saba aslan

saba aslan

Üye
23.07.2008
Acemi Er
90
Hakkında

  • Dünyada her şey zaman içinde bozulmaya mahkumdur. Eşyalar eskir, çiçekler solar, insanlar yaşlanır...

    Oysa zaman daima müminlerin lehine işler. Peki, herkes ve her şey bozulmaya, yaşlanmaya uğrarken, nasıl olur da bu süreç müminler için farklı gelişir?

    Müminlerin zamanın yıpratıcı özelliğinden etkilenmemelerinin sırrı nedir?

    Rabbimiz'in " dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir." (Rad Suresi, 26) ayetiyle Kuran'da bildirdiği üzere, dünya üzerindeki her şey geçicidir. Yüce Allah dünya hayatının geçici ve kısa olduğunu insanlara hatırlatmak için dünyadaki her şeyi ve herkesi zamanla yıpranacak, bozulacak ve yaşlanacak şekilde yaratmıştır. Bu, çevresini dikkatle gözlemlediği takdirde herkesin görebileceği bir gerçektir. Örneğin;



    Yeryüzündeki bir mekan ne kadar güzel olursa olsun, bakım yapılmazsa aradan birkaç on yıl hatta kimi zaman yalnızca bir mevsim geçtiğinde son derece tanınmaz hale gelebilir.
    Zamanın akışı ile birlikte yeni doğan bebek önce erişkin hale gelir ve birkaç on yıl içinde hareket etmekte, düşünmekte zorlanan yaşlı bir kişiye dönüşür.
    Rengarenk hoş kokulu çiçekler birkaç gün içinde solar, taze ve lezzetli meyveler çürür ve dünyaya gelen tüm varlıklar ortak bir sonla, ölümle karşılaşırlar. Bu gerçek, iman etmeyen kişilerin bile kuşkuya kapılmadan kabullendikleri tek konudur. Nitekim Yüce Allah iman etmeyen insanların bu itirafını bir Kuran ayetinde şöyle haber vermiştir:



    "Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar." (Casiye Suresi, 24)


    Ancak tarih boyunca zamanın Kuran'da bildirilen bu yıkıcı ve tahrip edici özelliğinden yalnızca samimi iman sahibi müminler olabilecek en az şekilde etkilenmiş, hatta üstün ahlak özellikleri nedeniyle Allah zamanın bu olumsuz etkisini onların yararına çevirmiştir. Günümüzde de geçerli olan bu önemli gerçek, sonsuz kudret ve ilim sahibi Rabbimiz'in iman eden kullarına büyük bir rahmetidir.

    Zamanın Akışı İman Etmeyen Kişileri Nasıl Yıkıma Uğratır?

    İman etmeyen insanların, yanılgı içinde oldukları en önemli konulardan biri, kendilerine verilmiş olan ömrü sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzun görmeleridir. Oysa hayat gerçekte çok kısadır ve sanılanın aksine insanlara Allah tarafından verilmiş olan süre çok hızlı geçmektedir. Toplum içinde sık sık kullanılan "Göz açıp kapayıncaya kadar geçti.", "Daha dün gibi" ifadeleri gerçekte herkesin bu hızlı akışı fark ettiğinin açık birer göstergesidir. Ancak iman etmeyen insanlar bu gerçeği fark etmelerine rağmen zamanın hızlı ilerleyişindeki hikmeti kavrayamaz ve zamanı doğru değerlendiremedikleri için maddi ve manevi olarak yıkıma uğrarlar.

    Peki, iman etmeyenler zamanın akışı ile neleri kaybederler?

    Dünyevi Değerleri Kaybederler

    Yüce Allah'ın insanlara bu dünyada tanıdığı sürenin bir amacı ve hikmeti vardır. İnsanlar Allah tarafından kendilerine verilen bu kısıtlı süreyi "O'nun rızasını kazanmak ve cennete layık olabilmek için" kullandıkları takdirde, zamanlarını en hayırlı ve doğru biçimde kullandıkları için huzurlu ve her türlü sıkıntıdan uzak bir yaşam sürerler. İman etmeyen insanlar ise Yüce Allah'ın rızasını kazanmak için hayırlı faaliyetlerde bulunmak yerine, Kuran ahlakına uygun olmayan bir yaşam sürerek kendilerine verilmiş ömrü sadece dünyevi bir kazanç hırsı ile tüketirler. Oysa zaman, yıkıcı etkisini önce dünyada büyük bir hırsla bağlandıkları değerler üzerinde gösterir.

    Gençlik ve Güzelliklerini Kaybederler

    Gençlik ve güzellik, iman etmeyen insanların dünya hayatında en çok değer verdikleri konulardandır. Ancak bu iki özellik de, zamanın yıpratıcı etkisine en açık olan dünyevi süslerdir. Dünyanın en güzel insanı dahi gün geçtikçe yaşlanır ve bir süre sonra eski güzelliğini kaybeder. İnsanlar tarafından beğenilen, hayran olunan, herkesin özendiği ve yerlerinde olmayı şiddetle arzu ettikleri insanlar, zaman içerisinde Yüce Allah'ın dilemesiyle yaşlanır ve buna asla engel olamazlar. Sahip oldukları tüm servet ve imkanları kendilerini gençleştirmeye harcasalar dahi bu çabaları, kaçınılmaz son olan yaşlılığı -en iyi ihtimalle- 3-5 sene ertelemekten başka bir fayda sağlamaz. Zaman en yıkıcı etkiyi bu insanların çok önem verdikleri ve sahiplendikleri bedenlerinin yaşlanması, güçsüz kalması ve en basit işleri yaparken bile başkalarına muhtaç olmaları ile dış görünüşlerinde gösterir.

    Makam, Mevki ve İtibarlarını Kaybederler

    Mevki sahibi olmak ve bunun getirdiği itibar, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların çok değer verdiği bir diğer konudur. Ancak dünya hayatının geçici süsü olan bu özellikler de zamanın yıpratıcı etkisinden kurtulamaz. Çünkü kişi ne kadar ünlü ve zengin olursa olsun sonunda yaşlanacaktır ve eğer bir film yıldızı ise kendisinden daha genç ve iyi görünümlü biri onun yerini alacak, işadamıysa bedeni gençliğindeki kadar yoğun çalışmaya izin vermediği için işini başkalarına devretmek zorunda kalacaktır. İman etmeyen kişilerin oluşturduğu, sadakat ve vefa duygularının yaşanmadığı böyle bir ortamda kişinin tüm hayatını verdiği değerler zaman içinde onu terk edecek ve henüz daha ölmeden bile bu kişi unutulacaktır.

    Zeka, bilgi ve eğitim düzeyi de Allah'ın ilmini, kudretini ve yaratma sanatını kavrayamayan bu insanların başlıca kibirlenme konularıdır. Oysa tüm bunlar Allah'ın dilediği kişiye dilediği kadar nasip ettiği özelliklerdir ve zamanın yıpratıcı etkisiyle bozulmaya uğrar. Çünkü zaman ilerledikçe kişi dünyanın en zeki profesörü bile olsa hafızasındaki zayıflamaya engel olamayacaktır. Nitekim Yüce Allah bu gerçeği bir Kuran ayetinde şöyle haber verir:


    "Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra bir şey bilmesin diye, ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz Allah bilendir, herşeye güç yetirendir." (Nahl Suresi, 70)


    Ecir Fırsatlarını Yitirirler

    Kuran ahlakından uzak yaşayan insanları yanıltan bir diğer nokta, nasıl olsa daha gencim, ibadet etmek için daha çok vaktim var şeklinde düşünerek, hem ibadetlerini hem de ecir kazanabilecekleri her türlü güzel davranışı ertelemeleridir. Bu kişiler, ölümü kendilerinden uzak gördükleri için, gün boyu boş ve amaçsız işlerle uğraşmakta bir sakınca görmezler. Bu yanlış düşüncenin oluşturduğu gaflet hali ile Rabbimiz'in rızasını kazanarak değerlendirmek yerine ahiretlerine yarar sağlamayacak ancak alışkanlık haline getirdikleri pek çok uğraşıya saatlerini ayırır, büyük bir tutkuyla bağlanırlar. Bunları her gün ya da belli aralıklarla sürekli olarak tekrarlayarak kendilerine bir fayda sağlamaya çalışırlar. Yapamadıkları zaman ise sıkıntı ve rahatsızlık duyarlar. Oysa bu uğraşılarında Yüce Allah'ın rızası yerine sadece kendi nefislerinin isteklerini gözettikleri için bu esnada harcadıkları zaman, onları Kuran ahlakını yaşamaktan daha da uzaklaştırarak aleyhlerine çalışmış olur.

    Günümüzde birçok kişinin faydalı işler için kullanabilecekken internette amaçsız bir şekilde saatlerce dolaşması, hiçbir sınırlama koymaksızın televizyon izlemeye saatler harcaması, alışveriş sırasında gerek olmadığı halde şuursuzca vakit geçirmesi yanılgı içindeki bu insanların hayırlı ve kendilerini geliştirebilecekleri faaliyetlere yönelebilecekken zaman kaybettikleri boş işlere örnek olarak verilebilir.

    Sonsuz Cennet Hayatını Kaybederler

    İman etmeyen insanlar, hayatları boyunca aynı iş ve uğraşılarla zaman geçirdiklerinden, harcadıkları zamanı normal karşılar ve yaptıklarında bir yanlışlık görmezler. Vaktin nasıl geçirilmesi gerektiğini, boşa geçirilen zamanın kendilerine zarar getireceğini düşünecek bir şuura sahip olmazlar. Bu nedenle kendilerine verilmiş çok büyük bir nimet olan zamanı israf etmek, onların yaşam tarzı haline gelir ve bu, düşüncelerine, konuşmalarına, hayatlarının her anına yansır. Oysa Yüce Allah, Kuran'dan yüz çevirmiş olan bu insanların dünyada sadece oyalanarak vakit geçirmelerinin karşılığı olarak cenneti kaybedeceklerini şöyle haber vermiştir:


    "Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur." (Hud Suresi, 15-16)


    Zaman Nasıl Müminlerin Lehine İşler?

    İman etmeyenlerin Kuran'da "bizi "kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor."" (Casiye Suresi, 24) ayeti ile dile getirdikleri durum, gerçekte müminler için geçerli değildir. Çünkü zaman müminlere Yüce Allah'ın rızasını kazanmak için salih amellerde bulunacakları, imani olgunluklarını arttırarak cennete layık ruh güzelliği kazanacakları son derece önemli bir nimet olarak sunulmuştur. Peki, bu değerli nimeti müminler nasıl kendi lehlerinde kullanırlar?

    Zamanın Salih Amellerde Bulunacakları Çok Değerli Bir Nimet Olduğunun Bilincindedirler

    Yüce Allah'ın samimi iman eden kullarına vaat ettiği cennet nimetleri, bir insanın dünyada elde edebileceği her şeyden çok daha üstün ve kıymetlidir. Bu nedenle müminler kendilerine sunulan ve ne zaman biteceği yalnızca Rabbimiz tarafından belirlenen ömürlerini, Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya ve sonsuz cennet hayatına layık olmaya adarlar. Bu amaçla Yüce Allah'ın rızasını kazanacak salih amellerde bulunmaya büyük bir özen ve titizlik gösterir, vakitlerini daha iyi kullanmak için ince hesaplar yaparlar. Örneğin, günlük rutin işlerini pratik bir şekilde yaparak harcadıkları zamanı ellerinden geldiğince azaltır, güne erken başlar veya yapacaklarını bir gün önceden planlar, ahiret günü yapmış oldukları her salih amelin karşılığını alacaklarını umduklarından kendilerine nimet olarak sunulan işleri ertelemez ve büyük bir şevkle hemen yaparlar.

    Müminler zamanlarını Allah'ın rızasına uygun olarak değerlendirmenin büyük bir ecir kaynağı olduğunu bildiklerinden daima Rabbimiz'in "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et." (İnşirah Suresi, 7) hükmüne uygun şekilde hareket ederler.

    Zaman Müminlere İmani Olgunluk Kazandırır

    Müminler sadece "iman ettik" demenin yeterli olmadığını bildiklerinden güzel ahlakta "yarışıp öne geçmeyi", takva sahibi müminlere örnek olmayı, her durumda üstün bir ahlak sergilemeyi, Allah'tan güçleri yettiğince korkmayı, kendilerini asla yeterli görmemeyi, her an Allah'ın rızasını aramayı, her olay ve şartta vicdanlarının sesine göre hareket etmeyi hedeflerler. Zaman, Allah'ın izniyle müminleri bu imani olgunluğun ve derinliğin en yüksek, en mükemmel derecesine ulaştırır. Nitekim Rabbimiz bu imani olgunluğun kazandırdığı derinlikle güzel ahlakta kararlılık ve süreklilik gösteren, hayırlarda yarışıp öne geçen müminlere nimetlerle donatılmış cenneti vaat etmiştir. Kuşkusuz bu, müminler için elde edilebilecek en büyük kazançtır.


    "İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir." (Furkan Suresi, 75- 76)


    Müminlerin Birbirlerine Karşı Olan Sevgileri ve Tesanüdleri Artar

    İman etmeyen kişilerin dostlukları ve arkadaşlıkları da zaman içinde yıpranmaya mahkumdur. Okul yıllarında en samimi olan arkadaşlar okul bittikten bir süre sonra, iş yerindeki arkadaşlıklar ise iş değiştirme sebebiyle zamanla unutulur. Bu kişilerin dostluklarının kısa süreli olmasında bu yakınlıklarının karşılıklı çıkarlara dayanması büyük bir etkendir. Çıkarlara ters düşen en ufak bir durum veya hata karşısında hemen arkadaşlıklar bitirilir. Çünkü dostlukları, Allah rızasına dayalı gerçek sevgi üzerine kurulu değildir. Müminlerin birbirlerine olan sevgilerinin temelinde ise Allah rızası vardır. Kendileri gibi hayatlarını Allah yoluna adayan mümin kardeşleri ile dünya ile sınırlı olmayan ahirette de devam edeceğini umdukları bir beraberliğin temellerini atmışlardır. Bu nedenle zamanın ilerleyişi müminler arasında, sevgi, dostluk, merhamet ve şefkat hislerini güçlendirerek kardeşliğin Allah'ın izniyle sonsuza dek devam etmesine vesile olur.

    Zaman Müminlerin Dış Görünüşlerini de Olumlu Etkiler

    Zaman müminlerin dış görünüşlerinde iman etmeyenlerde yaptığı yıpratıcı etkiyi aynı ölçüde göstermez. Nitekim müminler yaşlarına göre çok daha genç, sağlıklı ve canlı bir görünüme sahiptirler. Kuşkusuz müminlerin dış görünüşlerindeki bu çarpıcı özellik, İslam'a hizmet etmek isteklerinden dolayı sağlıklarına ve beslenmelerine dikkat etmelerinden kaynaklanır. Ancak bundan çok daha önemli bir sırları vardır. Bu sır, onların yaşadıkları her olayı yaratanın Yüce Allah olduğunu bilmeleridir. Rabbimiz'in zahiren zor bile görünse her olayı hayır ve hikmetle yarattığının bilincinde olan müminler, hiçbir zaman inkar edenlerin yaşadıkları sıkıntıları hissetmezler. İşte, müminlerin bu teslimiyet ve tevekkülleri, son derece yıpratıcı bir etki yapan stresten ve karamsarlıktan uzak bir yaşam sürmelerini sağlar. Ruhsal olarak, kadere razı olmanın konforu ve huzurunu hissederlerken, bu his bedenlerine de olumlu olarak yansır ve onlara sağlıklı, dinç bir görünüm kazandırır.

