Osman Eren

Osman Eren

Üye
04.10.2008
Acemi Er
64
Hakkında

#09.05.2011 15:54 0 0 0
  • ''MOSİN'' ve ''GAFLAN'' nedir, biliyor musunuz?
    Bunların cevabını aşağıda bulacaksınız.
    Hayvanlar kendilerini korumak veya karnını doyurmak için öldürürler.
    İnsanoğlu ise planlayarak acımasızca öldürüyor.
    Savaşlar, katliamlar, giyotinler, engizisyon mahkemeleri, darağaçları, toplama kampları, ölüm tarlaları, gaz odaları, fırınlar, zindanlar, işkence odaları, soykırımlar ve bunların doğal sonucu olarak toplu mezarlar
    Bunların hiç birisi insanoğluna yakışmıyor. Bunları yapanlar insanoğluna göre de yaradana göre de en büyük suçu işlemiş olurlar.
    İnsanoğlunun suç dosyası ise çok kabarık ve hiç kimse masum değil.
    Cephelerde ölen askerler hariç şu listeye bir bakar mısınız!
    Avrupalı ve Amerikalı kaşifler (1492-1800) 8 Milyon ölü-kayıp.
    Rusya (1934-1939) Jozef Stalin 13 Milyon mülteci, 100 Binlerce ölü.
    Almanya (1939-1945) Adolf Hitler, 12 Milyon mülteci, 2 Milyon ölü-kayıp.
    Çin, Tze Dong (1966-1969) 11 Milyon asimilasyon, ölü-kayıp sayısı belli değil.
    Japonya (1941-1944) Hideki Tojo, 5 Milyon ölü-kayıp.
    Kamboçya (1975-1979) Pol Pot, 1.7 Milyon ölü.
    Kuzey Kore (1948-1994) Kim Sung, 1.6 Milyon ölü-kayıp.
    Etopya (1975-1978) Menghitsu, 1.5 Milyon ölü-kayıp.
    Cezayir (1954-1962) C. DeGaulle, 1 Milyon ölü-kayıp.
    Avustralya (1849-1938) İngiltere, 820 Bin ölü-kayıp.
    İspanya (1936-1975) Franco, 600 Bin ölü.
    Danimarka (1945) 250 Bin mülteci ölüme terk edildi.
    Amerika (Hiroşima-Nagazaki 1944) Atom bombası ile 135 Bin ölü.
    Yunanistan (Batı Trakya, 1923-1990) 400 Bin mülteci evlerini terk etti.
    Bulgaristan (1970-1989) 360 Bin mülteci evlerini terk etti.
    Kıbrıs (1912-1974) 4 Bin ölü.
    Bosna Hersek (1992-1995) Miloseviç, 250 bin ölü.
    Irak (1991-2008) Amerika, en az 1 Milyon ölü.
    Filistin (1948-2008) İsrail, kesin sayı belli değil.
    Dünyadaki bütün savaş ve katliamların bilançosunu böyle bir yazı ile size sunmak imkansız. Ama, insanoğlunun en büyük atılım yaptığı 20. yüzyıl da Dünya Savaşları, Kamboçya, Ruanda, Yugoslavya, Çeçenistan, Filistin, Bosna-Hersek, Brundi, Güney Afrika, Ukrayna, Çin, Rusya, Vietnam, Kongo vs. ülkelerde yaşanan etnik, kültürel ve ideolojik soykırımlar dikkate alındığında bile bilanço 300 milyon ölü olarak ortaya çıkıyor. Sakat kalanlar ve mülteci durumuna düşenler ise bu rakamın dışındadır.
    Böyle rezil bir tablo olmasına karşılık sanki hiç kimse, hiçbir şey yapmamış gibi, şimdi kalkmış Ermeni soykırımından bahsediyor.
    Osmanlı Devleti bir çok cephede savaşırken Ermenilerin doğuda Ruslarla birlik olarak Osmanlıyı arkadan vurduklarından, akıl almaz katliamlar yaptıklarından, nedense hiç kimse bahsetmiyor.
    Peki Osmanlı İmparatorluğu ne yapmış. Doğal olarak bu ayaklanma ve katliamları durdurmak için müdahale etmiş. İddia edildiği gibi soykırım yapanlar neden İstanbul da, İzmir de yaşayan Ermeni vatandaşlara bir şey yapmamış?
    Şimdi isyan bastırmayı, katliamları durdurmayı soykırım olarak adlandırıyorlar.
    Eğer bunlar soykırım ise onların yaptıklarına ne demeli?
    Dünyanın bir çok ülkesinde Asala militanlarının Türk diplomatlara karşı yaptıkları suikastlara, Van, Bitlis, Muş, Doğubayazıt, Şatak, Terme, Kars, Kilis, Pozantı, Osmaniye, Maraş, Adana, Antep, Ünye, Çildır, Zaruşat, Şuregel, Kağızman, Gümrü, Zengibasar, Erzurum, Pasinler, Hınıs, Tercan, Nahçıvan, Bayburt, Arpaçay, Aşkale, Kosor, Göle, Sarıkamış, Zarcışat, Erivan, Karakilise, Karabağ, Hocalı, Azerbaycan katliamlarına ne demeli?
    Ermenilerden özür dileyen bir grup sözde aydın önce çıkıp bunlara cevap versin.
    Bunlar aydın ve fikir adamı falan değil, olsa olsa ''Gaflan Üyesidir''

