ömr-ü diyar

ömr-ü diyar

Üye
09.12.2008
Asteğmen
12.392
Hakkında

  • Hayal kurdu; yetiştirip tohumluk çekirdeğini satarsa köşeyi dönecek…
    Çapasını yaptı, gübresini verdi, suyunu eksik etmedi… Her sabah
    erkenden gidip baktı, kavun çıktı mı?..
    Çıktı…
    Yapraklarını bile saydı…
    Yanına korkuluk yaptı, kendi eski ceketini giydirdi, kasketini taktı
    korkuluğa ki tilki, karga yaklaşmasın…
    Geceleri kavun hayalleri kurdu…
    Altına Mercedes çekecek…
    *
    Kavun çiçek açtı…
    Sarı sarı…
    Birkaç hafta sonra ceviz büyüklüğünde kavun gözüktü…
    Sabredemeyip sağa sola zengin olacağını bildirdi,
    isteyene dünyanın en iyi kavununun tohumluk çekirdeğini satabileceğini duyurdu…
    Oldu nihayet…
    Biraz bekledi ki tohumları olgunlaşsın…
    Ve o gün geldi, kavunu eve getirdi…
    Kesti…
    Baktı…
    Çekirdeği yok…
    *
    İsrail, tohumu olmayan, dünyanın en iyi kavununu yetiştirmişti…
    Ki her seferinde tohumu kendisinden alsınlar…
    *
    İsrail’de her beş çocuktan dördü teknik eğitimde…
    Seçmeli dersleri motor, mekanik, bilgisayar, havacılık, gemicilik,
    tasarım, inşaat, tarım, vs…
    Bir de sen seçmeli derslerini say istersen…
    *
    Yarısı çöl İsrail dünyaya tohum satıyor… Tarım ülkesi Türkiye tohumunu
    dışarıdan (173.9 milyon dolara) alıyor…
    45.7 tonu İsrail’den…
    *
    Savaşta dersen…
    Şu anda uçan uçaklarımızın son bakımını İsrail yaptıydı…
    Pilot oturunca şüpheleniyor zaten, yanında sanki gözükmeyen bir İsrailli pilot mu var ne?..
    Tankların revizyonunu İsrail yaptı…
    İnsansız İsrail uçaklarını daha geçen gün iade ettiler, yedek parça
    vermediler diye…
    Sen imam yetiştir…
    Üfürsün, artık kim uçarsa…
    *
    Bu sebeptendir…
    Dünyanın en hukuksuz, en haksız, en ahlaksız savaşını sürdüren
    İsrail’in nüfusu 7.5 milyon…
    Çevresinde 300 milyon Müslüman…
    Ama tümünü pataklıyor…
    *
    Kavun meselesidir bu…
    Şarkısı da vardır:
    "Ah felek zalim felek Kimine kavun yedirdin kimine kelek…"
#16.09.2016 16:48 1 0 0
#16.09.2016 16:42 0 0 0
  • noimage


    Günaydın güneş gibisin ay gibi geceyi de gündüzü de aydınlatıyorsun ışık gibi parlıyorsun ışık yüzlüm."

    "Güzelliğin bir rüya gibi, gözlerin bir rüyanın en muhteşem eseri. Bugün seninle rüyalarımı süsledin, seninle güne merhaba dedim günaydın sevgilim."

    "Günler aydınlık zamanın huzurlu olsun günün aydın olsun günaydın olsun sana bir tanem…"

    "Günlerimde anlamlar gizli bakışların gibi, günlerimde heyecanlar gizli sana baktığımda kalbimin atışı gibi, günlerimde hep sen varsın sevgili, günaydınlar olsun sana.."

    "Günaydın; benim viran gönlümün sultanı, günaydın; dost bağımın gonca gülü, günaydın; süreyya yıldızım, günaydın: ay yüzlüm, günaydın; canımın cananı, günaydın…"

    "Karanlık geçmiş silindi ömrümüzden ışıkla bakıyoruz artık geleceğimize günaydın sevgilim…"

    "Şimdi yanımda olamasan da adınla başlıyorum yeni hayata, yüzünü görmesem de hayalinle yürüyorum adını yazdığım sokaklarda, günaydın sevgilim.."

    "Her şey seninle başlar. Seninle bir her günüm seninle doğsun. Seninle batsın günaydın günümün en güzel varlığı."

