Anlatıldığına göre Asr-ı saâdette cereyan eden savaşların birinde (bir rivâyette Uhudda) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allaha duâ etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrâil gelmiş ve "Ey Muhammed! Rabbin sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duâyı okumanı istiyor. Bu duâ hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacak." demiştir. Olayla ilgili Şiî kaynakları, Cebrâilin Hz. Peygambere söz konusu duânın önemi ve fazîletiyle ilgili geniş bilgi verdiğini de kaydeder.
Cevşen-i Kebîr, her biri Allahın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtivâ eden yüz bölümden ibaret uzunca bir duâdır. Her bölümün sonunda "Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ entel-emânel-emân hallisnâ/ecirnâ/neccinâ minen-nâr" (Sübhânsın yâ Rab! Senden başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Senden, Koru bizi Cehennemden!) ibaresi tekrarlanmaktadır. Bu yüz bölümden yirmi beşinin başında "ve eselüke bi-esmâik" ibaresi bulunmakta ve "yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm" şeklinde Allaha ait isimleri ihtiva etmektedir. Bu ifade ile başlayan her bölüm arasında ise genellikle üç paragraf hâlinde "Yâ hayral-Gâfirîn" ibaresiyle başlayıp devam eden değişik münâcatlar şeklinde duâlar yer alır. Böylece duânın tamamı Allaha ait iki yüz elli isim ile yedi yüz elli sıfat ve münâcâtı kapsamış olur. Bütün bu münâcatların ana gayesi, duânın muhtevasından ve her faslın sonunda tekrarlanan "el-Emân el-Emân hallisnâ minen-nâr" ifadesinden de anlaşılacağı gibi, dünya âfetlerinden ve âhiret azabından kurtuluş niyaz edilmektedir.
Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi'ş-Şems b. Abdi Menaf el-Kureşî el-Emevî; Raşid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeoğulları ailesine mensup olup, nesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke'de doğmuştur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'ın halası Abdülmuttalib'in kızı Beyda'dır. Künyesi, "Ebû Abdullah'tır. Ona, "Ebu Amr" ve "Ebu Leyla" da denilirdi (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsabe fi Temyîzi's-Sahabe, Bağdat t.y., II, 462; İbnül Esîr, Üsdül-Ğâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).
Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiğinde Osman (r.a) otuz dört yaşlarındaydı. O, ilk iman edenler arasındadır. Ebû Bekir (r.a), güvendiği kimseleri İslâma davette yoğun gayret göstermekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmişlerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir'in samimi bir arkadaşı idi (Siretu İbn İshak, İstanbul 1981,121; Üsdü'l-Gâbe, aynı yer; Askalanî, aynı yer).
Hz. Osman, iman ettiği zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceğini söyleyince, kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştı (Suyûtî, 168). Peşinden o, Resulullah (s.a.s)'ın kızı Rukayye ile evlenmişti. Bazı tarihçiler bu evliliğin Peygamber'in risaletle görevlendirilmesinden önce olduğunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165).
Mekkeli müşriklerin iman edenlere yönelttikleri baskı ve işkenceler yoğunlaşıp çekilmez bir hal alınca, Resulullah (s.a.s), ashabına Habeşistan'a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Hz. Osman'ın Habeşistan'a ilk hicret edenler arasında olduğu hakkında kaynaklar ittifak halindedirler. İbn Hacer birçok sahabiye dayandırarak Hz. Osman'ın, eşi Rukayye ile birlikte Habeşistan'a hicret eden ilk kimse olduğunu kaydetmektedir (İbn Hacer, aynı yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlış bir haberin Habeşistan'a ulaşmasıyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke'ye geri dönmüştü. Hz. Osman da geri dönenler arasındaydı. Ancak onlar kendilerine ulaşan haberin asılsız olduğuna şahit olduklarında tekrar Habeşistana gitmek için yola çıktılar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)'e şöyle demişti: "Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necaşi'ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle değilsiniz". Resulullah (s.a.s) ona; "Siz Allah'a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamamı sizindir" karşılığını vermişti. Bunun üzerine o; "Bu bize yeter ya Resulullah" dedi (İbn Sa'd, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207).
Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettiği Habeşistan'da bir müddet kaldıktan sonra Mekke'ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine'ye hicret etmekle emrolunduğunda, Hz. Osman diğer müslümanlarla birlikte Medine'ye hicret etti. O, Medine'ye ulaştığı zaman Hassan b. Sabit'in kardeşi Evs b. Sabit'e konuk olmuştu. Bundan dolayı Hassan, onu çok severdi (İbnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; İbn Sa'd, a.g.e., 55-56).
Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satın alarak bütün müslümanların istifadesine sunmuştu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli olduğu Resulullah (s.a.s)'in şu sözünden anlaşılmaktadır: "Rume kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardır" (Buharî, Fezailu'l-Ashab, 47).
Hz. Osman, hanımı Rukayye ağır hasta olduğu için, Resulullah (s.a.s)'in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Rukayye ordu Bedir'de bulunduğu esnada vefat etmiş, müslümanların zaferinin müjdesi Medine'ye ulaştığı gün toprağa verilmişti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamış olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir'e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştı (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.İ.Hasan, Tarihu'l-İslâm, I, 256).
Hz. Osman Bedir savaşı hariç, müşriklerle ve İslâm düşmanlarıyla yapılan bütün savaşlara katılmıştır.
Rukayye'nin vefat edişinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman'ı diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiğinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştu: "Eğer kırk tane kızım olsaydı birbiri peşinden hiç bir tane kalmayana kadar onları Osman'la evlendirirdim" ve yine Hz. Osman'a "Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim" demişti (Üsdül-Gâbe, aynı yer). Resulullah (s.a.s)'in iki kızıyla evlenmiş olduğu için iki nûr sahibi anlamında, "Zi'n-Nureyn" lakabıyla anılır olmuştur. Zatü'r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine'de yerine vekil bırakmıştır (Suyuti, a.g.e., 165).
Hz. Osman'ın Habeşistan'a hicreti esnasında Hz. Rukayye'den doğan Abdullah adındaki oğlu, Medine'ye hicretin dördüncü yılında bir horozun yüzünü gözünü tırmalaması sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiğinde altı yaşında idi (İbn Sa'd, a.g.e., III, 53, 54).
Hicretin altıncı yılında müslümanlar, Umre yapmak için Mekke'ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onların arasındaydı. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanları Mekke'ye sokmama kararı almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye'de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müşriklerle diyalog kurarak, maksatlarının yalnızca umre yapmak olduğunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu iş için Hz. Ömer'i görevlendirmek istemiş, ancak Hz. Ömer, bir takım geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman'ın daha uygun olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman'a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye el-Ka'bî'yi Mekkeliler öldürmek istemişlerdi (İbn Sa'd, a.g.e., II, 96). Müşriklerin hırçın davranışları böyle bir elçiliği tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)'a şöyle dedi: "Git ve Kureyş'e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savaşmaya gelmedik. Sadece şu Beyt'i ziyaret ve onun haremliğine saygı göstermek için geldik ve getirdiğimiz kurbanlık develeri kesip döneceğiz ". Hz. Osman (r.a), Mekke'ye gidip, müşriklere bu hususları bildirdi. Ancak onlar; "Bu asla olmaz. Mekke'ye giremezsiniz" karşılığını verdiler. Onların red cevabı İslâm kârargahına Osman (r.a)'ın öldürüldüğü şeklinde ulaştı. Onun dönüşünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanındaki bütün müslümanları, ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak üzere, bey'ata çağırdı. Bey'atu'r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey'atlaşmada Resulullah (s.a.s) sol elini sağ elinin üzerine koyarak, "Osman Allah'ın ve Resulünün işi için gitmiştir" dedi ve onun adına da bey'at etti. Müşrikler bu durumdan korkuya kapıldıkları için anlaşma yolunu tercih etmişlerdi (İbn Sa'd, II, 96, 97).
Hz. Osman, bu arada Mekke'deki güçsüz müslümanlarla görüşmüş ve onları İslâm'ın yakında gerçekleşecek olan fethiyle teselli etmişti (Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 177).
Müşrikler, Osman (r.a)'a isterse Kâ'be'yi tavaf edebileceğini bildirmişler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyeceği cevabını vermişti. Hudeybiye'de bulunan sahabiler ise Resulullaha: "Osman Beytullah'a kavuştu, onu tavaf etti; ne mutlu ona" dediklerinde Resulullah (s.a.s); "Beytullah'ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmuştur" (Vakidî'den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).
Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabın en zenginlerinden biri olması, onun İslâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun Ceyş'ul-Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun techiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmiştir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir: Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunların süvarilerinin teçhizatı, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranışından çok memnun olan Resulullah (s.a.s); "Ey Allah'ım! Ben Osman'dan razıyım. Sen de razı ol" (İbn Hişam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmuş ve; Bundan sonra Osman'a işledikleri için bir sorumluluk yoktur" (Suyûtî, a.g.e.,169) demiştir.
Hz. Osman, Veda Haccı esnasında da Resulullah (s.a.s)'in yanındaydı. Resulullah (s.a.s) müslümanları ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)'ın yardımına müracaat etmiştir (H.İ.Hasan, a.g.e., I, 256).
Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey'at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeliği boyunca ümmetin işlerini idarede onunla istişarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)'ın vefatından önce yazdırdığı Hz. Ömer'in Halife atanmasına dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almıştır. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)'ın yazdıklarını ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmişti. Osman (r.a), yanında Ömer (r.a) ve yanında Useyd İbn Saîd el-Kurazî olduğu halde dışarı çıkmış ve oradakilere "Bu kağıtta adı yazılan kimseye bey'at ediyor musunuz" diye sormuştu. Onlar da "evet" diyerek bunu kabul etmişlerdi (İbn Sad a.g.e., III, 200).
Halifeliği
Hz. Ömer (r.a), yaralanınca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için altı kişiden oluşan bir şura oluşturmuştu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa'd İbn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr İbn Avvam ve Talha İbn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapılan görüşmeler neticesinde, şura üyelerinden dördü feragat edince görüşmeler Hz. Osman'la Hz. Ali üzerinde devam etti. Şura başkanı Abdurrahman İbn Avf, geniş bir kamu oyu yoklaması yaptıktan sonra müslümanların bu iki kişiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabık olduklarını gördü. Hz. Ali (r.a)'i çağırarak ona; Allah'ın Kitabı, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamalarına tabi olarak hareket edip etmeyeceğini sordu. O, Allah'ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacağı, ancak bunun dışında kendi içtihadına göre davranacağı cevabını verdi. Aynı soruyu Osman (r.a)'a yönelttiğinde o, bunu kabul etmişti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf, Osman (r.a)'ı halife atadığını ilan ederek ona bey'at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; İbn Hacer, a.g.e., 463; H.İ.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman'a ikinci olarak bey'at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmuştur. Peşinden de bütün müslümanlar ona bey'at ettiler (İbn Sa'd, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)'ın hilâfete geçişi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayının sonlarında olmuştur.
Osman (r.a), devlet idaresini devraldığı zaman İslâm fetihleri hızlı bir şekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Mısır ve İran, İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer (r.a)'ın güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin sağlam bir şekilde yerleşmesini sağlamıştı.
Hz. Osman (r.a), İslâm tebliğinin girmiş olduğu yayılma sürecini aynı hızla devam ettirmeye çalıştı. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kıbrıs'ı fethetmiş, İran'daki ayaklanmaları bastırarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmiştir.
Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldığı zaman idari kadrolarda yavaş yavaş bazı değişiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)'in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde bıraktı. İlk önce Küfe valisi Muğire b. Şu'be'yi azlederek yerine Sa'd b. Ebi Vakkas'ı atadı. Sa'd, Osman (r.a)'ın yönetime geçtikten sonra atadığı ilk validir (İbnül-Esir el-Kamil fî't-Tarih, Beyrut 1979, III, 79).
Mısırlılarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As'ın Mısır valiliğinden alınması ve yerine, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in tayin edilmesi bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olmuştu. İskenderiye halkı Bizans İmparatoru Heraklious'a mektup yazarak kendilerini müslümanların elinden kurtarmasını istediler. Ayrıca, müslümanların karşı koyacak kadar askerlerinin olmadığını da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Manuel komutasında kalabalık bir orduyu İskenderiye'ye gönderip burayı işgal etti. Bizanslılardan çekinen Kıpti halk, Hz. Osman'dan duruma müdahale etmesini istediğinde o, Amr b. el-As'ı Mısır'a geri gönderdi. Amr, yaptığı savaşta, Manuel'i öldürerek düşmanı büyük bir yenilgiye uğrattı ve İskenderiye şehrini çevreleyen sur'u yıktı (Hicrî 25) (İbnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.İ.Hasan, a.g.e.; I, 264). Aynı yıl içerisinde anlaşmalarını bozan Rey üzerine, Sa'd b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemiş; ayrıca, Deylem üzerine yürümüştür.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldığı parayı geri ödemekte sıkışınca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardeşi Velid b. Ukbe'yi Küfe valiliğine getirdi (İbnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, beş sene Küfe valiliğinde bulunmuştur. Velid, bir sabah, namazı sarhoş olduğundan dolayı dört rekat kıldırmıştı. Hatırlatılması üzerine "sizin için arttırıyorum" demişti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezası vererek bunun uygulanmasını Hz. Ali'den istemişti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer'e onu kırbaçlattırmıştı. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye'yi atadı (İbnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman'ın, ilk olarak Velid'i, Sa'd'ın yerine vali yapması yüzünden kınandığını söylemektedir (Suyutî, 172).
Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutanı Utbe b. Ferkat'ı görevinden aldı. Bunun üzerine Azerbeycan halkı isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayı itaat altına aldıktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafına yöneldi ve andlaşmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).
Bu arada Bizansla yapılan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarına akınlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As'a Kuzey Afrika'yı ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr'a Kabil'e yürümesi talimatını veriyordu (İbnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altıda, Mescid-i Haram'ın genişletilmesi çalışmalarına tanık olunmaktadır. Mescid-i Haram'ın çevresindeki arsalar satın alınarak geniş bir alan elde edilmişti.
Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yılda Mısır Valisi Amr b. el-As'ı azlederek yerine Abdullah İbn Sa'd b. Ebi Serh'i getirdi. O, Kuzey Afrika'nın fethinin tamamlanması düşüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayıda sahabinin de bulunduğu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.İ. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasındaki kuvvetler, İbn Ebi Serh ile birleşerek Mısır'dan batıya doğru harekete geçtiler. Trablus'tan Tanca'ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans İmparatorunun valisi, İslam ordusunun topraklarına doğru ilerlediği haberini alınca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kişilik bir ordu hazırlayarak tedbirler aldı. Krallık merkezi olan Subaytala'ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karşı karşıya geldi. İbn Ebi Serh'in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatışma başladı. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberleşmesi kesilmişti. Hz. Osman bağlantı kurabilmek için Abdullah İbn Zübeyr'i bir askeri birlikle Afrika'ya gönderdi. Günlerce süren savaş, Abdullah İbn Zübeyr'in önerdiği taktikle kısa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandı. Müslümanların eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düşmüştü (İbnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.İ.Hasen, a.g.e., I, 265-266).