    Sonuç: Allah Salih Amellerin Karşılığını Eksiksiz Verendir

    Yüce Allah'ın müminleri zamanın yıpratıcı etkisinden koruması müminlerin dünya hayatında hissettikleri heyecana ve coşku ile yaptıkları ihlaslı davranışlara bir karşılıktır. Çünkü Allah'ın cennetle müjdelediği Müslümanlar, "Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır." (Al-i İmran Suresi, 133) ayetini en güzel şekilde hayatlarına geçirmeye çalışır ve Allah'ın rızasını kazanabilmek için bir ömür boyu heyecan ve şevkle yarışırlar. Allah, " ... Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir." (Bakara Suresi, 158) ayetinde de bildirdiği gibi gönülden, diğer bir ifadeyle coşku ve heyecan ile yapılan hayırların karşılığını verendir. Bu nedenle müminler dünya hayatında yaptıkları zerre kadar iyiliğin bile karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette Allah'ın izniyle fazlasıyla alacak ve Allah onlardan, onlar da Allah'tan razı olacaklardır:


    "Allah dedi ki: Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur." (Maide Suresi, 119)


    Kuran Ahlakının Hakim Olması İçin Gerçekleştirilen Ve Zamanla Büyüyen Fikri Mücadelenin Sonucu: İslam'ın Dünyadaki Hızlı Yükselişi


    "İnsanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen, Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile." (Nasr Suresi, 2-3)


    Müminlerin Kuran ahlakının hakim olması amacıyla verdikleri büyük fikri mücadelenin kaynağı, Yüce Allah'ın iyiliği emredip kötülükten sakındırma hükmünü yerine getirme istekleridir. Bu nedenle Allah rızasının en çoğunu kazanmak için bu büyük fikri mücadeleyi gerçekleştirirken ciddi bir çaba harcarlar. Zaman ilerledikçe Allah'ın izniyle imani olgunlukları arttığından, fikri mücadele şevkleri de, bu fikri mücadelenin etkisi de güçlenir. Geçen zamanla birlikte müminlerin lehine gelişen en coşku verici sonuçlardan biri budur. Nitekim son yirmi yıl içinde dünya genelinde Müslümanların sayısında istikrarlı bir artış söz konusu olmuştur. 1973 yılında yapılan istatistikler dünya çapında Müslüman nüfusun 500 milyon olduğunu gösterirken, bugün bu rakam 1.5 milyara yaklaşmıştır. Her dört kişiden birinin Müslüman olduğu günümüzde, Müslümanların sayısı tarihte ilk defa Hıristiyanların sayısını geçmiştir. Müslüman nüfusun sayısının yakın gelecekte daha da artacağı ve İslam'ın dünyanın en büyük dini haline geleceği tahmin edilmektedir.

    İnsanın zaman kaybettiren davranış ve düşüncelerden uzak kalabilmesi sadece Yüce Allah'ın rızasını kazanmak için çaba göstermesiyle mümküdür. Zamanın büyük bir nimet olduğundan habersiz olan insanlar dünyada kendilerine boş vakit harcatan pek çok işle meşgul olmayı bir kazanç olarak görürken, müminler "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Mü'minun Suresi, 3) ayetinin hükmü gereği boş ve yararsız işlerle vakit kaybetmekten titizlikle kaçınırlar.
#09.01.2009 21:08 0 0 0
  • Müslümanlar arasındaki çekişme veya dağılma, onları manevi olarak güçten düşürecek bir gelişmedir. Bu, Allah'ın Kuran'da iman edenlere bildirdiği sırlardan biridir ve bununla önemli bir gerçeğe daha dikkat çekilmektedir: Nasıl ki ayrılıklar ve çekişmeler Müslümanları manevi olarak güçten düşürüyorsa, birlik ve tesanüd (dayanışma) de Müslümanlara güç kazandıracaktır. Allah Kuran'da, iman edenlerin "haklarına tecavüz edilmesi" durumunda birlik olup karşı koymalarını buyurmuştur:
    Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
    Bu, iman edenlere İlahi bir emirdir ve pek çok hikmeti vardır. İnkarcı ideolojilerin fikren yok edilmesi de, ancak Müslümanların ittifak etmeleri ile mümkündür.
    Ancak elbette unutmamak gerekir ki, iman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah'ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz. Böylesine sağlam bir ittifakın, Müslümanlara dünyada eşine az rastlanır bir güç kazandıracağı ise açıktır. Rabbimiz, "... Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetinde başarıya ulaşmak için sayıca büyük olmanın önemli olmadığına işaret etmiştir. Müslümanların iman ve ihlasa dayalı kurdukları birliktelik, onlara çok büyük başarılar elde etmelerini sağlayacak bir şevk ve irade kazandıracaktır.
    Samimiyet üzerine, halis niyetle inşa edilmemiş birliktelikler her ne kadar dayanışma içinde gibi görünseler de temelde paramparçadırlar. Çünkü onların ittifakları, bir tür menfaat birlikteliğidir ve menfaatlerinin zarar görmesi ihtimali bu birlikteliğin hemen sonunu getirir. Müslümanlar, Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu sırra vakıftırlar. Müslümanların birlikteliği, dünyevi kayıplarla sarsılmaz tam tersine daha da güçlenir. Bu ruh ve bilinç Müslüman ittifakını çok güçlü kılar. Büyük İslam alimi Said Nursi de, Müslümanların ihlas ve samimiyetle oluşturacakları birlikle ne kadar büyük kuvvet kazanacaklarını şu örnekle ifade etmiştir:
    Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvvet sağlayan ihlas sırrını kazanmak ile, dayanışmaya ve hakikate inanmaya muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif birleşmezse, üç kıymeti var. Rakamların sırrı ile birleşse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik sırrı ve birlik gayesi ve birleşme vazifesi ile denk gelip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedakar kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok tarihi olay şahitlik ediyor.

    Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir birlikte her bir ferd, diğer kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on gerçek birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.
#09.01.2009 20:57 0 0 0
  • Bu muhteşem medeniyet dünyaya güzellik, estetik,
    zenginlik ve adalet getirecektir...
    Türk-İslam Alemi'nin birlik ve beraberliği, tüm insanlığın refahı, huzuru ve çekilen acıların yok olması için, mutlaka gereklidir. Vicdan sahibi olan her kişinin bu birliğe katkıda bulunması gerekir.
    Türk-İslam Birliği bu yüzyılın müjdesidir. Zamanı gelmiş, şartları olgunlaşmıştır. Bu büyük ihtişam, bütün dünyanın huzuruna, sevincine, rahatlığına ve refahına sebep olacaktır. Türk Milleti, Türk Devleti, milli, üniter yapısı içerisinde bu güzel liderliğe ehil ve layıktır.
    Bugün İslam dünyasının durumu değerlendirildiğinde ilk dikkati çekecek özelliklerden birisi, Müslümanların kendi aralarındaki parçalanmışlığı olacaktır. Kimi İslam ülkeleri arasında derin anlaşmazlık ve ihtilaflar vardır. Hatta yakın geçmişte, İran-Irak Savaşı, Irak'ın Kuveyt'i işgali, Pakistan-Bangladeş Savaşı gibi Müslüman ülkeler arasında geçen savaşlar yaşanmıştır. Müslüman ülkelerde çoğunlukla etnik ve siyasi sorunlar nedeniyle yaşanan iç savaş ve çatışmalar da -örneğin Afganistan'da, Yemen'de, Lübnan'da, Irak'ta veya Cezayir'de olduğu gibi- İslam dünyasının, olması gerektiği gibi olmadığını göstermektedir. Öte yandan İslam dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten İslam'a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek merkezi bir otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan'ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir birlik ve merkez bulunmamaktadır.
    Oysa İslam ahlakının özünde birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in vefatının ardından, İslam dünyası hep Hilafet makamı tarafından yönlendirilmiş, bu makam Müslümanların dini konulardaki yol göstericisi olmuştur.
    Günümüzde de İslam dünyasının tümüne yol gösterecek çağdaş bir merkezi otorite kurulabilir. Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir İslam Birliği'nin kurulması İslam dünyasının mevcut sorunlarının giderilmesinde çok önemli bir adım olacaktır.


    1) İslam dünyasının tümüne hitap edebilmeli, dolayısıyla en temel İslami değerlere ve esaslara dayanmalı, belirli bir mezhebin veya tarikatın temsilcisi olmamalıdır.
    2) İnsan haklarına, demokrasiye, serbest girişimciliğe destek vermeli, İslam dünyasının ekonomik, kültürel ve bilimsel yönden kalkınmasını temel hedef olarak belirlemelidir.
    3) Diğer ülkeler ve medeniyetlerle son derece barışçıl ve uyumlu ilişkiler kurmalı, kitle imha silahlarının kontrolü, terörizm, uluslararası suç, çevre gibi konularda uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler ile iş birliği yapmalıdır.
    4) İslam dünyasındaki azınlıkların (örneğin Yahudi ve Hıristiyanların) ve İslam ülkelerine gelen yabancıların haklarının korunması, kendilerine güvenlik sağlanması ve saygı gösterilmesi gibi konuları öncelikli olarak ele almalı, dinlerarası diyalog ve iş birliğine önem vermelidir.
    5) Filistin, Keşmir, Moro gibi, Müslümanlar ile Müslüman olmayan halkları karşı karşıya getiren sorunlara; her iki taraf için de bazı kazançlar ve bazı tavizler öngören, adil ve barışçıl çözümler getirilmesine önem vermelidir. Hem Müslümanların haklarını savunmalı hem de söz konusu sorunların, İslam dünyasındaki bazı radikal unsurlar tarafından çözümsüzlüğe itilmesine mani olmalıdır.
    İslam dünyasının böylesine akılcı, sağduyulu ve adil bir liderliğe kavuşması, hem bugün pek çok sorunla karşı karşıya bulunan 1.2 milyar Müslüman için, hem de dünyanın tüm diğer insanları için çok hayırlı olacaktır. Kuran ahlakına dayalı olarak kurulacak bir İslam Birliği, tüm dünyanın adalet ve güvenlik bulmasına, Kuran ahlakının getirdiği tavır mükemmeliği sayesinde huzurun yerleşmesine aracı olacaktır. Müslümanlar, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in devrinden bu yana, insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat, kültür, medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, "insanların hayrı"na dev eserler ortaya koymuşlardır.
    Avrupa Ortaçağ'ın karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılığı, tıbbı, sanatı, temizliği ve diğer pek çok hasleti Müslümanlar öğretmiştir. Kuran'ın nurundan ve hikmetinden kaynaklanan bu İslami yükselişi tekrar başlatmak için, geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanların Kuran ahlakını ve Peygamber Efendimizin sünnetini temel alan bir yol göstericiliğe ihtiyaçları vardır.

    Medeniyetler arası bir çatışmayı öngörenlerin, yeryüzünde daha çok kan dökülmesine ve daha çok kayıplar verilmesine neden olacakları açıktır. İslam Birliği'nin oluşturulması, çatışma taraftarlarının önündeki en önemli engellerden biri olacaktır.
    Bu proje nasıl hayata geçirilebilir? Ancak öncelikle bu konuda tüm İslam ülkelerinin yanında Türkiye'ye büyük bir rol düştüğünü belirtmek gerekir. Çünkü Türkiye, sözünü ettiğimiz manada bir İslam Birliği'ni kurmuş ve 5 yüzyıldan uzun bir süre başarıyla idare etmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısıdır. Bu sorumluluğu tekrar üstlenebilecek bir toplumsal alt yapıya ve devlet geleneğine sahiptir. Dahası Türkiye, İslam dünyasının Batı ile ilişkileri en gelişmiş ülkesidir ki, bu Batı ile İslam dünyasındaki sorunların çözümünde arabuluculuk yapabilmesine olanak sağlar. Türkiye'nin tarihsel olarak hoşgörülü ve mutedil bir anlayışa sahip olması; Türkiye'nin İslam dünyasında dar bir mezhebi değil, dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun izlediği Ehli Sünnet inancını temsil etmesi de, onu İslam Birliği'ne önderlik etmeye aday kılan önemli bir vasıftır.
    Son olarak belirtmek gerekir ki, İslam dünyası ile Batı arasında bir "medeniyetler çatışması" tehlikesi her geçen gün büyümektedir. İslam Birliği'nin kurulması ile birlikte bu tehlike tamamen ortadan kalkacaktır. Tarihte yaşanan tecrübeler açıkça göstermektedir ki, farklı medeniyetlerin birarada yaşaması, mutlaka bir gerilim ve çatışma nedeni değildir. Farklı kültürleri birarada barındıran bir devlet, bünyesinde farklılıklar olduğu için değil, bu farklılıkları idare ediş -ya da edemeyiş- tarzı nedeniyle sorunlarla karşılaşmaktadır. Ya da yan yana gelen medeniyetler, birbirlerine karşı hoşgörülü olup olmamalarına, kendi içlerindeki hoşgörüsüz unsurları kontrol altına alıp alamamalarına göre, çatışma veya barış ve iş birliği yolunu seçmektedirler. Günümüzde de hoşgörü ve uzlaşı yerine, hem Batı'da hem de İslam dünyasında, düşmanlık ve çatışmayı seçmek isteyenler vardır. Bunlar nedeniyle İslam ve Müslümanlar hakkındaki bazı yanlış anlama ve ön yargılar devam etmekte ve bu, İslam dünyası için birtakım zorluklar oluşturmaktadır. Batılılar ise, çeşitli yanlış anlaşılmalar nedeniyle gereksiz yere tedirginlik duymaktadırlar. Tüm bu sıkıntıları ortadan kaldıracak bir çözüme çok acil olarak ihtiyaç vardır.
#09.01.2009 20:55 0 0 0
  • İslam Birliği'nin sağlanamamış olması dünya Müslümanlarının yaşadığı birçok sorunun temelinde yer almaktadır. Yaşanan parçalanmışlığın tam aksi bir birlik sağlandığında, bugün içinde bulunan olumsuzluklar yaşanmayacak ya da yaşansa dahi kısa zamanda bir çözüme kavuşturulacaktır.

    Tarihte büyük ve köklü bir medeniyet inşa etmiş ve bu medeniyet ile, dünya tarihine yön vermiş olan İslam dünyası günümüzde de önemli bir güçtür. Birçok düşünür tarafından da ifade edildiği gibi İslam dünyasının geleceği, dünya barışını ve güvenliğini doğrudan ilgilendirmektedir. Bugün jeo-politik, jeo-kültürel ve jeo-ekonomik açıdan büyük bir güç olan İslam dünyası şu an sahip olduğu özgürlüğü, II. Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık hareketleri ile elde etmiştir. Elde edilen bağımsızlıklar sonucunda coğrafi görünümü de değişen İslam ülkelerinin asıl değişimi, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle yaşanmış, Afrika-Asya coğrafyası olarak kabul edilen İslam dünyası, Avrasya (Avrupa-Asya) coğrafyası haline gelmiştir.

    20. yüzyıl başına kadar -kısa süreli işgaller hariç- genellikle İslam topraklarında yaşayan Müslümanlar, 20. yüzyılın ilk dönemlerinden itibaren kendi iradeleri ile çeşitli Avrupa ülkelerine ve Amerika'ya göç etmişler ve bu topraklarda önemli bir nüfus haline gelmişlerdir. Böylece İslam bu ülkelerde en hızlı yükselen din konumuna gelmiş ve İslam dünyası büyük bir coğrafyaya dönüşmüştür..

    İslam dünyasının dünya ticaretinde sahip olduğu ana geçit noktalarının önemi ve petrol ve doğalgaz gibi stratejik yer altı kaynaklarında söz sahibi olması, Müslümanların 21. yüzyılda önemli bir rol sahibi olacağını göstermektedir. Ancak bugün İslam dünyasına bakıldığında Müslüman kimi ülkelerde demokrasinin henüz yeterince yerleşmemiş olması teknolojik olarak geri kalmışlık ve ekonomik sıkıntılar gibi bazı sorunlar göze çarpmaktadır. Ancak tüm bu sorunlardan önce aciliyetle çözüme kavuşturulması gereken çok daha hayati ve temel bir sorun vardır: İslam dünyasının birlik halinde olmaması.. İslam Birliği'nin sağlanamamış olması dünya Müslümanlarının yaşadığı birçok sorunun temelinde yer almaktadır. Yaşanan parçalanmışlığın tam aksi bir birlik sağlandığında, bugün içinde bulunan olumsuzluklar yaşanmayacak ya da yaşansa dahi kısa zamanda bir çözüme kavuşturulacaktır.

    Parçalanmışlıkla dikkat çekilen husus, elbette çoğulluk, yani İslam dünyası içinde farklı mezhep ve uygulamaların var olması değildir. Müslümanların birlik olması da hepsinin tek bir uygulama ya da yöntem altında toplanması anlamını taşımaz. Önemli olan, bu farklılıkların inanç birliği altında, çoğulcu bir hoşgörü ve dayanışma içinde toplanmasıdır. Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde karşılaşılan olağan durumlardır. İslam ahlakının gereği tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Yazı dizimiz boyunca, kurulacak bir İslam Birliğinin Müslüman dünyası için gerekliliğini ve dünya barışı için önemini, siyasi, sosyolojik ve ekonomik açılardan ele alacağız.