    ''MOSİN'' Nedir biliyor musunuz?
    Ermeni çetelerinin 1893'ten sonra kullanmaya başladıkları bir Rus tüfeğidir. Ermeni çeteciler 2700 metre menzili olan bu tüfeklerle hem Osmanlı ordularını arkadan vurmuşlar hem de yaşlı, kadın, çocuk, bebek demeden masum insanlarımızı haince öldürmüşlerdir.

    ''GAFLAN'' Nedir biliyor musunuz?
    1994 yılında büyük Ermenistan hayali ile önce Karabağ'a arkasından da Azerbaycan'ın diğer bölgelerine saldırıyorlar. İşte bu saldırı ve katliamlarda öldürdükleri Azerilerin cesetlerini arkada iz bırakmasın diye yakıp yok eden ekiplere verilen addır.
    Bunlarda Naziler gibi fırın kullandılar. Bir farkları vardı. Naziler insanları diri diri yakıyorlardı. Bunlar ise önce öldürdü, sonra yaktı.

    Yahudilerin kutsal kitabı TEVRAT'tan alınan şu satırları dikkatle okuyun.
    (1. Samuel Bölümü, Ayet 3, Sayfa 286) Onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme. Erkekten-kadına, çocuktan-emzikte olana, öküzden-koyuna, deveden-eşeğe kadar hepsini öldür.
    (Yeremya Bölümü, Ayet 3, Sayfa 736) Onları kasaplık koyunlar gibi ayır ve öldürme günü için onları hazırla.
    Bunları görmüyorlar mı, engel mi oluyorlar.
    Birileri özür dileyecekse önce tüm dünya yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri mezalimler için özür dilesin.
    Türkler tarih boyunca hiç bir zaman katliam yapmadıkları halde, sadece isyan bastırdıkları için mi şimdi özür dileyecek.
    Herkes kendi ayıbına baksın. Ben özür dilemiyorum.
    Tam tersine, bizden özür dilenmesini bekliyorum

#31.12.2008 11:30 0 0 0
  • 68 KUŞAĞI MÜCADELESİNİ YAPANLAR ÜLKEMİZİN ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLARI GÖRMÜŞ VE CANLARI PAHASINA MÜCADELE ETMİŞLERDİR.
    DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN, HÜSEYİN İNAN BUNLARDAN BAZILARI.
    ARADAN 39 SENE GEÇTİ.
    ŞİMDİ SİZE SORUYORUM,NE DEĞİŞTİ?