    "Sensiz doğsa da güneş odama, biliyorum kalbimiz bir ayrı olsak ta, şimdi yanında olamasam da, güneşe bak sana gülüyorum usulca, seviyorum seni günaydın sevgili."
#16.09.2016 16:34 1 0 0
  • Dil ne bilir şekeri, şerbeti?
    Aldığın lezzeti baldan mı sandın?
    Ne arı ne de ağaç verir nimeti.
    Elmayı narı daldan mı sandın?
    O'nun sanatı varlığın nakışında,
    O'nun şefkati mü'minin bakışında,
    O'nun rahmeti suyun akışında.
    Suyu pınardan, gölden mi sandın?
    RAHMAN'a bakarsın ümidin artar.
    Bunca merhameti kuldan mı sandın?
#16.09.2016 16:20 0 0 0
  • noimage

    Ömür dediğimiz nedir ki ?
    Çay bardakta
    Soğuyana dek geçen zaman
    Çayınız bardakta soğumadan
    Tadıyla için hayatı
    Soğutmadan sevgileri
    Soğutmadan sevdaları
    Soğutmadan dostlukları
    Yaşayın doyasıya
    Seviyorsanız koşun ardından
    Beş dakika bile duracak zaman yok
    Kırmadan , incitmeden
    Sevin İnsanı
    Kırmaya zaman yok
    Çayınız bardakta soğumadan
    İçin çayınızı hayat geçiyor
    Yaşamamak yüreklere zarar…
    Can Yücel
#16.09.2016 16:15 1 0 0
  • 1-2."Hümeze"; sûrenin de ismi olmak münasebetiyle meâlde aynen muhafazasını daha uygun gördüğümüz bu "hümeze" kelimesi "hemmaz", "gammaz" gibi "hemz" kelimesinden mübalağa sigası (kipi)dır ki, lüane (lânetleyen) duhake (çok gülen) gibi âdet ifade eder. Asıl mânâsı hemz (ayıplama, arkadan atma)i çok yapan, âdet edinenler demektir. "Hemz", "Kâmus"un açıkladığına göre "gamz" vezninde ve onun anlamdaşıdır. El ile çimdiklemek ve dürtmek, kakmak, vurmak (nitekim mihmez, mihmaz, yani mahmuz, mudul ve çekiç veya mudullu değnek demek olan mıhmeze bu mânâlardandır) ve bir dar yere sıkıştırmak (ki, hemze bu mânâdandır. Çünkü mahrecinden sıkıntı ile çıkar) ve ısırmak ve kırmak, yere çalmak mânâlarına gelir. Şu halde hümeze, bunlardan birini veya hepsini çok yapan, âdet edinen demek olur. Bu ölçü ile hamiz gibi çimdikçi, çekiştirici, dürtüştürücü, kakıştırıcı, vurucu kırıcı, atıcı, sıkıcı, ısırıcı mânâlarını ifade edebilir. Fakat lügat örfünde hamiz ve hemmazdan daha mübalağalı olarak hümeze, inceden inceye veya geriden geriye hafifseyerek ve alay ederek şunun bunun namusu ve şerefi ile oynayıp incitmeyi, yerme ve kötüleme ile arkadan konuşarak ayıplayıp kınamayı, şunu bunu dürtüştürerek öteye beriye koğuculuk etmeyi âdet ve sanat edinmiş, çekiştirici gammaz mânâsında meşhur olmuştur ki, böyle olan kimseler fırsat buldukça hemzin her mânâsını yapar. Eli erdiği insanları cımbızlar, çimdikler, dürter, kakar, ısırır, çarpar, kırar, incitir, o yolda geçinir. Onun için bu mânâların hepsinden kinaye olarak hümeze, gammazlığı âdet ve sanat edinmiş kimselere söylenmiştir. Yani asıl hakikati, el ile sıkmak, cimdirmek, dürtmek, vurmak, kırmak iken ağızla, dille ısırmak, kötülemek ve arkadan konuşmak, küçük görmekle gönül incitmek ve kırmak mânâsında kinaye olarak yayılmıştır. Kinayeler hakikatin de iradesine engel olmayacağı için 'de her mânâ dahil olur. Yani gerek el ile, gerek dil ile maddeten veya manen şunu bunu itip kakmayı, kırıp incitmeyi âdet edinmiş dedikoducu güruhunun hepsi cehennem uçurumunda, veyl deresinde, hüsran içinde kahrolmaya mahkumdurlar, vay hallerine. "Lümeze" de "hümeze" gibidir. Mızrak saplar gibi kötülemek, ayıplamak ve kaş göz kırparak, işaret ederek, eğlence suretiyle birini diğerine göstermek mânâlarına olan "Lemz"den "Lümeze" de daima herkesi ayıplamayı ve şuna buna ayıp ve eksiklik isnat ederek eğlenmeyi âdet edinmiş, kendini beğenmiş atak demektir ki, "hümeze"yle anlamdaş ve farklı olarak da kullanılır. Zemahşerî'nin beyanına göre hümezenin aslı kırıcı mânâsından, lümezenin aslı da ayıplayıcı, saplayıcı mânâsındandır. "Keşşâf"ta der ki: Hemz, hezm gibi kırmak, lemz de ayıplamaktır. "Lemezehû ve lehezehû" denilir, "taanehû" (onu ayıpladı) denir. Maksat, insanların ırzlarını, namuslarını kırmak ve arkalarından konuşmak ve onların ayıplamaktır. Ve "lüane", "duhaka" gibi fuale vezni onun, o kimsenin alışmış olduğu âdeti bulunduğuna delalet eder. Şâir:

    "Eğer ortada bulunmazsam, sen dürtücü ve ayıplayıcı kesilirsin." demiştir. Daha önce İbnü Cerir de Ziyad-i Acem'in: "Bana kavuştuğun zaman yalandan bana sevgi göstererek yanaşırsın ve eğer orada bulunmazsam o vakit de hamiz (dürtücü) lümeze (ayıplayıcı) kesilirsin." demek olan iş bu: beyti ile hümeze insanları arkadan çekiştirip kızdıran; lümeze de arkadan konuşup ayıplayan demek olduğuna şahit getirmiş ve bazı rivayetler naklederek demiştir ki: İbnü Abbas'dan: "Allah Teâlâ'nın veyl (yazıklar olsun) ile başladığı kimseler kimlerdir diye sorulduğunda, "Nemime, yani koğuculuk ile gezenler, dostlar arasını ayıranlar en büyük ayıp arayanlar." demiştir. Mücahid'den de üç farklı görüş rivayet edilmiştir:

    1- Hümeze, insanların etini yiyen; lümeze, ayıplayıcı ve atak.

    2- Bunun aksine olarak: Hümeze, ayıplayıcı; lümeze, insanların etini yiyen.

    3- Hümeze, Lümeze: Birisi insanların etlerini yiyen, diğeri ayıplama. Bu gösterir ki, bu haberi rivayet edenlere bu iki kelimenin yorumunda zorluk vaki olmuş, onun için ondan rivayet edenler ihtilaf etmişlerdir. Râzî de "Kendi kendinizi kötülemeyin." (Hucurat, 49/11) âyetiyle "Keşşâf"ın ifadesi üzere beyandan sonra der ki: "Tefsircilerin bunda bir çok görüşü vardır:

    Birincisi: İbnü Abbas'dan, hümeze gıybetçi, lümeze ayıpçı.

    İkincisi: İbnü Zeyd'den hümeze el ile, lümeze dil ile.

    Üçüncüsü: Ebu'l-Aliye'den, hümeze yüze karşı, lümeze arkadan.

    Dördüncüsü: Hümeze açıkça, lümeze gizli, kaş ve gözle.

    Beşincisi: Hümeze lümeze, insanlara hoşlanmayacakları lakaplar takanlar. Velid b. Muğire bunu yapardı. Fakat bu başkanlık yapanlara yakışmaz, döküntülerin âdetindendir. Bunda insanların sözlerini, fiillerini, seslerini güldürmek için taklit edenler de dahil olur.

    Altıncısı: Hasen'den Hümeze, gözünü kırparak açıkça kızdıran; lümeze kardeşlerini kötülükle anarak ayıplayan.

    Yedincisi: Anlatıldığı üzere İbnü Abbas'tan, söze yalan katarak gezenler, dostların arasını açanlar, insanların ayıbını arayanlar. Bunları naklettikten sonra Râzî şu hatırlatmayı da yapar: "Bilinmeli ki bu görüşlerin hepsi de birbirine yakındır, bir asla döner. O da kusur bulmak ve ayıbı açıklamak, ortaya çıkarmak mânâsıdır. Sonra da bu iki kısımdır: Ya hased ve kin sırasında olduğu gibi ciddi olur, yahut da eğlence ve güldürme kabilinden eğlence ile olur. Bunlardan her biri de ya din ve taatle ilgili bir emirde olur veya dünya ile ilgili olur. Bu da görünüşe ve yürümek, oturmak, kalkmak gibi şeylerle ilgili olur ki, çeşitleri çoktur ve kayda geçmemiştir. Sonra bu dört kısımda ayıbı açıklama, bazan ortada bulunan için olur, bazan da bulunmayan için olur. Her iki takdirde de ya lafız ile olur veya baş ve göz ve diğerleri ile olur. Bunların hepsi yasaklama altında dahildir. Ancak bahis konusu olan lafzın dilde ne için konmuş olduğudur.