    Parçalanmanın Nedenleri

    İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu parçalanmışlık, 20. yüzyılın başında ortaya çıktı. Ancak 19. yüzyılın en yıkıcı akımlarından biri olan radikal milliyetçilik, daha önce birarada huzur içinde yaşayan farklı mezhep, ırk ve dillerden Müslümanları etkisi altına aldı. Bu sırada zayıflayan İslam İmparatorlukları, Batılı güçlerin sömürgesi durumuna düştüler. Bu güçler İslam topraklarından çekilirken, toprakları yapay sınırlarla bölüp çeşitli devletler oluşturdular. Daha önce huzur içinde yaşayan halk, başta sınır anlaşmazlıkları olmak üzere birçok konuda karşıt olan toplumlara dönüştüler. Bu ise İslam dünyasının bir yüzyıl boyunca devam edecek olan istikrarsızlığının başlangıcı oldu. Belirtmek gerekir ki, millet ve vatan sevgisi, bağımsızlık talebi meşru ve asil duygulardır. Ancak milliyetçilik duygusunun gayrimeşru hale gelmesi, sevginin saplantılı bir tutkuya dönüşmesiyle olur. Yüce Allah ayetlerde "öfkeli soy koruyuculuğu" olarak dikkat çektiği bu çarpık anlayışı, ayrıca cahiliyenin (din ahlakından uzak toplumların) bir özelliği olarak da bildirmiştir:

    "Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, 'öfkeli soy koruyuculuğu'nu, cahiliyenin 'öfkeli soy koruyuculuğunu' kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin üzerine 'güven ve yatışma duygusunu' indirdi ve onları "takva sözü" üzerinde "kararlılıkla ayakta tuttu." Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir." (Fetih Suresi, 26)

    19. yüzyılda ortaya çıkan radikal milliyetçilik, yüce Allah'ın Kuran'da yasakladığı tavra ve ruh haline uyan öfkeli ve aşırı bir milliyetçiliktir. İnsanların farklı ırklar ve milletlerden olması bu çarpık anlayışın savunduğu gibi birer çatışma ve kin konusu değil, gerçekte yüce Allah'ın kusursuz sanatının bir tür zenginlik ve çeşitliliğidir.

    Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde, temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, dili, ten rengi gibi özellikleri, sahip olduğu maddi imkanları, makamı ya da mevkisi değil, imanı, Rabbimiz'e duyduğu içli sevgi ve korkudur. İslam dünyasının günümüzdeki parçalanmışlığının en önemli nedenlerinden biri, bu bilincin eksikliğidir. Bu eksikliğin en önemli nedeni Batı'da gelişen din dışı felsefe ve ideolojilerin yanılgılarına kapılan bazı aydınların, bu fikirlerin İslam dünyasını ileriye götüreceğini sanmaları olmuştur. Bu tarihi hatanın neden olduğu tahribatın izleri bugün de açıkça görülmektedir. Müslüman dünyasında süregiden düzenin ve dayanışmanın yerini bu sapkın ideolojilerin etkisiyle kargaşa ve parçalanmışlık almıştır. Yalnız şunu da belirmek gerekir ki, bu kargaşayı sona erdirmek için bazı ülkelerde, yine Kuran ahlakına kesinlikle uymayan bir model ortaya çıkmış ve halkı acımasızca ezen despot rejimler kurulmuştur.

    Bu örnekler göstermektedir ki; İslam dünyası geleceğine yönelik stratejiler belirlerken yanlış yönlendirme ve telkinlere kapılmaktan sakınmalıdır. İslam dünyası ancak Kuran ahlakını samimi olarak yaşadığı ve bu ahlaka sahip çıktığında yükselebilir. Kuran ahlakının yaşandığının en önemli göstergelerinden biri ise, Müslümanların birliği ve beraberliğidir.

    Farklılıklara Hoşgörü Göstererek Birleşmek

    Müslümanların hayatlarının her anında olduğu gibi, ulusal ve uluslararası siyasetlerinde de Kuran ahlakına göre davranmaları gerekir. Kuran ahlakı ise öncelikli olarak İslam dünyasının ittifak etmesini gerektirmektedir. Kuran ahlakının esas alınması, bu ittifakın kalıcı olmasını ve kendisinden beklenen aktif rolü üstlenmesini sağlayacaktır.

    Vicdanı ve aklı ile hareket eden, kendi çıkarlarını değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde olması mümkün değildir. Bu bireyler temelinde geçerli olduğu gibi toplumlar ve milletler genelinde de geçerlidir. Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe de dikkat çekmiş, Müslüman toplulukların birbirlerine karşı adaletsizlik yapmalarını ve düşmanca davranmalarını yasaklamıştır. Ayrıca Rabbimiz, böyle davrananların durdurulması ve farklı Müslüman toplumların "aralarının bulunmasını" bildirmiştir:

    "Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever." (Hucurat Suresi, 9)

    Elbette her Müslüman toplum arasında bölgesel, kültürel ve geleneksek bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olabilir. Olmaması gereken, bu farklılıklar nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak görmesidir. Yüce Rabbimiz, Kuran'da Müslümanları bu hataya düşmemeleri için pek çok kez uyarmış ve Kitap Ehli'nin bu konudaki hatalarını ibret olarak göstermiştir. Sergiledikleri bu kötü ahlak özelliklerini bir ayette yüce Allah şöyle bildirmiştir:

    "Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki 'tecavüz ve haksızlık' dolayısıyla ayrılığa düştüler..." (Şura Suresi, 14)

    Allah'ın bildirdiği bu ayrılık nedeniyle Kitap Ehlinin tarihinin büyük çatışmalarla dolu olduğu bilinen bir gerçektir. Hıristiyanlığın ilk 1600 yıllık tarihi, birbirleri ile çatışan farklı Hıristiyan mezheplerinin tarihi sayılabilir. Dindeki en ufak yorum farkı bile Hıristiyanların birbirlerini inkarcılıkla suçlamalarına neden olmuştur. İlginçtir ki, Avrupa medeniyetinin yükselişi, ancak söz konusu mezhep savaşlarının bitmesinden sonra başlamıştır. Müslümanlar da kendi içlerinde birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi, özellikle bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir (Harun Yahya, İslam Birliği'ne Çağrı)

    Birlik Ruhunun Yaşatılması

    Birlik; fedakarlık ve sadakat gerektirir. Allah Kuran'da Müslümanlara birlik içinde olmalarını, şeytanın aralarını açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği engellemek için çaba göstereceğini bildirmiştir. Şiddetin, terörün, zulmün, dolandırıcılığın, ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun dünya genelinde yaygın olması da, yeryüzünün "fitne" ile dolu olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında, Müslümanların aralarında sorun haline gelmiş pek çok konu önemini yitirmektedir. Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah'ın varlığını ve birliğini inkar eden, ahiret gününe inanmayanların kurmuş oldukları batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip yayılmaktadır. Buna karşılık vicdan sahibi müminlerin yapması gereken, iyilikte ittifak etmektir.

    Allah'ın izniyle bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren mağlup olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır. Rabbimiz, Kuran'da inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş ve iman edenlerin de birbirleriyle dost olmaları ve birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini bildirmiştir. Bu, yeryüzünde bozgunculuğun ortadan kaldırılması için gereklidir.

    Tarihten Bir Örnek: Selahaddin Eyyubi'nin İslam Birliği

    İslam dünyasının Haçlılar karşısındaki durumu, İslam Birliği konusunda önemli bir örnektir. 1096 yılında başlatılan ilk Haçlı Seferinin orduları Ortadoğu'ya ulaştığında, Müslümanlar, aralarında çeşitli anlaşmazlıklar ve çekişmeler bulunan emirliklere bölünmüşlerdi. Bu bölünmüşlük nedeniyle Avrupa'dan gelen barbar işgalcilere karşı direnemediler. 1099 yılında Kudüs'te korkunç bir katliam yapılarak kurulan Haçlı Krallığı, on yıllar boyunca Müslümanların bu bölünmüşlüğünden yararlandı. Ancak büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi'nin Müslüman emirlikleri tek tek kendi idaresi altına alıp birleştirmesiyle birlikte, Müslümanlar Haçlı işgalcilere karşı koyabilecek güce ulaştı.

    Ancak Selahaddin Eyyubi Müslümanları tek bir bayrak altında birleştirirken, bir yandan da ilmi ve ahlaki bir uyanış başlamıştı. Bu ilmi, ahlaki ve imani uyanış Müslümanların siyasi birliğiyle de birleşince, İslam medeniyeti bir kez daha yükseldi. Selahaddin Eyyubi'nin komutasındaki birleşik İslam ordusu 1187'deki Hıttin Savaşı'nda Haçlı ordusunu bozguna uğrattı ve ardından Kudüs dahil olmak üzere Haçlı işgali altındaki Filistin topraklarının tamamına yakını kurtarıldı.

    Selahhadin Eyyubi'nin ve onun önderliğinde kurulan İslam Birliği'nin en dikkat çeken yönü ise, Kuran ahlakının gereği olan adalet, ılımlılık ve barışçılık gibi erdemleri en iyi biçimde temsil etmesiydi. Selahaddin Eyyubi'nin dikkat çeken bir diğer özelliği ise gerek Haçlılara gerekse tüm diğer Hıristiyanlara karşı, son derece adil ve bağışlayıcı davranmasıydı. Haçlılar Müslümanlara karşı çok büyük zulümler uygulamalarına rağmen, Selahaddin Eyyubi onlardan intikam almamış, Kudüs'ü fethettiğinde kentteki hiçbir Hıristiyana zarar vermemişti.

    Kısacası, Selahaddin Eyyubi'nin kurmuş olduğu İslam Birliği, Müslümanlara hem güç ve zafer vermiş, hem de İslam ahlakının özündeki adalet, hoşgörü, barışseverlik gibi erdemlerin hayata geçirilmesine imkan tanımıştı. Müslümanlar hem İslam'a hizmet etmek için harekete geçirilmişler, hem de Müslümanlar arasında doğan bazı radikal eğilimler engellenerek, Kuran ahlakına göre Müslümanların nasıl olması gerektiği gösterilmişti.

    "İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur." (Enfal Suresi, 73)
#09.01.2009 20:52 0 0 0
  • TÜRK BİRLİĞİNİN BİR GÜN HAKİKAT OLACAĞINA İNANCIM VARDIR.
    BEN GÖRMESEM BİLE, GÖZLERİMİ DÜNYAYA ONUN RÜYALARI İÇİNDE KAPAYACAĞIM. TÜRK BİRLİĞİNE İNANIYORUM, ONU GÖRÜYORUM. YARININ TARİHİ, YENİ FASILLSRINI TÜRK BİRLİĞİ İLE AÇACAKTIR. DÜNYA SUKUNUNU BU FASILLAR İLE BULACAKTIR.

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



    Türk-İslam Birliği, bir sevgi birliğidir, muhabbet birliğidir, gönül birliğidir. Bu birliğin temeli, sevgi, fedakarlık, yardımseverlik, merhamet, hoşgörü, anlayış ve uzlaşıdır. Ayrıca insana saygı, sanatta, bilimde ve teknolojide en yüksek noktaya ulaşmak birliğin hedefidir. Birliğin kurulmasıyla, sadece Türk toplumları ve Müslümanlar değil, tüm dünya aydınlığa kavuşacaktır.
    Türk-İslam Birliği tahakküm edici, zorlaştırıcı, bürokratik bir birlik olmayacaktır. "Herkes bize tabi olsun, geri kalanlar da köle gibi olsun" anlamında ezmeye dayalı bir birlik değildir. Düşmanlık yapmak, intikam almak veya bir tehdit unsuru olmak için değil, dünyada barışın tesisi için var olacaktır. Bu bir birlik vesilesiyle her dinin mensubu dilediğince ibadetini yapabilecek, kendi dinince kutsal sayılan her yeri ziyaret edebilecek, malı, canı, namus ve şerefi Türk-İslam Birliği'nin güvencesinde olacaktır.
    Bu birlik altında inanmayanlar ve dinsizler de huzur içinde yaşayacaklar, fikirlerini diledikleri gibi ifade edeceklerdir.
    Türk İslam Birliğinin kurulmasıyla, Amerika, Avrupa, Çin, Rusya, İsrail kısaca tüm dünya rahatlayacaktır. Terör sorunu son bulacak, hammadde kaynaklarına ulaşım garanti altına alınacak, ekonomik ve sosyal düzen korunacak, kültürel çatışma tamamen ortadan kalkacaktır. Amerika askerlerini topraklarından binlerce kilometre uzağa göndermek zorunda kalmayacak, İsrail duvarlar arkasında yaşamayacak, Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik herhangi bir engelle karşılaşmayacak, Rusya güvenlik endişesi duymayacak, Çin hammadde sıkıntısı çekmeyecektir.
    Sadece Türk-İslam coğrafyasına değil, tüm dünyaya aydınlık getirecek bu birliğin tesisi için vicdan ve sağduyu sahiplerinin itttifakı önemlidir. Türk-İslam dünyası bu gelişmeyi büyük bir şevk ve heyecanla beklemektedir. Atılan her adım coşkuyla karşılanacaktır.
#09.01.2009 20:49 0 0 0
  • Diğer bölümlerde de açıkladığımız gibi, bizim dışımızda bir maddi dünyanın aslına hiçbir zaman ulaşamayız. Bu, dünya üzerindeki en büyük gerçeklerden biridir. İnsanların büyük bir çoğunluğu bu olağanüstü gerçek karşısında büyük bir korku duymakta, bilimsel olarak da ispatlanmış bu gerçeği inkar etmek için türlü yollara başvurmaktadırlar. Bu gerçeği çürütmenin yollarını aramakta veya hiç düşünmeyerek bundan kaçabileceklerini zannetmektedirler.

    Bu insanlar maddenin var olduğunu ispat etmek için araştırmalar yapmakta, hiçbir tutarlı yanı olmayan mantıklar öne sürmekte ve kendilerine dışımızdaki maddenin aslına hiçbir zaman ulaşamayacağımızı anlatanlara karşı çıkmaktadırlar.

    Bu durumda bu insanların sonuçsuz çabalarının bir sonuç verdiğini ve maddenin var olduğunu farz edelim. Yani dışımızda maddi bir dünyanın mutlak olarak var olduğunu düşünelim. Peki bizim için değişen nedir?

    Biz Dış Dünyaya Asla Ulaşamayız

    Hayatımız boyunca kafatasımızın içinden hiçbir şekilde çıkamayız. Beynimizin içindeki birkaç cm3'lük minik odada tüm dünyayı gerçek zannederek yaşarız. İnsanın baktığı her manzara, duyduğu her güzel melodi, tattığı her yemek, kokladığı her çiçek, dokunduğu her canlı ancak birer elektrik akımı olarak beyindeki o ufak odada meydana gelir. İnsan bu elektrik sinyalleri sonucunda yaşadığı mükemmel kalitedeki tüm hislerden türlü zevkler alır. Beyninin içindeki sofrada önüne getirilen yemeği zevkle tadar. Beyninin içindeki kırda en güzel kokuları içine çeker. Beyninin içindeki mekanda çevresindeki manzarayı seyreder. Yani tüm hayatı aslında beyninin içinde geçer.

    Maddenin aslıyla ise hiçbir zaman muhatap olamaz. Çünkü dışarıda bir şeyler olduğunu kabul etsek bile bu varlıkların hiçbiri beyne olduğu şekilde ulaşmaz, ancak sinir uyarıları olarak gönderilir. Ve görüp duyduğumuz herşey aslında beynimizdeki bu sinir uyarılarıdır. İnsan, beyninin içindeki görüntüye sabitlenmiştir ve dışarıyı asla göremez. Sahip olduğu herşeyi, malını, servetini, işini, okulunu, ailesini, arkadaşlarını beyninde hisseder ve dışarıya asla çıkamaz. Beyne giden sinirler kesildiğinde, insan için dışarıda var olduğunu düşündüğü dünya da yok olmuş demektir.

    Peki bu durumda, insan hep beynindeki kopyaları görüyorsa, dışarıda asıllarının olup olmaması onun için bir şey ifade eder mi?