#03.12.2008 13:17 0 0 0
  • Bu araştırmayı kimin yaptığını soruyorsunuz.
    Bu yazı şöyle yazılmıştır.
    1. İkamet ettiğim yerde farklı kesimlerden onlarca kişiye ''Ergenekon sizce nedir?'' diye sorulmuştur.
    2. Internet ortamında (bulunabildiği kadar) iddianame ve dava ile ilgili kaynaklar incelenmiştir.
    3. Konu hakkında yazılmış kitap ve makaleler okunmuştur.
    4. Konu hakkında hazırlanmış TV programları izlenmiştir.
    5. İddianamede zanlı olarak yer alan bazı kişilerin geçmişleri araştırılmıştır.
    Tüm bunlar yapıldıktan sonra bu yazı ben, yani Osman Eren tarafından yazılmıştır. Bu yazı burada yayınlanmak üzere değil mensubu bulunduğum bir yerel gazetenin bana ait köşesinde yayınlanmak üzere hazırlanmıştır.
    Buraya eklenmesi konusuna gelirsek, MAIN-BOARD Ailesini çok önemsiyorum. Ben burada bir Türkiye mozayiği görüyorum. Burada her türlü görüş özgürce paylaşılmakta ve tartışılmaktadır. Sağlıklı, özgür ve hukukun üstün olduğu bir Türkiye için MAIN-BOARD bir boşluğu dolduruyor.
    Elbette karşı çıkanlarda, destekleyenlerde olacaktır.
    Benim demokrasi anlayışım da bu olup ülkemizi yakından ilgilendiren bir konunun burada da sorgulanması amaçlanmıştır.
    Selam ve sevgilerimle...
#28.11.2008 10:31 0 0 0
  • Bir seneyi aşan zaman dilimi içersinde Ergenekon ile yatıp Ergenekon ile kalkıyoruz. İlçemizde kendi çapımda bir araştırma yaptım. Halkımıza ''Nedir bu Ergenekon'' diye sordum. İnanın ki herkes bir şey söylüyor ama, büyük bir çoğunluk Ergenekon'un ne olduğunu henüz anlamış değil. Buradan yola çıkarak bir araştırma yaptım. Böyle kısa bir yazı ile Ergenekon'u anlatmak mümkün değil. Ancak, hiç yoktan iyidir.

    2001 Mart ayının hemen başında Fatih Cumhuriyet Savcılığına Tuncay Güney hakkında ''Sahte belge düzenlemek, nufuz kullanmak suretiyle teşekkül halinde dolandırıcılık yapmak'' ile ilgili olarak bir suç duyurusu yapıldı. Gözaltına alınan Tuncay Güney'in çok yönlü olarak ifadesi alındı. İfade alanlardan birisi de İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan'dı. (A. S. Saçan 2008 de Ergenekon Terör örgütü zanlısı olarak tutuklandı!) Tuncay Güney'in ifadesinden yola çıkılarak (6 sene sonra) 12 Haziran 2007 de (Ümraniye 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/959 Kararı ile) Ümraniye de bir eve baskın yapıldı. Evde 27 adet el bombası bulundu. İşte her şey bundan sonra başladı. Farklı zamanlarda ve dalgalar halinde aralarında İlhan Selçuk, Veli Küçük, Doğu Perincek, Emin Gürses, Ergün Poyraz, Hurşit Tolon, Şener Eruygur, Sinan Aygün, Kemal Alemdaroğlu, Mustafa Balbay, Erol Mütercimler, Tuncay Özkan gibi isimlerinde bulunduğu yaklaşık 80 kişi göz altına alındı, sorgulandı ve yaklaşık 60 kişi tutuklandı. İşin en ilginç yanı ise göz altına alınan ve tutuklananların pek çoğu birbirlerini tanımayan, ilişkişkileri olmayan farklı kesimlerden insanlar olması. Tek ortak yönlerinin Ulusalcı ve AKP karşıtı olduğu dikkat çekicidir.

