Aynen oyle yaa orasi dedigim yer bende uye olmadimki dayanamam yazarim diye ama bizim arkdas oyle gizliden gizliden laflari degdiriyor onada bisey diyemiyorlar lakin orada yonetime bisey diyemiyorsun ancak iyi yonde soylemelisin
Sıddîk, tasdik eden, doğrulayan ve doğru olan insan demektir. Şehid ise, hazır olan ma'nâsına gelir ki, herhalde, ruhâniyetiyle burada, Cenab-ı Hakk (c.c.) 'ın huzurunda ve aynı zamanda dünyevî hayat şartlarına çok yakın bir hayat içinde hazır bulunmasından ötürü ona bu kelime isim olarak verilmiştir. Ve her iki mertebe de Cenâb-ı Hakk (c.c.) 'ın en büyük lütuflarındandır.
Öteden beri inanan insanlar âdeta bu iki mertebe için birbirleriyle yarış yapmışlardır. Zaman zaman şehidlik mertebesine ulaşan çok insan olmuştur. Bilhassa Sahâbe devrinde pek çok şehid verilmiştir. Hatta dört büyük halifeden üçü şehid, biri de sıddîkiyet mertebesinin âzam derecesini tutmaktadır.
Biz önce bu mevzûdaki nisbet ve izâfeti anlatalım; sonra da gönüllerde bu iki mertebeye karşı bir iştiyak uyarılması bakımından onların hususiyetlerinden bahsedelim.
Her insan seviyesine göre bir bakıma sâdık ve sıddîktir. Ve birçok ölüm çeşidi var ki, hadîslerde zikredilen keyfiyetleriyle insana şehidlik kazandırır. Fakat bu iki mertebenin de bir en yüksek ve kusvâ derecesi vardır ki, sanki orası sınır taşı gibidir ve daha ileriye gidilmesi de mümkün değildir.. çünkü, onların ötesinde nübüvvet vardır.
Bir ağacın çekirdekten meyveye kadar dereceleri olduğu gibi, îmânın da öyle farklı mertebeleri vardır ve bu mertebeler arasında, önemli derece atlamaları gösteren sadâkat ve şehâdet de ehemmiyetli ayrı buudlar teşkil etmektedir.
İslâm'ı dil ile ikrar, kalb ile tasdik eden her insan bir bakıma sıddîkiyet kapısından girmiş sayılır. Zirâ ortada bir tasdik söz konusudur. Bu kapıdan girenlerin arasında bulunmanın dahi insana kazandıracağı büyük bahtiyarlıklar vardır. Onun içindir ki, Buhâri ve Müslim'deki bir hadîsde, Efendimiz (s.a.v.) bizlere şöyle bir hâdise naklederler: Cenâb-ı Hakk (c.c.) 'ın, yeryüzünü dolaşan, "Tavvâfûn" melekleri vardır. Bunlar zikr meclislerini dolaşırlar. (Zikir denince sadece tesbihle Rabb'imizi zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği, kulluk adına derinlemesine tefekkürün yapıldığı ve daima böyle meselelerin konuşulduğu yerler de birer zikir meclisleridir. Hatta buralarda hem zikir vardır hem tefekkür, hem de şükür. Dolayısıyla, zikir meclislerini çok geniş anlamda kabul etmeliyiz.) İşte melekler, bu ma'nâda zikir meclislerini dolaşırlar. Sonra da Cenâb-ı Hakk (c.c.) 'ın huzuruna çıkarlar. O herşeyi bilmesine rağmen meleklerine sorar:
-Kullarım ne yapıyorlardı?
-Ya Rabb, Seni tesbih, tahmid ve temcid ediyorlardı. (Yani Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu ekber, diyorlardı. Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu Sübhanallah; tepeden tırnağa, onları, nîmetlerinle perverde etmene mukabil Elhamdülillah.. âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla "Allahu ekber" diyor ve zikrediyorlar.)
-Peki onlar Beni gördüler mi?
-Hayır, Ya Rabb, görmediler.
-Ya görselerdi!..
-Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi.
-Kullarım ne istiyorlar?
-Cennetini istiyorlar.
-Onlar Benim cennetimi gördüler mi?
-Hayır, görmediler.
-Ya görselerdi!..
-Evet, görselerdi çok daha şiddetli bir şekilde isterlerdi.
-Onları hangi şeyden korumamı istiyorlar?
-Cehenneminden.
-Onlar cehennemi gördüler mi?
-Hayır, görmediler.
-Ya görselerdi?
-Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.
-Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben onların hepsini affettim.
Meleklerden biri dayanamaz ve sorar:
-Ya Rabbi, onlar arasında birisi daha vardı ki, o, bu meclise başka bir iş için gelmişti; niyeti zikir değildi. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ferman eder:
-Onlar bir topluluktur, onlarla oturan mahrum bırakılmaz..!