    Elbette bir dış dünyanın varlığı insan için hiçbir şey ifade etmez. Buraya kadar pek çok defa açıkladığımız gibi, biz ancak beynimizde oluşan kopya görüntüleri görebilir, kopya sesleri duyabiliriz. Bizim tanıdığımız tek dünya, zihnimizde oluşan dünyadır ve bizim varlığından emin olabileceğimiz tek dünya da budur. Dışarıda gerçek bir dünya var mıdır, ya da yok mudur bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Dışarıda asılları olduğunu farz ettiğimizde bile, kafatasımızın dışına asla ulaşamayız. Ne yaparsak yapalım, kafatasımızın dışına çıkıp, seyrettiğimiz görüntünün asılları ile bağlantıya geçemeyiz. Öyle ise, beynimizin dışında ne olup olmadığı da bizim için bir önem taşımaz.

    İnsanın yapması gereken, beynin içindeki mütevazi odaya tüm kainatı sığdıran, tüm kainatı insan ruhuna izlettiren Allah'ın olağanüstü sanatı karşısında O'na teslim olmaktır.

    Dışarıda Maddenin Var Olduğunu İddia Edenlerin Ellerindeki Tek Delil Yine Hayalleridir

    Bir dağın zirvesinde oturup, çevresini saran eşsiz manzarayı seyreden bir dağcı, bu olağanüstü güzelliği beyninin içinde gördüğünden habersizdir. Oysa bu uçsuz bucaksız görüntü, dağcının beyninin içindeki birkaç santimetre büyüklüğündeki görme merkezinde oluşur. Gördüğü şey ise, manzaradan gelen ışınların, beyninde yorumlanmasından başka bir şey değildir. Yani gerçekte o manzarayı değil, manzaranın elektrik sinyallerinden oluşmuş, birebir benzeyen kopyasını görmektedir.

    Bu benzerlik dolayısıyla dağcı, manzaranın dışarıdaki aslıyla karşı karşıya olduğunu düşünür. Dışarıda maddenin var olduğuna inanır. Dünya yaratıldığından beri hiç kimsenin aslını göremediği dağ manzarasının varlığı konusunda ısrar eder. Elbette söz konusu kişi buna inanmakta özgürdür, yani kendisinin dışında bir dağın var olduğunu ve ona ait manzarayı seyrettiğini düşünebilir. Ancak bu insan şunu da kesinlikle aklından çıkarmamalıdır ki, dünya yaratıldığından beri hiçbir insan maddenin aslını görmediğine göre, o da hiç kimsenin görmediği bir şeye "var" demektedir. Elindeki tek delili, beyninde oluşan bir hayaldir.

    Bu durumda "madde", insanların gördükleri hayallere taktıkları bir addır diyebilir miyiz?

    İşte bu, son derece doğru bir tesbittir. İnsanın hayatına dair bildiği herşey gözleriyle gördükleri, kulaklarıyla duydukları, elleriyle dokunduklarından kısacası duyu organlarıyla algıladıklarından oluşur. Uzaydaki yıldızlar, üzerinde yaşadığımız dünya, dünyayı dolduran milyarlarca insan, çevremizde gördüğümüz her bir canlı, evimiz, evimizin içindeki eşyalarımız, şu an üzerinde oturduğumuz koltuk, elimizde tuttuğumuz kitap ve daha milyonlarca detayla şimdiye kadar binlerce kez karşılaşmışızdır. Ancak insanların gözardı ettiği çok önemli bir gerçek vardır: Hiçbir insan, şimdiye kadar bu saydıklarımızın hiçbirinin aslını görmedi.

    İnsanlar sadece çevrelerindeki her bir detayın beyinlerine ulaşan kopyalarını gördüler. Ancak hiçkimsenin görmediği "madde" denen bu varlığa inandılar. Oysa madde, insanların gördükleri hayallere taktıkları bir isimden başka birşey değildir. Hiçbir insanın bir maddenin aslının neye benzediğini bilmesi mümkün değildir; çünkü hiçbir maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olmamıştır.

    Var Olduğunu Farz Ettiğimiz Dış Dünyada, Mutlak Bir Karanlık ve Derin Bir Sessizlik Hakimdir

    Dışarıda bir dünya olduğunu farz etsek de, bu dünya, aslında insanların gördüklerinin tamamen zıttı bir dünya olmalıdır. Çünkü dışarıda ışık, renk ve ses gibi kavramlar mevcut değildir. Yani bir maddi dünyanın var olduğunu öne süren insanın, mutlak bir karanlığın ve mutlak bir sessizliğin hakim olduğu, ışığın ve renklerin hiçbir tonunun bulunmadığı, ürkütücü bir mekanın varlığını kabul etmesi gerekir. Bu durumu daha detaylı inceleyelim.

    Görme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatırken, hep dışarıdan gelen ışığın, gözümüzdeki hücreleri harekete geçirdiğini ve bu hareketlenmenin görüntünün oluşmasına neden olduğunu belirttik. Ancak, burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha bulunmaktadır. Gerçekte, beynimizin dışında, bizim tanıdığımız anlamda ışık yoktur. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız ışık, yine beynimizde oluşur. Dış dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir). Bu elektromanyetik dalgalar veya fotonlar, retinayı uyardığında, bizim bildiğimiz "ışık" oluşur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir:

    Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözüne, retinanın uyarımından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.

    Sonuç olarak, ışık gözümüze gelen bazı elektromanyetik dalgaların veya parçacıkların bizde oluşturduğu etki ile meydana gelmektedir. Yani dışarıda, beynimizdeki görüntüyü oluşturacak bir ışık da yoktur; mutlak bir karanlık hakimdir. Sadece bir enerji vardır. Ve bu enerji, gözümüze ulaştığında beynimizde ışıl ışıl, parlak, aydınlık bir dünya olarak algılanır.

    Aynı şekilde beynimizin dışında var olduğu öne sürülen dünyada renk de yoktur. Dışarıda sadece farklı dalga boylarına sahip elektromanyetik dalgalar vardır. Gözümüze ulaşan, bu farklı dalga boylarındaki enerjidir. Yukarıda da belirtildiği gibi biz buna ışık deriz, ancak bu bizim bildiğimiz anlamda parlak, aydınlık bir ışık değildir, sadece bir enerjidir. Beynimiz, bu farklı dalga boylarına sahip enerjiyi yorumladığında biz bunları "renkler" olarak görürüz. Oysa eğer bir dış dünyanın var olduğunu kabul etsek bile söz konusu dünyada ne denizler mavi, ne çimenler yeşil, ne toprak kahverengi, ne de meyveler renklidir. Onlar, sadece beynimizde öyle algıladığımız için öyledirler. Bilinç ve beyin konusunda yazdığı kitapları ile tanınan Daniel C. Dennet, bu gerçeği şöyle özetler:

    Dünyada renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının rengi yoktur.

    Bu bilgiler, ışık, karanlık, beyaz, yeşil, sarı, saydam gibi kavramların beyinde oluşan algıdan ibaret, tamamen göreceli tanımlar olduğunu göstermektedir. Gerçekte dış dünyada ne ışık, ne de renk vardır. Yorum tamamen bize aittir. Gözde oluşacak bir hata veya yapısal bir farklılık, gelen fotonları farklı elektrik sinyallerine dönüştürecek ve beyindeki görme merkezi aynı özellikte dahi olsa, göz tarafından işlenen sinyaller, aynı cismin çok farklı şekillerde algılanmasına neden olacaktır. Renk körleriyle normal görenlerin belli renkleri çok farklı algılamaları ve yorumlamaları bundandır.

    Dolayısıyla beynimizin dışında renkler yoktur, ışık da yoktur. Sadece elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar şeklinde hareket eden bir enerji vardır. Hem renkler hem de ışık sadece bizim beynimizdedir. Yani biz bir limonu sarı olduğu için sarı renkte görmeyiz. Bizim bir limonu sarı görmemizin nedeni, retinamıza çarpan enerjinin, beynimiz tarafından sarı olarak yorumlanmasıdır.

    Burada varmamız gereken sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış dünyada" değil beynimizdedir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaşamayacağımız için maddelerin ya da renklerin varlığını da bilemeyiz. Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir:

    Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve 'şeyler' ancak bizim zihnimizde vardır...

    Aynı durum sesler için de geçerlidir. Mutlak bir varlığı olduğunu varsaydığımız dış dünyada ışık ve renk gibi ses de yoktur. Kesin bir sessizlik hüküm sürmektedir. Çoğu insan, dış dünyada birtakım sesler olduğunu ve bizim de bu sesleri kulağımızla duyduğumuzu düşünür. Örneğin müzik setini sonuna kadar açan bir insan, müzik setinden çok yüksek bir ses çıktığını ve bu sesi işittiğini sanır. Oysa gerçekte dışarıda, yani insanın beyninin dışında hiç ses yoktur. Dünya tümüyle sessizdir.

    Beynimizin dışındaki dünyada sadece titreşimler vardır. Bu titreşimler ise yalnızca kulaklarımız ve beynimiz tarafından sese dönüştürülür. Yani, işitecek bir kulak ve beyin olmadığı sürece, ses de yoktur. İnsanların var olduğunu iddia ettikleri maddesel dünya, tek bir insan sesinin, tek bir melodinin, tek bir rüzgar uğultusunun hatta tek bir yaprak hışırtısının dahi duyulamayacağı, insanın anlayış kapasitesinin ötesinde bir sessizliğin hüküm sürdüğü, kapkaranlık bir mekandır.

    Asla Ulaşamadığımız "Madde"nin Varlığını Nasıl Kanıtlarız?

    Aslı ile hiçbir zaman ve hiçbir şekilde muhatap olamadığımız ve olamayacağımız maddi dünyanın varlığını ispatlamamız da mümkün değildir. Böyle bir konuda öne sürülebilecek deliller yine beynimizde yaşadığımız bir hayalden öteye gidemez. Bir hayali delil olarak kullanmak ise ne derece mantıklıdır?

    Elbette böyle bir şeyi savunmak son derece mantıksızdır. İsteyen insan, buraya kadar anlatılan tüm gerçeklere rağmen, kendi dışında son derece ürkütücü, kapkaranlık ve tamamen sessiz bir dünyanın varlığını iddia edebilir. Bunu düşünmekte elbette serbesttir. Ama insanın göz göre göre ispatı mümkün olmayan bir şeyin varlığı konusunda ısrar etmesi son derece mantıksızdır.

    Öncelikle böyle bir iddiayı tüm yaşamı boyunca, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar çok taraftar toplarsa toplasın, ne kadar hararetle savunursa savunsun ispatlayamayacaktır. Ayrıca bu delilden yoksun iddianın geçerli olduğunu varsaysak da kendisi için değişen hiçbir şey olmayacaktır ve insan yine yalnızca hayalden ibaret olan bir dünyada yaşamını sürdürecek, kafatasının içinden bir an olsun dışarı çıkamayacaktır.

    Tüm bunlara rağmen "benim dışımda bir dünya var, madde var, ağaçlar, ovalar, evler, insanlar var" diyen ve tüm bu maddi dünyanın kendi gördüğüyle birebir aynı olduğunu söyleyerek kendini kandırmak isteyen insan bunda serbesttir. Çünkü bu bir inanç meselesidir ve kendi seçimidir.

    Bir gün ölüm geldiğinde ve ahiret hayatı ile karşılaştığında, sandığı gibi bir dünyada yaşamadığını, dünyanın kendi zannettiğinden tamamen farklı olduğunu, tüm yaşamını kendini kandırarak geçirdiğini fark edecektir, ancak telafi etmek için geç kalmış olacaktır.

    Allah bu insanlar için Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

    Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır. (Rum Suresi, 7)
#27.07.2008 13:20 0 0 0
  • Yeryüzündeki en ''büyüleyici'' doğa olayları arasındaki Kuzey ve Güney Işıkları'nı neyin tetiklediği tespit edildi.

    NASA uzmanları, kuzeydeki "aurora borealis" ve güneydeki "aurora australis" olarak adlandırılan ve kutuplara yakın bölgelerde, gökyüzündeki dansıyla görsel bir şölene dönüşen bu ışıklara, Dünya'dan yaklaşık 128 bin kilometre uzaktaki manyetik patlamaların neden olduğunu tespit etti.

    5 küçük uydudan oluşan ve THEMIS adı verilen "uydu filosundan" ve yer üstündeki gözlemevlerinden gelen verileri inceleyen bilim adamları, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin üçte biri uzaklıkta meydana gelen manyetik enerji patlamalarının, kuzey ve güneyde ani ışımalara neden olduğunu saptadı.

    Science dergisinde yayınlanan araştırmanın, solar rüzgarlarla gelen yüksek oranlarda yüklü elektronların dünya atmosferindeki elementlerle etkileşime girmesi sonucu oluşan bu ışıkları neyin tetiklediği konusundaki uzun yıllardır süren tartışmaya açıklık getirdiği belirtiliyor.

    Araştırmayı yöneten California Üniversitesi'nden Vasilis Angelopoulos, "Sürecin ilk olarak Dünya'dan çok uzakta başladığını ve daha sonra Dünya'ya doğru yayıldığını gösterdik" dedi.

    Araştırmada elde edilen bulguların, daha az sıklıkla oluşan ve uydulara, yörüngedeki astronotlara, enerji ve iletişim hatlarına zarar verebilen güçlü jeomanyetik fırtınaların anlaşılması için yararlı olacağı belirtiliyor.
#25.07.2008 22:09 0 0 0
  • Bu dümyada pek çok şeyden feragat edip sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışıp cenneti hak edebilmek mi?

    Yada Bu dünyanın her türlü zevkine nail olup, sadece kendinizi insanlara beğendirmek, onların hoşnutluğunu kazanmak için çabalamak mı?
#24.07.2008 17:04 0 0 0
  • TEK MUTLAK VARLIK
    Tüm Bu Algıları Yaşayan Kim?

    Buraya kadar olan bölümlerde, yaşantımıza ait tüm algıların beynimizde oluştuğunu ve bu algıların oluşması için bir dış dünyaya ve maddi varlıklara ihtiyaç olmadığını inceledik. Bu noktada, biraz dikkatli düşünen her insanın soracağı çok önemli bir soru ile karşılaşırız.

    Bilindiği gibi, gözümüzdeki hücrelerden gelen elektrik sinyalleri, beynimizde görüntüye çevrilir. Örneğin, beyin, görme merkezine gelen bazı elektrik sinyallerini bir ayçiçeği tarlası olarak yorumlar. Öyle ise gören göz değildir.

    Peki, gören gözlerimiz değilse, beynin arka kısmında, kapkaranlık bir mekanda, bir göze, retinaya, merceğe, göz sinirlerine, göz bebeğine ihtiyaç duymadan, elektrik sinyallerini rengarenk bir ayçiçeği tarlası olarak gören, bu gördüğü manzaradan zevk alan kimdir?


    Veya hiçbir sesin giremediği beyinde, bir kulağa ihtiyaç duymadan, elektrik sinyallerini en yakın dostunun sesi olarak duyan, bu sesi duyduğunda sevinen, duymayınca özleyen kimdir?

    Beynin içinde bir ele, parmaklara, kaslara ihtiyaç duymadan kedisinin tüylerini okşadığını hisseden kimdir?

    Sıcaklık, soğukluk, kıvam, biçim, derinlik, uzaklık gibi dokunma duyularını aslının aynısı olarak beyinde kim yaşamaktadır?

    Hiçbir kokunun giremediği beynin içinde, limon, lavanta, gül, kavun, karpuz, portakal, ızgara kokusunu aynısı ile koklayan ve ızgaranın kokusunu duyduğunda iştahlanan kimdir?

    Buraya kadar sürekli algılarımızın beynimizde meydana geldiğinden bahsettik. Öyle ise, beynin içinde oluşan bu görüntüleri, bir televizyon ekranından izler gibi izleyen, izledikleri ile sevinen, üzülen, heyecanlanan, hoşnutluk duyan, telaşlanan, merak eden kimdir? Tüm gördüklerini ve hissettiklerini yorumlayacak bilinç kime aittir?

    Hayatı boyunca, kapkaranlık, sessiz kafatasının içinde kendisine gösterilen görüntüleri izleyen, düşünen, sonuç çıkaran, karar veren bilinç sahibi varlık kimdir?