    Saygı Öztürk'ün ''BELGELERLE ERGENEKON'' Vural Savaş'ın ''HUKUK İLE ALDATMAK'' Kitaplarını okudum. Internet ortamında araştırdım. 2500 sayfalık iddianame ve ekleri ile sonradan tutuklananların henüz hazırlanmayan iddianameleri ile karma karışık bir soruşturma olduğunu gördüm. Bazı hukukçulara göre iddianamede somut deliller ve herhangi bir eylem yok. Genel olarak telefon dinlemelerine ve bazı ilişkilendirilmelere bağlı olarak suç ve suçlu yaratılmaya çalışıldığı izlenimi veriyor. Emekli asker ve ülkemizin aydın insanları ile cezaevlerinde tutuklu ve adı mafya olaylarına karışmış kişiler birbiriyle irtibatlanmış. Şu ana kadar göz altına alınan ve tutuklananların hiç birisi suçlamaları kabul etmediği gibi bugün için Kanada'ya kaçan Tuncay Güney de ifadesini red ediyor ve ifadesini işkence altında verdiğini söylüyor.

    Veli Küçük Ergenekon ile ilgili olarak ''At izi ile it izi birbirine karışmış'' diyor. Emin Çölaşan ''Üç beş yazar, emekli asker ve üniversite hocası el bombalarıyla milli iradeyi devirip darbe mi yapacak'' diyor. Kamer Genç ''Bu iddianamenin içinde bir tek İstanbul telefon rehberi yok'' diyor. Hukukçu Prof. Dr. Çetin Yetkin bilinen yönlerini bir kenara bırakarak soruşturmayı yürüten ve iddianameyi hazırlayan savcılara şöyle sesleniyor ''Bir kimsenin üzerine işlemediği bir suç atmak, suçtur'' Vural Savaş kitabında ''iddianame ekindeki 404 nolu klasörde yer alan belgeye göre; Avukatlar ve MİT görevlileri yanında azılı işkenceciler arasında , Fatih Ürek, Şener Şen, Kadir İnanır, Yeşim Salkım, Zuhal Olcay, Hülya Afşar, Müjde Ar, Emel Sayın ve daha pek çok sanatçı ismi sayılmış'' diyor. Mahiye Morgül ''Bir Eğitimci Gözüyle Ergenekon İddianamesi'' başlığı altında müthiş bir yorum yapmış. Bundan daha güzel açıklanamaz düşüncesi ile bu yorumu sizlerle paylaşmak istiyorum.

    ''Bu iddianame ile, toplumsal-tarihsel belleğimizde kaos yaratılmaktadır. İddianamenin bizzat kendisi bir tür zihinsel kaos yaratma silahıdır. Sadece tutuklananlar değil, toplum olarak hepimiz aynı zihinsel saldırı altındayız Bu iddianamede, bütünsel olarak hiçbir şey yoktur, parçalar orda burada uçuşuyor! Yani bütün iddialar, beyni dağıtmak üzere kurgulanmış!... İddianamedeki tutarsızlıklara düzgün bir mantıkla cevap vermek mümkün değildir. Parçaları asla diğeriyle yan yana gelmeyecek bir 'pazıl' konulmuştur önümüze ve acaba düzeltmeyi başarır mıyım diye oynadıkça, zihinde yaptığı tahribat derinleşecektir. Bence, bu bozuk 'pazıl' aylarca sürdürülerek, en zihni açık insanların bile bundan zarar görmesi, bu iddianamenin arkasındaki güçlerin isteğidir. Hedefleri, ne olup bittiğini anlamakta zorlanan bir toplum yaratmak''

    İsterseniz Melih Aşık'ın bir fıkrası ile bitirelim.

    Ormanın sevimli yaratığı tavşan kardeş büyük bir süratle kaçarken bir ağacın üzerinden onu izleyen maymun sormuş;
    'Nereye böyle son sürat tavşan kardeş?...'
    'Filleri yakalayıp hapse atıyorlarmış o yüzden kaçıyorum'
    'Eee, sana ne bundan, sen fil değilsin ki'
    'İyi de fil olmadığını kanıtlaman için aylar geçiyormuş...'