İşte kelime-i tevhid ile İslâm'a girmiş bir insan, derece ve mertebesi ne olursa olsun bir cemaatin içine girmiş demektir. Dolayısıyla bu da bir sıddîkiyettir. Âmiyâne dahi olsa bunda da bir sadâkat, bir bağlanma söz konusudur. Fakat bir de bunun kusvâsı, en üst derecesi vardır ki orayı Hz. Ebu Bekr (r.a.) tutmuştur. Bu ma'nâda O'na "sıddîk" denmesine sebeb olarak, şöyle bir hâdise nakledilir:
Efendimiz (s.a.v.) Mi'râc hâdisesini anlatınca, Mekke müşrikleri koşarak Ebu Bekr'in yanına geldiler:
-Duydun mu, dediler arkadaşın neler söylüyor?
Sordu:
-Ne söyledi?
-Mescid-i Aksâ'ya gittiğini ve göğe çıktığını söylüyor.
-Bunu O mu söylüyor?
-Evet, bizzat kendinden duyduk.
-O zaman doğrudur. Hem bunlar da birşey mi? Ben O'nun sabah akşam bizzat Cenâb-ı Hakk (c.c.)'la konuştuğuna inanıyorum.
İşte bu söz üzerine mü'minler ona Sıddîk (menendi olmayan) tasdikci demeye başladılar.
Mi'râc'tan dönerken Allah Rasûlü, Cibril'e sorar:
-Kavmim beni yine yalanlayacak. Benim mi'râcımı kim tasdik eder?
Cibril cevab verir:
-Ebu Bekr tasdik eder. Evet Çünkü o, çoktan sıddîktır.
O, büyük da'vânın büyük tasdikçisidir. Sıddîkiyette öyle bir dereceye varmıştır ki, artık orası sınır taşıdır. O sınırdan sonra peygamberlik başlamaktadır. Her mü'min de, imandaki derecesine göre Hz. Ebu Bekr'in arkasında yerini alacaktır. Bu da "İlmel yakîn"den "aynel yakîn"e, oradan da "hakkal yakîn"e sıçramakla mümkün olacaktır ki, imânî mes'eleleri, âyât-ı tekviniyeyi mütâlaa etmek de oralara ulaşmaya vesilelerden biridir.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, şehidlik de derece derecedir. Bir yerde bina yıkılır, altında kalıp ölenlerden, mü'min olanlar şehid olurlar. Dünyâda onlara şehid muâmelesi yapılmaz ama, onlar yine de şehiddir ve âhirette şefaat edecekler arasında onlar da vardır. Vebâdan, taundan, karın ağrısından ve bunlara benzer hastalıklardan ölenler de aynı katagoride mütalaa edilmektedirler. Ayrıca hadîste sayılanlar arasında bir de suda boğulmak sûretiyle ölenlerden bahsedilmekte ve onların da şehid olacağı söylenmektedir. Bütün bunlar insanı şehidliğin bazı mertebelerine çıkarır; ancak, bir şehidlik daha vardır ki, ona sadece, Rabb'imizin yüce adının ufkumuzda bayraklaşması için canını adayanlar aday olabilirler. Hatta gece-gündüz dinin i'lâsı için çalışan ve samimi bir gönülle şehidlik talep eden bir insan, rahat döşeğinde dahi ölse, şehid kabul edilir, buna dâir rivâyetler pek çoktur.
Öyle zannediyorum ki, şehidlik mertebesinin kusvâsını da fârukiyetiyle beraber Hz. Ömer (r.a.) tutmaktadır. Evet, bu işin doruğunda o vardır. Zaten hayatı boyunca hep bunu talep etmiş ve nasib olmaz diye de hep gözyaşı dökmüştür. Hz. Ebu Bekr'in vefatından sonra bütün hutbeleri Hz. Ömer veriyordu. Ve bazan hutbelerinde bu inkisarını dile getiriyordu.
Ömer (r.a.)'ın hutbeleri her biri kendi başına bir hâdise olacak çaptaydı. Hatta ümmetin allâmesi, Allah Rasûlü'nün "Allah (c.c.)'ım onu dinde fakîh kıl ve ona te'vili öğret" diye dua ettiği Abdullah b. Abbas (r.a.), kendisi Mekke'de olsa ve Hz. Ömer'in Medine'de hutbe vereceğini duysa her işi bırakır ve o hutbeyi dinlemeye gelirdi. Zaten hutbelerinin çoğu dinleyenlerce yazıya geçiriliyordu ki, bugün elimizde Hz. Ömer'in pek çok hutbesi bulunmaktadır. Ulemâ ve fakihler herbiri kendine göre onun konuşmalarından not alır ve söylenenleri birer kanun ve birer prensip kabul ederlerdi.