    Lâfzın konduğu lafzen yasaklanmış olur, konmadığı da delalet bakımından yasaklanmış olur. Peygmaber'le ilgili olunca da daha büyük suç olur."(1) Keşşâf sahibi bir de demiştir ki: "Hümeze, lümeze mim'in sükunu ile ( şeklinde) de okunmuştur. Bu ise gülünç şeyler, garip ve tuhaf gevezelikler yapan zevzek maskaradır ki, kendisine hem gülünür, hem söğülür." Demek ki mim'in sükunuyla olan fethiyle olanın tersi gibi bir mânâ ifade ediyor. Üstün olan fail, sakin olan mef'ul mânâsında olmuş oluyor. Nitekim nın fethiyle "duhake", şuna buna çok gülen edebsize denir. nın sükunuyla "duhke" de çok gülünen, herkese gülünç olan maskaraya denir. Aynı şekilde "ayn"ın fethiyle "lüane", çok lanet eden, "ayn"ın sükunuyla "lu'ne", çok mel'un demektir. Demek ki sakin okunan, üstün, okunandan daha alçaktır. O halde üstünün kınamasından, daha alçağın kınaması öncelikle anlaşılır. Onun için âyette hümeze lümeze mim'in fethiyledir. Aşere kırâetlerinin hepsinde, hatta şazlar da dahil olmak üzere ondört kırâatta mimler üstün okunmuştur. Çünkü "mal biriktiren" ifadesinden de anlaşılacağına göre asıl maksat, kendini beğenmiş, herkesten üstünlük taslayarak ve eğlenircesine, şunu bunu gizliden açıktan, yüzünden veya arkasından eliyle veya diliyle taşlayıp inciten, namus ve haysiyeti ile oynayan, insanların arasını açmakla, koğuculukla yüze çıkıp yaşamak, eğlenmek isteyen saldırgan gururluların zararını beyandır ki, bunlar daha önceki sûrede geçen mal çokluğu kendilerini aldatmış olanlardandır. Bundan sonraki sûrede "Fil Ashabı"ndan bahsedilmesi de buna delalet eder.

    Bunun inme sebebi (sebeb-i nüzulü)ne gelince: İbnü Cerir'in Muhammed b. Sa'd yoluyla İbnü Abbas'tan nakline göre: İnsanlarla alay ve hakaret eden, bir puta tapıcı idi. Hasen, Verka, İbnü Ebi Nüceym'den de Cemil b. Amir Cüheni hakkında nazil oldu denilmiş. Hasen Verka'dan naklen demiştir ki: Hümeze lümeze Cemil b. Amir hakkında nazil oldu, fakat bir kimseye tahsis edilmiş değildir. Bazı Arap dili ehli de bu, demiş, Araplar'ın, geneli zikrederek tek kişiyi kastetmesi kabilindendir. Nitekim sözde birisi diğerine: "Ben seni asla ziyaret etmeyeceğim; demesine karşı: "Her kim beni ziyaret etmezse, ben de onu ziyaret etmem." denilir ki, maksat "ziyaret etmeyeceğim" diyene cevaptır. Fakat diğerlerinin dediği gibi doğrusu maksat, hass (özel) irade değil, lafzın bu sıfatta olanların hepsini kastetmektir.

    Mücahid de bir kimseye mahsus değildir, demiştir. "Keşşâf"ta da der ki: "Ahnes b. Şürayk hakkında indi, âdeti arkadan konuşma ve koğuculuk idi." denilmiş. Ümeyye b. Halef hakkında denilmiş, Velid b. Muğire ve Resulullah'ın arkasından konuşması hakkında da denilmiştir. Sebebin özel ve tehdidin genel olarak o çirkinliğe girişenlerin hepsini içermesi de caizdir." Bunun zahirî yönden herkesi kastetmiş olduğuna aşağıdaki "o ateşin kapıları onların üzerine kapatılacaktır" diye bunlara çoğul zamiri gönderilmesi karine (ipucu)dir. Ancak bu 'nin, her şeyden önce, şöyle müfred (tekil) olarak bir bedel ile tarif ve tasvif olunması bu genellik içinde bir özellik kastedilmiş olduğunu da anlatır, zira müfred (tekil)dir. Fakat marife (belirli) olduğundan nekire (belirsiz) olan 'nin sıfatı olamaz. 'den bedel yahut zem üzere mansub (üstünlü)dur. Demek ki (veyl) ile hükmün asıl hedefi ve kelâmın sevkinden asıl maksad budur. Arabozuculuğa ve ayıplayıcılığa sevk eden sebep ve illet de bu demektir ki, bir mal toplamıştır. İbnü Amir, Hamze, Kisâi, Ebu Cafer, Ravh, Halef ve Ameş "mim"in şeddesiyle tef'il ölçüsünde şeklinde okumuşlardır ki, bunda teksir (çoğaltma) mânâsı olduğundan şöyle demek olur: "Şuradan buradan bir mal biriktirmiştir". Ve hep onu saymaktadır. Yani o malın hukukunu: Nereden gelip, nereye gitmesi gerekeceğini, onunla ne gibi hayırlar yapabileceğini düşünmeyerek, işi gücü sadece onun sayısını zaptedip çoğaltmak ve ona güvenmektir. Yahut etrafındakilere sadece onu saydırıp, onunla iftihar etmek, o suretle gözleri malda, işleri güçleri insanları birbirine tutuşturmak olan hümeze lümeze güruhunu başına toplayarak kendini onlara tanıtmak, başlarına geçmektir. Çünkü o hümeze lümeze güruhunun çoğunun malı olmamakla beraber emeli koğuculukla mal toplamak olduğundan, öylelerinin başına toplanır ve onu sayarlar. Bu mânâya işaret için olmalıdır ki tekil olarak den yazılmış "onlar, bir mal topladılar ve onu saydılar" denilmemiştir. Sonra da bunların çoğulluğuna tenbih için diye çoğul zamiri gönderilmiştir. Bununla beraber her biri itibarıyla da tekil getirilmiş olmak düşünülebilir. Zira nekreye muzaf olan kül, küll-i ifrâdîdir.