İslâm ordularının önündeki bu engel kaldırıldıktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays'a hiç vakit kaybetmeden Cebelu't-Tarık'ı geçerek Endelüs'e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman'ın, ordunun Endelüs'e geçişini istemesi, İstanbul'un batı yönünden sıkıştırılarak fethinin kolaylaştırılması düşüncesinden kaynaklanıyordu. O, komutanlarına şöyle diyordu: "İstanbul ancak Endelüs tarafından fethedilebilir. Eğer orayı fethederseniz, İstanbul'u fethedenlerin ecrine ortak olacaksınız" (İbnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrıca bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (İspanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li'l-Hicre, İ.Ü. Ed. Fak. İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1978, VII, 221-225). Böylece Hz. Osman zamanında, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmış, İslâm'ın karşısındaki en büyük güç olan Bizans'ın batıdan sıkıştırılması planları uygulamaya konulmuştur.
Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)'dan izin alarak, Suriye sahillerinde oluşturduğu donanma ile Akdenize açılmış ve müslümanlar denizlerde de Bizans'a karşı varlık göstermeye başlamışlardı. Muaviye daha önce bu iş için Hz. Ömer'e müracaat etmişti. Ancak Ömer (r.a), o an müslümanların maslahatı bunu gerekli kılmadığı için izin vermemişti. Daha sonra şartlar bu iş için elverişli hale geldiğinden dolayı Hz. Osman donanma inşasının lüzumuna kanaat getirmişti. Muaviye, donanmasıyla denize açılarak, Kıbrıs Adasına çıktı. Abdullah b. Sa'd Mısır'dan onun yardımına gitti. Kıbrıs, yıllık yedi bin dinar cizye ile İslâm hakimiyetini tanımak zorunda kaldı (Hicrî 28). Bu miktar onların Bizans İmparatoruna ödediği meblağdır (İbnül-Esir, a.g.e., III, 96).
Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Eş'arî'yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz'i atadı (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)'ın dayısının oğludur. Ebu Musa'yı azletmesinin sebebi Kûfe halkının ondan şikayetçi olmaları ve bunu Hz. Osman (r.a)'a bildirmeleridir (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100).
Hz. Osman, Mescid-i Nebi'nin genişletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taşlarla yeniden inşa etti. Taş sütunlar dikerek tavanını sac (bir cins ağaç) ile kapattı. Uzunluğunu yüz altmış, genişliğini de yüz elli zira'a çıkarttı (Suyûtî, 173).
Hicri otuz yılında Sa'id b. el-As'ın Taberistan'a hücum ettiği görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa'id, bir çok şehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazılarıdır.
Bu yıl içerisinde Hz. Osman, değişik eyaletlerde, Kur'an-ı Kerim'in okunması üzerine ortaya çıkan ihtilafları ortadan kaldırmak için çalışmalar başlattı. Kur'an-ı Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamanında tedvin edilmişti. Zeyd b. Sabit'in başkanlığında yapılan bu çalışmada, Kur'an-ı Kerim bir kitap haline getirilmişti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)'dan sonra Ömer (r.a)'a geçmiş, onun şehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)'nın elinde kalmıştı.
Azerbeycan sefer esnasında ordu içerisinde kıraat konusunda bir ihtilafın çıkması, ordu komutanı Huzeyfe b. Yeman'ı endişelendirmiş ve Halife'den, müslümanların emin bir şekilde okuyabilecekleri bir mushafın çoğaltılmasını istemişti. Hafsa (r.anh)'ın yanında bulunan mushaf getirilerek çoğaltıldı ve bütün eyaletlere dağıtıldı. Bunun dışında kalan nüshaların tamamı toplatılarak imha edildi. Bu durum karşısında Ashabın hayatta olanları oldukça rahatlamışlardı (İbnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.İ. Nasen, a.g.e., I, 510-513).
Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'den sonra kendisine intikal eden mührü Medine'deki Arîs kuyusuna düşürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmuş, ancak bütün aramalara rağmen bu mühür bulunamayınca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptırdı. Şehid edilene kadar parmağında kalan bu mührün kimin eline geçtiği tesbit edilememiştir (İbnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altıncı yılında meydana gelmiştir.
İslam fetihlerinin sürekliliği ve elde edilen ganimetlerle insanların zenginleşmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmişti. Bu durum, tabii olarak, İslâma uygun olmayan birtakım davranış biçimlerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Resulullah (s.a.s)'ın yanında yetişen ve bu gelişmeleri endişeyle takip eden sahabiler, bu endişelerini yer yer ortaya koymaktaydılar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasıyla tanınan ve maddi varlıklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmediğine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)'dır. O, Şam'da, Muaviye'nin uygulamalarına karşı çıktığı ve düşüncelerini söylemekte ısrarlı davrandığı için Medine'ye çağırıldı. Ebu Zerr, Medine'ye geldiğinde görüşlerini Hz. Osman'a tekrarlamıştı. Bunun ardından, Halife'den izin isteyerek, Medine'ye yakın bir yer olan Rebeze'ye gidip yerleşmişti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.).
Bizans'a karşı kazanılan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç şüphesiz ki Latu's-Sevârî deniz savaşıdır. Abdullah b. Sa'd'ın komutasındaki İslâm donanması, İskenderiye açıklarında Bizans İmparatoru Konstantin komutasındaki büyük donanmayla karşı karşıya geldi. Bizanslıların gemi sayısı hakkında verilen bilgiler, beş yüz ile sekiz yüz rakamı arasında değişmektedir. İslâm donanmasının sahip olduğu gemi sayısı ise ikiyüz civarındaydı. Yapılan savaşta Bizanslılar büyük bir bozguna uğratıldı. Konstantin, Sicilya'ya sığınmak zorunda kalan (İbnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.İ. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara karşı olan deniz üstünlüğünü kaybetmiş, İslam donanmasının İstanbul sularına kadar önüne çıkacak bir güç kalmamıştı.
Fitnenin ortaya çıkışı ve Şehadeti:
Hz. Osman on iki sene hilâfet makamında kalmıştır. Bunun ilk altı senesi huzur ve güven içerisinde geçmiş ve hiç kimse yönetimin uygulamalarından şikayetçi olmamıştır. Kureyş, onu Hz. Ömerden daha çok sevmişti. Çünkü Hz. Ömer onlara karşı şeriatı uygulamada müsamahasız ve sertti. Hz. Osman ise yaratılışındaki yumuşaklık ve hoşgörü ile insanların serbestçe hareket edebilmelerine imkan sağlamıştı. Onun bu yapısından istifade eden eyaletlerdeki bir takım valiler, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlardı. Yükselen şikayetleri ani ve kesin kararlarla karşılayamayınca, yavaş yavaş bir fitne ve kargaşa ortamının oluşmasına zemin hazırlanmıştı.
Endelüs'ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, mağlup düştükleri İslâm Devleti'ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti'ni parçalayıp yok etmek için İslamın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah İbn Sebe'dir. İbn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin haklı şikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman'a karşı kışkırtıyordu. Bir taraftan "ric'atı Muhammed" (Muhammed (s.a.s)'in tekrar dönüşü) düşüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber'in peşinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a)'a ait olduğunu ve bunun da Allah tarafından belirlenmiş bir gerçekten başka bir şey olmadığını yayarak daha sonra ortaya çıkacak Şia akidesinin temellerini atıyordu. Onun yaydığı düşüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)ın hakkını gasbetmişlerdi. O, Küfe, Basra ve Şamda insanları kışkırtırken, Ebu Zerr (r.a)in haklı çıkışlarını da kendisine malzeme yapmaya uğraşıyordu. (İbnü'l Esir, Tarih, III,154; H. İ. Hasan, age, I, 368-370)
Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmış olduğu atamalardan dolayı Hz. Osman'ı tenkid etmeye başladılar (İbnül-Esîr. a.g.e., III, 118).
Hz. Osman'a yapılan en önemli suçlama, onun kendi akrabalarını valiliklere getirmesi, onlara bolca ihsanlarda bulunması ve yolsuzluklarını denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki şikayetlerini ona ilettiğinde o, Hz. Ali'ye şöyle diyordu: "Muğire b. Şu'be'yi Ömer'in vali tayin ettiğini bilmez misin?" Hz. Ali: "Biliyorum" deyince o; "O halde neden akrabalığı ve yakınlığından dolayı onu vali tayin ettiğim şeklinde bir kınamada bulunuyorsun?" diye sormuştu. Hz. Ali'nin buna verdiği cevap şuydu; "Ömer vali atadığı kimseyi sıkı bir şekilde kontrol altında tutardı. En ufak hatalarını görse onları sorgular ve en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Sen ise bunu yapmıyorsun" (İbnül-Esir, a.g.e., III, 152).
Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkında yapılan dedikoduları ve bunların sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettişler tayin etti. Muhammed b. Mesleme'yi Kufe'ye; Usame b. Zeyd'i Basra'ya; Abdullah b. Ömer'i Şam'a ve Ammar b. Yasir'i de Mısır'a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, diğerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüşlerdi. Osman (r.a) haksızlıkları gidermek, filizlenmeye başlayan ve ümmet için büyük sakıncalara sebep olacak olan fitnenin yatıştırılması için yoğun bir gayretin içine girmişti.
O, gelen şikayetleri dikkatle inceliyor, başta Hz. Ali (r.a) olmak üzere Ashab'ın ileri gelenleri ile istişarelerde bulunuyordu. Ancak, Mısır'dan Medine'ye gelip, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in gayr-ı meşru uygulamalarını şikayet eden bir heyetin, dönüşlerinde İbn Ebi Serh'in takibatına uğramaları ve bazılarının öldürülmesi, olayların tırmanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine Mısır'dan altı yüz kişilik bir topluluk Medine'ye gelerek Mescid-i Nebi'de, namaz vakitlerinde Ebi Serh'in işlediklerini sahabilere şikayet ediyorlardı. Talha İbn Ubeydullah, Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman'a giderek, bu insanların haklı isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'i azlederek yargılamasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Mısırlılar'a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr'i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr'i vali tayin etti. O, Mısır'dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine'den yola çıktı. Medine'den üç günlük bir uzaklıkta yol alırlarken devesini, sanki takip ediliyormuş gibi hızlı sürmeye çalışan bir adam gördüler. Adamı yakalayıp sorguladıklarında İbn Ebi Serh'e bir mesajı yetiştirmeye çalıştığını anladılar. Ona kim olduğu sorulduğunda, bazen Osman (r.a)'ın, bazan da Mervan b. Hakem'in kölesi olduğunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtıklarında, içinde, "Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca... Sana ulaştıklarında onları öldür" yazıldığı ve bunun Hz. Osman'ın mührüyle mühürlenmiş olduğunu gördüler. Derhal Medine'ye geri dönüp Hz. Osman'ın evini kuşattılar. Hz. Ali, yanına Muhammed İbn Mesleme'yi alıp Osman (r.a)'ın evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldığını sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadığını ve yazıldığından da haberi olmadığını söyledi. Muhammed de Osman (r.a)'ı doğrulamış ve bu işi düzenleyen kimsenin Mervan olduğunu söylemişti. Yazıyı inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem'e ait olduğunu anladılar. O esnada Osman (r.a)'ın evinde bulunmakta olan Mervan'ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.
Onun evini kuşatan asiler diyalog çağrılarına cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmişlerdi, Hz. Osman'ın fitneyi yatıştırmak ve haksızlıkları gidermek hususunda asilere yaptığı nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamıştı. Onlar, Hz. Osman (r.a)'a şöyle diyorlardı:
"Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu işten vazgeçecek değiliz. Eğer sana sahip çıkanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savaşırız". Hz. Osman onlara, Allah'ın üzerine yüklediği hilafet görevini asla bırakmayacağını ve ölümün kendisine bundan daha sevimli olduğunu bildirmiş, ayrıca kendini savunmak için kimseye emir vermediğini eklemişti (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri şehirden kovup çıkarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istiyordu.
Bir gün kendisini kuşatan asilerin karşısına çıkıp: "Ali buralarda mı? Sa'd buralarda mı?" diye sormuş, bulunmadıkları cevabını alınca biraz susmuş ve şöyle demişti: "Bana su sağlamasını, Ali'ye bildirecek kimse yok mu?" Bu Hz. Ali'ye ulaşınca derhal üç kırba suyu ona göndermişti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)'ı öldürmek istediklerini öğrenince, böyle bir şeye meydan vermemek için, iki oğlu Hasan ve Hüseyin'e, kılıçlarını alarak gidip Osman'ın kapısında beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarını söylemişti. Abdullah İbn Zübeyr de onlara katılmış, diğer bir takım sahabiler de çocuklarını oraya göndermişlerdi. Durum çok nazik bir hal almıştı. Hz. Osman, ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diğer bölgelerden gelen, asileri savaşarak Medine'den çıkarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber şehri'nde kan dökmek ve fitneyi ilk başlatan kimse olmaktan çekindiği için böyle davranıyordu. Hz. Âişe (r.anha)'dan Resulullah (s.a.s)'ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir:
"Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafıklar senden onu çıkarmanı istediklerinde onu, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma". Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'in bu günler için kendisine bildirdiği şeylere uymaya çalışıyordu. O, şöyle diyordu: "Resulullah (s.a.s) benimle ahitleşmiş olduğu şey üzerinde sabretmekteyim" (Üsdül-Ğâbe, II, 589; Suyûtî, 170; İbnü'l-Esîr, III, 175).
Asilerin kendisini öldürmeye kararlı olduğunu anladığında, onların böyle bir iş işleyip katillerden olmalarını önlemek için kendilerine bir müslümanın kanının ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek şartları dahilinde helal olduğunu hatırlatıyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyeceğini anlatıp duruyordu.
Hz.Ebubekir (r.a.)'ın kızı. 612 yılında Mekke'de doğdu Annesi Ümmü Ruman binti Amir Ibn Umeyr'dir.
Çok küçük yaşta müslüman olmuştur. Künyesi Ümm-i Abdullah dır. Resulullah ona "Hümeyra" lakabını vermiş;
"Dininizin yarısını bu Hümeyra'dan alınız" buyurmuşlardır.
Nikahı
Resulullah, ilk zevceleri Hatcetü'l Kübra hayatta iken başka bir kadınla evlenmemişti. Ölümünden sonra bir müddet daha evlenmedi. Osman İbn Maz'un hanımı Hz. Hule binti Hakim, Resulullah'a gelerek evlenme konusunu dile getirdi. Resulullah kiminle evleneyim diye sorduğu zaman, Hule:
-Kız da vardır dul kadın da vardır, hangisinmi istersiniz? Dul kadın Sude bint-i Zema, kız ise Ebubekir'in kızı Ayşe. Emr ederseniz ben gidip bir ağız yoklayayım.
Hule Zatı Risaletpenahilerinin gönlünün isteğini öğrendikten sonra Hz.ebubekir'in evine geldi ve meseleyi kendisine anlattı. O zaman Hz.Ebubekir (r.a.) Resulullah ile din kardeşi olarak sözleşmişti. Cahiliye devrinde söz kardeşlerinin çocukları arasında nikah caiz değildi. Bu yüzden Hz.Hule'nin sözüne Hz.Ebubekir (r.a.) hayretle:
-Resulullah benim söz kardeşimdir, bu nasıl olur? der.
Hule meseleyi Resulullah'a aktardığında Allah Resulü buyururlar:
-Ebu Bekir benim din kardeşimdir, bu şekilde kardeşler arasında nikah caizdir.
Hz.Ayşe'nin Resulullah'a nikahlanması 620 yılında oldu. Nikahın kıyılmasından iki yıl geçtikten sonra zifaf olmuştur.