    Bütün bunları algılayan, bilinci meydana getiren varlığın, şuursuz atomların oluşturduğu, su, yağ protein gibi maddelerden meydana gelen beyin olamayacağı açıktır. Beynin ötesinde, çok daha farklı bir varlık olmalıdır. Daniel Dennet, bir materyalist olmasına karşın, kitabında bu soruyu şöyle ifade eder:

    Bilinçli düşüncelerim ve özellikle de güneş ışığından, Vivaldi'den, hafifçe kıpırdayan dallardan aldığım zevk - nasıl olur da tüm bunlar sadece beynimde oluşan fiziksel şeylerdir? Nasıl olur da, beynimdeki elektrokimyasal oluşumların bir kombinasyonu nasıl bu yüzlerce ince dalın zaman içinde müzikle diz çökmesinin hoş şekline varıyor? Beynimdeki bir bilgi işleme olayı, nasıl olup da üzerime düşen güneş ışığının yumuşak ılıklığı olabiliyor? Hatta, beynimdeki bir olay nasıl beynimdeki bir başka bilgi işlem olayının taslak olarak görselleştirilmiş zihinsel görüntüsü olabilir? Bu imkansız görünüyor. Benim bilinçli düşüncelerim ve deneyimlerim olan olaylar, beyin olayları olamayacakmış gibi görünüyor, fakat başka birşey olmalı, şüphesiz beyin olaylarının sebep olduğu ya da bunlar tarafından üretilen, fakat buna ek olarak farklı maddeden oluşan farklı bir mekana yerleştirilmiş birşey. Evet, neden olmasın?

    R.L.Gregory ise beynin gerisinde bulunan ve bütün bu görüntüleri gören bu varlığı şöyle sorgular:

    Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır... ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz.

    Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden çıkamadıkları asıl nokta işte burasıdır. Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren "içteki göz" kime aittir?

    Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa şöyle dikkat çekmiştir:

    Yunanlılardan beri, filozoflar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. "Ben" -yani beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisi'li Aziz Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız şey bakanın ne olduğudur."

    Pek çok insan, bu konuyu düşünerek gerçeğin kıyısına kadar geldiği halde "gören kim" sorusunun cevabını vermekte, düşüncede bundan daha ileriye gitmekte tereddüt eder. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi benliğimizi meydana getiren varlık için kimileri "küçük insan", kimileri "makinenin içindeki hayalet", bazıları "beyni kullanan varlık", bazıları ise "içteki göz" tabirini kullanmışlardır. Tüm bu tabirler, beynin ötesinde bilinç sahibi olan varlığı tanımlayabilmek ve ona ulaşabilmek için yapılmıştır. Ancak bu insanlar materyalist görüşleri nedeniyle gerçekten görenin, duyanın kim olduğunu dile getirememişlerdir.

    Bu gerçeğin cevabını bize veren yegane kaynak, dindir. Allah Kuran'da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona "ruhundan üfürdüğünü" bildirmiştir:

    Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28 - 29)

    Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
    Yani insanın, bedeni dışında bir başka varlığı daha vardır. Beyninin içindeki görüntüyü "görüyorum" diyen, beyninin içinde duyduğu sesleri "duyuyorum" diyen, kendi varlığının şuurunda olan ve "ben benim" diyen bu varlık Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur.

    Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır. Her insan göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen bir ruha sahiptir.

    Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden materyalist düşünce ise bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için, herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz:

    " Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor?
    " Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?

    İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduğunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalistler ise madde dışında hiçbir varlığı kabul etmezler. İşte bu nedenle bu internet sitesinde anlatılan olağanüstü gerçek, Allah'ın varlığını inkar eden materyalist düşünceye en büyük darbeyi vuran, materyalistlerin düşünmekten ve konuşmaktan en çok çekindikleri konudur.


    Bu Görüntüleri Ruhumuza İzlettiren Kimdir?

    Bu aşamada sorulması gereken bir soru daha vardır: Ruhumuz, beynimizde oluşan görüntüleri izlemektedir. Peki bu görüntüleri oluşturan kimdir? Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin olabilir mi? Beyin, ıslak, yumuşak, kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, hiçbir kayması veya karlanması olmayan, renkleri son derece canlı olan pussuz bir görüntü oluşturabilir mi? Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelebilir mi? Veya bu ıslak et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, cızırtısız, stereo bir ses meydana getirebilir mi? Beyin gibi yaklaşık 1,5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi elbette imkansızdır.


    Bu noktada, bir gerçekle daha karşılaşırız. Çevremizde gördüğümüz herşeyle birlikte, sahip olduğumuz bedenimiz, elimiz, kolumuz, yüzümüz bir gölge varlık olduğuna göre, beynimiz de bir gölge varlıktır. Öyle ise görüntü olan bir varlığın görüntü meydana getirdiğini söyleyemeyiz.

    Bertrant Russel Rölativite'nin Alfabesi isimli eserinde, "Kuşku yok ki, madde genel olarak bir oluşlar grubu olarak yorumlanacaksa, bunu göze, optik sinire ve beyine de uygulamak gerekir."28 diyerek bu gerçeğe dikkat çekmektedir.

    Bu gerçeğin farkına varan ünlü felsefeci Bergson ise, Madde ve Bellek isimli kitabında, "dünya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim bilincimizde vardır; beynin kendisi de bu imgelerden birisidir" der.

    O zaman ruhumuza bu görüntüleri gösteren, ona gerçeğiyle aynı netlikte görüntü ve algılarla bir hayat yaşatan, üstelik bu görüntüleri kesintisiz olarak devam ettiren kimdir?

    Ruhumuza, tüm görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tüm tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, herşeyin Yaratıcısı olan Allah'tır.

    Materyalizmin En Önemli Çıkmazlarından Biri: İnsan Bilinci

    Materyalist felsefe, insan bilincini yani insanın ruhuna ait özelliklerin kaynağını asla açıklayamaz. Çünkü, materyalist felsefede sadece maddenin varlığına inanılır. İnsan ruhuna ait bilinç, düşünme, karar verme, sevinme, heyecanlanma, özleme, zevk alma, neşelenme, muhakeme ve yargıda bulunabilme gibi özellikler hiçbir maddesel kavram ile açıklanamazlar. Materyalistler bu konuyu "insan bilinci beyinsel faaliyetlerin bir ürünüdür" diyerek geçiştirmeye çalışırlar. Bu materyalist bilim adamlarından biri olan Francis Crick, söz konusu materyalist iddiayı şöyle özetler:

    Sevinçleriniz, üzüntüleriniz, hatıralarınız ve tutkularınız, kişiliğinizle ilgili hisleriniz ve iradeniz, aslında çok sayıda sinir hücresinin ve onlara bağlı moleküllerin birarada gerçekleştirdiği hareketlerden başka bir şey değildir.30

    Oysa bu, ne bilimsel ne de mantıksal açıdan savunulabilecek bir iddia değildir. Materyalistlerin insan ruhuna ait özelliklere böyle bir açıklama getirmelerini zorunlu kılan, onların maddeci ön yargılarıdır. Maddenin ötesinde bir varlığın mevcut olduğu gerçeğini kabul etmemek için, insan zihnini maddeye "indirgemeye" çalışmakta ve bu amaçla akıl ve mantıkla bağdaşmayan iddialara yönelmektedirler.

    Bilim yazarı John Horgan, "indirgemecilik" adı verilen söz konusu materyalist düşünceye bağlı olmasına karşın, Francis Crick'in bu iddiasının kabul edilemez olduğunu ve içine düştüğü çelişkiyi şöyle itiraf eder:

    Bir bakıma Crick haklı. Biz nöron paketinden başka bir şey değiliz. Aynı zamanda, ne tuhaftır ki nörolojinin yetersiz olduğu anlaşıldı. Aklı nöronlarla açıklamak, aklı kuark ve elektronlarla açıklamaktan daha fazla bir kavrayış ve fayda getirmedi. Birçok alternatif indirgemecilik (reductionism) var. "Biz özel gen paketinden başka bir şey değiliz". "Biz doğal seleksiyonla şekillenen adaptasyonlardan başka bir şey değiliz". "Biz farklı konular için ayrılmış bilgisayar makinalarından başka birşey değiliz". Crick'in iddiasına benzeyen bu duyuruların hepsi savunulabilir, ancak hepsi yetersizdir.

    Bu açıklamaların elbette hepsi yetersiz, hatta bunun yanı sıra tamamen mantıksızdır. En koyu materyalistler dahi bu gerçeğin çok iyi farkındadırlar aslında. Nitekim, Darwin'in en yakın destekçisi olarak bilinen materyalist Thomas Huxley de, "Bilinç gibi bu kadar olağanüstü birşey nasıl olup da sinir dokularının birbiriyle etkileşiminden meydana gelmiştir? Bu, Alaaddin'in lambasını oğuşturduğunda içinden Cin'in çıkması kadar açıklanamazdır." diyerek, bilincin nöronlar arası iletişimle açıklanamayacağını ifade etmiştir.


    Sinir hücrelerinin bir insana bilinç, akıl, düşünme ve konuşma yeteneği, sevme şevkat duyma, acıma, özlem duyma gibi hisleri kazandıramayacağı çok açık bir gerçektir.
    Huxley'den günümüze, insan bilincinin nöronlarla açıklanamaz olduğu gerçeği değişmemiştir. Ancak bunun nedeni, bilimin bu konudaki bulgularının yetersizliği değildir. Aksine, nöroloji konusunda 20. yüzyılın özellikle sonlarında çok gelişmeler yaşanmış, pek çok karanlık nokta aydınlığa kavuşmuştur. Ancak bunlar, insan bilincinin asla maddeye indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin aranması gerektiğini ortaya koyan çalışmalardır. Nitekim, Almanya'nın önde gelen Darwinist-materyalist yazarlarından biri olan Hoimar Von Ditfurth, kabul ettikleri yöntem ile bilincin açıklanamayacağını şöyle itiraf eder:

    İzlediğimiz doğa tarihi ve genetik gelişme yolu üzerinde, bilincin, ruhun, zekanın ve duygunun ne olduklarına ilişkin bir yanıt veremeyeceğimiz gün gibi aşikardır. Çünkü psişik-bilinçsel boyut, en azından bu dünyada, şu anda, evrimin gelip gelebildiği en üst boyuttur. Dolayısıyla da evrimin öteki aşama ve basamaklarına, gene bilincimiz yardımıyla, dıştan, onların üstüne yükselerek bakabildiğimiz halde, bilincin (ruhun) kendisine böyle bir yaklaşım yapabilme olanağından yoksunuz. Çünkü elimizde bilincin kendisinden daha gelişmiş bir üst merci bulunmamaktadır.

    Amerikalı felsefe ve matematik doktoru William A. Dembski, Converting Matter into Mind (Maddeyi Zihne Çevirmek) adlı bir makalesinde, insan beynindeki nöronların biyokimyasal işleyişinin anlaşıldığını ve bunun hangi zihinsel faaliyetlerle ilgili olduğunun tespit edildiğini, ama karar vermek, istemek, akıl yürütmek gibi özelliklerin "maddeye indirgenemediğini" ve bilinci araştıran uzmanların bu indirgemeciliğin hatasını gördüğünü şöyle yazar:

    ... Bilinç bilimcilerinin bu olguyu (bilinci) nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür... Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir...

    Bilincin, maddeci dünya görüşü ile açıklanması, bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin mümkün değildir, çünkü beyin hakında ne kadar detay ortaya çıkarsa, zihnin maddeye indirgenemeyeceği de o kadar ortaya çıkmaktadır. Materyalistler, insan bilincini gerçekten kavramak istiyorlarsa, ön yargılarını ve saplantılarını bırakarak düşünmeli ve araştırmalıdırlar. Çünkü bilincin gerçek manasını madde ile açıklamak mümkün değildir. Bilinç, Allah'ın insanlara verdiği ruhun bir fonksiyonudur.

    Materyalistlere Sorular

    İnsanların düşüncelerinin, muhakeme ve yargı yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinç, heyecan, hayal kırıklığı gibi duygularının, beyinlerindeki nöronların birbirleriyle etkileşimi olduğunu öne sürmek son derece mantıksız bir iddiadır. Konuyu biraz kapsamlı düşünen materyalistler de bunun farkındadırlar. Ünlü materyalist Karl Lashley, insan bilincinin maddeye indirgenebileceğini uzun yıllar savunmasına rağmen, kariyerinin sonlarına doğru şu yorumu yapmıştır:

    Zihin-beden ilişkisi ister gerçek bir metafizik konu ister sistematik bir aldanış olarak ele alınsın, bu konu psikologlar ve insan sorunuyla ilgilenen nörologlar için bir sorun olmaya devam etmektedir... Nasıl olur da beyin, bir fiziko-kimyasal sistem olarak, bir şeyi algılayabilir veya bilebilir; ya da bunu yaptığına dair bir aldanış geliştirebilir?35

    Lashley, söz konusu çelişkiyi tek bir soru ile ifade etmiştir. Oysa bu konuda materyalistlerin kendilerine sormaları ve üstünde düşünmeleri gereken daha pek çok detay vardır. Aşağıdaki açıklamalar, maddeci yaklaşımın çıkmazını gözler önüne sermesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken konulardan birkaçıdır:

    " Düşüncelerin, heyecan ve duyguların nöronların bir ürünü olduğunu söylemek, tüm bunların aslında nöronları meydana getiren şuursuz atomların hatta atomların alt parçacıkları olan kuarkların, elektronların ürünü olduğunu iddia etmek ile aynıdır.
    " Şuursuz atomlar, sevinmeyi, acıyı, heyecanı, müzikten zevk almayı, lezzeti, dostluğu, sohbet zevkini bilemezler.
    " Şuursuz atomlar Darwinist ve materyalist olup, biraraya gelip kitap yazamazlar.
    " Şuursuz atomlar, elektron mikroskobunun altında kendilerini veya kendilerinin biraraya gelip oluşturduğu sinir hücrelerini inceleyip, bu incelemelerinden bilimsel sonuçlar çıkartamazlar.
    " Acaba, "bilinç beynimizdeki nöronlarda" derken tam olarak ne kast etmektedirler? Nöronlar da diğer hücreler gibi hücre zarı, mitokondri, DNA, ribozom gibi materyallerden oluşur. Acaba bilinç, materyalistlere göre, bunların neresindedir? Bilincin, nöronlar arasındaki kimyasal reaksiyonlar ve elektrik sinyallerinden doğduğunu zannediyorlarsa, yanılmaktadırlar. Çünkü bize bildikleri bir "bilinçli kimyasal reaksiyon" söyleyemezler. Veya belirli bir voltajda "düşünmeye" başlayan bir "elektrik akımı" mı gösteremezler.

    Materyalistler, bu konular üzerinde samimi olarak düşündüklerinde, kendilerinin de, diğer tüm insanların da nöron yumağından veya atom yığınından çok daha farklı varlıklar olduğunu kavrayacaklardır. Beyin uzmanı Wolf Singer, bir materyalist olmasına rağmen, karşı karşıya kaldığı bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:

    Evrenin bu en karmaşık maddesinde kendisini "Ben" olarak algılayan bir "şey" var.

    Bu bilim adamının ifade ettiği "şey", Allah'ın insana verdiği ruhtur. İnsan, sahip olduğu bu ruh ile, düşünebilen, sevinebilen, heyecanlanabilen, fikirler üreten, aksi fikirlere karşı çıkabilen, onur, saygı, sevgi, dostluk, vefa, samimiyet, dürüstlük gibi kavramları bilen bir varlıktır. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar ise düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler.

    Bunu, materyalistlerin çoğu da tek başlarına kaldıklarında bilmekte ve kabul etmektedirler. Ancak maddeci ön yargılarını, bilimselliğin ve aklın gereği sanma yanılgısında oldukları için bu apaçık gerçeği kabullenmemektedirler. Oysa, materyalizmi savunmak uğruna içine düştükleri durum ve kabul ettikleri akıl dışı mantıklar, onlara çok daha büyük bir zarar vermektedir. "Düşüncelerimiz atomlarımızın, sadece nöronlarımızın ürünüdür" diyen bir insanın, düşlerini gerçek zanneden veya akıl almaz masallar uydurup sonra bunlara kendi inanan bir insandan hiçbir farkı yoktur.