    3. Bunlar niçin böyle yapar? Zira sanır ki malı kendisini ebedî kılmıştır. Kılacak değil de, kılmıştır zanneder. Öyle hayıra yaramayan, sayılmak için biriktirilmiş malın, kendini kurtarmak şöyle dursun, başına bela, felaketlerine sebep olacağını düşünmez de o onu her tehlikeden kurtaracak, dünyaya kazık kaktıracak, ondan öyle söz almış, artık ebedilik muhakkak imiş gibi zanneder. Bütün emellerini onun üzerine kurar.

    4. Hayır, hayır. İş öyle sandığı gibi değildir. İnsanı kurtaracak, ebediyete götürecek şey mal değil, önceki sûrede açıklandığı üzere Hakk'a iman, ilim ile salih ameldir. Andolsun ki atılacaktır. Baştaki lâm yemin için dir. "Nebz", bir şeyi küçümsemek suretiyle fırlatıp atıvermek, kelimenin sonundaki "nun" da te'kit nunu'dur. Yani Allahü Zülcelâl'e yemin olsun ki, o mala güvenip, hep onu sayıp da halkı eğlenircesine kırıp inciten, herkesin hukuk ve haysiyetiyle oynayan o gururlu hümeze ve lümeze, o atak, koğucu her halde tam hakaret ve sefaletle atılacaktır. Hutamey (cehennemin için)e. Önüne geleni kırıp geçirmek, yalayıp yutmak âdeti olduğundan dolayı bir adına da Hutame denilmiş olan cehennemin içine, Hümeze lümeze vezninde Hutame, Kâria Sûresi'nde "haviye", "narun hamiye", Tekâsür Sûresi'nde "cahim" diye ismi geçen cehennemin isimlerindendir. Bazıları dördüncü, bazıları altıncı, bazıları da ikinci tabakası demişlerdir. "Mevlid"de: "Korkarım ki yerleri ola Tamu." denildiği gibi, eski Türkçe'de cehenneme Tamu denildiği için burada hutame'yi tamu diye terceme etmek de yakışabileceğinden dolayı meâlde ona da işaret ettik.

    Bununla beraber Tamu, hapishane, zindan mânâsına olan dam (ceza evi)dan gibi görünür. Bu da "Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı (bir zindan) yapmışızdır." (İsrâ, 17/8) mânâsına uygundur. "Hutame" kelimesinin aslı ise kırıp geçirmek demek olan "hatm"den türemiştir. Bu "fuale" vezni de sayılar ifade ettiği için hutame, son derece kırmak âdeti ve tabiatı olan, yani kıran geçiren demek olur. Türkçe'de: "Filan yere kıran girdi." demek de, orası kırıldı, tükendi, mahvoldu mânâsını ifade eder. Kızgın ateşin de tabiatı, böyle önüne geleni kırıp geçirmek, mahvetmek, diğer deyimle yalayıp yutmak olduğundan, böyle kırıp geçirici, yahut yalayıp yutucu ateş anlamıyla cehenneme de hutame denilmiş demektir. Nitekim ekûl, yani çok yiyici, obur kimseye de, ateşe benzetilerek, hutame denir ki, "sanki içinde fırın var gibi" her verileni yalayıp yutuyor demektir. Bir de deyimi vardır ki "Çobanların en kötüsü hutame olandır". Yani güttüğü sürüyü kırıp geçirendir, demek olur. Burada cehennemin "hutame" ismiyle söylenmesi, görünüşte (sureten) mânâ bakımından hümezeye uygunluk içindir. Çünkü ikisi de bir vezindedir. İkinci olarak "hümeze"de başkalarının kıymet ve haysiyetini, gönlünü kırmak mânâsı bulunduğu gibi, "hutame"de de kırıp geçirmek mânâsı vardır. Üçüncü olarak hümeze lümezede insanları arkadan çekiştirerek "Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?" (Hucurat, 49/12) mânâsı üzere etlerini yemek mânâsı bulunduğu gibi, ateşte de deriyi, eti yemek mânâsı vardır. Bundan dolayı hümeze lümezeye bir hutame ile ilâhî adalet icra edilecek demektir.

    5. Lakin bu ateşin diğer ateşlere benzemeyen bambaşka bir ateş olduğu anlatılmak üzere korkutmak için buyuruluyor ki: Ve bildin mi hutame nedir? Yahut: "Ne dehşetli hutam!"