Nikahını Hz.Ayşe anlatıyor:
"Ben nikah olacağım zaman çocuklarla oynuyordum. Annem benim evden dışarı çıkmama bir şey demezdi. o zamana kadar benim nikahdan haberim yokdu."
Hicret ve Resulullah'ın Evine Gidişleri
Resulullah Medineyi Münevvereye vardıktan sonra Zeyd İbni Harise ve kölesi Ebu Rafi'i ile aile efradını getirtmek için görevlendirdi. Bunlara iki deve ve ihtiyaçlarını tedarik etmek için 500 dirhemde para verdiler. Bir hayli sıkıntıdan sonra Hz.Ayşe (r.a.) annesi ve kızkardeşleriyle birlikte Medine'ye vardı ve Benu Haris mahallesinde kendi akrabalarının ve yakınlarının yanına yerleşti.
Medine havası muhacirlere yaramamış, bir çoğu hastalanmıştı. Hz.Ebubekir (r.a.) de ağır hastalanmış ve ona Hz.Ayşe bakmıştı. İyileşmesinin ardından Ayşe rahatsızlanmış ve yatağa düşmüş, hastalığının şiddetinden saçlarının tamamı dökülmüştü. Bir müddet sonra bu hastalıklar atlatılmıştı. Hz.Ebubekir Resulullah'a haber göndererek "Ayşe'yi niçin eve almadığını" sorar. Resulullah "Mehriyeyi ödemek için paraları olmadığını" bildirirler. Bunun üzerine Hz.Ebubekir ödünç olarak 500 dirhem ona verir. Zatı Saadetleri de bu parayı Hz.Ayşe'ye gönderir.
Bu şekilde Hz.Ayşe (r.a.) koca evine gitme hazırlığı başlar. 623 yılında Şevval ayında Resulullah'ın evine gelir.
Hz.Aişe, Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahabe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat uğraştı. Uhud gazasında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin herp yanında kalmıştı. Hatta, peygamberimizin Uhud'da müşrüiklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp, külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz.Aişe bir ara Uhud'da kılıçla cepheye gitmek istemişse de, Resulullah buna müsaade etmemiştir.
İftira
Hz. Aişe (r.a) anlatıyor:
Resulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Resulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi. Onun için bir hevdece (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte Resulullah Medine'ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi. Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugahı geçtim, tuvalete gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.
Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış "Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz" (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, devesinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı. İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes beni konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.
Resulullah Medine'ye ayak bastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıyageldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, "nasıl o?" diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim. Bir gece Mıstah'ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah'ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah'ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. "Bedir'de bulunmuş bir zata sövüyor musun?" dedim, "Haberin yok mu" dedi, "ne var" dedim. "Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten "Habersiz mümin hanımlar" dansın . Sonra ifk'çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.
Sonra Resulullah girdi ve "nasıl o?" dedi. "Bana izin ver ,ana babamın yanına gideyim" dedim. İzin verdi, ben de anama babama gittim. Anneme: "Ey anne, dedim, insanlar neler söylüyorlar?" "Kızcağızım! dedi, kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili parlak bir kadın olsun ve ortakları bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Daha dedi, bu ana kadar söylenilen sana malum olmadı mı?" Ben ağlamaya başladım ve bütün gece sabahı ettim, yine ağlıyordum. Ağlarken babam yanıma geldi, anneme, "bu niye ağlıyor" dedi. "Bu ana kadar söylenilenden bilgisi yokmuş" dedi. Babam da ağladı. "sus kızım" dedi. O gün durdum, göz yaşım dinmiyordu, ana babama ağlamak ciğerimi parçalayacak gibi geliyordu. İkisi de yanımda oturmuş, ben ağlıyorken Resulullah (s.a.v) üzerimize geliverdi, selam verdi, sonra oturdu. Hakkımda söylenilen söylenileliden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allah Teâlâ ona benim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti.
Sonra dedi ki: "Ey Aişe! Hal önemli, senden bana şöyle şöyle söz yetişti, şimde sen bu durumdan temiz ve beri isen Allah, muhakkak seni aklayacak ve eğer bir günaha düştünse Allah'a istiğfar ile tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allah Teâlâ tevbeyi kabul eder." Ne zaman ki Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdi, göz yaşlarım boşandı, sonra babama "Tarafımdan Resulullah'a cevap ver" dedim. "Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum." dedi. Bunun üzerine anneme, dedim, "Tarafımdan Resulullah'a cevap ver." O da "Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum, dedi. Ben henüz küçük yaşta bir taze idim, Kur'ân'dan çok okuyamazdım. Yani çok delil getirebilecek halde değildim. Dedim ki: "Vallahi ben anladım. Siz bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem inanmayacaksınız ve eğer benim muhakkak tertemiz olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen tasdik edeceksiniz .Vallahi benimle size başka bir mesel bulamıyorum, ancak Yusuf'un babası o salih kulun ki ismini zikretmemiştim dediği gibi "Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattığınıza göre, yardımına sığınılacak ancak Allah'tır" (Yusuf, 12/18) dedim, sonra dönüp yatağıma yattım.
O halde ben vallahi biliyordum ki, Allah Teâlâ muhakkak beni temize çıkarır. Fakat vallahi, hakkımda vahy-i metlüvu (Kur'ân âyet) indireceğini zannetmiyordum. Benim işim nefsime göre, Allah Teâlâ'nın öyle okunup tilâvet olunacak bir emir ile tekellüm buyuracağı dereceden çok hakir idi. Ve fakat umuyordum ki, Resulullah uykuda bir rüya görür de Allah, beni onunla temize çıkarır. Allah bilir ya, Resulullah yerinden kalkmamıştı, ehl-i beyit'ten kimse de dışarı çıkmamıştı. Allah Teâlâ, Peygamberine vahyi indiriverdi, ona vahyedilirken olagelen hal hemen geliverdi ki, kış günüde bile vahyin ağırlığından dolu danesi gibi ter dökülürdü. Bunun üzerine, bir örtü örtüldü ve başının altına bir yastık konuldu. Vallahi ben telaş etmedim, aldırmadım, çünkü beraatimi, suçsuzluğumu biliyordum. Fakat Resulullah açılıncaya kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahiy gelivermek korkusundan, anamın babamın canları çıkacak zannettim.
Ne zaman ki Resulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: "Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat'î olarak akladı" dedi. "Hamd, Allah'a; ne sana, ne de ashabına" dedim. Annem, dedi "Kalk ona!" Ben, "Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah'dan başkasına hamd ederim" dedim. Burada Allah Teâlâ den itibaren on âyet indirmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir "Vallahi bundan sonra artık Mıstah'a infak etmem" dedi. Çünkü ona yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka veriyordu. Bu sebeple de Allah Teâlâ şu âyeti indirdi. "İçinizden faziletli olanlar (yakınlara...) vermemeye yemin etmesinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?" (Nur, 24/22) , Bunun üzerine Ebu Bekir de "Evet, vallahi, Allah'ın beni mağfiret etmesini severim" dedi Mıstah'a yine nafakası verilmeye devam edildi. Netice olarak özrüm nazil olunca Resulullah kalktı minbere çıktı, bunları anlattı ve Kur'ân'ı okudu ve minberden indiği vakitte Abdullah b. Ubeyy'e, Mıstah'a, Hamne'ye ve Hassan'a had cezası vurdu.
Resulullah'ın Vefatı
Peygamberimiz (s.a.s) 632 senesinde hastalandı. bu hastalığı onüç gün sürdü. Bu sürenin beş günlük bölümünü diğer hanımlarının yanında sekiz günlük bölümünü ise Hz.Aişe validemizin evinde geçirdi. Haziran ayının beşinde pazartesi günü öğleden önce, mübarek başı, Hz.Aişe validemizin göğsüne yaslanmış olarak vefat etti. Resulullah'ın vefatınmdan sonra Ashab-ı Kiram, Hz.Aişe vaidemize "müminlerin annesi" adını vererek, ona büyük hürmet göstermişlerdir.
Resul-i Ekrem (s.a.s) in Hz.Ayşe'ye muhabbeti fazla idi. Resulullah buyurdu:
"Hak Teala ile benim aramda bulunan meselede -kadınlar arasında eşitliği gözetmek hususunda- imkanı olduğu nisbette dikkat edip adaletten ayrılmadım. Fakat Ayşeye karşı sevgimin fazla olmasına mani olmak kudret ve imkanım dahilinde değildir. Hak Teala bunun için beni afv eylesin.
Son Kırk Yılı
Resulullah'ın vefatından sonra kırk yıla yakın bir müddet daha yaşamış ve pek çok hadis rivayet etmiştir. Hz. Âişe'nin bu son kırk yıllık hayatındaki en önemli olay; Cemel Vak'ası'dır. Hz. Osman'ın karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehid edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak davranıştan yüz bulan asiler taşkınlıklarını artırarak fenalıklarına devam ettiler.
Durum böyle endişe verici bir hâl alınca Ashâb-ı Kiram'ın büyüklerinden bir kısmı (Talha, Zübeyr...) Mekke'ye giderek o sırada hac için orada bulunan Hz. Âişe'yi ziyaret edip, olaylara el koymasını ve kendilerine yardımcı olmasını istediler. Hz. Âişe de; acele etmemelerini, sabırla bir köşeye çekilip Hz. Ali'ye yardımcı olmalarını tavsiye etti. Ashâb-ı Kirâm'ın büyükleri de Hz. Âişe'nin tavsiyesine uyarak, askerleriyle Irak ve Basra'ya gitmeyi uygun gördüler. Hz. Âişe'ye de: "Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanların annesi ve Resulullah'ın muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âişe de, müslümanların rahat etmesi ve Ashâb-ı Kirâm'ın korunması için onlarla birlikte Basra'ya hareket etti.
Bu gidişi asiler, Hz. Ali'ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz. Ali'yi de zorlayarak Basra'ya gitmesini sağladılar. Hz. Ali de Basra'ya gelince Hz. Âişe'ye bir haberci yollayarak, olaylar ve yolculuğu hakkındaki düşüncelerini sordu. Hz. Âişe, fitneyi önlemek ve sulhu sağlamak için Basra'ya geldiğini; öncelikle katillerin yakalanmasını istediklerini halife Hz. Ali'ye bildirdi. Bu görüşü Hz. Ali de uygun bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi kararlaştırdılar.
Bu barış haberini ve memnunluğu işiten münafıklar birleşmeye engel olmak için, gece karanlık basınca, her iki tarafa da ayrı ayrı askerlerle saldırdılar. Taraflara da: "Bakın, karşınızdakiler sözünde durmadı" deyip bu gece baskını ile ortalığı karıştırdılar. Karanlıkta neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harb etmeye başladılar. Her iki taraf da karşısındakini suçluyordu. İşte bu iki müslüman grup arasında meydana gelen çatışmaya Cemel vak'ası denir.
Bu vak'ada Hz. Aişe'nin ictihadı Hz. Ali'nin ictihadına uymamıştı. Buna rağmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneliği Kur'an-ı Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aişe'ye ikram ve izzette bulundu. "Ali'yi sevmek imandandır." hadisini haber veren Hz. Âişe de Hz. Ali'yi çok severdi. Daha sonra Hz. Ali'nin şehâdetine üzüldü ve çok ağladı. Çünkü, sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.
Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara mahsus hallere dair fıkhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yılında Medine-i Münevvere'de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kıldırdı. Vasiyyeti üzerine Medine'de el-Bakî' kabristanına defnedildi.
Giyimleri
Kırmızı gömlek ve siyah örtü giymekle beraber, turuncu elbiseyi tercih ederdi. Ehrama girerken altın yüzük taktığı sarı elbise giymiş olduğu görünmüştür. Arada sırada ipek de giyerdi. Çok kanaatkar olduğu için yalnız bir çift ayakkabısı vardı, bunu temizler temizler giyerdi.
Bir fistanı vardı, kıymet itibarı ile 5 dirhem ederdi, fakat bu fistan zamanında o kadar kıymetli idi ki gelinler, düğünlerinde gelir bunu emanet alırlardı.
Elbise hususunda çok titiz idi, bir ara yeğeni Hafza ince bir başörtü ile yanına gelmişti. Hz.Ayşe onun baş örtüsünü tutup buyurdu:
"Sen bilmiyormusun Cenab-ı Hak Sure-i Nur da ne buyurmuştur?" Sonra kendisine kalın bir başörtüsü verdi.
İlmi ve İçtihadları
Hz. Ayşeden baş diğer hatunlarıda Resulullah'ın mubarek ağızlarından bire çok söz duymuşlarsa da, hiç biri bu sözün hakiki ruhuna Hz.Ayşe gibi nüfuz edememişlerdir.
Hz.Ayşe körü körüne taklide muhalifdi.
Kadınlar camiye gidebilir mi?
Resulullah kadınların camiye gelip de, camide namaz kılmalarına müsaade etmiş olduklarından. Hz.Aişe bu işin daimi olarak caiz olduğuna karar vermiştir. Fakat Hz.Aişe kadınların dönem içinde camiye gitmelerinin mahzurlu olabileceğini işaret ederek "Resulullah bu hususu hissetmiş olsalardı, her halde o zaman kadınların camiye gitmelerini men ederdi. Nitekim İsrail oğullarının kadınları men edilmişlerdir" dedi.
İslamda ibadetlere şirk karıştırmaktan men eylemede titiz idi.
Kabenin örtüsü kullanabilinir mi?
Kabe'nin anahtarcı başısı olan Şeybe İbn-i Osman bir ara, Kabe'nin örtüsünü kaldırdıktan sonra pis ve kirli ellerle tutulmasın diye:"Toprağa gömelim" diyince. Hz.Ayşe bunun Kabenin örtüsünün zamanla mukaddesleştirileceğinide göz önüne alarak, uygun görmedi ve buyurdu: "Kabe'nin örtüsünü istediğiniz gibi kullanırsınız, isterseniz satar, onun parasını da fakire fukaraya verirsiniz"
İlim elde etmekle kalmamış, bir çok meselede de içtihad etmişti.
Kur'an-i Kerim'in kirkaltinci suresi. Surenin on, onbes ve otuzbesinci ayetleri hariç geri kalani Mekke'de nazil olmustur. Sure, yirmiyedinci ayetinde söz konusu edilen Âd kavminin bulundugu bölge olan Ahkâf'tan adini almistir. Sure Ha-Mim seklinde huruf-u mukattaa ile baslayan yedi surenin sonuncusudur. Otuzbes ayetten ibaret olan Ahkâf suresi üçyüzkirkdört kelime ve ikibinüçyüz harften meydana gelmis olup fasilalari nûn ve mim harfleridir.
Bu sure Mekke'de nazil oldugu için daha çok imanî ve akîde konularini ele almistir. Allah'in birligine, onun kâinatta var olan her seyin mutlak Rabbi olduguna iman konusunu islemektedir. Vahye, risâlete, peygamberlerin getirdigi mesajlara, bir çok peygamberin gelip geçtigine iman etme hususlarini konu edinen Ahkâf suresi, Kur'an ve Kur'an'dan evvel indirilmis bulunan semavî kitaplara, Kiyamet gününe, dirilise, insanlarin hesaba çekilecekleri ve yaptiklarinin karsiliklarini iyi veya kötü alacaklari hususlarina iman etmenin gereklerini anlatmaktadir.