İşte o hutbelerinden birinde, önce Peygamberliği anlattı. Efendimiz (s.a.v.)'i evsaf-ı âliyesiyle yâdetti. Sonra da tatlı bir reveransla Allah Rasûlü'nün mübarek merkadine döndü ve "Ey bu kabrin sahibi ne mutlu Sana!" dedi. Ardından sıddıkiyete geçti. O mevzunun da ince bir tahlilini yaptı sonra da Hz. Ebu Bekr'in kabrine dönerek ona da aynı eda ve aynı tonda "Sana da ne mutlu ey şu kabrin sahibi!" dedi. Sıra şehidliğe gelmişti. Onu da anlattı. Daha sonra kendine döndü: "Nerede şehidlik nerede sen Ya Ömer!" dedi. Ancak bu işin havf tarafıydı. Bir de recâ tarafı olmalıydı. İşte bu mülâhaza ile de şunları söylüyordu: Sana imanı nasib eden, seni hicretle şereflendiren Allah (c.c.); ümidini kesme, sana şehidliği de lûtfeder...
Evet, biz de kendi nâmımıza isteyebiliriz. Çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) o engin keremiyle verirken, liyakata değil ihtiyaca bakar. Biz muhtaç olduğumuzu O'nun dergâhının kapısını çalarak gösterdikten sonra, O'nun, hiç kimseyi kapısından geri çevirdiği görülmemiştir. Elbette bize de istediğimizi verecektir...
Evet, Hz. Ömer iştiyakla şehidliği talep etti. Cenâb-ı Hakk (c.c.)'da ona bunu en yüksek şekliyle nasib buyurdu. Bir iranlı ateşgedenin eliyle şehid oldu.
Vakit sabah namazıydı. Ömer mihrabta bulunuyordu. Ve tam secdeye varmıştı ki, hain bir hançer sînesine saplandı. Şimdi bütün bu merhâleleri bütünüyle tablolaştırmaya çalışınız:
Evvela, çok şiddetli bir talep ve arzu; sonra bir namaz ki o Hz. Ömer'in namazıdır. Çok kere, hıçkırıklara boğulduğundan okuduğunu duyurmaz olurdu. Ayaklarının bağı çözülüp namazda yıkıldığı az değildi. Ve işte böyle bir namazın bir de secdesini düşünün. Kulun Allah (c.c.)'a en yakın olduğu; ve Rabb'isine yaklaşmasının son sınırına varıldığı bir ânı tahayyül etmeye çalışın. Bütün şartların tamamlandığı ve bir insanın en yükseğe çıkması için gerekli olan bütün sebeplerin toplandığı bu anda, bir hançer darbesi onun, şehidliği zirvede yakalamasına yetiyordu. Cenab-ı Hakk (c.c.) "Secde et ve yaklaş" demişti. Ömer secde etmiş ve peygamber olmayan bir insanın ne kadar yaklaşması mümkünse o kadar yaklaşmıştı. Bunun bir adım ötesinde Peygamberlik başlıyordu. Aslında buna işaret eden de yine Allah Rasulü'ydü: "Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu" sözleri bu kudsi kuşağa işaret olsa gerek.
Hz. Ömer'in ihraz ettiği bu son makamın altından başlayarak aşağıya doğru inen daha pek çok şehidlik mertebeleri vardır ki, Bedir'de şehid düşenler, Uhud'da şehid olanlar, Mûte'de Rabb'e kavuşanlar ve Çanakkale'den Tarablusgarb'a, oradan Afganistan'da Moskofa karşı kavga verirken şehid düşen Mücahitlere ve nihayet günümüzde hâlâ devam eden Filistinli müslümanların zalim yahudiye karşı savaşırken ölen şehidlerine kadar birer birer hepsini bu derecelerden birine dahil edebiliriz.
Diğer taraftan, dört büyük Halifeden Hz. Osman ve Hz. Ali de şehid olmuştur. Birisi Kur'ân okurken, diğeri ise mescide giderken. Aralarındaki farkı, içinde bulundukları son durumla da değerlendirmek mümkündür. Bir bakıma Hz. Ebu Bekir de şehid olmuştur; derler ki: Hayber'de aldığı zehir tedricen, vücuduna dağılmış ve ondan dolayı vefat etmiştir. Hem ona ne gerek var; o hassas ve incelerden ince insan, Allah (c.c.) Re-sûlünün ayrılığına daha fazla tahammül edemedi.. ayrılık ateşi onu yedi bitirdi. Bu yönüyle de o şehidlik mertebesini elde etti. Ancak onun zirve noktası sıddîkiyetiydi. Nitekim Hz. Ali de kendi hususi durumu îtibariyle kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceği kadar büyüktü. Ehl-i Beyti o temsil ediyordu ve bu hususi fazîlette Hz. Ali hepsinden büyüktü. Fakat umumi fazîlet söz konusu olunca birincilik Hz. Ebu Bekr'e ikincilik de Hz. Ömer'e aitti.