    Gerçek olan ise şudur: İnsan, Allah'ın kendisine verdiği ruhu taşıyan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır.
#24.07.2008 14:47 0 0 0
  • ALGILAR DÜNYASI



    Manzarayı seyreden bir insan,
    gözleriyle, gözünün önündeki
    manzarayı seyrettiğini zanneder.
    Oysa onun gördüğü manzara, beynin
    arkasındaki görme merkezinde
    oluşmaktadır. Bu manzarayı izleyen
    ve bu manzaradan zevk alan protein
    ve yağdan oluşan beynin kendisi
    olamayacağına göre, kimdir?
    Beynimizde Oluşan Dünyanın Aslına Asla Ulaşamayız

    Buraya kadar anlatılanlardan açıkça görüldüğü gibi hayatımız boyunca yaşadığımız, gördüğümüz, hissettiğimiz herşey beynimizde meydana gelmektedir. Örneğin, koltuğunda oturarak camdan dışarıyı seyreden bir insan, koltuğun sertliğini, döşemesinin kayganlığını beyninde hisseder. Mutfaktan gelen kahve kokusu gerçekte mutfakta, yani uzağında değil, beyninin içindedir. Camdan gördüğü deniz manzarası, kuşlar, ağaçlar ise yine beyninde oluşan görüntülerdir. Kendisine kahve ikram eden dostu ve kahvenin güzel tadı da yine beyninde oluşur.

    Kısacası, evinin salonunda oturduğunu ve camdan dışarısını seyrettiğini zanneden bir insan gerçekte, beyninin içindeki ekrandan salonunu, camdan görünen manzarayı izlemektedir. İşte insan, beynindeki ekranda izlediği, anlamlı şekilde biraraya getirilen algılarının tamamına "yaşamım" der ve hiçbir zaman beyninin dışına çıkamaz.

    Bu izlediğimiz ekranın dışında maddenin gerçeği nasıldır, bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Gerçeği de bizim gördüğümüz gibi mi, örneğin bir yaprağın yeşili dışarıda da böyle mi, bilemeyiz. Veya yediğimiz şekerin tadı gerçekte bu şekilde mi yoksa beynimiz mi onu böyle algılıyor, bunu kesinlikle öğrenme imkanımız yoktur.

    Bilim yazarı Rita Carter, dış dünyanın aslını göremeyeceğimizi şöyle açıklar:


    Bir yüz veya manzara gördüğümüzde, tam aslını görmeyiz, gördüğümüz orjinalinin bir yorumu veya tamamen yeni inşa edilmiş bir versiyonudur... Bunlar her ne kadar çok iyi kopyalar olsa bile orijinalinden eksik veya farklıdır.

    Bu konu üzerinde biraz düşünen bir insan bu gerçeği bütün netliği ile görecektir. Bu insanlardan biri olan George Berkeley İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine İnceleme adlı yapıtında bu gerçeği şöyle ifade eder:


    İçinde büyük bir televizyon ekranı olan kapkaranlık bir odaya girdiğinizi düşünün. Dışarıdaki dünyayı yalnızca bu odanın içindeki ekrandan seyredecek olsanız, doğal olarka bir süre sonra sıkılıp çıkmak istersiniz. Bir an düşünün şu anda da bulunduğunuz mekan farklı değil. Bir kutu gibi kapkaranlık ve küçük kafatasınızın içinde dış dünyaya ait görüntüleri bir ömür boyu seyredersiniz. Ama beyninizdeki ekranda oluşan görüntüleri, bu dar yerden hiç çıkmadan ve hiç sıkılmadan izlersiniz. Üstelik size herşeyi bir ekrandan seyrettiğinizi söyleseler buna kesinlikle inanmazsınız. Görgüğünüz görüntü, o kadar inandırıcıdır ki, binlerce yıldır milyarlarca insan bu büyük gerçeğin farkına varmamıştır.

    Görme yoluyla ışık ve renk, onların çeşitli dereceleri ve farklılıkları düşüncesine sahip oluyorum. Dokunma ile yumuşağı ve serti, sıcağı ve soğuğu, hareketi ve direnci algılıyorum Koku alma bana kokuları, tat alma tatları, işitme ise sesleri öğretiyor Bu duyumlardan bazıları birarada gözlemlendikleri için, onlara ortak bir ad verilir ve onlar bir şey sayılırlar. Böylece örneğin belli bir düzenleniş içerisinde, bir renk, bir tat, bir koku, bir biçim ve bir sertlik birlikte gözlemlendiğinde elma sözcüğüyle belirlenen ayrı bir şey olarak tanınır; öteki düşünce dermeleri, taş, ağaç, kitap ve öteki duyumlanabilir şeyleri meydana getirirler

    Berkeley'in bu sözlerinde ifade ettiği gerçek şudur: Beynimizde yaşadığımız çeşitli duyuların bütünleşmesi ile bir nesneyi tanımlarız. Bu örnekte olduğu gibi elmanın tadı, kokusu, sertliği, kırmızı rengi, yuvarlaklığı ve diğer özellikleriyle ilgili algılar beynimizde bir bütün olarak algılanır ve biz bu bütüne "elma " deriz. Ama biz hiçbir zaman bir elmanın aslı ile muhatap olmayız. Bizim tek görebildiğimiz, koklayabildiğimiz, tadabildiğimiz, dokunabildiğimiz veya duyabildiğimiz beynimizdeki kopyalardır.
    Buraya kadar anlatılanları tekrar düşündüğümüzde bu gerçek bütün açıklığı ile ortaya çıkacaktır. Örneğin;

    * Işığın olmadığı beyinde, rengarenk ışıklarla donatılmış bir caddeyi, bütün renkleri, canlılığı ve parlaklığı ile seyredebiliyorsak, o zaman bu caddenin, ışıklı panoların, vitrinlerin, sokak lambalarının, arabaların farlarının beynimizde elektrik sinyallerinden oluşan kopyalarını görürüz.
    * Beynimize hiçbir ses giremediğine göre, o zaman biz hiçbir zaman yakınlarımızın seslerinin asıllarını duyamayız. Duyduklarımız hep kopyalarıdır.
    * Veya biz hiçbir zaman denizin serinliğini, güneşin sıcaklığını hissedemeyiz. Biz hep beynimizde bunların kopyalarını yaşarız.
    * Aynı şekilde, bugüne kadar hiçbir insan nanenin aslının tadına bakmamıştır. Nane olarak algıladığı tat, beyninde oluşan bir algıdır sadece. Çünkü nanenin aslına ne dokunabilir, ne onun aslını görebilir, ne aslının kokusunu veya tadını alabilir.

    Sonuç olarak, biz hayatımız boyunca bize gösterilen kopya algılarla yaşarız. Ancak bu kopyalar o kadar gerçekçidir ki, hiçbir zaman kopyalarını yaşadığımızı fark etmeyiz. Örneğin, şu anda başınızı kaldırın ve bulunduğunuz odada gözünüzü gezdirin. Kendinizi içinde mobilyalar bulunan bir odanın içinde gibi görüyorsunuz. Oturduğunuz koltuğun kollarına dokunduğunuzda, sanki gerçekten bu kolların asıllarına dokunuyormuş gibi sertliğini hissediyorsunuz. Gösterilen görüntülerin gerçekçiliği, bu görüntülerin yaratılışında kullanılan sanatın mükemmelliği sizi ve sizin gibi milyarlarca insanı, bunların "madde" olduğuna ikna etmeye yetiyor. Hatta insanlar o kadar kesin olarak ikna oluyorlar ki, dünyaya ait her hissin beyinlerinde oluştuğunu lise çağlarından itibaren kitaplarda okumalarına, hatta biyoloji kitapları bu gerçekle dolu olmasına rağmen, bunların beyinlerinde bir hayal olduğuna zorlukla ikna olabiliyorlar. Bunun nedeni, görüntünün muhteşem bir sanatla, son derece gerçekçi ve kusursuz yaratılıyor olmasıdır.

    Bazı insanlar ise, görüntünün beyinlerinde oluştuğunu kabul etmekte ancak, gördükleri görüntünün asıllarının dışarıda olduğunu iddia etmektedirler. Oysa, bu hiçbir zaman ispatlayamayacakları bir iddiadır. Çünkü bugüne kadar hiçbir insan, beyninin dışındaki algılarının dışına çıkamamıştır. Her insan, beynindeki hücresinin içinde yaşamaktadır ve algılarının kendisine gösterdikleri dışında hiçbir şey yaşayamaz. Dolayısıyla algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle "dışarıda asılları var" demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır. Kaldı ki dışarıda asılları olsa dahi, insan yine bu "asıl"ları beyninde görecektir, yani yine beyninde oluşan hayal ile muhatap olacaktır. Dolayısıyla insanlar, bu varsaydıkları "maddesel karşılıklara" hiçbir zaman ulaşamayacakları için, bu iddiaları son derece dayanaksızdır.
    Ayrıca şunu da belirtmeliyiz ki, teknolojinin veya bilimin ilerlemesi de bu konuda herhangi bir değişikliğe sebep olamaz. Çünkü her bilimsel bulgu veya teknolojik buluş yine insanların beyinlerinde oluşacaktır, dolayısıyla bu yöntemle de dış dünyaya ulaşmak mümkün olamayacaktır.

    Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozoflar şöyle demektedirler:

    örneğin bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.

    Ünlü filozof George Berkeley ise, algılarımızın sadece zihnimizde yer aldığını ve dış dünyada var olduklarını kabul ettiğimizde yanıldığımızı çok açık olarak ifade etmektedir:

    Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak Bütün bunlar madem ki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir

    Ayrıca, hiçbir zaman ulaşamayacakları, göremeyecekleri, dokunamayacakları varlıkların olmasının veya olmamasının insanlar için hiçbir önemi yoktur. Çünkü madde dünyası olsa da olmasa da, insan sadece beynindeki algılar dünyasını izler. Maddelerin asılları ile hiçbir zaman karşılaşamaz. Dahası, her insana kopyasını görüyor olmak yetmektedir. Örneğin, rengarenk çiçeklerle bezenmiş bir bahçeyi gezen bir insan, gerçekte bu bahçenin aslını değil, beynindeki kopyasını görür. Ancak, bu bahçe o kadar gerçekçidir ki, her insan bu hayalinde oluşan bahçeden gerçekmiş gibi aynı zevki alır. Hatta bugüne kadar milyarlarca insan, bu bahçe gibi gördüğü herşeyin aslını gördüğünü sanmıştır. Dolayısıyla, "dışarısı"nın insanı ilgilendirmesi için ortada hiçbir neden bulunmamaktadır.


    Araba kullanan bir insan direksiyonun, önündeki yolun ve ağaçların kendinden uzakta olduğunu zanneder. Oysa tüm bu gördükleri, aynı bir fotoğrafta olduğu gibi, beyninde tek bir satıh üzerindedir.

    Uzaklık Hissi de Beyinde Oluşan Bir Algıdır

    Caddedeki kalabalık, arabalar, korna sesleri, mağazalar, binalar... Bir caddeye baktığınızda gördüğünüz bu tablo size çok net, çok gerçek gibi gelir. Bu nedenle, insanların büyük bir bölümü bu gördükleri tablonun beyinlerinde meydana geldiğini kavrayamaz, hepsini gerçek zannederek yanılırlar. Bu tablo o kadar mükemmel bir şekilde yaratılmıştır ki, insanın bunun dış dünyanın aslı olmadığını, sadece kendi zihninde yaşadığı bir kopya görüntü olduğunu anlaması mümkün değildir.

    Görüntüyü bu kadar inandırıcı ve etkileyici yapan şeyler ise mesafe, derinlik, renk, gölge, ışık gibi unsurlardır. Bu malzemeler o kadar kusursuzca kullanılmıştır ki, beynimizde üç boyutlu, renkli ve canlı bir görüntü haline gelirler. Sonsuz sayıdaki ayrıntı bu görüntüye eklenince, ortaya, hiç farkına varmadan bütün bir ömür boyunca gerçek zannederek içinde yaşadığımız ama aslında sadece zihnimizde muhatap olduğumuz bir dünya çıkar.

    Şimdi kendinizi bir araba kullanırken düşünün. Arabanın direksiyonunu kendinizden bir kol mesafesi uzaklıkta, trafik lambalarını ise birkaç yüz metre ileride görürsünüz. Önünüzdeki arabayla aranızda yaklaşık 10 metre bulunmaktadır. Ufukta gözüken dağlar ise, hesaplarınıza göre kilometrelerce uzaktadırlar. Oysa bu tahminlerinizin hepsi yanlıştır! Ne dağlar, ne de önünüzdeki araba o kadar uzakta değildir. Aslında bütün görüntüler bir sinema perdesi gibi beyninizde tek bir yüzeyde, iki boyutlu olarak yer alırlar. Gözümüze yansıyan görüntüler, televizyon ekranındaki görüntüler gibi iki boyutludur. O halde bu mesafe ve derinlik duygusu nasıl oluşmaktadır?

    Mesafe dediğimiz algı, bir çeşit üç boyutlu görme şeklidir. Görüntülerde mesafe ve derinlik hissini uyandıran şeyler ise perspektif, gölge ve hareket dediğimiz unsurlardır. Optik biliminde mekan (space) algısı denilen bu algı şekli, çok karmaşık sistemlerle sağlanır. Bu sistemi en basit şekliyle şöyle anlatabiliriz: Aslında gözümüze gelen görüntü sadece iki boyutludur. Yani yükseklik ve genişlik ölçülerine sahiptir. Göz merceğine gelen görüntülerin boyutları ve iki gözün aynı anda iki farklı görüntü görmesi derinlik ve mesafe hissini oluşturur. Bizim her bir gözümüze düşen görüntü, diğer göze gelen görüntüden açı, ışık gibi unsurlar açısından farklıdır. Beyin bu iki farklı görüntüyü tek bir resim haline getirerek derinlik ve mesafe hissini oluşturur.






    Bunu daha iyi anlamak için bir deney yapabiliriz. Önce sağ kolunuzu iyice ileri uzatın ve işaret parmağınızı kaldırın. Şimdi gözlerini parmağınıza odaklayıp sırayla sağ ve sol gözlerini kapatıp açın. İki göze farklı iki görüntü geldiği için parmağın hafifçe yer değiştirdiğini veya kaydığını göreceksiniz. Şimdi iki gözünüzü de açıp sağ işaret parmağında odaklamaya devam ederken sol işaret parmağını mümkün olduğu kadar gözlerinize yaklaştırın. Yakında olan parmağın çift görüntü oluşturduğunu fark edeceksiniz, bu ise algı sisteminde uzaktaki parmaktan farklı bir derinlik oluşması nedeniyledir. Şimdi bu durumdayken gözlerinizi sırayla kapatıp açarsanız yakındaki parmağın daha fazla yer değiştirdiğini göreceksiniz, çünkü iki göze düşen görüntülerin farkı artmıştır.

    Üç boyutlu film yapılırken de bu teknik kullanılır; iki farklı açıdan çekilen görüntü aynı ekran üzerine yansıtılır. Seyirciler renk filtresi veya polarize filtreli özel gözlükler takarlar. Gözlüğün camındaki filtreler iki görüntüden birini yakalar, beyin bunları birleştirip üç boyutlu görüntü haline getirir. İki boyutlu bir retinada derinlik hissinin oluşması, iki boyutlu bir resim tuvalinde gerçekçi bir derinlik hissi oluşturmaya çalışan ressamların kullandığı tekniğe çok benzer. Derinlik hissini oluşturan bazı önemli unsurlar vardır. Bunlar; nesnelerin üst üste yerleşmesi, atmosfer perspektifi, doku değişimi, doğrusal perspektif, boyut, yükseklik ve harekettir. Örneğin doku değişimi derinlik hissinin oluşumunda son derece önemlidir. Üzerinde dolaştığımız yüzey, örneğin bir yol ya da çiçeklerle dolu bir tarla aslında bir dokudur. Bize yakın olan dokular daha detaylı, uzakta kalanlar ise daha silik gözükür. Bu yüzden bir doku üzerine yerleştirilen nesnelerin mesafesi hakkında yargıda bulunmak daha kolaydır.

    Bu resimde arkadaki çizgi öndeki çizgiden nerdeyse iki kat daha uzun duruyor. Oysa her iki çizgi de aynı boyda. Bu örnekte de görüldüğü gibi, çizgilerin kullanımı, perspektif, ışık, gölge gibi unsurlar insanların bazı nesneleri olduğundan farklı görmelerine neden olabilmektedir. Ama aslında tüm nesneler tek bir yerde, beynimizdeki görüntü merkezinde algılanmaktadır.