Sure yukarida söz konusu ettigimiz hususlara imani her yönüyle gönüllere kadar indirmekte, kalbin her teline dokunarak degisik alanlarda olayi dile getirmektedir. Sure bu iman konusunun belli bir insan kitlesini degil, bütün kâinâttaki varliklari ilgilendirdigini belirtir. israilogullarindan bir grubun islâm'a karsi tutumunu söz konusu ederek olayi ele almakta ve ayrica cinlerden bir grubun Kur'an-i Kerim'e karsi tavirlarini anlatmaktadir. Yahudilerden bazi kimselerin son derece yanlis ve sapik bir anlayisa kapildiklarini, diger bazi kimselerin ise, olumlu davranislarini ve saglam fitratlarini dile getirip bunlardan örnekler sunar. Suredeki anlatim tarzi insanin kalbini kâinatin ufuklarinda, göklerde ve yerde gezindirerek ona Kiyamet ve ahiretten tablolar çizmektedir. Hz. Lut (a.s.) kavminin iman etmemelerinden dolayi baslarina gelen felâketleri ve içinde yasadiklari sehirlerinin kötü sonunu anlatmaktadir.
Surenin anlatim ve akisina göz attigimizda dört ayri bölüm içinde olaylarin degerlendirildigini görüyoruz.
Birinci bölüm, surenin baslangici olup Kur'an'in Allah katindan vahiy yoluyla indirildigi ilk ayette ifade edildikten sonra, kâinat içindeki ahenk ve mükemmel nizamin Allah tarafindan yönetildigi belirtilmekte ve buna insanlarin dikkati çekilmektedir. Bu güçlü ifadelerden sonra iman ve akîde konusu ele alinmakta Allah'a sirk kosmanin son derece basit ve dayanaksiz bir tutum oldugu belirtilerek reddedilmektedir .
"(Ey Muhammed) Kâfirlere de ki, "Söyleyin bana Allah'i birakip ondan baska su tapindiklariniz yeryüzünde ne yaratmislardir? Yoksa onlarin ortakliklari göklerde mi? Eger su inancinizda dogru yolda iseniz o halde size indirilmis bir kitap veya sizden öncekilerden size intikal etmis bir bilgi kalintisi varsa bana getirin." (4) Böylece Allah'i birakip karsilik vermeyen, duyup isitmeyen, konusmayan, cansiz putlara veya ölüp gitmis insanlara tapinmanin sapikligi ve basitligi kendiliginden ortaya çikmaktadir. Bununla da kalmamakta; o tapindiklari put ve tâgûtlarin kiyamet gününde insanlarla çekiserek o sIkInti dolu hesap gününde kendilerine tapanlardan uzak olduklarini ifade edecekleri bu sûrede anlatilmaktadir. Surede ayrica müsriklerin Resulullah'a karsi tutumlari anlatilip, Kur'an'i kendisinin uydurdugunu ve bunun bir büyü oldugunu belirtmeleri üzerine onlara verilen Kur'anî cevaplar ve meydan okumalar sergilenmektedir. Ayrica israilogullarinin bazi yanlis tutumlari dile getirilerek onlarin iman ettigi Hz. Musa ve kitaplari Tevrât'in Kur'an tarafindan tasdik edildigi bildirilerek onlardan iman edenlerin dogru davranislari takdir edilmektedir. Nihayet bölümün sonunda zulmedenlerin yanlisliklari ahlatilip uyarildiklarini ve salih amel isleyenlerin müjdelendiklerini görüyoruz.
"Muhakkak Rabbimiz Allah 'tir deyip de sonra dosdogru gidenlere korku yoktur. Ve onlar üzülecek de degillerdir. iste onlar Cennet ehlidirler. islediklerine karsilik olarak orada ebediyyen kalacak ve (mükâfatlandirilacak)lardir." (13) ikinci bölümde de dogru ve sapik iki insan fitratinin akîde karsisindaki tutumlari örnek olarak anlatilmaktadir. Dogumlarindan erginlik çagina varip sorumluluk yüklenerek tecrübelerle karsi karsiya kaldiklari zaman takindiklari tavir ve giristikleri hareketleri izlenmektedir. Bu iki örnekten biri Rabbine sükredip anne ve babasina karsi iyi davranmakta, ahde vefa gösterip Allah'a yalvararak günahlarindan tevbe etmektedir. Digeri ise, Allah'a karsi isyankâr davranarak anne ve babasini üzmekte, onlara itaât etmeyerek âhireti inkâr etmektedir. Bunun için de büyük bir sIkInti içine gömülüp bitkin bir duruma düsmektedir. "Onlar öyle kisilerdir ki yaptiklarinin en iyisini onlardan kabul ederiz ve onlarin kötülüklerinden vazgeçeriz. Onlar Cennet halkidirlar. Bu dünyada kendilerine va'dedilen dogru vaad'in gerçeklesmesidir." (16)
"Iste bunlar da kendilerine azap sözü gerekli olmus kimselerdir. Kendilerinden önce geçen cin ve insan topluluklari arasinda azabin içinde bulunacaklardir. Gerçekten onlar ziyana (hüsrana) ugrayanlardir." (18)
Bu kisim bir Kiyamet tablosuyla sona erip bu tablonun aci sonu gözler önüne serilmektedir.
"O kâfirler atese sunulduklari gün: (Kendilerine) denir ki: Dünya hayatinizda sizin için temiz olan her seyi harcadiniz, onlarin zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksiz yere büyüklük taslamanizdan ve dogru yolu terketmenizden dolayi bugün alçaltici bir azap ile cezalandirilacaksiniz. " (20).
Üçüncü bölümde ise, kendilerine gelen peygamberi ve ilâhi emir ve mesajlari reddettikleri için Âd kavminin baslarina gelen son derece aci ve elîm âkibeti dile getirmektedir. Kendileri hayat ve mutluluk bekledikleri rüzgârdan, öldürücü ve yok edici bir azap görünce nasil perisan olduklari anlatilmaktadir .
"Onu vadilerine dogru yayilan bir bulut seklinde görünce dediler ki: "Bu bize yagmur yagdiracak bir buluttur. " Hayir o, acele beklediginiz seydir. Acikli azabi getiren rüzgârdir. Rabbinin emriyle her seyi yikar, mahveder. Derken onlar öyle bir hale geldiler ki evlerinden baska bir sey görünmez oldu (her sey yok oldu). iste biz suç isleyen toplumu böyle cezalandiririz. " (24-25)
Bu ayetlerle Kur'an'in muhatabi olan o günün Mekkeli müsrikleri ile Kiyamet'e kadar gelip geçecek bütün inkârci ve Allah'in emirlerini reddeden kimselere Âd kavminin durumu anlatilarak aci sonlarinin nasil oldugu hatirlatilmaktadir. "Bilin ki onlari sizi yerlestirmedigimiz saglam yerlere yerlestirmistik. Ve kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermistik. Ne var ki bu kulaklari, gözleri ve kalpleri onlara bir fayda saglamadi. Çünkü Allah'in ayetlerini (emir ve hükümlerini) bile bile inkâr ediyorlardi. Alay ettikleri sey onlari mahvetti." (26) Bu kismin sonunda Mekkelilerin çevresinde bulunan kavimlerin basina gelenler hatirlatilarak, tapindiklari put ve tagûtlarin kendilerine yardim etmekten aciz olduklari, yalanlarinin ortaya çiktigi ifade edilmektedir. Böylece onlarin bu örneklerden etkilenip imâna gelmeleri için ikazda bulunulmaktadir . Dördüncü bölümde de cinlerden ve onlarin Kur'an'a karsi olan tavrindan söz edilmektedir. Nihayet sure:
"Görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratan ve onlari yaratmaktan yorulmayan Allah, ölüleri de diriltmeye kadirdir. Evet o her seye kadirdir" (33) mesajiyla sona ermektedir.
Kur'an-i Kerîm'in kirkbesinci suresi. Buna ayni zamanda "serîât" ve "Dehr" suresi de denir. Sure, otuzyedi ayet, dörtyüzseksensekiz kelime ve ikibinyüzaltmisbir harften ibarettir. Fasilasi; nûn, mîm harfleridir. Ondördüncü ayeti Medine'de, geri kalani Mekke'de ve Duhan suresinden sonra nazil olmustur.
Sure, adini yirmisekizinci ayette geçen, "câsiye" kelimesinden almaktadir: "Bütün ümmetlerin Allah'in huzurunda diz çöktüklerini görürsün. Her ümmet kitabini almaga davet edilir. O gün, dünyada yaptiklarinizin karsiligini görürsünüz". Ayette belirtildigi üzere, câsiye "diz çöken" demektir. Bu durum, ahirette Cehennem kükreyerek mahser yerine geldigi zaman olacaktir. iste o zaman herkes korkusundan diz çökecek ve Cenâb-i Allah'a yalvaracaktir. Câsiye suresi Allah'in varligi ve birliginin delilleri üzerinde durmaktadir. Bunun için çesitli deliller göstermektedir. Kur'an-i Kerîm bu delilleri en güzel sekilde ifade ettigi için önce kitabin indirilmesinden bahsetmektedir. Arkasindan da bu delillerin bulundugu üç yer gözler önüne serilmektedir. Bunlardan birincisi yedi kat göklerle yerdir. Ve bunda inananlar için Allah'in varligina ve birligine deliller vardir. Demek ki bunlardan deliller çikarmak müminlerin görevidir.
Sure, ikinci derecede de insanlarin yaratilisi ile çesitli hayvanlarin yeryüzüne dagilisinda birçok deliller oldugunu vurguluyor. Bunu yapacaklarin, yakîn, yani kesin bilgi almak isteyenler oldugunu bildiriyor. Bundan, dolayisiyla söyle bir mânâ çikiyor: Bu delilleri incelemek insani kesin ve gerçek bilgiye götürür. Bundan sonra da delil olarak gece ile gündüzün birbirini takip etmesi, rizik sebebi olan yagmurun gökten indirilmesi ve rüzgârlarin esmesi gösteriliyor. Sonunda da "Artik bu ayetlere de inanmayanlar acaba neye inanirlar?" deniyor. Surenin üçüncü ayeti, inananlari, dördüncü ayeti yakîn sahibi olanlari, besinci ayeti de düsünenleri muhatab almakta ayri bir duruma dikkat çekmektedir. Surede ayrica, müsriklerin islâm davasini nasil karsiladiklarini, islâmiyetin getirdigi deliller ve ayetlere nasil karsi koyduklarini, islâmî gerçekler ve problemler karsisinda nasil direttiklerini delilsiz nasil itiraz ettiklerini görmekteyiz.
Müsrikler, Allah ve Allah kelâmi hakkinda son derece kaba davraniyorlar. Surede bunu açikça görmekteyiz. Buna karsilik onlar acikli bir azap ile tehdit edilmekteler.
"Vay haline yalanci ve günahkâr her kisinin. "
"Kendisine okunan Allah'in âyetlerini dinleyip sonra onlari hiç duymamis gibi büyüklük taslamakta direnir. Ona can yakici bir azabi müjdele. Ayetlerimizden bir sey ögrendiginde onu alaya alir. iste onlara horlayici bir azap vardir". (7-10). Düsünce ve inançlari bozuk Ehl-i Kitap da surede söz konusu edilmektedir. Onlar sûrede, sâlih amel sahibi müminlerle kendi kötü amelleri arasindaki farki göremeyenler olarak tanitilmaktadir. Dolayisiyla Allah'a inandiklarini söyleyenler ile müminler arasinda köklü bir fark bulundugu belirtilmektedir. Kötülük yaptiklari halde Allah katinda kendilerinin de iyilik yapan müminler gibi olduklarini sananlara çok açik bir cevap veriyor:
"Yoksa kötülük isleyenler, ölümlerinde ve sagliklarinda kendilerini iman edip salih amel isleyen kimseler ile bir mi tutacagimizi sandilar? Ne kötü hüküm veriyorlar. " (21).
"Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmistir. Tâ ki herkes kazancina göre karsilik görsün. Ve onlara zulmedilmez. " (22)
Bunlarin disinda surede, heveslerinden baska kimseyi tanimayan bir baska grupdan daha söz edilmektedir. Bunlar arzularini ilâh edinmis, saskin kimselerdir. Kur'an onlara dogrulari gösterdigi halde onlar yüz çevirmektedirler. "Gördün mü o kimseyi ki, hevâ ve hevesini kendisine tanri edinmis, bilgisi oldugu halde Allah onu sasirtmis, kulagini ve kalbini mühürlemis ve gözüne perde koymustur? simdi onu Allah'tan baska kim dogru yola eristirebilir? Hâlâ ibret almayacak misiniz?" (23).
Surenin son bölümünde de müsriklerin ahiret inanci ele alinmakta ve bu inancin sakatliklari, bizzat kendi hayatlarindan örnekler verilerek reddedilmektedir.
"Ve dediler ki: hayat ancak bu dünyada yasadigimizdir. Ölürüz ve yasariz. Ve bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onlarin bir bilgisi de yoktur. Baska degil onlar sadece zannederler. " (24).
"Ayetlerimiz onlara açikça okundugu zaman Eger dogrucular iseniz (ölmüs) atalarimizi (diriltip) getirin demelerinden baska hüccetleri yoktur. De ki: Allah diriltir sizi, sonra öldürür; sonra süphe götürmeyen kiyamet gününde toplar. Ne var ki insanlarin çogu bilmezler. " (25-26).
"Göklerin ve yerin mülkü sadece Allah'indir. Kiyamet koptugu gün, iste o gün, batila uyanlar hüsrandadirlar. "
"Sen o günün iddetinden bütün ümmetlerin diz üstü çöktüklerini görürsün. O gün her ümmet amel def terinin basina çagirilacak ve onlara söyle denilecektir:" " Bugün dünyada yaptiklarinizin karsiligini göreceksiniz. iste kitabimiz size gerçekleri söylüyor. süphesiz biz, dünyada iken yaptiklarinizi yaziyorduk. " (27-29).
Kur'ân'in kirkdördüncü SÛRESI. Ellidokuz âyettir. Üçyüzkirk kelime, bindörtyüzkirk harften mütesekkil olup fasilasi mim ve nûn harfleridir. Mekke'de nazil olmustur.
Sûre; onuncu âyetinde geçen "duhân" kelimesinden dolayi bu isimle adlandirilmistir.
Duman anlamina gelen "duhân" hakkinda iki temel görüs vardir. Bunlardan birincisi "duhan"in vuku buldugunu yani gelip geçtigini savunur. Bu görüse göre; Kureys müsrikleri Peygamber (s.a.s.)'e karsi çikip, Islam'a girenlere eziyet etmeye baslayinca, Hz. Yusuf (a.s.) dönemindeki kitlik gibi bir kitlikla onlari cezalandirmasini Cenâb-i Allah'tan dilemis, bu dilegi yerine gelmistir. Kuraklik, müsrikleri çok güç durumda birakmistir. Öyle ki, göge bakan kimse, kuraklik ve açliktan dumandan baska birsey görmüyordu. Allah Teâlâ; "Gögün, apaçik görülecek bir duman çikaracagi günü gözle. insanlari bürüyecektir. Bu elîm bir azaptir" (9-11) âyetini inzâl buyurdu. Bu durum üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'e müracaat ederek: "Ey Allah'in elçisi? Mudar kavmi için Allah'tan yagmur dile, çünkü helâk olacaklardir" dediler. Peygamber de yagmur diledi ve yagmur yagdi. "Biz az bir süre için azabi kaldiracagiz. Yine de siz eski halinize döneceksiniz. " (15) âyeti buna isaret etmektedir. (Buharî, Tefsîr, Sûretü'd-Duhân) ikinci görüse göre; burada sözü edilen "duhân", kiyâmet alâmetlerinden biri olup henüz vuku bulmamistir. Kiyamete yakin bir zamanda görülecektir. Bu görüsü savunanlarin basinda ibn Abbas gelmektedir, (ibn Kesîr, "Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm", Sûretü'd-Duhân)
Mekkî sûrelerin ortak özelligini tasiyan bu sûrenin temel konusu, inkârcilarin, Allah'in gönderdigi "Kitab''a, Rasûlüne ve tekrar dirilmeye inanmayi reddetmelerini ve baslarina gelecekleri dile getirmektedir.