Şehid'in şehidlere, sıddîkin de sıddîklere el uzatıp şefaat edeceğine dair mevsuk birşey bilmemekle beraber kalbime yatan odur ki böyle olmalıdır. Daha sonra da onlar kendi yakınlarına ve tanıdıklarına el uzatacaklardır. Her iki mertebeyi elinde tutanlara ise, ümit edilir ki, el uzatan, doğrudan doğruya Rasul-ü Ekrem aleyhisselâm olsun!
Bu mertebelere dair esrara gelince, onları anlatmak benim iktidarımın dışındadır. Zira o mertebenin zirvesini yakalayanlar, ne benim anlatabileceğim ne de başkasının anlayabileceği insanlardır!.
Sıddîkiyetin her mertebesi şehidliğin her mertebesinden üstün değildir. Üstünlük en uç noktalara aittir. Çünkü bunlardan birincisi Hz. Ebu Bekr olmak, diğeri ise Hz. Ömer olmak, demektir.
Burada yanlış anlamaya meydan vermemek için, şöyle bir tavzihde yarar görüyoruz; Hz. Ebu Bekr bizim anlayışımıza göre hem şehiddir, hem de sıddîktır; fakat şehidlik bakımından üstünlük Hz. Ömer'e, sıddîkiyet bakımından büyüklük ise Hz. Ebu Bekr'e aittir. Aynı şekilde Hz. Ömer de hem sıddîktir hem de şehiddir. Ancak sıddîkiyeti Hz. Ebu Bekr'den geri, şehidliği ise ileridir. Mutlak fazilete gelince onu yukarıda da söyledik: Hz. Ebu Bekr mutlak fazîlette, Nebilerden sonra zirve insandır.
Hadis...
* Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz şu ayeti amcam Enes İbnu'n-Nadr hakkında indi biliyorduk. (meâlen): "Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde sadakat gösteren nice erler var. İşte onların kimi adağını ödedi, kimi de (bunu) bekliyor. Onlar hiçbir suretle (ahidlerini) değiştirmediler." (Ahzâb 23).
Hz. Ebu Bekir....
* Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Ebu Bekr Radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına girmişti. Aleyhissalatu vesselam: "Müjde. (Ey Ebu Bekr!) Sen Allah'ın ateşten azad ettiği kimsesin!" buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi."
* Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Cebrail aleyhisselâm yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi." Hz. Ebu Bekr atılıp: "Ey Allah'ın Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona ben de bakayım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Ey Ebu Bekr, ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi!" karşılığında bulundular."
* Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardım varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr'in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Benim müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm, Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr'i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla'nın dostu (halilullah'tır)."
* Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) halka hitap ederek buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri bir kulunu, dünya ile nezdindekini tercihte muhayyer bıraktı. O kul, Allah'ın nezdindekini tercih etti." Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı. Biz, Aleyhissalatu vesselam'ın, Allah tarafından muhayyer bırakılan bir kul hakkında verdiği haber sebebiyle onun ağlamasına hayret ettik. Meğer, muhayyer bırakılan o kul Aleyhissalatu vesselam'ın kendisi imiş. Meğer bunu en iyi anlayan da aramızda Ebu Bekr imiş. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sohbetiyle olsun malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan Ebu Bekr'dir. Eğer, ben Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, mutlaka Ebu Bekr'i halil edinirdim. (Allah arkadaşınızı kendine halil kıldı). Ancak (aramızda) İslam kardeşliği ve İslam muhabbeti var ((bu) efdaldir). Mescide açılan (hususi) hiçbir kapı bbırakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr'in kapısı açık bırakılacak."
* Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında oturuyordum. Derken, Ebu Bekr radıyallahu anh elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, dizleri açılmış durumdaydı. Aleyhissalatu vesselam (onu bu halde görür görmez): "Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!" buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve: "(Ey Allah'ın Rasûlü!) Benimle İbnu'l-Hattab arasında bir şey (tatsızlık) oldu. Üzerine yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da: "Ey Ebu Bekr! Allah sana mağfiret etsin!" buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da Ömer radıyallahu anh, davranışından pişman oldu. Ebu bekr radıyallahu anh'ın evine gitti ve: "Ebu Bekr evde mi?" diye sordu. "Hayır!" cevabını alınca, o da doğru Aleyhissalatu vesselâm'ın yanına geldi ve selam verdi: Aleyhissalatu vesselam'ın yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı. Bu hal, Hz. Ebu Bekr radıyallah'ı korkuttu. derhal diz çökerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu meselede (hata benim), ben zulmettim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam (hepimize): "Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: "Sen yalancısın" dediniz. Ebu Bekr ise: "Doğru söyledin" dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?" buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler." Ebu'd-Derda der ki: "Bundan sonra, (Resûlullah'ın hatırı için) Ebu Bekr'e hiç eziyet edilmedi."