    Ayrıca burada gölge ve ışık unsurları da devreye girerek üç boyutlu görüntüyü tamamlarlar. Nitekim başarılı ressamların yaptığı resimleri hayranlıkla seyretmemizin nedeni, gölge ve perspektif unsurlarını kullanarak resme verdikleri derinlik ve gerçeklik hissidir. Perspektif, uzaktaki şeylerin, gören kişiye göre yakındaki şeylere oranla daha küçük olarak gözükmesinden kaynaklanır. Örneğin bir manzara resmine baktığımızda uzaktaki ağaçlar küçük, yakındaki ağaçlar büyük gözükür ya da arka plandaki dağ görüntüsü ön planda duran insan görüntüsünden daha küçük çizilir. Doğrusal perspektifte ise ressamlar paralel çizgileri kullanırlar. Örneğin, tren rayları ufuk çizgisinde birleşerek mesafe ve derinlik hissini oluştururlar.


    Derinlik hissini oluşturan unsurların en önemlilerinden biri doku değişimidir. Bize yakın olan dokular daha detaylı, uzakta kalanlar ise daha silik gözükür. Örneğin soldaki resimde de görüldüğü gibi renk, gölge ve ışık kullanılarak, düz bir kağıt üzerinde, üç boyutlu, derinlik hissi olan, kabarık olduğu izlenimini veren bir doku oluşturulmuştur. Sağdaki resimde tüm noktalar beyaz olmasına rağmen, siyah beyaz olarak yanıp sönüyor görülmektedir.

    Ressamların tablolarında kullandıkları yöntem, beynimizde meydana gelen görüntü için de geçerlidir. Beynimizdeki iki boyutlu bir mekanda derinlik, ışık, gölge aynı metodla meydana gelir. Bir görüntüde ayrıntılar, yani ışık, gölge ve boyutlar ne kadar ayrıntılı işlenirse, o görüntü o kadar gerçekçi olur ve duyularımızı aldatır. Böylece biz üçüncü boyut olan derinlik ve mesafe varmış gibi hareket ederiz. Halbuki gördüğümüz bütün görüntüler bir film karesi gibi tek bir satıh üzerinde bulunur. Beynimizdeki görme merkezi bir kredi kartı kadar küçüktür! Bütün o uzak mesafeler, uzaktaki evler, gökteki yıldızlar, Ay, Güneş, havada uçan uçaklar, kuşlar gibi görüntüler bu küçük mekana sığdırılır. Yani sizin bakıp binlerce kilometre yukarıda dediğiniz bir uçakla, elinizi uzatıp tutabildiğiniz bardak arasında teknik olarak bir mesafe yoktur, tümü beyninizdeki algı merkezinde tek bir yüzey üzerindedir.

    İKİ BOYUTLU BİR ZEMİNDE
    DERİNLİĞİ OLAN BİR GÖRÜNTÜ
    MEYDANA GETİRMEK

    Örneğin, ufukta kaybolmakta olan bir gemi, aslında sizden kilometrelerce uzakta değildir. Gemi sizin beyninizin içindedir. Baktığınız camın pervazları, camın önündeki kavak ağacı, evinizin önünden geçen yol, deniz ve denizde yol alan gemi de dahil olmak üzere beyninizdeki görme merkezinde, yani aynı iki boyutlu mekanda oluşmaktadır. Nasıl ki bir ressam, büyüklük küçüklük gibi oranları, renk, gölge ve ışık gibi malzemeleri ve perspektifi kullanarak, uzaklık hissini iki boyutlu bir tabloda gösterebiliyorsa, bizim beynimizde de benzer şekilde, uzaklık algısı oluşur. Sonuç olarak, gördüklerimizi kendimizden uzakta gibi algılamamız, gördüklerimizle aramızda bir mesafe olması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü mesafe de diğerleri gibi bir algıdır.

    Bu bölümde görülen resimlerin hepsinde son derece gerçekçi bir derinlik farkedilmektedir. İki boyutlu bir tuvalin üzerinde gölge, perspektif ve ışık kullanılarak, üç boyutlu, derinliği olan bir görüntü oluşturulabilmektedir. Ressamın yeteneğine göre, bu gerçekçilik daha da artmaktadır. Benzer bir durum bizim görme algımız için de geçerlidir. Çünkü gözün retina tabakasına düşen görüntü iki boyutludur. Ancak her iki göze düşen görüntü daha sonra tek bir resim haline getirilir ve 3 boyutlu, derinliği olan bir görüntü olarak beynimizde algılanır.
#24.07.2008 13:58 0 0 0
  • Bizim "kainat" dediğimiz maddesel dünyanın gerçek mahiyeti, tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Materyalistler, maddenin yegane mutlak varlık olduğunu sanarak Allah'ı inkar etmişlerdir. Maddenin kendi başına varlığı olmayan bir hayal olduğunu kavrayanlar ise, Allah'ın varlığını ve birliğini anlamışlardır.
    Biz çalışmalarımızda ısrarla bu konunun üzerinde duruyoruz. Ve şu gerçeği haber veriyoruz: Bizim madde dediğimiz şey, aslında sadece zihnimizde var olan bir algıdır. Bu gerçek, ilmi delillerle de ispat edilmektedir. Madde bir algı olduğuna göre de, Allah tarafından sürekli olarak yaratıldığı açıktır. Allah, tüm maddesel evreni hayal ve vehim mertebesinde yaratmıştır. Tek mutlak varlık O'dur, başka her şey ise O'nun tarafından yaratılmakta olan gölge varlıklardır.


    Bu gerçeğin delillerinin anlatılması, maddeyi kendilerine ilah edinen materyalistleri büyük bir panik ve telaşa düşürmektedir. Bunun alametleri materyalist çevrelerin bizim çalışmalarımıza karşı gösterdikleri şiddetli tepkilerde açıkça görülmektedir. Biz materyalistlerin tüm bu tepkilerini doğal karşılıyoruz. Çünkü sadece maddeye inanarak Allah'ı inkar eden bu kişiler, inandıkları şeyin bir hayal olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte, çok büyük bir yıkım yaşamaktadırlar.

    Ancak garip olan, son dönemde bazı müslümanlardan da bu konuda itirazlar gelmesidir. Bazı kimseler, bir takım yanlış anlama ya da değerlendirmelerin neticesinde, maddenin hayal olduğuna karşı çıkmakta ve hatta bunun İslam'a aykırı bir düşünce olduğunu savunmaktadır. Bu yazıda bu yanlış değerlendirmeleri düzelteceğiz ve maddenin bir hayal olduğu gerçeğinin, İslam tarihinin en büyük alimleri tarafından da açıklandığını hatırlatacağız.

    İmam Rabbani'nin Açıklamaları

    Bizim "madde vehimdir" konusuyla açıkladığımız asıl gerçek, tek mutlak varlığın Allah olduğu gerçeğidir. Bu gerçeğin kavranması, gerçek Allah inancının elde edilmesi açısından son derece önemlidir. Bu nedenle tarihteki pek çok İslam büyüğü de bu konuya dikkat çekmiş ve tüm maddi evrenin gerçekte "vehim mertebesi"nde, yani algı düzeyinde yaratıldığını vurgulamıştır.

    Bu konu üzerinde detaylı yorumlar yapan İslam alimlerinden biri, "hicri onuncu asrın müceddi" sayılan ve asırlardır tüm İslam dünyasının büyük saygısını kazanmış olan İmam Rabbani'dir. İmam Rabbani'nin, Mektubat adlı eserinde bu konuyla ilgili çok detaylı izahlar bulunmaktadır. İmam Rabbani Allah'ın kainatı "his ve vehim mertebesinde", yani algı derecesinde yarattığını şöyle açıklamaktadır:

    "Var olan Allah idi, onunla bir şey yoktu. Vaktaki, saklı kemalatının zuhura gelmesini murad etti(açığa çıkmasını istedi); isimlerinden her birine bir mazhar (görünme yeri) talep etti. Ta ki, o mazhara, kemalatını tecelli ettire. Onun vücud mazhariyetini ve tevabiini ise, ademden (yokluktan) başka bir şey kabul etmedi. Çünkü... vücudun (varlığın) mukabili ve mübayini (tersi), yalnız ademdir (yokluktur). Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Alemin sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç mertebede değil dir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın (Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya..."

    İmam Rabbani, bir başka mektubunda ise, tüm maddi alemin sadece vehim mertebesinde yaratılmış olduğunu bir kez daha şöyle vurgular:

    "Yukarıda şöyle bir cümle kullandım: 'Sübhan Hak'kın halkı (Allah'ın yaratışı), his ve vehim mertebesindedir.' Bunun manası şu demeye gelir: 'Allah-u Teala, eşyayı öyle bir mertebede yaratmıştır ki, o mertebede eşya için his ve vehimden gayrı bir yerde sübut (sabitlik) ve husul (varlık) yoktur."

    Dikkat edilirse, İmam Rabbani, bizim gördüğümüz alemin, yani tüm mahlukatın "vehim mertebesinde", yani algı düzeyinde yaratıldığını özellikle vurgulamaktadır. Bu vehim mertebesindeki alemin dışında (hariçte) ise sadece Allah'ın Zatı vardır. Gerçekte bu "dışta" (hariçte) kavramı da farazi bir kavramdır; çünkü bir vehmin vücudu yoktur, hacim kaplamaz. İmam Rabbani, "eşyanın" (yani şeylerin, tüm maddelerin) hariçte bir varlığı olmadığını şöyle anlatır:

    "Hariçte Yüce Hak'tan başka mevcut değildir... Belki de şanı büyük Allah'ın yaratması ile vehim mertebesinde sübut (sabitlik) bulmuştur.... Eşya, hariçte nasıl kendisinin vücudu olmayan bir şey ise, hariçte onun gözükmesi dahi, kendi renksizliği iledir... Eğer onun için bir görüntü sabit olur ise, o vehim mertebesindedir. Eğer onun bir sübutu (sabitliği) var ise, o dahi, yüce Allah'ın vehim mertebesindeki sanatı iledir. Hulasa, onun sabitliği ve görüntüsü tek mertebede olmaktadır. Sübutu bir yerde, görüntüsü dahi ayrı bir yerde değildir... Onun hariçte bir nişanı yoktur ki, orada görünür ola..."

    Muhyiddin Arabi'nin Açıklamaları

    Yegane mutlak varlığın Allah olduğunu, kainatın ise O'nun tarafından vehim mertebesinde yaratıldığını açıklamış olan bir diğer büyük İslam alimi, Muhyiddin Arabi'dir. İlimdeki derinliği nedeniyle "Şeyh-i Ekber" (en büyük şeyh) olarak da anılmış olan Muhyiddin Arabi, Fusüs-ül Hikem (Hikmetlerin Özü) adlı kitabında kainatın Allah'ın tecellilerinden oluşan bir gölge varlık olduğunu şöyle açıklamıştır:

    Biz diyoruz ki, bilmelisin ki, Hak'tan başka varlıklar, yahut alem adıyla anılan şey, Hak'ka nispetle bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca masiva, yani Allah'tan başka olan varlıklar, Allah'ın gölgesidir... Gölge şüphesiz histe mevcuttur.

    İş benim sana anlatttığım gibi olunca alem, mefhumdur. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise hayalin manasıdır. Yani sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir şeydir. Kendi nefsi ile varolmuştur. Hak'tan hariç bir varlıktır. Halbuki kendi nefsinde böyle değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden peyda olmuş ve ona bitişik olduğu halde zahiri görünüşte sahibinden ayrılması imkansızdır.... Mesele sana anlattığımız gibi olunca bil ki, sen hayalsin. Bütün idrak ettiğin ve "o Hak'tan ayrıdır" yahut "o ben değilim" dediğin varlıklar da hep hayaldir. Şu varlığın hepsi de hayal içindedir. Gerçek varlık, zatı ve aynı itibarıyle ancak Allah'tır.

    Hazret-i Muhammed Aleyhisselam "insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir. Yani hayaldir. 6

    Felsefecilerin Sapkınlığı

    Maddenin bir vehimden ibaret olduğu yönündeki bu açıklamalar, bazılarınca yanlış anlaşılmakta ve eski Yunan felsefecilerinin ya da diğer bazı dinsiz filozofların görüşlerine benzer sanılmaktadır. Maddenin bir vehim olduğunu söyleyen filozoflar olmuştur, ancak bu kişiler, bu vehmin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini kavrayamayarak dalalete düşmüşlerdir. Örneğin Eski Yunan'daki sofistler "madde kendi kendimize yarattığımız bir algıdır" demişlerdir. Bu görüş, akli ve ilmi yönlerden saçma ve dinen de sapkındır. Doğrusu ise, baştan beri vurguladığımız gibi, maddenin Allah tarafından yaratılan bir algı olduğudur.

    Felsefecilerin bu sapkın görüşleri ile bizim tarafımızdan açıklanan ve İslam alimleri tarafından haber verilmiş olan "madde Allah'ın yarattığı bir vehim"dir açıklamasını karıştırmak ise çok büyük bir hata olur. Nitekim İmam Rabbani de, maddenin bir algı olduğu yönündeki bu açıklamalarla, Eski Yunan'dan kaynaklanan sapkın felsefelerin hiç bir ilgisi olmadığını özellikle vurgulamıştır. Mektubat'ında bu konuda şu yorumu yapmıştır:

    "Alem için 'mevhum' sözümüz, şu manaya değildir: 'O vehmin yapması ve yontmasıdır.'... Elbette, o sözümüzün manası şudur: Sübhan Hak, alemi vehim mertebesinde yarattı... Vehim, oluşu olmayan bir zuhurdan ve vücuddan ibarettir. Bir noktanın cevelanla (hızla) dönmesinden doğan bir daire misalidir.Onun da zuhuru vardır, amma vücudu yoktur.... Bu arada, mecnunlar güruhu sofestaiyenin (felsefecilerin) kail olduğu (söylediği) mevhum ise, bir başkadır. Bunların kail oldukları (söyledikleri) vehmin icadı ve hayalin yontmasıdır. İki mana arasında çok fark vardır."

    Maddenin Aslının Anlaşılması Zorunludur

    Görüldüğü gibi, maddenin bir algıdan ibaret oluşu, büyük İslam alimleri tarafından da haber verilmiş çok önemli bir gerçektir. Ancak tarihte bu konu hiç bir zaman geniş kitlelere ulaşmamış, hep sınırlı sayıda insanın bilgisi dahilinde kalmıştır. İçinde yaşadığımız çağda ise, söz konusu gerçek, bilimin ortaya koyduğu kanıtlarla açıklanır hale gelmiş bulunmaktadır. Maddesel evrenin bir algılar dünyası olduğu gerçeği, dünya tarihinde ilk kez bu denli somut, açık ve anlaşılır bir biçimde izah edilmektedir. Bu nedenle herkesin bu konu üzerinde düşünmesi gerekir. En başta da müslümanların bu konuya büyük önem vermeleri gerekmektedir. Çünkü maddenin aslı ile ilgili bu gerçeklerin anlaşılması, gerçek Allah inancının elde edilmesi açısından çok önemlidir. Çünkü aksi takdirde maddenin mutlak gerçek sayılması gündeme gelecek ve ya Allah'ı inkar eden materyalist felsefe veya çarpık Allah inançları gelişecektir.

    Materyalistler "madde tek mutlak varlıktır ve Allah yoktur" demektedirler. Biz ise "tek mutlak varlık Allah'tır, madde ise O'nun yarattığı bir algıdan ibarettir" demekteyiz. Maddesel varlıklar birer algı olduklarına göre, hiçbir güçleri yoktur. Tüm güç, maddeyi her an yaratmakta olan Allah'a aittir. İslam'ın temeli olan "La İlahe İllallah" yani "Allah'tan başka ilah yoktur" hükmünün asıl manası da budur. Allah'tan başka ilah yoktur ve aslında Allah'tan başka hiç bir şey yoktur. Yalnızca Allah ve O'nun tecellileri vardır. Görünen her şey, O'nun tecellisidir.

    Maddenin ardındaki sırrın kavranması, işte bu asıl mananın kavranmasını sağlayacağı için çok önemlidir. Bu gerçeğin kavranmasının derin iman ve ilim sahibi kişilere mahsus olduğu ise bir ayette şöyle belirtilir:


    Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur. (Al-i İmran Suresi, 18)
#24.07.2008 13:38 0 0 0
  • Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (2/177)

    Namazın Önemi

    İmandan sonra gelen en önemli ibadetlerden olan namaz, müminlere hayatları boyunca sürdürmeleri emredilen, vakitleri belirlenmiş bir ibadettir.