#27.11.2008 11:19 0 0 0
  • ChE
    Orgeneral

    Araba = Oturgaçlı götürgeç
    Örneğini vererek yabancı kelimelerin Türkçe'leştirilmesine karşı olduğunuzu değil, uygun kelimeler bulmadığımızı eleştirdiğinizi düşünüyorum. Eğer böyle ise size ben de katılıyorum. Ancak, uygun olmayan Türkçe kelimeleri halkımız zaten benimsemez ve kullanmaz.
    Ben Türkçemizin katledilmesine ve sürekli yabancılaşmasına karşıyım.
    Sanırım buna hiç kimsenin itirazı olmayacaktır. Bayrağımız, marşımız, toprağımız, folklorumuz, geleneklerimiz vs. ne kadar önemli ise Türkçe'miz de o kadar önemlidir. İşte size bazı güzel örnekler;

    Alâkart : Seçmeli yemek
    Amortisman : Yıpranma payı
    Angaje : Bağlanmış.
    Angajman : Bağlantı
    Bilboard : Duyuru tahtası
    Blender : Karıştırıcı
    Dekoder : Çözücü
    Depresyon : Çöküntü
    Eliminasyon : Eleme
    Emisyon : Sürüm
    Tiraj : Baskı sayısı
    Travma : Sarsıntı
    Viraj : Dönemeç
    Virman : Aktarım
    Limit : Üst sınır
    Network : Bilişim ağı
    No-frost : Karlanmaz
    Performans : Başarım
#01.11.2008 11:59 0 0 0
  • Konu: EŞEK
    Bir inek, bir beygir, bir eşek, dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve beş yıl sonra buluşmaya karar verdiler.
    Her biri başka yöne yola çıktılar.
    Beş yıl sonra buluşma yerine önce inek ile beygir geldi.
    Ikisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüşlerdi.
    Beygir sordu: 'Nedir bu halin inek?..'
    Inek iç çekerek anlattı:
    'Bu insanlar merhametsiz. Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha varmış, onu yanıma koyup çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş...'
    Sonra beygir anlattı:
    'Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bi ndiler. O indi öbürü bindi, o indi öbürü bindi...
    Binmedikleri zamanlar zincire vurdular... Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğimde arkama kocaman bir araba bağladılar, bu sefer birçoğunu birden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım yav inek kardeş...'
    Ve uzaktan eşek gözüktü.
    Eşek; ıslık çala çala, taşlara tekme ata ata geldi. Mutluydu.
    Şişmanlamıştı, tüyleri parlıyordu, gözlerinin içi gülüyordu, üzerinde lacivert takımlar vardı.
    İnek ile beygir, 'Nedir bu halin, neler oldu' diye merakla sordular, eşek anlattı:
    'Bir memlekete vardım, birisi bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu.
    Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, duyan benim yanıma koştu, duyan koştu.
    'Sonra?..'
    'Sonra beni başkan seçtiler...'
    'Yani sen başkan mı oldun ?..'
    'Evet... Bir şey yapmama gerek kalmıyordu, ben bağırdıkça onlar 'Memleket seninle gurur duyuyor' diye alkışladılar. Yiyecek birçok şey vardı. Ben ise yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım...'
    'Pekiii... Senin eşek olduğunu anlamadılar mı?...'

    Eşek yanıtladı: 'Yarısı anladı ama diğer yarısına anlatamadı...'