SIDK
Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış ma'nâ-larını ihtiva eden sıdk; Hakk yolcusunun her çeşit yalana karşı kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması; diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, hakkı i'lan adına şehâdetinden mizahlarına kadar; hattâ " -Her zaman doğrularla beraber olun!"(Tevbe, 9/119) fehvâsınca, dost ve arkadaş çevresi itibariyle hep doğruluk aramasıdır ki; hadisin ifadesiyle böyleleri yüce divanda "sıddîk", aksine tasavvur ve düşüncelerinden davranış ve muamelelerine kadar yalanlarla içli-dışlı yaşayan ve hayatını hilâf-ı vâkiler çizgisinde sürdürenler de o ulu divanda "kezzâb" olarak kaydedilir.
Sıdk, Hakk'a ulaştıran yolların en sağlamı, sâdıklar da bu vuslatın talihli namzetleridir. Sıdk, amelin rûhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir. Sıdkla mü'min münafıkdan, ehl-i cennet de ashâb-ı nâr-dan ayrılır. Sıdk, peygamber olmayanlarda bir peygamberlik sıfatıdır ve bu sıfat sayesinde halâyık ve kapı kulları, sultanlarla aynı nimetleri paylaşırlar. Allah bu dîn-i mübî-nin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu İlâhî mesaja ilk defa "evet" deyip koşanı sıdkıyla tavsif ederek "-Sıdk mesajıyla gelen ve O'nu gönülden tasdik eden..."(Zümer, 39/33) diyerek tebcil buyurmuştur.
Sıdk; ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, tehlike anında ve yalanla kurtulması söz konusu olduğu yerlerde bile, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi, düşünce ve davranış mutâbakatını yakalayabilmek için halden hale girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır ki; Hz. Cüneyd: "Sâdık kimse günde kırk defa halden hale döner durur; mürâî ise, kırk sene ızdırapsız olduğu yerde kalır" der.
Sıdkın en aşağı mertebesi, şahsın iç-dış, gizli-açık her halinin aynı çizgide cereyan etmesidir. Bundan sonra duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde sâdık olma derecesi gelir. Bu itibarla sâdıklar, söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan kahramanlar; sıddîklar da, hayal, tasavvur, duygu, düşünce hattâ mimiklerine kadar her hal ve tavırları doğruluğa kilitlenmiş Hakk eri babayiğitlerdir.
Sözde, davranışta, azimde, azme vefâda, amelde ve muamelede bütün meleke ve kabiliyetlerini doğruluğa yönlendirme kâmil bir sadâkat ve aynı zamanda bir peygamberlik vasfıdır ki, Kur'ân-ı Kerim: " -O yüce kitapta olanlar arasında İbrahim'i hatırla ki O sıddîk bir nebiydi" (Meryem, 19/41) diyerek, mutlak zikrin masruf olduğu işte bu zirveyi ihtar etmiştir. Sıdk, Enbiyâ-i İzâmın en önde gelen vasfı, her devirde îmâna ve Kur'ân'a hizmet mesleğinin en güçlü dinamiği olduğu gibi, öteki âlem itibariyle de her mü'min için en sağlam bir kredi kartı ve en geçerli bir itibar senedidir. Allah: " -Doğru olanlara doğruluklarının fayda verdiği gün bugündür" buyurarak bu önemli hakikate dikkatlerimizi çeker.(Maide, 5/119)
Enbiyâ, asfiyâ ve mukarrabîni zirveler zirvesine ulaştıran ve onlara mânevî terakkilerinde berk ve burak olan sıdk, şeytan ve onun avanesini aşağıların aşağısına sürükleyen de yalandır. Düşünceler ancak sıdkın kanatlarıyla pervaz eder ve değerler ufkuna ulaşabilir.. davranışlar ancak sadâkat zemininde neşv ü nemâ bulur.. yalvarış ve yakarışlar ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde "İsm-i A'zam"a iktiran etmiş gibi, rahmet arşına ulaşır ve hüsn-ü kabûl görür.. evet sıdk, âdetâ İsm-i A'zam iksiri gibi tesir eder. Beyazid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A'zam'ı soranlara: "Siz, Allah'ın isimleri içinde İsm-i Asgar (küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A'zam'ı göstereyim" der ve ilâve eder: "Bence İsm-i A'zam tesiri yapacak birşey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A'zam olur."