    İnsan unutmaya ve gaflete düşmeye müsait bir varlıktır. İradesini kullanmayıp kendini günlük olayların akışına kaptırırsa asıl dikkatini vermesi ve aklında tutması gereken konulardan uzaklaşır. Allah'ın her yönden kendisini sarıp kuşattığını, her an kendisini izlediğini, işittiğini, yaptığı her şeyin hesabını Allah'a vereceğini, ölümü, cennetin ve cehennemin varlığını, kaderin dışında hiçbir olayın meydana gelmeyeceğini, karşılaştığı her şeyde, her olayda bir hayır olduğunu unutur. Gaflete düşerek, hayatının gerçek amacını hatırından çıkarabilir.

    Günde beş vakit kılınan namaz ise, bu unutkanlık ve gafleti yok eder, müminin bilincini ve iradesini canlı tutar. Müminin sürekli olarak Allah'a yönelip dönmesini sağlar ve Yaratıcımız'ın emirleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Namaz kılmak için Allah'ın huzurunda duran kamil iman sahibi mümin, Allah ile güçlü bir manevi bağlantı kurar. Namazın insana Allah'ı hatırlattığı ve insanı her türlü kötülükten alıkoyduğu bir ayette şöyle bildirilmektedir:

    Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)

    Namaz ibadeti, başta peygamberler olmak üzere tüm iman edenlere farz kılınmış bir ibadettir. Tarih boyunca insanlara gönderilmiş olan peygamberler kavimlerine Allah'ın farz kıldığı bu ibadeti tebliğ etmişler, kendileri de hayatları boyunca bu ibadeti en güzel ve en doğru şekilde uygulayarak tüm müminlere örnek olmuşlardır. Bu yönüyle namaz, Allah'ın elçilerinin kavimlerine yaptıkları fiili bir tebliğ şeklidir.

    Kuran'da, peygamberlere namaz kılmalarının emredilmesi, onların bu ibadete verdikleri önem, bu ibadeti yerine getirmede ve korumada gösterdikleri titizlik, kavimlerine namaz kılmayı emretmeleri ile ilgili pek çok ayet yer alır.

    - Bir ayette Hz. İbrahim için şöyle bildirilir:

    Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)

    - Hz. İsmail için Kuran'da şöyle buyrulmaktadır:

    Kitap'ta İsmail'i de zikret. Çünkü o, va'dinde doğruydu ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi Katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54-55)

    - Başka bir ayette Allah, Hz. Musa'ya şöyle bildirmektedir:

    Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl. (Taha Suresi, 14)

    Mümin kadınlara örnek olarak gösterilen Hz. Meryem'e de namaz kılması emredilmiştir:

    Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 43)

    Kuran'da "Allah'ın kelimesi" olarak nitelendirilen Hz. İsa da aynı emri almıştır:

    (İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı." Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti. (Meryem Suresi, 30-31)
#24.07.2008 00:13 0 0 0
  • İman eden bir insan Allah'ın Kuran ile insanlara bildirdiği gerçeklere gönülden inanmış, tüm hayatını bu gerçekler doğrultusunda yaşamaya karar vermiş demektir. Allah'tan başka bir güç olmadığına, kaderin, hesap gününün, cennetin ve cehennemin hak olduğuna, dünya hayatının bir imtihan yeri olduğuna ve her insanın Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamakla sorumlu olduğuna kesin kanaat getirmiştir. Bu imanı sonucunda bir insan, tüm hayatı boyunca artık Kuran ile bildirilen tüm bu gerçeklerin şuurunda olarak bir yaşam sürer. Her anını bu bilgiler ışığında, Allah'ın en razı olacağı ahlakı göstererek geçirir.

    Ancak yine de insanın, 'nasıl olsa ben tüm bu gerçekleri biliyorum, tüm bunlara gönülden inanıyorum' diyerek, bu konular üzerinde derinlemesine düşünmeyi bir kenara bırakmaması gerekir. İnsanın sabah uykudan uyandığı andan itibaren, gün boyunca hemen her saat, her dakika aklından tüm imanı gerçekleri tekrar tekrar geçirmesi ona çok daha üstün bir ahlak mükemmelliği kazandırır.

    Allah'a olan sevgisini, Allah korkusunu, herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilmesinden kaynaklanan tevekkülünü, kendisinin ise Allah'ın yarattığı ve O'nun hakimiyeti altında hareket eden aciz ve muhtaç bir varlık ve yalnızca Allah'ın yarattığı bir görüntüden ibaret olduğunu hemen her dakika yeniden düşünmelidir. Dünya hayatının çok kısa olup çok hızla tükendiğini, insanın hızla yaşlanmaya doğru sürüklendiğini, genç yaşlı demeden ölümün insan için an meselesi olduğunu, her olayın insanın denenmesi için yaratıldığını, asıl olarak Allah'ın rızasını, ve sonsuza dek Rabbimiz'in sevgisini kazanabilmeyi, ahireti, Müslümanlarla orada sonsuz bir beraberlik içinde yaşamayı hedeflediğini kendine sık sık hatırlatmalıdır.

    Müslümanları neden sevdiğini, Allah'ın "Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever." (Saff Suresi, 4) ayetiyle hatırlattığı gibi, tüm Müslümanların, adeta tek bir vücut gibi birbirlerinin parçası; en yakın dostları ve velisi olduğunu düşünmesi çok önemlidir.

    Tüm bu gerçekleri bilmek ve bunlara inanmak kadar, bunları sık sık yeniden düşünmek, derinleştirmek ya da zikretmek de Müslümanın hem önemli bir sorumluluğu hem de kendisini daha güzel bir ahlaka ulaştıracak çok önemli bir vesiledir.

    "... Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et..." (Al-i İmran Suresi, 41)

    "Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret..." (Araf Suresi, 205)

    "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur" (Ra'd Suresi, 28)
#23.07.2008 23:27 0 0 0
  • Konu: Akrep
    Akrepler ile birkaç detay bilgide benden olsun inşaAllah.

    Akrep sahip olduğu üstün algılama sistemi sayesinde, avının yaydığı titreşim ve rayleigh dalgalarını kullanarak onun yerini kolaylıkla belirler. Üstün donanımlı bilgisayarlarla karşılaştırabilecek bu sistem Allah ' ın benzersiz yaratma sanatının delillerinden yalnızca bir tanesidir.

    Çölde yaşayan kum akrepleri, küçük hayvanlar için en tehlikeli düşmanlardandır. Bu akrep türünün gözleri hemen hemen hiç görmez. Buna rağmen geceleri avlarının yerini büyük bir ustalıkla belirleyebilirler. Peki, bu şaşırtıcı olay nasıl gerçekleşir?

    Bu durum, akrebin 8 ayağında da bulunan yarık biçimindeki mükemmel algılayıcılarla ilgilidir. Bu algılayıcılar, milimetrenin milyonda birinden daha küçük titreşimlere yol açan hareketleri bile belirleyebilecek kadar hassastırlar.

    Bu algılama sistemi tıpkı bir bilgisayar ağı gibi işler. Merkezi bilgisayar, gelen verilere göre dalgaların kaynağını ve mesafesini tespit eder, ardından da yapılması gerekeni ağdaki tüm bilgisayarlara bildirir.

    Akrebin yakınlarında bir yere bir kelebeğin konduğunu düşünelim. Yere konan kelebek, zeminde iki tip titreşim dalgası oluşturur. Birincisi, saniyede 150 metre hızla ilerleyen hacim dalgalarıdır. İkincisi ise, yüzeye paralel olarak saniyede 50 metre hızla yayılan rayleigh denilen dalgalardır. Ava olan mesafe, bu iki dalganın akrebe ulaşma süreleri arasındaki farktan belirlenir. Avın ne kadar uzakta olduğunu bilmek elbette tam bir tespit anlamına gelmez. Bu nedenle hedefin hangi yönde olduğunun bilinmesi de şarttır.

    Akrebin bacakları yaklaşık 5 santim çapında bir daire üzerinde yere basar. Dolayısıyla avın yaydığı rayleigh dalgasının akrebin ava en yakın bacağına ulaşmasıyla, en uzaktaki algılayıcıya varması arasında 5 milisaniye (saniyenin iki yüzde biri) kadar bir fark olur. Algılayıcılardan biri, rayleigh dalgasını belirlediğinde, sinir hücreleri akrebin sinir sistemi merkezine bir sinyal yollar. Bu uyarıcı sinyal, karşı taraftaki üç ayaktan gecikmiş olarak gelen dalgaları algılayan sinire de ulaştırılır. Ancak bu üç bacaktan gelen sinyaller bastırılır ve bu nedenle de sinir sistemi merkezine anında ulaştırılmaz.

    Böylece her defasında erken gelen sinyale kaynak oluşturan ayak ile diğer taraftaki üç ayağın konumu değerlendirmeye alınır. Bu konumsal değerlendirmeyle dalganın kaynağının yönü belirlenir.

    Eğer uyarıcı sinyal ile baskılanan sinyallerin ayaktaki algılayıcılara ulaşması arasındaki fark saniyenin beş yüzde biri kadarsa, sinir sistemi merkezi her iki sinyali de gecikmesiz olarak aynı anda algılar. Bu ise akrep için, harekete geç ve saldırı için mükemmel tasarlanmış silahlarını kullan anlamına gelen bir komut gibidir.

    Ayaklardan gelen sinyalleri işlemden geçiren 8 sinir hücresi adeta bir komite gibi toplanıp, her defasında avın yönünü ortak bir kararla belirlemektedir. Bu belirleme nasıl gerçekleşir? Bunun için sinir hücreleri bir araya gelip bir durum değerlendirmesi mi yaparlar? Aralarında kararlar alıp sonuca mı ulaşırlar? (Harun Yahya, Doğadaki Mühendislik)

    Kuşkusuz bu mümkün değildir. Sinir hücreleri yalnızca protein, yağ ve sudan oluşan mikroskobik uzantılardır. Bir akla, şuura, muhakeme yeteneğine sahip değildirler.

    Bu mekanizma milyonlarca yıldan beri, yaşamış her akrepte aynıdır. Evrimcilerin iddia ettikleri gibi, tesadüfen zaman içinde gelişmiş veya sonradan eklenmiş değildir. Eskiden yaşayan akreplerde daha ilkel, günümüz akreplerinde ise daha kompleks bir algı mekanizması yoktur. Günümüzde var olan sistem, bundan binlerce yıl önce yaşamış olan akreplerdekilerle aynı kompleksliktedir. Bunun nedeni, akrebi de sahip olduğu mekanizmayı da yaratanın üstün ilim sahibi tek bir Yaratıcı olmasıdır. Bu mükemmel tasarımların mimarı, herşeyi kusursuz yaratan Allah ' tır.

    Burada çok önemli bir noktayı hatırlatmak yerinde olacaktır: Akrep için sahip olduğu özellik, yaşamını devam ettirmek için yalnızca bir vesiledir. Bu sistemin kompleks yapısını, mucizeviliğini görebilen tek varlık ise insandır. İnsan ancak bu gerçekleri fark edebildiği zaman kendisine verilen mesajı anlayabilir ve kendisini Yaratana yönelebilir. Ancak kendi kibrine kapılıp bütün bu mucizelerden yüz çevirirse, o zaman şuursuzluk içinde yaşamını devam ettirmekten başka bir seçeneği yoktur.

    Zehirli Mızrak

    Akreplerin bazen insanı bile öldürecek derecede kuvvetli olan zehirleri, vücutlarının arka tarafında bulunan mızrakları vasıtasıyla düşmanlara aktarılır.

    Güçlü Zırh

    Vücudunu bir zırh gibi saran kabuğu, akrebi yalnız düşmanlarından değil, radyasyondan bile koruyacak kadar dirençlidir. İnsan vücudunun radyasyona direnci 600 rads dolayındadır. Oysa akreplerde bu direnç 40-150 bin radsa kadar yükselir.

    Beyin

    Akrep başından kuyruğuna kadar uzanan 15 sinir düğümünden oluşan bir beyin yapısına sahiptir. Beynin bu yapısı hayvanın süratli karar alması, refleksleri ve gerekli emirlerin organlara ulaştırılması için büyük bir avantaj sağlar.

    Ciğerler

    Akreplerin karınlarında 8 adet nefes deliği bulunur. Bunlardan sadece biri açık olsa bile akrep hiç zorlanmadan nefes almaya devam eder. Güçlü ciğerleri sayesinde 2 gün suyun altında rahatlıkla kalabilir.

    Ayaklar

    Ayaklarındaki alıcılar hayvanın her türlü hareketi, sesi ve titreşimi algılamasını sağlamaktadır. Bu alıcılar o kadar hassastır ki, akrep, yakınındaki bir canlının kumda neden olduğu titreşimleri, saniyenin binde biri kadar bir sürede algılayabilir.

    Kıskaçlar

    Akrebin kıskaçlarının görevi, kurbanlarını iğnesiyle sokmadan önce etkisiz hale getirmektir. Ayrıca kıskaçlar vasıtasıyla kumu kazıp yer altına gizlenebilirler.

    Karın Bölgesi

    Dişi akrebin karnı tarak adı verilen çok duyarlı organlarla kaplıdır. Bunlarla toprağın sertlik düzeyini tespit eder ve yumurtaları bırakmak için en uygun yeri belirler.

    Allah ' ın sanatını görmenin bir akıl işi olduğu Kuran ' da şöyle bildirilmektedir: İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. ( Ankebut Suresi, 43)
#23.07.2008 23:23 0 0 0
  • Konu: Pire
    çok güzel bir konuya değinmişsiniz maşaAllah. Konuya benide biraz katkım olsun inşaAllah.

    Bir pire kendi vücut yüksekliğinin 100 katından fazla yükseğe sıçrayabilir. Sizin aynı performansı gösterebilmek için 200 m. yükseğe sıçramanız gerekecekti. Dahası pire sıçrayışlarını 78 saat ardı arkası kesilmeden sürdürebilir. Pire genellikle beşinci sıçrayıştan sonra bacakları üstüne düşmez, sırtı üstüne veya başı üstüne düşer. Ne var ki bu düşüş onu sersemletmez bile. Pirenin yaralanmamasının nedeni ise vücudundaki tasarımda saklıdır.

    Böceğin iskeleti vücudunun içinde değildir. İskelet, vücudu saran yumuşak kitin tabakasına tutturulmuş, sklerotin adı verilen sert bir karışımdan oluşur. Sklerotin tüm vücudu sarar. Bu dış iskelet birbirine karşı sınırlı ölçüde hareket edebilen çok sayıdaki zırh plakasından oluşur. İşte bu mükemmel tasarım, sıçrayış sonrası karşılaşılan şokları emer ve etkisiz hale getirir.

    Öte yandan pirelerin kan damarları yoktur. Vücudun iç kısmı tümüyle, berrak akıcı bir kanın içinde yüzer. Bütün iç organlar bu halleriyle adeta yumuşak yastıklarla çevrelenmiş gibidir, bu nedenle ani basınç yükselmelerinden hiç etkilenmezler. Kan, bütün vücuda dağılmış hava borucukları ile temizlenir. Böylelikle sürekli olarak oksijen temini için gerekli olan güçlü bir pompaya da ihtiyaç duyulmaz. Kalp bir tüp şeklindedir ve o kadar ağır bir ritimle çarpar ki, sıçramalardan oluşan değişiklikler onu hemen hemen hiç etkilemez.

    Bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda pirenin bacak kaslarının, aslında yaptığı büyük sıçrayışları gerçekleştirecek kadar güçlü olmadığını belirlemişlerdir. Pirenin gösterdiği sıçrama performansı, asıl olarak bacaklarına eklenmiş olan bir tür yay sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu yay sistemi, "resilin" adlı proteinden yapılmış bir doku sayesinde çalışır. Bu maddenin özelliği gerilerek sakladığı enerjinin %97'sini serbest bırakabilmesidir. Bugün piyasadaki en iyi esneyen madde için bu oran %85 kadardır. Lastik özelliğine sahip bu doku bant şeklinde iki arka bacağa yerleştirilmiştir. Pire bacaklarını büktüğünde en kuvvetli kaslarıyla onu gerer, ve bacaklar açılmaya başladığında saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda tüm enerjisini serbest bırakır. Bu sayede olağanüstü sıçrayışlar yapabilir.
#23.07.2008 23:18 0 0 0