    6-7. O, Allah'ın ateşi, Allah ateşidir. "Nâr" (ateş)ın Allah'a izafeti, dilimizde de : "Allah'ın belası" dediğimiz gibi büyütme ve korkutma içindir ki, Allah Teâlâ'nın öfke ve heybetini özellikle göstermesi bakımından korku ve şiddetinin büyüklüğünü ifade eder. Yani malum olan ateşlerle mukayese edilemeyecek derecede öyle heybetli ve fevkalade büyük bir ateş ki (Allah'ın emriyle) yakılmış, tutuşturulmuştur. Ebediyyen sönmek bilmez. Hz. Ali (k.v.) şöyle demiştir: "Ne acaiptir o insanlar ki, altından ateş kaynayıp dururken yeryüzünde Allah'a isyan ederler". Bugünkü jeologların teorilerine göre de yerin içindeki ateşe göre üzerinde bulunduğumuz kabuğu, yumurtanın içine nisbetle üzerindeki iç zarı kadar ince sayılmaktadır. Fakat bu ateşin onlara benzemediği ve sadece cisimleri yakan bir ateş değil, maddî şeyleri geçip de maneviyatı saran, cesetlerden başka canlara, gönüllere kadar çıkan bir ateş olduğu anlatılmak üzere şöyle vasıflandırılıyor: Öyle tutuşturulmuş bir ateş ki, yüreklerin, kalplerin içi, merkezi demek olan füadlerin, yani anlama yeri olan gönüllerin üstüne çıkar. Tenden geçer ruhlara, maneviyat üzerine çıkar, çatar, savar, canlar yakar, gerçi onları öldürmez "Onun içinde ne ölür, ne yaşar." (A'lâ, 87/13) Fakat uzanır, sarar, azab eder. Çünkü küfrün, çirkin inançların, kötü niyetlerin kaynağı onlardır. Razî'nin anlattığı üzere Hz. Peygamber'den rivayet edilmiştir ki: Nar (ateş), ehlini yer, nihayet gönüllere gelince son bulur, sonra Allah Teâlâ etlerini, kemiklerini diğer bir oluşla iade eder. "Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz." (Nisa, 4/56) âyeti de buna delalet eder.

    ITTILA', bir şeyin üzerine çıkmaktır. İlmî olan ıttıla ve mütalea da bundan alınmıştır. "Gönüllerin üzeri" tabiri belli ki beyini de içine alır. Ateşin böyle hayatın merkezi olan kalplerin içini bütün üzerinden sarması, onlara muttali olması asabının şiddetini ve kuşatmasını belağatlı bir beyandır. Alûsî demiştir ki: "İşaret erbabı bunda ruhanî azabın şiddetine işaret olduğunu söylerler."

    8-9. Muhakkak o ateş onların (o hümeze lümeze güruhunun) üzerine kapatılacak, yani üzerlerine bastırılıp kapıları kapanacaktır. Temdid olunmuş, (uzatılmış) direkler yahut dayaklar, dikmeler içinde olarak. Bu, ya kelimesinin altında "nâr"a râcî zamirinden haldir. O ateşin kapıları kapanırken tazyikle açılmamak için uzun uzun dikmeler, dayaklarla dayanacak, o halde o şekilde kapatılacaktır, demek olur. Bunda bir fırının içini iyice yakıp da tamamen kızdırmak için kapısını sağlam dayayarak kapamak tarzında bir tasvir var demektir. Yahut zamirinden haldir. Bu şekilde önceki mânâ olabileceği gibi, bir de uzun uzun sürüklenmesi kabil olmayan direkler halinde, tomruklar içinde kımıldanamayacakları bir şekilde azap ve işkencelerini tasvir ve beyan olur.

    AMED : "Bahru'l-Muhit"in beyanına göre çoğul ismi, diğerlerinin beyanına göre çoğuldur. Ragıb ve Ferrâ "amud"un çoğulu demiş, Ebu Ubeyde "imad"ın çoğulu demiştir. İmad, dayak, dayanacak şey olduğu cihetle mutlaka direk olması lazım değildir. "Amud"un da "ımâd" olması lazım değildir. Aralarında bir cihetten genellik ve özellik ilişkisi var demektir. Ebu Bekir, Hamze, Kisâî, Halef ayn'ın ve mim'in zammiyle (umud) okumuşlardır ki, bunun sarih çoğul olduğunda şüphe yoktur. Amud, bilindiği gibi direk, sütun demektir. Ve "kast" mânâsına "and"den alınmıştır. Bir kavmin işlerini yürüten ulu'suna "kavmin amudu" denilir. Askerin komutanına "ordu amudu" denilir. Kılıcın sırtında olan yola "amud-i seyf" (kılıcın amudu) denilir. İnsanın göğsünde sehabe (korkuluk kemiği) dedikleri dil gibi kemikten göbeğin aşağısına doğru uzanan damara, ayn şekilde insanın sırtına "karın amudu denilir. Bir de amud, hüzün ve kederin şiddetinden direk gibi donup kalan, çok hüzünlü ve meraklı kimseye denir. Bunlar mülahaza edilince , o ateş gönüllerini saranların bedenlerine veya onları sarmış olan zebanilerin iriliklerine işaret de olabilir. İbnü Abbas'dan bunların, onları saran ateş sütunları demek olduğu da rivayet edilmiştir. Hakim-i Tirmizî'nin "Nevadiru'l-usul"de Ebu Hüreyre'den merfu olarak rivayet ettiği bir hadiste de böyle varid olmuştur. Allah Teâlâ isyankâr müminleri ateşten çıkardıktan sonra, ki en uzun duran yedi bin sene duracaktır. Allah Teâlâ cehenneme ateşten kapaklar, ateşten egserler, ateşten amudlarla bir kısım melekler gönderecek, o kapakları onların üzerine kapayacaklar, o çivilerle sıkıştıracaklar, o amudları uzatıp bastıracaklar, ne bir ruh girecek, ne bir gam çıkacak bir boşluk kalmayacak. Aziz, Celil, Cebbar olan Allah Arş'ı üzerinde, onları unutmuş gibi bırakacak, Cennet ehli nimetleriyle meşgul olacaklar, artık ondan sonra o cehennem ehli hiçbir yardım dileyemeyecekler, söz kesilecek, artık onların sözleri bir nefes alıp vermekten ibaret kalacak. Ve işte "Cehennemlikler dikilmiş direklere bağlı bulundukları halde, o ateşin kapıları üzerlerine kapatılacaktır." "Allah'ım bizi cehennem ateşinden koru, iyiler ile beraber cennete dahil eyle!"