#14.10.2008 15:33 0 0 0
#09.10.2008 14:11 0 0 0
  • Şubat 1960 Belçika doğumlu, 34 dil ve lehçe bilen, Dünyanın en büyük dilbilimcilerinden Johan Vandewalle dillere ilgisinin başlayışını ve Türkçe hakkında görüşlerini şöyle anlatıyor.
    ''Türkçe ile ilk kez 1973'te yaptığım bir İstanbul gezisi sırasında tanıştım. O zaman 13 yaşındaydım. O gezide yaşadığım misafirperverlik beni çok etkiledi ve Türkçe'yi öğrenmeye sevk etti. Türkçe'yi biraz öğrenince, matematiksel yapısına hayran kaldım. Ve bu dili, bütün yanlarıyla incelemeye karar verdim. Ana dili Türkçe olan bir kişinin kısa cümlelerle düşündüğü, konuşma anında ise bu kısa cümleleri çeşitli yollarla birbirine bağlayarak karmaşık yapılar kurduğu görüşündeyim. Bu ''Cümle bağlama eğilimi'' bazı konuşurlarda zayıf, bazılarında ise adeta bir hastalık derecesinde güçlü olabilir. Bu son durumda ortaya çıkan dilsel yapılar, insan zihninin üstün olanaklarını en güzel şekilde yansıtıyor. Farklı dil gruplarına ait bir çok dili incelediğim halde şimdiye kadar hiçbir dilde beni Türkçe'deki karmaşık cümle yapıları kadar büyüleyen bir yapıya rastlamadığımı söyleyebilirim. Biraz duygusal olmama izin verirseniz, bazen kendime ''Keşke diğer dil bilimciler de gençliğinde Türkçe öğrenmiş olsaydı'', diyorum. Eminim o zaman çağdaş dilbilim İngilizce'ye göre değil, Türkçe'ye göre şekillenmiş olurdu'' (Bu yazıyı tamamen Türkçe yazmıştır.)
    Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932'de Atatürk'ün talimatıyla kurulmuş olup 1936 yılında adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir. Amacı ''Türk dilinin öz güzelliğini ve varsıllığını ortaya çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek'' olarak belirlenmiştir.
    İşte Atatürk'ün vasiyeti: ''Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz ölene dek, Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçe'nin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir''
    Buraya kadar sorun yok değil mi? Öyleyse devam edelim.
    Kabine (Bakanlar kurulu), Parlamenter (Milletvekili), Telekomünikasyon (İletişim), Legal (Yasal), İllegal (Yasadışı), Minimum (En az), Maksimum (En çok), Alternatif (Seçenek) Aktivite (Etkinlik), Aktüalite (Güncel), Okey (Tamam)
    İsterseniz bir büyük markete girin bisküvi, çikolata, kek, çerez, dondurma ve bunun gibi ürünlerin isimlerine, dolaştığınız yerlerdeki iş yeri tabelalarına ve reklam panolarına bir bakın, acaba ne göreceksiniz?
    ''Döncem ben sana kanki, Naaabbeee, Babay, cüüzz canııım, İyi hade see ya o zaman, Babiş, Anniş, Bişi isticem'' diyenler mi ararsın, yoksa babasına cepten mesaj atıp ''babis ban arkilerimle bu gece yokam tımam mıyy?'' diye bilgi veren gençlere mi rastlarsınız, orasını bilemem
    İki Türk genci Internet üzerinden chat yapıyor.
    genç1: slm. nbr
    genç2: slm. ii. u
    genç1: tsk. asl. pls.
    genç2: 22. f. İst. u
    genç1: 24. m. izm. is/ok
    genç2: unv. 3 u
    genç1: is. ok. bye
    genç2: bye. kib. See u lt.
    genç1: skib. see u lt.
