tevhit nuru çocukların dünyalarında söndürülmüştür. Bir ebeveynin bunun için bu konularda çok ciddi bir şekilde bazı tedbirleri almasını gerekli kılmaktadır. Aslında sorun toplumsal bir hale ulaştığı için devlet çapında tedbirlere gerek duyulmaktadır.
Tevhit nuru çocukken sönerse ileriki yaşlarda onun tekrar canlanması çok zordur.
Yüce Allah (c.c.) bizlere, evlatlarımıza tevhit nuru ve iman nasip eylesin. Küfrün karanlıklarından korusun. Âmin.
Muhsin İyi