#16.09.2016 16:09 0 0 0
  • Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
    --Bu ateş aydınlatıcı bir şey! demiş... İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:
    --Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:
    --Ve bu ateş yakıcı bir şey! Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş. Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş... Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!​

#16.09.2016 15:58 1 0 0
  • noimage


    Japon bilim adamı Dr. Masura Emot
    Bir damla zemzem suyuna yüz damla normal su karıştırdım. Sonuçta gördüm ki suyun hepsi zemzeme dönüşmüş.
    Zemzem kristallerinin çan sesinde karardığını, Kur'an-ı Kerim ve ezan sesinde ise parlaklaştığını fark etti.

    Zemzem suyunun ezan okunduğunda berraklaştığını ifade eden Japon bilim adamı Dr. Masura Emot, ""Zemzem, çevresinde cereyan eden bütün değişimleri hafızasına alıyor. Yapısı çok farklı. Bu, onu dünyadaki diğer elementlerin efendisi yapıyor" dedi.

    Ren Nehri'nin suyundan içen kişinin enerjisinin azaldığını belirleyen Alman bilim adamı Dr. Knut Pfeiffer, bir miktar zemzem bulup içti. 35 dakika sonra da rahatladığını hisseden Dr. Pfeiffer, şaşırtıcı bir gerçekle karşılaştı. Zemzemin mayalama özelliği bulunduğunu, bir bardağının bir kova şebeke suyunu temizlediğini, bu özelliğiyle bile enerji ve şifa kaynağı olduğunu tespit eden Dr. Pfeiffer, "Su her şart altında değişmiyor ama değiştiriyor. Çok acayip bir deney yaptım. Bir damla zemzem suyuna yüz damla normal su karıştırdım. Sonuçta gördüm ki suyun hepsi zemzeme dönüşmüş. Sonra bir damla zemzeme bin damla normal su karıştırdım. Hepsi zemzeme dönüşmüş. Zemzem'de büyük bir enerji var. Başkasını değiştirir ama kendi değişmez" dedi.

    "ZEMZEM KRİSTALLERİ EZAN SESİYLE PARLIYOR, ÇAN SESİYLE KARARIYOR"

    Japon bilim adamı Dr. Masura Emot ise, zemzem kristallerini mikroskop ortamında inceledi. Suyun kristal düzeninin değişen frekanslara göre farklılaştığını gören Emot, zemzem kristallerinin çan sesinde karardığını, Kur'an-ı Kerim ve ezan sesinde ise parlaklaştığını fark etti. İncelemede her bir kristalin Kabe-i Muazzama'ya benzeyen bir doku oluşturduğu, zemzemin kristallerinin çan sesinde karardığı, Kur'an-ı Kerim ve ezan sesinde ise parlaklaştığı ve netleştiği anlaşıldı.

    Dr. Emoto, zemzemin fiziksel ve kimyasal özellikleri bakımından yeryüzündeki bütün sulardan farklı olduğunu belirterek, "Zemzem, çevresinde cereyan eden bütün değişimleri hafızasına alıyor. Yapısı çok farklı. Bu, onu dünyadaki diğer elementlerin efendisi yapıyor" şeklinde konuştu.

#16.09.2016 15:44 0 0 0
  • Konu: Kostantiniye
    noimage

    Bu hadis-i şerif, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mucizelerinden bir mucizedir. İstanbul, asr-ı saadette Kostantiniyye ismi ile bilindiği için, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de hadis-i şeriflerinde bu isimle anmışlardır.