Evet, Hz. Adem'in alnında tevbe nûrunu parlatan sıdktır.. dünyanın tûfana gömüldüğü bir dönemde, tufan peygamberine sefîne-i necât olan sıdktır. Alev alev ateşler içinde Hz. Halil'i berd u selâma ulaştıran sıdktır.. evet o, âdiyât içinde emekleyip duran kimseleri hârikulâdeliklere yükselten bir peyk ve varlığın perde arkası kapılarını açan sırlı bir anahtardır. O peykle seyahat eden takılıp yollarda kalmaz, o anahtarı kullananın da yüzüne kapılar kapanmaz. Bu engin mülâhaza, aşıklar sultanı Hz. Mevlânâ tarafından ne hoş terennüm edilir..
" -Âşığın sıdkı cansızlara da tesir eder; insanın kalbine müessir olması neden tuhaf sayılsın? Hz. Musa'nın sıdkı; dağa, asâya, hattâ o muhteşem deryâya bile tesir etmişti. (Hz. Musa'nın, Tur dağındaki tecelli esnasında asâsının yılan olduğu,(Tâ-Hâ, 20/17-20) Benî İsrâil'i Nil'den geçirirken onu deryâya çalınca, oniki yolun açıldığına işaret ediyor ki,(Şuara, 26/63) bunların hepsi Kur'ân âyetleriyle sabittir). Hz. Ahmed'in sıdkı ise Ay'ın cemâline, hattâ o parlak Güneş'e tesir etmişti."
Kur'ân, değişik âyetleriyle, gerçek mü'min olmayı, insanın söz ve davranışlarından iç âlemine kadar her hal ve tavrını sıdka göre dizayn etmesine ve sadâkat etrafında örgülemesine bağlamıştır. Ayrıca böyle bir tanzim ve düzenlemeyi de dünyevî mutluluk ve uhrevî saadetin esası saymıştır. İşte Beyân-ı Sıdk'tan birkaç pırlanta:
1- " -De ki: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmeye, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmaya beni muvaffak eyle!.."(İsra, 17/80)
2- "-Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemil) lûtfeyle!" (Şuara, 26/84)
3- " -İman edenleri Rableri nezdinde kadem-i sıdk (ve hüsn-ü istikbâl)le müjdele!"(Yunus 10/2)
4- " -Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü herşeye yeten Sultanlar Sultanı'nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağında) dırlar.."(Kamer, 54/54-55)
Evet, müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisân-ı sıdk, kadem-i sıdk, mak'ad-ı sıdk ünvanıyla dünyadan ta ukbâya uzanan bir çizgide, hem uzun bir yola, hem yol azığına hem de neticeye işaret buyrulmuştur.
Dünya bir sistem ve bir fabrika gibi bütünüyle ahiret hesabına işlediği için, onlar bir işe teşebbüs ederken, bir beldeye girerken, bir yere hicret ederken, bir yerde ikamete karar verirken; otururken, kalkarken hep sıdkı, sadâkati gözetler, bir müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisan-ı sıdk, kadem-i sıdk ve mak'ad-ı sıdk mülâhazasıyla davranır.. öbür âlem hedefli yaşar ve sürekli bahtlarına tebessümler yağdırırlar.
Niyet ve kasıtta sâdık olmak başta gelir.. evet, doğru düşünce, doğru karar ve doğru davranışa niyet, sıdkın ilk basamağıdır. Ayrıca sıdka azmeden insanın, karar ve niyetinden dönmemesi, düşünce ve azmini sarsacak ortam ve sâiklerden de uzak kalması şarttır.
İkinci basamak; dünyada kalmayı ve yaşamayı, sırf hakkı tutup kaldırmak ve Allah'ın rızasına mazhar olmak için arzu etmektir ki; bunun da bir kısım emareleri vardır: Her zaman nefsinin eksik ve kusurlarını görmek, dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında "pes" etmemek, dünyevî endişelerle yol ve yön değiştirmemek bunlardan sadece birkaçı..
Üçüncü basamak; sıdkın tamamen bir vicdan ma'rifeti haline getirilmesi ve insan tabiatının her hal ve her tavrında sadâkate düğümlenmesidir ki, o da, en büyük mertebe sayılan rıza makamının ifadesi olan şu mübarek sözle ifade edilir: 4 Evet, en büyük sadâkat, Rabbin rubûbiyyetine rızâda, İslâm'ın İlâhî sistem olarak kabullenilmesinde ve Rûh-u Seyyidü'l-Enâm'ın rehberliğine teslimiyettedir. Gerçek insan olmanın yolu da bu çok ağır, çok zor sorumluluğu yüklenmekden geçer. Sözlerimizi bir güzel manzumeyle noktalayalım:
İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh;
Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah!