Sûre, herseyin hikmetli bir sekilde ayirdedildigi mübarek bir gecede, Allah tarafindan, kullarina rahmet olmasi ve onlari uyarmasi için indirilen "Kitab"a and içerek basliyor. Ardindan da hemen insanlara, kendi Rablerini yani göklerin, yerin ve her ikisi arasinda bulunan varliklarin Rabbini anlatiyor. O'nun birligini ispat ediyor, gelmisleri ve geçmisleri O'nun diriltip öldürdügünü beyan ediyor. Bilâhare konuyu degistirerek: "Fakat onlar süphe içinde eglenip duruyorlar. " (9) ifadesi ile Kureysliler'in durumuna temas ediyor. Onlarin, hâlâ ölümden sonra dirilmeyi kabul etmeye yanasmadiklarini; "Ölüm ancak bir defadir" (35) deyip eglenmelerine devam ettiklerine dikkati çekiyor. Sonra, Kur'ân'a inanmayip onu alay ve süphe konusu etmelerinin cezasini su korkunç tehditle dile getiriyor: "Gögün, apaçik görülecek bir duman çikaracagi günü gözle. insanlari bürüyecek elîm bir azaptir bu. " (10-11)
Bu arada aniden geliveren o günün azabim kaldirmasi için Allah'a: " Rabbimiz bu azabi bizden kaldir. Dogrusu biz artik müminleriz" (12) deyip yalvarislarini ele aliyor, Rablerine dönmezden ve o korkunç azaba çarpilmazdan evvel firsati degerlendirmeleri icabettigini hatirlatiyor. Lâkin: "Nerede onlarda ögüt almak! Onlara gerçegi açiklayan bir Peygamber gelmisti de, O'ndan yüz çevirmisler ve: Ögretilmis delinin biri' demislerdi" (14)
Allah'u Teâlâ, onlarin durumlarini çok iyi bilmektedir. Buna ragmen: "Biz az bir süre için azabi kaldiracagiz. Yine de siz eski halinize döneceksiniz" (15) diyerek mühlet vermektedir.Evet varsinlar ögüt almasinlar, inkâr ve küfürlerine devam etsinler: "Onlari siddetli bir sekilde çarpacagimiz gün, süphesiz intikam aliriz. " (16) Sûre, bundan sonra sözü, Firavun ve kavmine getiriyor. Firavun'la kavmine gönderilen serefli peygamberin onlari: "Ey Allah'in kullari! bana gelin. Dogrusu ben size gönderilmis emîn bir peygamberim. Allah'a karsi azginlik etmeyin. " (18) diyerek nasil uyardigini, onlarin bu sese kulak asmadiklarini ve neticede Allah elçisinin, onlardan ümidini kestigini: "Bunlar suçlu bir kavimdir, diyerek Rabbine dua etti" (22) gini belirtiyor.
Onlarin basina gelenler iste bundan sonra olmus, o azginligin ve büyüklenmenin sonu asagilanma ve felaket olmustur:
"Onlar nice nice baslari, pinarlari birakmislardi. Nice nice ekinleri, muhtesem konaklari da. Zevk ve sefâ sürdükleri nice nimetleri de. Bu böyle oldu. Biz de onlari baska bir kavme miras biraktik. Gök ve yer onlarin helâkine aglamadi. Onlara mühlet de verilmedi. " (25-29)
Ibret alanlar için, bu duygu yüklü tablolari gözler önüne serdikten sonra âyet, âhireti yalanlayanlarin ve:
"Ölüm bir defadir, terrar diriltilmeyecegiz. Dogru sözlü iseniz bize babalarimizi getirsenize" (35-36) diyenlerin durumuna geçmekte ve onlara Tübba' kavminin basina gelenleri hatirlatmaktadir. Onlar sözü geçen kavimden daha hayirli degiller ki bu gibi aci âkibetlerden kurtulabilsinler.
Bilahare, öldükten sonra dirilmeyle, Allah'in gökleri ve yeri yaratisindaki hikmeti arasinda baglanti kuruyor: "Biz gökleri, yeri ve ikisi arasinda bulunanlari oyun olsun diye yaratmadik. Biz onlari ancak ve ancak hak ile yarattik. Ne var ki onlarin çogu bilmezler. " (38, 39)
Ve ardindan onlara, herseyin ayirdedilecegi " ve hepsinin bir arada bulunacagi vakit" (40)'ten söz etmekte:
"O gün dostun dosta hiçbir faydasi " (41)'nin olmayacagi, "ancak Allah'in merhamet ettigi kimse(nin) müstesna" (42) oldugu belirtilmektedir. Bu arada, günahkârlarin yiyecegi olan zakkum agacindan, onlarin sürüklenerek Cehennem'e atilacaklarindan, "sonra azab olarak baslarina kaynar su" (48) döküleceginden söz ederek siddet dolu tablolar çizmektedir.
O gün onlara: "Tat bakalim! hani serefli olan, degerli olan yalniz sendin. iste bu, dogrusu süphelenip durdugunuz seydir. " (49, 50) denilecektir. Bu azab sahnesinden sonra Allah'u Teâlâ, müttakiler için hazirlanan mükâfatlardan söz etmektedir:
"Müttakîler ise muhakkak ki emîn makamdadirlar. Bahçelerde ve pinar baslarindadirlar. ince ipekten ve atlastan giyerler, karsilikli otururlar. iste böylece onlari siyah gözlülerle eslendiririz. Orada emniyet içerisinde olarak her meyveyi isteyebilirler. Orada ilk ölümden baska bir ölüm tatmazlar. Ve onlari cehennem azabindan Allah korumustur. Rabbinden bir lütuf olarak. iste büyük kurtulus budur. " (51-57)
Nihayet sûre basladigi gibi yine Kur'ân'dan söz ederek son bulmaktadir:
"Biz onu ögüt alirlar diye senin dilinde indirerek kolaylastirdik. " (58)
Ve bunun yani sira, hâlâ ögüt alip akillanmayanlara inadlarina devam edenlere korku dolu bir tehdit:
Kur'an-i Kerim'in kirk üçüncü suresi. Seksen dokuz ayet, sekizyüz otuz üç kelime ve üç bin dörtyüz harfdir.
Fasilasi mim, lam ve nun harfleridir.
Mekkî sûrelerden olup Fussilet ve Sûra sûresi ile ayni dönemde nâzil olmustur. Bu sûrelerin konulan, bir zincirin halkalari gibi birbirine benzemektedirler. Adini otuz besinci âyetinde geçen Zuhruf kelimesinden almistir.Süs, altin ve mücevher demektir. Çogulu zehârif'tir. Bu âyetin, önceki iki âyetle berâber meâlleri söyledir.
"Insanlar (küfürde birlesen) bir tek ümmet olacak olmasaydi, Rahmân'i inkâr edenlerin evlerine gümüsten tavanlar ve üzerine binip çikacaklari merdivenler yapardik. Ve evlerine kapilar ve üzerine yaslanacaklari koltuklar, kanepeler ve nice süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metaindan (geçici dünya malindan) ibârettir. Âhiret ise, Rabb'inin katinda (buyruklarina karsi gelmekten) sakinanlara mahsustur" (33-35).
Alimler, burada geçen zuhruf kelimesi için degisik yorumlarda bulunmuslardir. Ibn Abbas, bunun altin oldugunu söylemis Ibn Zeyd ise, Zûhruf'u ev esyasi ve yataklar olarak yorumlamis ve diger bazi âlimler de, bunu nakislar olarak kabul etmislerdir.
Bu âyetlerde dünya malinin geçici ve fâni oldugu, esas önemli olan seyin imân, inanç ve takva oldugu belirtilmektedir. Buna göre, ana gaye, âhiretin huzuru, saadet ve mutlulugunu kazanmaya çalismaktir. O, da, altin ve ziynetle degil, temiz iman ve salih amelle olur (el-Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyunu, Beyrut 1992, V, 225; Elmalili Hamdi Yazir, Hak dini Kur'an Dili, Istanbul 1971, VI, 4263).
Zuhruf suresinin âyetleri mana bakimindan siki sikiya birbirlerine baglidirlar. Surenin bölümleri bir bütünlük arz etmektedir. Bu da srenin birden nazil oldugu kanaatini vermektedir
Sûrenin girisinde, Yüce Allah söze yemin ile, baslamakta ve insanlari düsünmeye davet etmektedir:
"Hâ mim. Apaçik Kitâb'a andolsun ki, biz, düsünüp anlamaniz için onu arapça bir Kur'ân yaptik" (1-3).
Ondan sonra sûrede, insanlarin Hz. Muhammed (s.a.s)'in çagrisina uymayip körü körüne atalarini taklid etmeleri, meleklere Allah'in kizlari demeleri, Allah'in kainatin yaraticisi oldugunu kabul ettikleri halde, O'ndan baska varliklara da tapmalari kinanmaktadir. Bununla beraber, Hz. Ibrâhim (a.s), Hz. Musa (a.s) ve Hz. Isâ (a.s)'in kissalarindan bahsedilmekte, müsriklerle mücadeleleri, onlara uyarak "Tevhid"e gelenlerin kurtulusu ve onlarin çagrilarina uymayanlarin aci sonlari vurgulanmaktadir. Bu misallerle, islâm davasinin zorluguna, mesakkatine ve ayni zamanda faziletine isâret edilmektedir.
Sûrenin sonuna dogru, fakirlerin cehâlete dayanan batil inanç ve düsünceleri tek tek çürütülmüs ve Yüce Allah'in varligi, birligi, dünya ve âhiretin hâkimiyetinin O'na ait oldugu, insanlarin bunun karsisinda aciz olduklari, yâni "Tevhid" inanci, söyle ifade edilmistir:
"Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O'dur. O, hâkimdir (isinde hikmet sahibidir), âlimdir (herseyi bilir). Göklerin yerin ve ikisi arasinda bulunan her seyin mülkü kendisine ait olan Allah yücedir! Kiyametin ilmi O'nun nezdindedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz. Allah'i birakip da taptiklari putlar, sefaât gücüne ve yetkisine sahip degillerdir. Ancak bilerek hakka Sâhitlik edenler bunun disindadir" (84-86).
Sûre, küfürde israr edenlerin durumunun Peygamber (s.a.s) tarafindan Yüce Allah'a bildirilmesi ve Yüce Allah'in yumusak bir ifade ile cevap vermesi ile son bulmaktadir:
"Rasûlüllah'in "Yâ Rabbi! Bunlar, imân etmeyen bir kavimdir" demesine karsi (Allah),"Simdilik sen onlardan yüz çevir ve, size selâm olsun (size esenlik dilerim) de. Yakinda bilecekler!" buyurdu (88-89).
Kur'an'in kirkikinci sûresi. Elliüç âyet, sekizyüz altmisalti kelime ve üçbin seksensekiz harften ibarettir. Fasilasi mim, kaf, lam, ra, be, dal, ze ve nun harfleridir. Mekki sûrelerden olup, Fussilet sûresinden sonra nâzil olmustur. Yirmiüç, yirmidört, yirmibes ve yirmiyedinci âyetleri Medenîdir. Adini otuzsekizinci âyetinde geçen, "istisare etme, danisma" anlamindaki "sûrâ" kelimesinden almistir. Bu adi alisinin özel bir sebebi yoktur.
Sûre, öteki Mekkî sûrelerde oldugu gibi, insanlarin düsüncelerini cahilî yasayisin pisliklerinden temizleyip, ilâhî vahyi idrak edebilecek hale getirmek için gerekli olan, akidenin düzeltilmesi konusunu isletmektedir. Sûrenin mihverini, vahyin ve risâletin gerçekligini bütün açikligiyla vurgulanmasi olusturmaktadir.
Kur'an'in indirilisi, Allah'in göklerin ve yeryüzünün tek sahibi oldugu, sûrenin genel muhtevasi içerisinde gözler önüne serilirken, her seyin sahibi olan Allah ile risâlet olayi arasindaki irtibata isaret edilerek, her seye mâlik olan Allah'in kurallar koyup, yasaklamalar getirmesinin ve insanlari yönlendirip, bilmedikleri seyleri onlara açiklamasinin gerekliligi vurgulanmaktadir.
Sûrenin ilk iki âyeti, Kur'an'in bir mûcize olduguna isaret eden mukattaa harflerinden olusmaktadir.
Takip eden âyetlerde, Allah'in sünneti geregi evvelki peygamberlere vahyettigi gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e de vahyedisi ve O'nun her sey üzerindeki hâkimiyeti vurgulanmaktadir. Kullariyla irtibat kurup, mesaj göndermesi O'nun için zor bir sey olmadigi gibi, kullarinin maslahati için gereklidir de: "Aziz ve Hâkim olan Allah sana da, senden öncekilere de iste böyle vahyeder" (3). Ayrica O, bir seyi yapmayi dilediginde hiç bir güç engel olamaz: "Göklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur. O her seyden yücedir, büyüktür" (4).
Allah kullarindan diledigini risaletle görevlendirdigi zaman, bunun yeri ve zamani, ilâhî hikmete mutlak anlam da muvafik olur: "Risaletini nereye verecegini en iyi Allah bilir (el-En'am, 6/124). Cografi ve tarihî bilgiler çerçevesinde degerlendirildiginde Allah'in, son risaletini göndermek için neden Mekke'yi seçtiginin hikmeti rahatlikla anlasilabilir.
Bu risâlet görevinin yeri, tebligin çevresindeki topluluklara rahatlikla ulastirilabilmesi, dil olarak Arapça'nin seçilisi ise; onun açik ve mükemmel bir anlatim kabiliyetinin olmasindan dolayi idi. Tabii bu seçim hiç kimsenin dahil olmadan, sadece Allah'in istegi dogrultusunda gerçeklesmistir ve buna hiç kimsenin itiraz etme hakki da yoktur: "(Ey Muhammed); iste böylece biz sana Arapça bir Kur'an indirdik ki, sehirlerin anasi olan (Mekke) ve etrafindakileri uyarasin ve insanlari, gerçeklesmesinde asla süphe olmayan ve onlarin bir araya toplanacagi kiyamet günü ile korkutasin..." (7).
Bunun pesinden insanlarim firka firka oluslarinin birer imtihan vesilesi oldugu, insanlarin cezalandirma ve mükafatlandirma olayina muhatab olabilmeleri için iradeleriyle basbasa birakilmalarinin buna sebep teskil ettigi gerçegi vurgulanarak, eger dileseydi, Allah'in, insanlari melekler gibi emirlerine boyun egen tek bir firka kilabilecegi gerçegine isaret edilir: "Eger Allah dileseydi bütün insanlari tek bu ümmet yapardi. Fakat o, diledigini rahmetine kavusturur" (8).