    “Letüftehanne’l Kostantıniyyete, ve le ni’mel emrü zâlike’l emr, ve le ni’mel ceyşü zâlike’l ceyş”

    Anlamı: “Kostantiniye, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır.”
#16.09.2016 15:24 0 0 0
  • ╬═╬ Merdivenden aşağı in
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬ daha aşağı
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬dikkat et düşme..
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬ sinirlendin mi ?
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬devam et..
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬ yoruldun mu ?
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬ biraz daha ...
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬ bak işte geldin :)
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    ╬═╬
    █ size
    ██ sadece
     ███ şunu
       ███ söylemek
         ███ istemiştik
           ████ '''



    BUGÜN ALLAH İÇİN NE YAPTIN?

#16.09.2016 15:01 0 0 0
  • Padişahın gözüne günlerdir uyku .
    Zihnindeki soru beynini kemiriyor bir türlü uyuyamıyordu.
    Kafasında dönüp duran soru
    EHLİ CENNET KİMDİR BEN EHLİ CENNETMÎYİM? cevapta bulamaz sorusuna.
    Bir gece yarısı yine uykusuz odasında... Aklına veziri gelir. Vezir çocukluk arkadaşı ve sır ortağı dır. Ona derdimi açayım bir cevap verir belki der gece yarısı veziri çağırtır. Vezirler azl edileceği zaman gece çağrılırdı. Padişahtan haber gece yarısı gelince vezir "Eyvah bir hata yaptım azl edileceğim" Düşüncesiyle hazırlanır huzura gelir.
    Fakat vezir gelinceye kadar padişah derdini anlatmakdan vaz geçer.
    Bu düşünceyi kalbime koyan Rabbim verecek cevabı der.
    Vezir gelir
    "Biraz sıkıntılıym sarayın dışına çıkıp dolaşalım" der vezir rahatlar
    Tabii sultanım çıkalım
    Dolaşırken mezarlıktan semaya uzunan bir nur sutunu görürler.
    Ne oluyor diye merakla giderlerki !
    3 tane talebe oturmuş ders çalışıyor.
    Padişah siz ne yapıyorsunuz burada deyince Talebeler biz Şu Dergahın (Kur an kursunun ) talebeleriyiz kursumuzda kandillere koyduğumuz yağımız bitti. Bizimde ders çalışıp sabaha hocamıza dersimizi vermemiz lazım kandil yanmadığı için kurs karanlık ay ışığında ders çalısalım diye buraya geldik derler.
    Padişah talebeleri alıp saraya getirir dergaha aylarca yetecek zeytin yağı tenekeleri ile talebelere erzak koyar kendi gelirinden (Devlet hazinesinden değil)
    Ve adamlarıyla veziriyle talebeleri dergaha gönderir. Arkalarından gözden kayboluncaya kadar bakar odasının penceresinden.
    Onlar gider günlerdir kapanmayan göz kapakları gönlünün huzur bulmasıyla kendiliğinden kapanır.
    O anda RASÜLÜLLAH EFENDİMİZ Teşrif eder
    EY ZAMANIN PADİŞAHI ;;
    EHLİ CENNET O YARDIM ETTİĞİN TALEBEDİR...
    ONLARA YAPTIĞIN YARDIM SEBEBİ İLE SENDE EHLİ CENNETSİN buyurur.

    Rabbim bizleride ehli cennetden olabilmeyi nasip etsin

#16.09.2016 14:56 0 0 0
#18.08.2015 09:09 0 0 0
#17.08.2015 23:24 0 0 0
  • noimage

    Çünkü taşlar bazı insanların kalplerinden daha şefkâtlidir....
#17.08.2015 23:17 0 0 0
  • Kafir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırma.
    Kalb kırmak, Allahü tealayı incitmek demektir.

    Ahmet Yesev
#17.08.2015 23:13 0 0 0
  • Ne zaman yaşamını anlamsız, yüzeysel ve sıkıcı bulmaya başlarsan, şu dünya üzerinde kaç günün olduğunu düşün ve bu bilinçle davranışlarını gözden geçirerek yönlendir.

    Don Juan Matu
#17.08.2015 23:11 0 0 0
  • Unuttum. . . !
    Dünya bir göLgeLikti oysa,
    yoLcu oLduğumu unuttum. . . ! ! !
    YoLumun buradan geçtiğini ve sadece uğradığımı unuttum. . .
    Yapmam gerekenLer vardı, burası imtahandı. . .
    Seyrü sefaya daLıp Ahiretimi unuttum. . . !
    Rabbime verdiğim bi sözüm vardı; Dünya kelâmı konuşmaktan o sözümü unuttum. . !
    Ne de çok Unuttuk, ne çabuk da unuttuk. . . !
    RABBİM BİZİ UNUTMASIN
#17.08.2015 23:10 0 0 0
  • "Herkes bedeninin ölümünü düşünüyor. Kalbinin ölümünü düşünen yok. Asıl önemli olan kalbin ölmesidir... "

    Hazreti Mevlâna
#17.08.2015 23:09 0 0 0