    Bu sitedeki herkes ne konuştuklarını anlar. Anlamayan bir kaç tane çağ dışı kalmış!!! varsa onlar için tercüme edeyim. (Selam, ne haber. Selam, iyiyim, sen nasılsın. Teşekkür ederim, yaşınız, cinsiyetiniz, memleketiniz lütfen. İstanbul'dan 22 yaşında bir bayan, sen. İzmir'den 24 yaşında bir erkek. Çalışıyor musun, okuyor musun. Üniversite 3, sen. Çalışıyorum, tamam, hoşça kal. Hoşça kal, kendine iyi bak, sonra görüşürüz. Sen de kendine iyi bak, sonra görüşürüz.)
    Güzel Türkçe'miz nasıl katlediliyor görüyorsunuz değil mi? Bir süre sonra Türkiye'de ''DO YOU SPEAK TÜRKÇE!!!'' diye başlayan konuşmalar duyarsanız hiç şaşırmayın
    Yüce Atatürk, seni bir türlü anlayamıyor ve senin gösterdiğin yolda gidemiyoruz. Halbuki sen, neyi nasıl yapmamız gerektiğini daha o günlerde görmüş ve alt yapısını tamamlamış olarak bize miras bırakmıştın.
    Bizler ve bizi yönetenler mirasına sahip çıkıp gösterdiğin yolda ilerlemek varken, nelerle uğraşıyoruz bir bilsen
#07.10.2008 11:06 0 0 0
#07.10.2008 10:14 0 0 0
#06.10.2008 16:06 0 0 0
#04.10.2008 17:14 0 0 0
#04.10.2008 16:57 0 0 0
#04.10.2008 16:03 0 0 0
  • 60'lı yaşlara yaklaşmış birisi olarak dönüp geriye baktığımda, mutluluk tespihimdeki boncukların keyfini çıkarıyorum. Yine de biraz özlem, biraz hüzün duyduğum, biraz da keşke dediğim bazı şeylerin olduğunu da görüyorum.
    Anne-Baba dediğim dört insan (Annem-Babam, Eşimin Annesi-Babası) artık yok. Benim yaşımda birisi için kabul edilebilir bir durum bu !
    Ama, genç yaşta annesiz-babasız kalmak. Anne-baba olup ta hatırlanmamak. Daha önemlisi hayat sizin için ne demek. Nasıl yaşıyorsunuz. Bunları düşündünüz mü hiç?
    Bazı şeylere 'Daha çok var' deseniz de, işte hayatın gerçekleri
    Beklenmeyen bir ölüm! Ama, hangi ölüm beklenir ki? Yıllardır beraber yaşadığınız, her gün aynı ortamı paylaştığınız, acılara ağlayıp, sevinçlere beraberce güldüğünüz insan, bir gün çekip gidiyor. Bir daha dönmemek üzere hem de. Hatta, o gitmiyor da siz alıp bir çukura koyuyorsunuz onu. Ama, ölüm bu işte! Oysa, hayat devam ediyor ve ölenin sadece maddi varlığının ortadan kalktığını, anılarınızda her an yaşadığını, sizinle beraber olduğunu düşünerek, bir parça avunabiliyorsunuz. Şimdi düşünüyorum da yaşamın kıymetini biliyor muyuz ki, ölüm hakkında böyle ahkam kesebiliyoruz ? Geçmişe baktığımızda hayatın ne çabuk akıp gittiğini sıklıkla tekrarlarız. Ama, zamanımızı bonkörce harcamaktan da geri kalmayız. Geleceğe bakmak, bir ucu açık bir zaman dilimini düşünmektir. Ne zaman ölecegimizi bilmediğimiz için hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir çoğumuza. Yaşamın fani olduğunu sıklıkla tekrarlayanlar bile, geleceğe yönelik hesaplarında ne kadar iyimserdirler. Ölümün hep uzak bir noktada olduğu düşünülür ve bir mirasyedinin savurganlığıyla günler geçirilir. Kaç yaşında öleceğimizi, kaçımız düşünmüşüzdür? 40'lı yaşlarında olan birisi, gelecek hakkında ne düşünür? Gençlik yıllarını düşündüğü zaman hayıflanmaktan geri kalmaz ve zamanın ne kadar çabuk akıp gittiğinden dert yanar. 