Daha sonra, Allah'tan baska veliler edinenlerin bu durumlari kinanarak, ihtilafa düsülen konularda yalnizca Allah'in kitabina basvurulabilecegi ve O'nun verdigi hükme riza gösterilmesinin zorunlulugu dile getirilmektedir. O'nu Rab olarak kabul etmenin göstergelerinden biri de budur: "Ihtilafa düstügünüz hususlarda, hüküm vermek Allah'a aittir. Iste o Allah benim Rabbimdir. Ben sadece O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yönelirim" (10).
Allah, geçmis peygamberlerin kavimlerine emrettigi gibi, Muhammed (s.a.s)'in ümmetini de, dini ayakta tutmaya çalismaya ve hükümlerini çarpitip, ihtilafa düsmeden ona uymaya çagirmaktadir. Gerçek kurtulusa erenler ancak böyle davrananlardir. Geçmis kavimlerin helâkleri, dinde ihtilafa düsüp onun aslini tahrif etmelerinden kaynaklaniyordu:
"Önceki peygamberlerin ümmetleri ancak, kendilerine din hususunda gerçek bilgi geldikten sonra, birbirini çekememe yüzünden ihtilâfa düstüler..." (14).
Bunun pesinden Hz. Peygamber (s.a.s)'in sahsinda bütün inananlara hitaben: "Emrolundugun gibi dosdogru ol. Müsriklerin heva ve heveslerine uyma..." (15) emri yer almaktadir. Mü'minler böyle davrandiklari sürece, hiçbir dinî ve içtimaî tahrifata ugramazlar.
Daha sonra, inkârcilarin ve inananlarin Kiyamet haberi karsisindaki tavirlari dile getirilmekte ve Kiyamet günü hakkinda tartismaya girenlerin büyük bir sapiklik içinde olduklari bildirilmektedir: "Kiyamet gününe iman etmeyenler Kiyamet'in acele olarak kopmasini isterler. Iman ederler ise ondan korkarlar ve onun bir gerçek oldugunu bilirler. Sunu iyi bilin ki, Kiyamet hakkinda münakasa edenler derin bir sapiklik içindedirler" (18).
Allah, dünya hayatinda, insanlara istekleri dogrultusunda nimetler verir. Ancak tercihini dünya meta'i üzerinde yapanlar için ahirette hüsrandan baska bir sey yoktur. "Kim ahiret menfaatini isterse, ona dünyada istediginin bir kismini veririz. Ahirette ise hiç bir nasibi yoktur" (20).
Daha sonra kâfirlerin, Islâm'in tebligine karsi sapik direnisleri anlatilarak, onlarin yaptiklarina karsilik cehennem azabini hakettikleri, tevbe edenlerin ise tevbelerinin Allah tarafindan kabul edilecegi ve onlarin bagislanacagi: "Kullarinin tevbelerini kabul eden, günahlarini affeden ve yaptiklarinizi bilen O'dur" (25) âyetiyle bildirilmektedir.
Kâfirlerin Allah'a isyan edip, onunla savasa girismelerinin akil disiligi ve insanoglunun Allah'tan baska siginabilecegi hiç bir dostu ve siginagi olmadigi, mantik ölçüleri içerisinde düsüldügünde, idrak edilmesi hiçte zor olmayan bir gerçektir: "Siz yeryüzünde hiç bir zaman Allah'i âciz birakamazsiniz. Sizin Allah'tan baska ne bir dostunuz, ne de bir yardimciniz var" (31).
Allah'in gücünün sinirsizligina delalet eden sayisiz olaylar vardir. Yeryüzündeki her seyi insanin emrine verisi de bunlardan biridir. Allah, bunun idrak edilebilmesi için, yüzlerce misâl vererek, rahmetinin genisligini gözler önüne söylece sermektedir: "Eger o dilerse rüzgâri keser de rüzgârla seyreden gemiler suyun üzerinde kaliverir. Süphesiz ki bunda, her sabreden ve sükreden için nice deliller vardir" (33).
Daha sonra, meselelerin çözümü için istisarenin önemi ve gerekliligi vurgulanmaktadir. Islâmin diger temel esaslarindan bir kismiyla birlikte zikredilmesi, sûranin ne kadar önemli bir mesele oldugunu ortaya koymaktadir: Rablerine icabet edenler, namazi dosdogru kilanlar, islerini kendi aralarinda sûra ile halledenler ve kendilerine rizik olarak verdiklerimizi infak edenler" (38).
Resulüllah'a istisare etmesi, "Islerde onlarla istisare et" (Âli Imran, 3/159) âyetiyle emir sigasiyla bildirilmistir. Her hareketiyle Allah tarafindan yönlendiriliyor olmasina ragmen, Hz. Peygamber (s.a.s)'in önemli kararlar verecegi zaman, yanindakilerle istisarede bulunmasi, istisarenin önemini her yönüyle ortaya koymaktadir (Ahmed b. Hanbel, III, 24, 30, 32; Ibn Mace, Ezan, 1).
Kötülügün cezasinin sade kötülük oldugu bildirilerek, zulme ugrayan insanlarin ayniyla mukabelede bulunup, haklarini geri almalarinin adalete daha uygun oldugu tesbit edildikten sonra, yeryüzünde fesad çikaranlara, Allah'tan baska kimsenin yardim edemeyecegi gerçegi hatirlatilarak, bu gibilerin âhirette karsilasacaklari elim azap ve bu azaba karsi takinacaklari zelil tavirlar gözler önüne serilmektedir: "Göz ucuyla gizli gizli bakarak, zilletten boyunlari egilmis bir halde atese sunulduklarini görürsün... Onlarin Allah'tan baska kendilerine yardim edecek hiç bir dostlari yoktur..." (45-46).
Bunun pesinden, gaflet içerisinde yüzen bütün insanlar, kalplere tesir eden bir üslûpla uyarilarak, Kiyamet'in inkarcilara pismanlik veren sahneleri gerçeklesmeden Allah'in davetine icabet edilmesi istenmektedir: "Allah tarafindan gelecek olan ve kimsenin de karsi çikamayacagi o gün gelmeden önce Rabbinizin davetine uyun" (47).
Hz. Peygamber (s.a.s) davasini, insan aklinin inkâr etmesi mümkün olmayan bir netlikte teblig etmesine karsilik, kavminden gördügü iskence ve eziyetlere üzülmekle birlikte onlarin da evvelki sapik kavimler gibi helâk olmalarindan ebedî cehennem azabina çarptirilmalarindan korktugu için, gördügü bütün eziyetlere ragmen, onlar için üzülüyordu. Ayrica, onlarin taskinliklarina ve satasmalarina karsi güç kullanmak için ilâhî bir emir gelmemisti. Bunun için zorluklara sabrederek, teblig isine devam etmekten baska çaresi kalmiyordu. Allah hem resûlünü teskin etmek ve hem de müsriklerin ruh yapilarini ortaya koymak için, söyle vahyediyordu: "Ey Muhammed! Eger onlar yüz çevirirlerse, Biz seni onlar için koruyucu göndermedik. Senin vazifen sadece teblig etmektir. Biz insana nezdimizden bir rahmet tattirdigimiz zaman hemen onunla sevinip simarir. Sayet elleriyle yaptiklari yüzünden baslarina bir musibet gelirse, Süphesiz insan, çok nankördür" (48).
Allah'in her seyin mâliki oldugu dolayisiyla diledigini diledigi gibi yapmasina hiç kimsenin itiraz edemeyecegi bildirildikten sonra, O'nun kullariyla irtibat kurma sekli dile getirilmektedir: "Allah, bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasindan konusur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona diledigini vahyeder. Süphesiz O, yüceler yücesidir. Hüküm ve hikmet sahibidir" (51).
Kur'an bir hayat kaynagidir. Ona tabi olmayanlarsa birer ölüdürler. Ayrica vahiy olmadan iman ve Islâm'in ne oldugunun bilinmesi imkansizdir. Bu hususlara temas edildikten sonra, risâletin insanlar için ne kadar büyük bir nimet oldugu gözler önüne seriliyor. Sûre, uyulmasi emredilen yolun, her seyin sahibi olan Allah'in yolu oldugunu, dolayisiyla bu yolda yürüyenlere hiç kimsenin zarar vermesinin mümkün olmadigini bildirip her isin sonunda mutlaka hesap vermek için Allah'a dönecegini tekid ederek son buluyor: "O yol, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'in yoludur, iyi bilin ki, bütün isler Allah'a döner" (53).
Mekke'de nâzil olmustur. Ellidört ayet ve yediyüz kelimedir; fâsilasi: Dât, Zi, Ti, Sâd, Be, Zi, Ri, Dâl, Nun, Mîm harfleridir. "Fussilet, uzun uzun ve ayrintili olarak anlatmak demektir. Sure adini üçüncü ayette geçen "Tegabün Fussilet" (Tafsilâtli Kitap) lâfzindan almistir.
Kur'an-i Kerîm'in tafsilâtli kitap olmasi söyledir:
Onda yüzondört sure, altibinalitiyüzaltmisalti ayet bulunmaktadir. Bütün kitapta mucizevî bir üslûp, belig ifadeler hakim olup; temel olarak inanci Allah'in varligi ve birligi, kudretinin delilleri, ahiret günü, müminler, münâfiklar ve kâfirlerin durumlari, emirler, yasaklar, ögütler, kissalar yeralmaktadir.
Kur'an'da geçmis, hal ve gelecege iliskin temel bilgiler yeraldigi için bu kitap tafsilâtli bir kitaptir. Bu bilgiler kesindir ve baska hiçbir bilgi onlarin verdigi malûmati ihtiva etmez. Hangi yaklasimla okunursa okunsun her okuyan onun çok anlamli mucizevî bir metin oldugunu farkedebilir. Allah, kullarina acimis ve bütün hakikatleri bu kitapta bildirmistir. Yeryüzündeki milyonlarca kitap iste bu Kur'an'a dayanmakta ve onu tefsir etmektedir. Kur'an öyle tafsilâtlidir ki, hemen her surede birbirine benzer veya tekrar tekrar vurgulanan gerçekler, birbiriyle baglantili olarak birçok açidan degisik meseleleri islemektedir.
Bu sebeple tarih boyunca yüzlerce tefsir yazilmistir.
Yirmiüç yilda ayet ayet, sure sure tamamlanan bu kitabin koruyucusu Allah'tir ve O, kitabini Arapça indirmisse bunun mutlaka dil açisindan bir hikmeti vardir. Kur'an'in iki kelimesini anlatmak için sayfalarca tercüme yapilmasi da buna basit bir delildir. Ve hiçbir kitap onun gibi göze, kulaga, bütün ruha tesir etmez. Hiçbir musiki onun tilâveti kadar insani rahatlatmaz, duygulandirmaz. Bu yüzden o indirildigi zaman sairler siirlerini Kâbe duvarindan indirmisler, herkes onun ilâhî bir nur oldugunu anlamistir.
Fussilet suresinin ilk ayetleri söyle baslamaktadir:
"Hâ, Mîm. Bu Kur'an, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafindan bilen bir kavim için ayetleri çesitli biçimlerde teker teker açiklanmis, Arapça bir Kur'an ve müjde verici bir uyarici olarak indirilmistir. Böyleyken onlarin çogu bunu düsünüp kabul etmekten yüz çevirmistir. Arlik onlar dinlemezler. Onlar, Bizi davet ettigin seye karsi kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarimizda bir agirlik, bizimle senin aranda bir perde vardir. Artik sen dinince yapabilecegini yap, biz de dinimize göre hareket ederiz.' derler" (1-5).
Surenin basindaki mukattaa harflerinin manasini ancak Allah bilir. O nedenle sureye Hâ-Mîm ve Secde olmak üzere iki kelimeden olusan Hâmîm secde adi da verilmistir. Ayrica Mesâbih, Secde, Akvât adlari da verilmektedir.
Surenin nüzûl sebebi olarak su rivâyet nakledilir: Ebû Cehil ve Kureys'in ileri gelenleri biraraya gelirler; Muhammed (s.a.s)'in durumunu arastirmak üzere sihir, kehânet ve siirden anlayan birini arastirirlar. Utbe b. Rabia, "Ben, bu hususlardan anlarim; Muhammed'in bu gibi islerle bir ilgisi varsa, bunu ortaya çikaririm" der. Utbe, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gider ve, "Ey Muhammed' sen mi daha hayirlisin, Hâsim mi; sen mi daha hayirlisin, Abdûlmuttalib mi?" der. Bu sözleriyle, peygamberlik gelse gelse bunlara gelirdi, demek ister. Peygamber (s.a.s.), cevap vermeden dinlemeye devam etti. Utbe, sözlerini sürdürdü: "Ilahlarimizin aleyhinde konusuyorsun, atalarimizi sapiklikla itham ediyorsun. Reislik istiyorsan seni reis edinelim, mal istiyorsan, seni zengin kilacak kadar mal verelim. Kadin istiyorsan, Kureys kizlarindan begendigin on tanesini seç, al. Hasta isen seni tedavî ettirelim." Hz. Peygamber (s.a.s.), hep susuyor, Utbe'nin sözlerini bitirmesini bekliyordu. Sözünü bitirdiginde, Resulullah (s.a.s.) "Sözlerin bitti mi?" dedi ve, "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek Fussilet suresini okumaya basladi: "Eger yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Âd ve Semûd kavimlerinin basina gelen yildirima benzer bir yildirima karsi uyardim" ayetini okuyordu ki, Utbe, yerinden firladi ve Peygamber (s.a.s.)'in agzini eliyle kapadi, devam etmemesi için yalvardi.
Utbe, okunan ayetlerin etkisi altin da kalarak, birkaç gün Kureyslilere görünmedi. Ebû Cehil, Utbe'yi arayarak onu buldu. Utbe, olayi anlattiktan sonra söyle devam etti: "Bundan böyle ben Muhammed'e hiçbir sey söylemeyecegim. Bana öyle birseyle cevap verdi ki, Allah'a yemin ederim, Muhammed'in okudugu ne sihir, ne siir, ne de kehânet türünden birseydir. Bilirsiniz, Muhammed'in söyledigi yalan çikmaz Onu rahat birakin. Basiniza bir azap gelmesinden korkuyorum" (Razî, et-Tefsîru'l-Kebîr, XXVII, 3: Ibn Hisâm, I, 313 vd., Ibn Kesir, IV, 90 vd.).
Rivâyetten de anlasildigi gibi, sure indigi siralarda Kureysli müsrikler, bu tür meselelerin dedikodusunu yapiyor; Kur'an'i sihir, kehânet ve siir olmakla itham ediyorlardi. (Araplara göre siir de cin isidir. Her saire siiri imlâ ettiren bir cinni vardir Böylece Kur'an'i anlasilmaz kapali sözler manzumesi olmakla suçluyorlardi.
Sure, iddia ettikleri gibi Kur'an'in anlasilmaz sözlerden degil, Arapça bir da kitap oldugu ve sözlerinin apaçik oldugunu anlatmakla konuya giris yapar. Hem Hz. Peygamber de aralarindan çikmis bir insandir. Kur'an'in onun eseri olmasi mümkün degildir; ve o, herseye gücü yeten yüce Allah'in eseridir.