SADAKAT
Sadakat, feragat ve fedakarlıkla ifadesini bulur. Allah'ı ve Resûlullah'ı kendi arzu ve isteklerine tercih etmekle tezahür eder. İlkler ve onları takip edenler nefsî arzularını ve behimî isteklerini Allah ve Resûlü için terkederek, sadakatı ve sıddıkiyeti temsil etmişlerdi. Onları takip edip bu yeni bezmde peşleri sıra gidecek olanlar da, kıyamete kadar o vasıfları taşıyacak olan "Sadıklar ve sıddıklar cemaâti"dir. Allah Resûlü'nün çevresinde halenenen o mümtaz cemaatin baş ünvanları: Sadakattır.
Sadık, derin ve yorucu meselelerle iştigal etmese de, Allah ve Resûl'ü ile kâlbi münasebetini bir an bile aksatmaz, Nefsî hazlarını, annesi, babası, eş ve evladı gibi bütün sevdiklerini Allah ve Resûlü'nden üstün tutmaz. Allah'ın rızası ve Resûlullah'ın bir anlık bakışını cihanlara bedel bilir; malını, mülkünü ve herşeyini O'nlara mukabil feda eder. Nazarında, Allah'a ve Resûlü'ne ait olmayan şeylerin kıymeti yoktur. Sessizdir, durgundur, hakkında methiyeler yazılmamıştır ama derunu ummanlar gibidir. Sadakatın yerini ve lazımını çok iyi bilir. Kafası, bedeni veya kâlbi, nesi isteniyorsa, nasıl isteniyorsa, nerede isteniyorsa... Bir an tereddüt etmeden: "Alın, Resûlullah'a feda olsun. Bu kâlb Allah adına parçalansın. Kanım, İslâm adına aksın" der. Bunlar bugün için mevzubahis değildir. Fakat İslâm'ın, Kur'ân'ın ve Allah Resûlü'nün getirdiği esaslar, bu gibi şeyleri, bir gün gerekli kılarsa, sadık bunları yapacaktır.
Birine "sadık değil" deseniz, rahatsız olur, gücenir. Çünkü, sadık olmayan haindir. Bir insana "sadık mü'min" denilmesi için de sadakatın şartlarını ve şiarını yerine getirmesi gerekir. Biz sadakatı birbirimizle olan münasebetlerimizle de anlarız. Yüzümüze methiyeler söyleyip meddahlık yapanlar, sadık dostlarımız değildirler. Sadık dost ve arkadaş takip ettiğimiz yol ve fikir istikametinde muhalefet etmeden yürür. Karar verip, harekete geçtiğimiz yolda koşar, destek olur. Tehlikeler, musibetler ve belalar karşısında göğsünü gerer, arkadaşlarına siper olur. Alınan kararlara ve gereklerine riayet eder. Biz bu gibi şeyleri sadakat nişanesi olarak değerlendirdiğimiz gibi, Allah ve Resûlü'ne ait meseleler de benzer şekilde değerlendirilir. Onun içindir ki, Kur'ân-ı Kerim'de "vessıddıkin"(4) denilerek pek çok sıddık bulunduğuna işaret edilmekle beraber Hazret-i Ebu Bekir'e en büyük sıddık manasına "sıddık" denilmiştir.
Kur'ân ferman ediyor: "Allah ve Resûlullah'a îmanı olan, ahirete îmanı olan fertlerin herbirini Allah ve Resûlullah'ı nefsine, annesine, babasına ve sevdiği herşeye tercih etmenin dışında göremezsiniz."(42) Bir ferd Allah'a Resûlullah'a ve Kur'ân'a inanıyorsa, Onları sevdiği ve bağlandığı herşeye tercih edecektir. İşte Hazret-i Ebu Bekir, sevdiği, bağlandığı babasını, evladını, ailesini, kabilesini, herşeyini Allah ve Resûlullah için terkederek "sıddık" ünvanına mazhar olmuştu. O ve diğer Ashab-ı güzin efendilerimiz öyle kimselerdi ki, îmanın kâlblerine perçinlendiği sarsılmayan, usanmayan, dönmeyen ve yılmayan birer ruhla te'yid buyrulmuşlardı.
Sadıklar Övgüye Layıktır
Ve sözünün eri sadıklar Kur'ân'da tebcîl edilir:
"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir" (Ahzab, 33/23).
Bu son âyette bir nebze durmak istiyorum:
Enes b. Mâlik -ki Allah Resulü'nün hizmetkârıdır. Efendimiz Medine'ye teşrif edince, annesi, henüz on yaşlarında olan Enes'in elinden tutup onu Allah Resûlü'ne getirmiş ve "Ya Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin" demiş ve Enes'i orada bırakıp gitmişti -"Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir" der.
Enes b. Nadr, Akabe'de Allah Resûlü'nü görünce O'na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir'de bulunamamıştı. Halbuki Bedr'in ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedir'de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedir'e iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedir'de bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibrîl'in sözüydü.
Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resulü'ne şerh etti: "Ya Resulallah, eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kafirlerin benden çekecekleri var." Enes'in bu içten duâsı kabul olmuş ve Uhud'da küffarla karşı karşıya gelmişti...
Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahâbe şehid edilmiştir. Kimbilir belki de Uhud'daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnatta bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, önlem almış ve birgün Uhud'un yanından geçerken: "Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz" buyurmuştur.
Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahâbe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü'nün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Evet, bu sadece bir strateji ve bir tabye aramaydı. Bu itibarla da buna bozgun demek doğru değildir. Bizim sahâbeye karşı olan saygı anlayışımız da bu çizgidedir.
Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve Rahmet Peygamberi, ellerini açmış, duâ duâ yalvarmış ve: "Allah'ım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar" buyurmuştu.
Enes b. Nadr oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resulü'ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama, o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa'd b. Muaz'a şu sözleri söylüyordu: "Resulullah'a benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhud'un arkasından cennet kokularını duyuyorum."
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Mus'ab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahş'ın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında "O'dur" diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kızkardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline -ki ihtimal tek oradan yara almamıştı- bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, "Bu Enes b. Nadr, Ya Resulallah!" diyebilmişti.
İşte âyet bu civanmerdi anlatıyordu. O verdiği sözde durdu." Ölesiye savaşacağım" dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet "Lâilâheillallah" dedikten sonra, her ferd bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, îman serâb, şeair de payimal olmasın...
Enes b. Nadr ve Enes b. Nadırlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoğru olduklarını isbatladılar. Çünkü onlar derslerini, kâinatın efendisi Muhammedü'l-Emin'den almışlardı. O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı şekilde doğru ve emindiler...
Kıssa...
Gavs-ül Valisin Abdulkadir Geylani hazretleri, küçük yaşta ilim tahsiline başlamıştı. Dokuz yaşında iken annesinden izin alıp Bağdat'a ilim tahsiline gitti. Giderken annesi oğlunun beline kırk altın bağlamış ve bazı nasihatlarda bulunarak:
"Oğlum sakın ne olursa olsun yalan söyleme" diye tembihte de bulunmuştu. Abdulkadir Geylani de içinde bulunduğu kervan, Bağdat yolunda devam ediyordu. Bir vadiden geçerken kervanın önünü kırk kişilik bir eşkıya kesmişti. Eşkıyalar kervanda işlerine yarayan ne varsa aldılar. Ayrılacakları zaman , içlerinden biri hazrete:
"Senin neyin var" diye sordu. O hiç tereddüt etmeden :
"Belimde kırk tane altınım var.. dedi. Eşkıyalar üzerini bile aramaya lüzum görmedikleri çocuğun öyle söylemesine hayret etmişlerdi. Onu alıp reislerinin yanına götürdüler. Reis:
"Evladım biz seni aramayacaktık. Sen niye bende altın var dedin ve başını derde soktun" dediğinde hazret:
"Ben dünya malı için anneme ve Allah'a verdiğim sözü bozmam diye cevap verdi. Henüz dokuz yaşında bulunan bir çocuktan bu sözleri duyan eşkıya reisinin kalbi yumuşamaya başladı. Bir müddet karşısındaki çocuğu ve kendi halini düşünen eşkiyabaşı:
"Arkadaşlar, ben şu andan itibaren bu zamana kadar yaptığım bütün günahlardan dolayı pişman oluyorum ve tevbe ediyorum, bundan sonra da bir daha kötülük işlemeyeceğime söz veriyorum. Eğer siz bu işe devam etmek istiyorsanız, başınıza başka bir reis bulun" dedi ve bütün alınan malların geri verilmesini emretti. Reislerini dinleyen diğer eşkıyalar:.
"Biz bu işe seninle başladık, seninle bitireceğiz. Madem sen vaz geçtin biz de tevbe istiğfar ediyoruz, dediler.
Sıddîkiyet Mertebesinin Şehidlik Mertebesinden Üstün Olmasının Sırrı Ve Hikmeti Nedir?
Sakin dikkat et zordur dunyayi yonetmek aklima kotu kotu seyler geliyo bak kadinlarin yonetmesi yaa dusunsenize her taraf uzun topuklu ayakkabi her taraf altin bilezikler kupeler aklina gelen her turlu altin daha bunlar bisey diil aman aman dusunmek bile istemiyorum
Bak simdi okan benim bi arkadas var fenerbahcenin bi resmi sitesine uye orada her mac sonrasi bi forumu var yorumlar yapiliyor takim cok kotude oynamis olsa bile kimse ne bicim takim yada aziz yildirim niye bunu aldin yada aragones kotu diyeni hemen banliyorlar sureli yada suresiz bi daha msj atamiyorsun ya cok ilginc dedigin gibi