20'li yaşlarını, okul yıllarını, askerlik dönemini daha dün gibi hatırladığını söyler, nostaljik bir heyecan içinde. Söz konusu olan dönem yaklaşık yirmi yıl öncesidir. Ama aynı kişi, yirmi yıl sonrasını aynı yakınlıkta hayal etmez. Bir gün 60'lı yaşlara varacağını bilir elbette, ama daha çok vardır o günlere. Koskoca bir yirmi yıl! Geçmişi düşünürken "ne çabuk da geçti!" dediğimiz yirmi yıl, geleceğe bakarken "koskoca bir yirmi yıl!" olur. Üstelik çoğumuz, hayatımızı istediğimiz bir şekilde de yaşamayız. Çogu zaman böyle yaşamak zorunluluğuna inandırmışızdır kendimizi. Ya da varolan şartlar içinde en iyisinin bu olduğuna razı olmuşuzdur. Yaşam o şekilde akar gider ki, gerçekten en iyisinin bu mu olduğunu sorgulamak için bir fırsat bile vermez bize. Bırakın tek ağaçları, ormanı bile göremeyiz bir türlü. Hayatımız çoğu zaman bizim seçtiğimiz değil, sunduğuna inandığımız biçimde akar gider. Kendimiz için değil de başkaları için yaşarız çoğu kez. Ama kendimiz için de yaşadığımıza, böyle yaşamamız gerektiğine de en önce kendimiz inandırırız kendimizi. Buna sağduyulu olmak deriz, bir de. Peki, hangimizin ileriki yıllara ertelediğimiz işleri yapma garantimiz var? Bırakın yıllar sonrasını, iki-üç gün sonrasını, hatta iki-üç saat sonrasını görebileceğimizin garantisi var mı? Bu yaklaşım, çoğu kişiye çok karamsar görünebilir. Bir bakıma öyledir de. Ama, iyimser olanların da iyimserliklerinin bir garantisi yoktur. O iyimserlikleri boşa çıkaran olaylar meydana geldiğinde, hayal kırıklığı çok daha büyük olmakta ve son pişmanlık da fayda etmemektedir. Zaman ikame edilemeyen tek varlığımızdır. Ama, onu gereksiz işler için harcamakta ne kadar da rahatızdır. Oysa yitip giden zaman değil, bizzat varlığımızdır. Zamanımızın ve emeğimizin çoğunu bize doğrudan katkı yapmayan işler için kullanırız. Yaşamımızı güzelleştirmek, derinleştirmek için zaman ayırmak bir yana, insanı insan yapan en önemli özellik olan düşünmeyi ve sevmeyi, diğer işlerimizden arta kalan zamana sıkıştırırız. Çoğu kez böyle bir fırsatımız bile olamaz, hayatın akıp giden yoğun temposu içinde. Bu tempo ne hayatı ne de kendimizi sorgulamamıza fırsat tanımaz. Sürecin peşine takar bizi, şartların kölesi yapar. Ehven-i şeri benimsememizi meşrulaştırır. Oysa en büyük şer, ehven-i şerdir. Kötünün iyisine razı olmuşluğumuzu meşrulaştırmaya da 'Gerçekçilik' deriz çoğu zaman. Böyle bir yaşamı "Hayvansı veya ot gibi yaşamak" diye tanımlasam, çok mu abartmış olurum acaba? Düşünün bakalım, en son ve ne zaman birisine 'Seni Seviyorum' dediniz? İnsanın kendine ve sevdiklerine zaman ayıramadan ya da onları arta kalan zamana sıkıştırarak yaşamasının, vade doldurmaktan ne farkı vardır? Sadece bunu yüksek sesle itiraf etme cesareti gösterilmez, yaşamın dayatmasına masumca boyun eğilir ve kabullenilir. Ölüm kapıyı çaldığında ise, artık çok geçtir.
    "Ölüm, adildir" demiş, bir acem şairi. "Aynı haşmetle vurur şahı fakiri..."
    Böyle diyor ama, ölüm de yaşam kadar adaletsiz bir bakıma...
    Yaşamın adaletsizliğini yaşayarak görüyoruz çoğu kez ama, ölümün adil yada adaletsiz olduğunu anlamak için ille de ölmek mi gerekiyor?
    Herkesin ölümcül bir hastalığı vardır. Bir gün, bir yıl, 80 yıl sonra da olsa...
    Günlerin sayılı. O halde daha ne bekliyorsun?
    Yüzüne söyle, telefonda söyle. Bugün en az bir kişiye ''SENİ SEVİYORUM'' de
#04.10.2008 15:35 0 0 0
#04.10.2008 13:34 0 0 0
#04.10.2008 13:31 0 0 0
#04.10.2008 13:24 0 0 0
#04.10.2008 13:18 0 0 0