Sure, girisinde konusunu belirlemektedir: Konu, Kur'an-i Kerîm'dir; Allah'in bu indirdigi ayetleri, kâinatta her an olup biten ayetleridir. Ayrica kâfirlere karsi deliller getirilmekte, müminlerin özelliklerine deyinilmektedir. Ibret alinsin diye azaba ugrayan kavimlerin haberleri anlatilirken onlarin neden helâk edildikleri açiklanmaktadir.
Surede Kur'an hakkinda indirilen ayetlerde söyle buyurulmaktadir: "O küfredenler, söyle dedi: "Bu Kur'an'i dinlemeyin. Onun hakkinda (okunurken) manasiz yaygaralar yapin; belki üstün gelirsiniz (susturursunuz)."iste biz o kâfirlere en çetin bir azabi tattiracagiz. Onlari yapageldiklerinin en kötüsüyle cezalandiracagiz. Halbuki o Kur'an cidden sarp bir kitaptir ki, ne önünden ne ardindan ona hiçbir bâtil yanasip gelemez. O, bütün kâinatin hamdettigi o yegane hüküm ve hikmet sahibi Allah'tan indirilmedir. Eger biz onu yabanci dilden bir Kur'an yapsaydik muhakkak ki, " Ayetleri açiklanmali degil miydi? Arabra, Arapça olmayan bir Kur'an mi?" diyeceklerdi. Onlara de ki: "O Kur'an, iman edenler için bir hidayet ve sifâdir. Iman etmeyenlerin ise kulaklarinda bir agirlik vardir. Onlar Kur'an'i duymazlar, duymak istemezler. O Kur'an bunlara karsi bir körlüktür. Onlar, uzak bir yerden çagrilip da duymayan kimseler gibidir. Andolsun ki biz Musa ya kitap (Tevrat'i) verdik de, onda da ihtilâf edildi. Eger Rabbinden bir söz geçmis olmasaydi (hesab gerektirilmemis olsaydi), aralarinda olup bitirilmisti (helâk olmuslardi). Herhalde onlar bundan, süpheci bir tutum içindeler. De ki: Eger o Kur'an Allah nezdinden gelmis de sonra siz ona küfretmisseniz, bana haber verin, haktan uzak bir muhâlefette bulunanin ta kendisi olan sizden daha sapkin kim vardir?"
Günümüzde de inanmak istemeyenler, Kur'an'in Arapça bir kitap olarak indirildigini ve onun yalniz Araplara geldigini söylerler. Halbuki, herhangi bir kitabin ve bu Kur'an'in bütün yeryüzüne sâmil olmasi için yine yeryüzü dillerinden biriyle indirilmesi kadar dogal bir sey olamaz. Aslinda onlarin her birine tek tek de Kur'an indirilse onlar yine inanmazlar. Kaldi ki Allah'in elçisi ve sevgili kulu Muhammed (s.a.s.) Arap toplumunda dogdu ve ona -o ümmiye- Kur'an Arapça indirilmeseydi de meselâ Ibranice indirilseydi, bu sefer de Allah'in buyurdugu gibi "Arap'a Arapça olmayan bir kitap mi?" diyeceklerdi. Kisaca, kâfirler, yolu yokusa sürmek için her zaman saçmasapan iddialarda bulundular. Kâh onu Muhammed uydurdu" dediler, ama o ümmî idi; kah "Bunlar defi saçmasi" dediler ama onun gibi bir ayet dahi getiremediler. Yine onlar ayetlerin mucizeligini reddettiler; siyak ve sibakini, ayetlerin anlam örgüsünü bozarak ayetleri asil manalarindan baska manalara tefsir ederek sapittilar. Ama, Kur'an'in hiçbir bilgisini yalanlayamadilar. Kur'an'in dogrulugu her zaman ortada var oldu ve var olup gidecektir. Onlar Muhammed'e "mecnun" dediler ama onun dogumundan beri aralarinda yasayan en dürüst insan oldugunu da reddedemediler. Allah onlara ayetlerini gösterdi. Her peygamberi ve onlara verilen kitabi da geçmiste kavimleri yalanlamislardi. Ama baslarina korkunç azap gelmis Meselâ Âd ve Semud bunlardandi. Dogru yol gösterildigi halde körlügü tercih etmislerdi. Allah da onlari alçaltici azabin yildirimi ile yakalayiverdi. Ancak iman edenleri ve sakinanlari kurtardi. Allah söyle buyurmaktadir: "Iste siz kulak, göz ve derileriniz aleyhinizde Sahitlik eder diye korunuyordunuz. Aksine, yapmakta olduklarinizin birçogunu Allah'in bilmeyecegini saniyordunuz. Iste bu sizin zanniniz, Rabbiniz hakkindaki zanniniz sizi bir yikima ugratti; böylelikle de kayba ugrayanlar olarak sabahladiniz" (22-23). Hz. Peygamber, (s.a.s.) bu ayeti çok veciz bir sekilde açiklamistir: "Rabbin, kulum beni nasil tasavvur ederse ben öyleyim, der." Yani insan Allah'i nasil tasavvur ederse, amellerini ona göre ayarlar. Müminin amelinin dogru olmasi, kâfirin amelinin yanlis olmasi gibi.
Suredeki ahlâkî kaideler:
1. "Allah'a çagiran, salih amelde bulunan ve gerçekten ben müslümanlardanim diyenden daha güzel sözlü kimdir? Iyilikle kötülük esit olmaz. Sen en güzel olan tarzda kötülügü uzaklastir; o zaman görürsün ki, seninle arasinda düsmanlik bulunan kimse sanki sicak bir dost oluvermistir. Buna da sabredenlerden baskasi kavusturulmaz. Ve buna büyük bir pay sahibi olanlardan baskasi da kavusturulmaz. Sayet sana seytandan yana bir kiskirtma gelecek olursa hemen Allah'a sigin. Çünkü O isitendir, bilendir" (33-36). "Kim sâlih bir amelde bulunursa kendi nefsi lehinedir, kim de kötülük ederse o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullara zulmedici degildir... Insan hayir istemekten bikkinlik duymaz, fakat ona bir ser dokundu mu artik o umutsuzluga kapilir" (46, 49). "Insana nimet verdigimiz zaman yüz çevirir ve yan çizer, ona bir ser dokundugu zaman ise artik o genis dua eden biridir" (51).
Bu âyetlerde Allah, insan psikolojisinin degismez gerçeklerini bildirmekte, mü'minlerin amellerinin bosa gitmeyecegini, fazlasiyla karsiligini verecegini, beyan edip onlari cennetle müjdeleyerek tesvik etmektedir. Daha önce kötü insanlara kötü, iyi insanlara iyi arkadaslari nasib ettigini haber veren Allah Teâlâ, müslümanlar henüz az bir grup iken ve Mekkeli kâfir çogunlugun baskilariyla bunalirken, onlara kötülügün tabiati icâbi zayif ve çökmeye mahkum bulundugunu beyan etmekte; iyilik ve dogrulugun iddia ettikleri gibi zayif degil, aksine hakiki fethedici bir güç oldugunu bildirmektedir. Kaldi ki, mü'minlerin en büyük vasfi, kötülüge iyilikle karsilik vermektir. Hiçbir kötülük, iyiligin yüceligi karsisinda tutunamaz, çöker. Iste Allah mü'minlerin bu vasfini "büyük bir pay" diye nitelendirmektedir. Çünkü gerçekten bunu herkes yapamaz. Genellikle insan, kötülüge kötülükle mukabele etmek ister; hatta insan kinci ve intikamcidir. Ancak o en güzel ahlâka sahip Rasûlullah'(s.a.s.)'dir ki, kendisine her kötülügü yapanlari, hattâ zehirlemek isteyenleri bile affetmistir. Iste müslümanin tavri budur.
Üstelik müslümanin bu tavrindan seytan kahrolur. Çünkü o her zaman müslümanin hatali bir tavrini yakalamak ister. Seytanin kiskirtmasi iste budur. Onun tuzagi müminlerin açigini kollamaktir. Ebû Hûreyre bu konuda söyle demektedir: "Bir gün birisi Resulullah'in yaninda Ebû Bekir'e geldi ve ona sürekli sövmeye basladi. Ebû Bekir susuyor, cevap vermiyor, Resulullah da sesini çikarmiyordu. Ebû Bekir sonunda tasti ve sert bir karsilik verdi. Resulullah'in çehresi hemen degisti ve oradan uzaklasti. Hz. Ebû Bekir ona yetiserek niçin böyle davrandigini sorunca o söyle buyurdu: "Sen sessiz durdugun sürece bir melek senin yerine ona cevap veriyordu. Fakat sen agzini açtiginda yanina seytan geldi. Bense seytanin oldugu yerde bulunmam. " Bu tavir, müminlerin her zaman Allah'in hiçbir seyden habersiz olmadigini dâima hissetmektir. Zaten kâfirler haksiz yere kötülük çikarirlar; giderek bunalima düserler; sürekli sek ve süphe içinde hastaliga yakalanmis gibi olurlar ve sonunda hevâ ve hevesleri onlari helâka götürür. Allah hiçbir zaman zulmetmez, salih amelleri zayi etmez ve kötülükleri de cezasiz birakmaz.
Nihayet sure su ayetlerle sona ermektedir:
"Biz ayetlerimizi hem âfakta hem de (enfüsde) kendi nefislerinde onlara gösterecegiz. Öyle ki, süphesiz onun hak oldugu kendilerine besbelli olsun. Herseyin üzerinde senin Rabbinin sahit olmasi yetmez mi? Dikkatli olun; gerçekten onlar Rablerine kavusmaktan yana derin bir kusku içindedirler. Gözünü aç; gerçekten O, herseyi kusatandir" (53-54).
Müfessirler ayetlerin gösterilmesi konusunda su önemli görüsleri ortaya koymuslardir:
1. Onlar, Islâm'in kisa bir sürede çevreye yayilacagini, ve kendilerinin de teslim olacaklarini tahmin edemezler. Nitekim Islâm'in adâleti her yere yayilinca herkes ayetleri gördü.
2. Allah insanlara kendi vücutlarinda, yeryüzünde, gökyüzünde ayetlerini göstermektedir. Her devirde bilimin yeni bulgulari kesifler ve icatlar buna bir isarettir.
3. Tabiî ölüm halinde veya ölmeden önce ölerek herseyden hakki görmekle ayetler gösterilecektir.
4. Bu ayetler, indikleri tarihsel ortam içerisinde Bedir zaferi, Mekke'nin Fethi vb. olaylara isaret ederek mucizevî haberler yakin gelecekte gerçeklestigi gibi; dünya döndükçe genelde tüm insanlar ve toplumlar üzerinde de gerçeklesecektir.
Genel Olarak Fussilet Suresi su mesajlari tasir:
1. Allah'in kelâmi Arapça'dir; bir müjde, bir uyaricidir; dileyen akil sahipleri onu okursa gerçegin farkina varir. Kalpleri kapanmis kisiler ise onu anlayamazlar.
2. Inkârcilar ne yaparlarsa yapsinlar kendi aci sonlarini hazirlamaktan baska birseye nâil olamazlar. Allah'in bir oldugu gerçegi degismez.
3. Ne kadar aptal beyinsizdir su inkârcilar. Allah onlari yoktan varetmis, iste su kâinatta sayisiz nimetleri onlarin emrine vermis, su âlemin nizamini saglamis oldugu halde ve kullarina hidâyete iletmek için Islâm'i bildirdigi halde ona inanmiyorlar ve üstelik elçisini, kitabini yalanliyorlar. O halde geçmis ümmetlerin anlatilan aci âkibetleri de onlari düsündürmüyorsa, cehennem atesinde yanmalari kaçinilmazdir.
4. Simdi müminlere karsi güçlü gibi görünen, seytanin da her kötülügü güzel gösterdigi, akilsiz güruh, kiyâmette birbirini bile tanimayacaktir.
5. Kur'an, istenildigi kadar mesaji engellenmeye çalisilsa da tahkim edilmistir ve kimse onun insanlara ulasmasini önleyemez.
6. Allah herseyi yaratandir; yaratiklarina karsi çok merhametlidir ve o yarattiklarini basibos birakmaz, onlara dogru yolu gösterir; bu onun büyük bir fazlidir. Zaten hayat bir imtihandir, bir oyalanmadir.
7. Peygamber de bir insandir ve aldigi vahyi teblig eder.
8. Allah riziklari dört günde takdir etti; sonra kendisi duman halinde olan göge yöneldi; yeri ve gögü yedi gök olarak iki günde tamamladi ve her bir gökte kendi emrini vahyetti; dünya gögünü de kandillerle süsleyip donatti ve bir koruma altina aldi. Iste bu üstün ve güçlü olan, bilen Allah'in takdiridir. O halde nasil O'na ortaklar kosabiliyorlar? Allah'a karsi edepsizlik edip de Resulünü tanimiyorlar ve,
"O dileseydi bize melek gönderirdi" diye yalanliyorlar? Veya Kur'an'i Arapça diye küçümsüyorlar?
9. Müminler, kâfirlerin bu dünyadaki geçici üstünlüklerine aldirmasinlar. Seytan ve dostlari bir tarafta, müminler ve melekler bir taraftadir. Müminler, cennete gitmekle müjdelenirler ve onlara, "Orada artik tüm sikintiniz, çileniz bitti, sonsuz nimetler sizin," denilir. Oysa kâfirler "bir yolcunun agaç gölgeliginde dinlenmesi gibi olan su kisacik oyalanma dünyasindan" sonra cehennem'e giderler. Onlar da orada ebedî kalicidirlar.
Kur'an-i Kerîm'in kirkinci sûresi. Seksen bes âyet, bin yüz doksan dokuz kelime ve dört bin dokuz yüz yetmis harften ibarettir. Fasilasi be, dal, ra, ayn, kaf, lam, mim ve nun harfleridir. Âyetlerinin sayisini Basralilar seksen iki, Hicazlilar ise seksen dört olarak kabul ederler. Mekkî sûrelerden olup, Zümer sûresinden sonra nâzil olmustur. Adini yirmi sekizinci âyetinde geçen, "iman eden kimse" anlamindaki "mü'min" kelimesinden almistir. Gâfir ve Tavl adlariyla da anilir. Sûre, hâ, mim, harfleriyle baslamaktâdir. Bu harflerle baslayan ve "Âlu Hâmîm" denilen yedi sûrenin ilkidir.
Fazileti hakkinda hadis varid olan sûrelerdendir. Bir hadis-i serifte söyle buyurulmaktadir: "Kim sabaha ulastiginda "el-Mü'min" sûresinin basindaki, "Hâ mim" den baslayip, üçüncü âyetin sonuna kadar okur ve arkasindan da Âyetü'l-Kürsi'yi okursa, o kimse bu ikisi ile aksama kadar korunur. Kim bunlari aksama erdiginde okursa; sabaha kadar muhafaza edilir" (Tirmizi, Fedâilü'l Kur'an, 2; Dârimî, Fedailü'l-Kur'an, 14).
Sûrenin nâzil oldugu dönemde müsrikler, müslümanlari imha edip, fesad düzenlerinin devamini garanti altina almak için faaliyetlerini iki tür yöntemle yürütüyorlardi. Bir taraftan, tartisma ortamlari olusturarak, Islâm'a ve müslümanlara yalan ve iftiralarla saldirip, böylece henüz Islâm'i kabul etmemis kimselerin zihinlerinde istifham uyandirmak istiyorlar. Diger taraftan, müslümanlara karsi siddete bas vurarak bir yildirma politikasi uyguluyorlardi.
Dünyevî bakimdan güçsüz olanlar, Islâm'in hakikatini kavramak açisindan diger insanlardan daha müsaittirler. Bundan dolayidir ki, Islâm'a ilk girenlerin Mekke'deki mustaz'aflar oldugunu görüyoruz. Bu ilk müslümanlarin Mekke toplumu içerisindeki sosyal statüleri, kâfirlerin hiç kimseden çekinmeden azginlasarak onlarin üzerlerine gitmelerine sebep oluyordu. Fakat, yaptiklari onca iskencelere ragmen hiç kimseyi dininden döndüremedikleri gibi, müslümanlarin süratli bir sekilde çogalmalarini da engelleyememislerdi. Bu, onlari çilgina çeviriyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'i öldürüp, meseleyi kökünden halletmek için planlar yaptilar. Bu çerçevede, müslümanlara karsi yogun bir karalama kampanyasina girerek kamuoyunu onlarin aleyhine sartlandirmaya çalisiyorlardi. Böylece Peygamber (s.a.s)'i öldürdükleri vakit hiç kimse buna aldirmayacakti. Hattâ onu öldürmeye bile tesebbüs ettiler. Buharî, Abdullah b. Amr Ibnü'l As'tan söyle bir rivayet nakledmektedir: "Bir gün Rasûlullah (s.a.s), Beytullah'ta namaz kilmakta idi. Ukbe bin Ebi Muayt aniden, Rasûlüllah (s.a.s)'in boyuna bir bez parçasi sardi ve sIkmak suretiyle onu öldürmeye kalkisti. Tam o sirada Hz. Ebu Bekir (r.a) yetiserek, Ukbe'yi itti ve Rasulullah (s.a.s)'i onun elinden kurtardi. Hz. Ebu Bekir (r.a) Ukbe ile mücadele ederken ona söyle demisti: "Siz sadece "Benim rabbim Allah'tir" dedigi için mi bir kimseyi öldürmek istiyorsunuz?" (Buhârî, Kitabu Tefsîru'l-Kur'an, 40).
Sûrenin girisinde bu iki husus açikça anlatilmaktadir. Geçmis kavimlerin, peygamberlerine yaptiklari örnek gösterilerek, Muhammed (s.a.s)'i öldürüp, Islam'i yok etmek için planlar yapanlarin sonlarinin onlardan farkli olmayacagi dile getirilmektedir.
Sûre, hak ile batilin mücadelesini, Islâm'a davetle bunu yalanlamayi; yeryüzünde haksiz yere kibirlenerek büyüklük taslayanlarin görecekleri elim azabi, kisaca, iman ile küfür arasindaki tarihi savasi ele almaktadir.
Kur'an'in Allah kelâmi oldugunu te'kidle baslayan sûre, Allah': n rahmetinin tevbe eden bütün inananlari kusattigini ve cezalandirmasinin ise inkâr edenler için çok siddetli oldugunu vurgulayarak devam etmektedir: "Bu Kur'an, herseye galip olan, her seyi bilen, günahlari affeden, tevbeleri kabul eden, azabi siddetli olan, lütfu ve keremi bol olan O'ndan baska (ibadete layik) ilah olmayan Allah tarafindan indirilmistir. Dönüs sadece O'nadir" (2-3).
Bu iki ayet, Allah Teâlâ'nin insanogluna rahmetinin genisligini bütün açikligiyla göstermektedir. Yeryüzünde büyüklenerek müslümanlara savas açanlar, dünya ve ahirette helâk olacaklardir. Bu kaçinilmazdir. Çünkü hiç kimse O'nun takdirinin disina çikamaz. Hesap vermek için herkes O'na döndürülecektir.
Bu ayetlerde Allah Teâlâ zâtini, kullarina, sifatlariyla ögretiyor. Bu sifatlarin insanlar üzerinde mutlak tesiri vardir. Bunlar kalpleri ve duygulari oksayarak, bagislanma ümidini ve ibadet etme sevkini arttirir; kalplere korku ve hasyet vererek, Allah'in elinden hiç bir zaman kurtulusun mümkün olmadigini idrak ettirir. Sûrenin basinda yer alan su sifatlar bu kabildendir: "O Azizdir"; Yani, O gücü her seyin üzerinde olandir. O'nun verdigi kararlar mutlak sûrette tahakkuk eder. "Âlîmdir": Yani O, her seyi dogrudan dogruya, vasitasiz olarak bilir. Bütün varliklari ilim ve hikmetle yönetir. "Günahlari bagislayan ve tevbeyi kabul edendir": Kullarinin hatalarini bagislayan ve isyanda bulunup, günah isleyenlerin tevbesini kabul edendir. Bu günah içerisinde yüzen insanlara ümit kapisini açmaktadir. Tevbe ederlerse kabul edilecegi bildirilerek, insanlarin ümitsizlige düsmelerini engellemek isteyen Allah Teâlâ, onlara rahmet rüzgarlari estirmektedir. "Azabi çetin olandir": Bu sifatin bildirilme nedeni, Allah'in kendisine itaat eden kullarina karsi ne kadar merhametli, kendisine isyan edenlere karsi ise ne kadar sert ve çetin oldugunu belirterek, kâfirleri uyarmaktir. "Lutuf ve kerem sahibidir": Insanlarin elinde ne varsa O'nun bagisidir ve O'nun lütfunun bir neticesidir. Yani insanlar her an, O'nun verdigi nimetlerle yasarlar.
Gerçek mabud, Allah Teâlâ'dir. O'ndan baskasina kulluk edilmesi bu gerçegi degistirmez. Sonunda herkes, hesap vermek için O'na döndürülecektir. Peslerine takilip, tapinilan ilâhlarin bu konuda hiç bir yetkileri yoktur.
Bu yüce sifatlarin tecellisi olarak, kâinattaki her sey Allah Teâlâ'nin vahdaniyyetini tanir ve O'na boyun eger; ayetlerine kulak vererek, varligini onlarla birlikte yürütür; Allah'tan gelen her seyi tereddüt etmeden tasdik edip, uygular. Küfre saplanip yolunu sasiranlarin disinda hiç kimse, Allah Teâlâ'ya ait oldugu apaçik delillerle ortada durdugu halde, O'nun ayetleri hakkinda tartismaya girmez: "Allah'in âyetleri üzerinde ancak kafirler münakasa ederler..." (4). Allah'in âyetleri hakkinda mücadele edenler, O'nun cezalandirmasindan kaçamayacak ve yaptiklarinin hesabini bir gün muhakkak vereceklerdir. Onlarin yeryüzünde kibir içinde hayat sürmelerine, iktidarlarinin çok saglam gibi görünmesine, dünyevî bir refah ve bolluk içinde yüzmelerine bakarak aldanmamak icab etmektedir. Zira Allah Teâlâ; "O kâfirlerin rahatlikla ülke ülke dolasmalari sakin seni aldatmasin"(4) buyurarak, mü'minlere, onlarin gerçek durumlarini haber vermektedir. Onlardan önce de kendilerine Allah'in peygamberleri gönderilen nice milletler, onlari yalanlamis ve getirdikleri ilâhî mesaji yok etmek için onlara hücum etmisler, öldürmeye kalkismislardi. Ama Allah'in elim azabi hem dünyada, hem de âhirette onlari yakalayiverdi. Peygamber (s.a.s)'in getirdiklerini yalanlayip, zorbaca yöntemlerle yok etmeye çalisanlarin durumu da onlardan farkli olmayacaktir. Bu, Allah Teâlâ'nin va'didir ve bunu engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez: "...Hakki bâtilla ortadan kaldirmak için haksiz bir mücadele vermislerdi. Ben de onlari azabimla yakaladim. Azabim nasilmis bir bak" (5).
Imanla küfür arasindaki tarihî savasin, kimin hezimeti ile sonuçlanacagi böylece bildirildikten sonra, üstün olanlar ve onlarin üstün olmalarinin kaynagini ortaya koyan ayetler gelmeye basliyor. Bu âyetler, mü'minleri çepeçevre kusatan ve onlari ferahlatip mutmain edecek olan rahmet âyetleridir. Allah Teâlâ, imân edip, Islâm'a tabi olan ve salih amel isleyen mü'min kullarini mutlaka destekleyecegini ve inkarcilar topluluguna üstün kilacagini ayrica onlardan tevbelerini kabul edecegini vaad ediyor. Bu ilâhî destek ve merhametin bir neticesi olarak, iman edenlerin bagislanmasi için Allah'a kesintisiz duada bulunan nezih varliklar da mevcuttur: "Ars'i tasiyanlar ve onun etrafinda bulunan melekler hamd ile Rablerini tesbih edip, O'na iman ederler. Mü'minlerin günahlarinin bagislanmasini dileyerek söyle derler: Ey Rabbimiz! Rahmet ve ilmin her seyi kaplamistir. O halde tevbe edenleri ve yoluna tâbi olanlari bagisla. Onlari Cehennem azabindan koru" (7).
Meleklerin mü'minler için yaptiklari dualari ihtiva eden âyetler, böylece dua ve niyazin edeplerini de bize ögretmis oluyor.
Bunun pesinden, kâfirlerin dünyada isledikleri kötülüklere karsilik, âhirette karsilasacaklari çetin hesabi gördükleri ve cehennem azabinin içinde ebediyyen kalacaklarini anladiklari zaman, isledikleri seylerden duyacaklari büyük pismanlik zikredilir. Küfür ve inkardan ayrilmayan o insanlar, çaresizlik içinde "Rabbimiz"diye yakaracak ve soracaklar: "Biz günahlarimizi itiraf ettik. Simdi çikis için bir yol var midir?" (11).
Islâm düsmanlarinin bu durumlari belirtildikten sonra hitap tekrar mü'minlere yöneliyor; onlara ebedî kurtulusun yolu gösteriliyor: "Ey iman edenler, kâfirlerin hosuna gitmese de, dini Allah'a tahsis ederek, sadece O'na dua edin" (14).
Mü'minler, ne kadar hos tutmaya çalisirlarsa çalissinlar, onlara iyi görünmek için hangi yollari denerse denesinler, kâfirlerin inananlardan hosnut olmalari asla mümkün degildir. Hiç kimsenin dinden taviz vererek müsriklere hos görünmek için gayret göstermeye yetkisi de yoktur. Böyle yapan kimseler, Allah'in destegini kaybedip helak olacaklardir. Allah Teâlâ, bunu; "Kendi dinlerine uymadikça Yahudi ve hristiyanlar senden asla razi olmayacaklardir. De ki: "Hidayet ancak Allah'in hidayetidir". Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra Sayet onlarin arzularina uyarsan Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardimci vardir" (el-Bakara, 2/120) âyetiyle müslümanlara bildirerek, onlari uyarmaktadir.
Su halde mü'minler, kendi yollarina devam ederek yalniz Rablerine dua etmeli, inkârcilarin satasmalarina aldiris etmeden, akidelerini her türlü sâibeden arindirarak emrolunduklari gibi din yolunda mücadele vermelidirler.
Allah Teâlâ, yarattigi her seyin üstündedir. Hiç bir varlik O'nun makamina kadar yükselemez. O; yeryüzünde büyüklük taslayarak, fesad çikaranlarin arzularina göre degil, sadece diledigi nezih kullarina vahyederek, onlari risaletle görevlendirir. Bu konuda hiç kimsenin itiraz hakki yoktur;
"Dereceleri yükselten Ars'in sahibi (Allah), (Ahiretteki toplanma ve bulusma günü) ile korkutmak için kendi emrinde olan ruhu (vahyi ya da cibril'i) kullarindan diledigine indirir" (15).
Bunun hemen pesinden gelen ayette Allah Teâlâ, dünya hayatinda kendisinden baskalarinin hâkimiyetlerini kabul edip, onlara boyun egenlerin hesap günündeki durumlarini dile getirir: "Bu gün hâkimiyet kimindir? diye sorulur. "Bir ve kahhâr olan Allah'indir" derler" (16).
Allah Teâlâ'nin dünya ve âhiretteki hükmünde adaletli oldugu ve hiç kimsenin bir haksizliga ugramayacagi gerçegi bildirildikten sonra, inkarcilari, ibret alip Islâm'in hakikatini düsünmeye davet eden âyetler yer aliyor. Bu âyetlerde, küfredenlerin yeryüzünde dolasip geçmiste müslümanlara düsmanlikta asiri gidip helâk olmus kavimlerden geri kalan helâklerine dair alâmetleri görmeleri ve bunlardan ibret alip durumlarini düzeltmeleri için onlara yol gösterilir: "Yeryüzünde dolasip kendilerinden önce geçmis milletlerin akibeti nasil olmus görmüyorlar mi?..." (21).
Akil sahiplerini düsüncelere daldirip, onlarin hidayet yolunu bulmalarini saglayacak ilâhî bir uslûbla, Hz. Musa (a.s)'nin, Firavn'a karsi verdigi tevhid"mücadelesi anlatilir. Allah Teâlâ'ya baskaldirarak Kur'an ahkâmindan yüz çevirenlerin sonlarinin, onlardan hiç de farkli olmayacagi misallerle desteklenerek, gözler önüne seriliyor: "Nuh, Âd, Semud ve onlardan sonra gelen kavimlerin durumu gibi... Allah kullarina zulmetmeyi asla istemez" (31).
Daha sonra, düsünülünce insan aklina durgunluk verecek kadar mükemmel olan yaradilisin sebepleri zikredilerek, varligin her seyiyle Allah Teâlâ'nin elinde oldugu ve her seyin O'nun takdiri çerçevesinde cereyan ettigi, dolayisiyla insanoglunun bunu kolaylikla idrak edip durumunu düzeltmesi gerektigi bildirilmektedir. Âlemleri yeniden halketmekte Allah Teâlâ için bir zorluk yoktur: "Dirilten de O'dur. O, herhangi bir seyin olmasini diledigi zaman, ona sadece "ol" der, o da hemen olu verir" (68).
Sûrenin sonuna dogru; inkarcilarin dünyada ve âhirette Allah'in azabina yakalandiklari zaman, onlari çaresizlik ve pismanlik içinde birakacak olan sorular yer aliyor. Dünya hayatinda peslerine takilip, emirlerine boyun egilen liderler, onlara hiç bir fayda saglamayacaktir. Rahmeti her seyi kusatmis olan Allah Teâlâ, kendine isyan edip baskalarina tapan insanlari kiyametin korkunç azabindan kurtarmak için, baslarina gelecekleri haber vererek uyariyor ve pismanlik günü gelip de hiç bir seyin fayda vermeyecegi an çatmadan, gidisatlarini düzeltmelerini istiyor: "Azabimizin siddetini görünce imana gelmeleri onlara hiç bir fayda saglamadi. Allah'in; kullari hakkinda öteden beri uygulana gelen kanunu budur. Iste kâfirler o zaman hüsrana ugrarlar" (85).
Allah Teâlâ, kâinât ve kitabini kendi isim ve sifatlari için bir ayna kilmistir. Allah Teâlâ'nin eserini bu kâinat içinde ve kitabinda göremeyen insan kördür. Bu kâinâtin Allah'in bir yaratmasi oldugundan süphe eden, Kur'an-i Kerîm'in Allah'in kelâmi oldugundan süpheye düsen kisinin basireti baglanmistir.