ŞANLIURFA

Son güncelleme: 14.06.2010 11:22
  • Ekonomik Yapı

    BARAJLAR


    ATATÜRK BARAJI


    ATATURK DAM (ATATÜRK BARAJI)

    Location
    Sanliurfa
    Barajın Yeri

    River
    Fırat
    Akarsuyu

    Purpose
    Irrigation, Energy
    Sulama, Enerji
    Amacı

    Construction (starting and completion) year
    1983-1992
    İnşaatın (başlama-bitiş) yılı

    Embankment type
    Rockfill
    Kaya
    Gövde dolgu tipi

    Dam volume
    84 500 000 m3
    Gövde hacmi

    Height (from river bed)
    166,00 m
    Yükseklik (talvegden)

    Reservoir volume at normal water surface elevation
    48 700,00 hm3
    Normal su kotunda göl hacmi

    Reservoir area at normal water surface elevation
    817,00 km2
    Normal su kotunda göl alanı

    Irrigation Area
    872 385 ha
    Sulama alanı

    Capacity
    2 400 MW
    Güç

    Annual Generation
    8 900 GWh
    Yıllık Üretim




    BİRECİK BARAJI


    BIRECIK DAM (BIRECIK BARAJI)

    Location
    S.Urfa
    Barajın Yeri

    River
    Firat
    Akarsuyu

    Purpose
    Irrigation, Energy
    Sulama, Enerji
    Amacı

    Construction starting year
    1993-2000
    İnşaatın (başlama-bitiş) yılı

    Type
    Concrete + Rockfill
    Beton + Kaya
    Tipi

    Dam volume
    9 209 000 m3
    Gövde hacmi

    Height (from river bed)
    53.50 m
    Yükseklik (talvegden)

    Reservoir volume at normal water surface elevation
    1 220.20 hm3
    Normal su kotunda göl hacmi

    Reservoir area at normal water surface elevation
    56.25 km2
    Normal su kotunda göl alanı

    Irrigation Area
    92 700 ha
    Sulama alanı

    Capacity
    672 MW
    Güç

    Annual Generation
    2 518 GWh
    Yıllık Üretim

    HACI HIDIR BARAJI


    HACIHIDIR DAM (HACIHIDIR BARAJI)


    Location
    Şanlıurfa
    Barajın Yeri

    River
    Hacıhıdır
    Akarsuyu

    Purpose
    Irrigation
    Sulama
    Amacı

    Construction (starting and completion) year
    1985 - 1989
    İnşaatın (başlama-bitiş) yılı

    Embankment type
    Rockfill
    Kaya
    Gövde dolgu tipi

    Dam volume
    1 526 000 m3
    Gövde hacmi

    Height (from river bed)
    32.00 m
    Yükseklik (talvegden)

    Reservoir volume at normal water surface elevation
    62.60 hm3
    Normal su kotunda göl hacmi

    Reservoir area at normal water surface elevation
    4.40 km2
    Normal su kotunda
    göl alanı

    Irrigation Area
    2 080 ha
    Sulama alanı
#20.12.2005 23:37 0 0 0
  • GENEL BİLGİLER


    Şanlıurfa'nın ekonomik yapısı ağırlıklı olarak tarım sektörüne dayanmaktadır. Gayrisafi Yurtiçi Hasıla içinde tarım sektörünün payı %43, hizmet sektörünün payı %40, sanayi sektörünün payı %11 ve inşaat sektörünün payı % 6'dır. 2001 yılı GSYİH 1 Milyar 850 Milyon Dolar, kişi başına gelir ise 1.300 Dolardır.


    Merkez ilçe, Birecik ve Siverek ilçelerinde faaliyet gösteren, ticaret ve sanayi odaları ile Ceylanpınar ve Viranşehir ajanslıklarına bağlı toplam kayıtlı üye sayısı 3.098dir.


    İlde; 310 anonim, 2.805 limited ve 43 kollektif olmak üzere, toplam 3.158 şirket faaliyettedir.


    İl genelinde, 9 tarım satış kooperatifi, 2 tüketim kooperatifi, 70 motorlu taşıyıcılar kooperatifi, 7 toplu iş yeri kooperatifi, 51 konut yapı kooperatifi, 1 üretim kooperatifi ve 10 esnaf ve sanatkarlar kredi ve kefalet kooperatifi bulunmaktadır

    SANAYİ :


    GAP ile birlikte ilimizin ekonomik yapısında önemli gelişmeler yaşanmıştır. 1995 yılı itibari ile toplam 59 sanayi tesisi var iken; bu rakam 2004 yılı içerisinde 333'e ulaşmıştır.


    Tarımsal alanda sulu tarıma geçilmesine paralel olarak sanayi alanında da önemli adımlar atılmıştır. Öncelikle, 1992 yılında 1. Organize Sanayi Bölgesi çalışmaları başlatılmış ve arıtma tesisi dışında altyapı çalışmaları 2000 yılı içerisinde tamamlanmıştır. 291 hektar alan üzerindeki 295 sanayi parseli, 156 müteşebbise tahsis edilmiştir. Bugün itibari ile 144 fabrika işletmede, 12 fabrika inşaat aşamasında, 9 fabrika ise proje aşamasındadır. 8,000 kişinin istihdam edildiği 1. Organize Sanayi Bölgesinde, tüm tesisler tamamlandığında 10.000 kişi istihdam edilebilecektir.


    Organize Sanayi Bölgesinin çok sayıdaki müteşebbisin taleplerine cevap vermemesi üzerine 2. Organize Sanayi Bölgesi çalışmaları başlatılmıştır. 1997 yılı yatırım programına alınan 2. Organize Sanayi Bölgesinin toplam alanı 1,186 hektardır. Bu alanın, yaklaşık 148 hektarı özel mülkiyet durumunda olup, kamulaştırma bedeli 10 Milyon YTLdir. Altyapı inşaatı yaklaşık 50 Milyon YTLye mal olacağı tahmin edilmektedir.5084 sayılı kanuna istinaden 552 müteşebbis müracaatta bulunmuş olup müracaatlar halen devam etmektedir.


    İlimizde 1.000 işyeri kapasiteli Evren Küçük Sanayi Sitesi tamamlanarak üyelere teslim edilmiştir. Ayrıca; Siverek İlçesinde 100, Akçakalede 107 ve Suruç İlçesinde 105 işyeri kapasiteli 2 küçük sanayi sitesi bulunmaktadır. Ayrıca 202 üyeli Birecik Fırat Küçük Sanayi Sitesinin alt yapı inşaatı devam etmektedir.


    İl ekonomisi açısından önemli olan bir diğer husus da Akçakale Sınır Kapısıdır. 10 Nisan 2003 Bakanlar Kurulu Kararı ile oluşturulması gereken Sınır Ticaret Merkezi için Gümrük Müsteşarlığı, Şanlıurfa Sanayi ve Ticaret Odası, Ticaret Borsası katkıları ve Şanlıurfa Valiliğinin koordinasyonu ile tesisler tamamlanmıştır

    SANAYİ TESİSLERİ


    Sanayi Tesisleri


    FAALİYET KONUSU

    OSB'DEKİ TESİSLER

    OSB DIŞINDAKİ TESİSLER

    TOPLAM TESİS


    Tekstil, Konfeksiyon, Ev Tekstili

    92

    69

    161


    Gıda, İçki ve Tütün Sanayi

    34

    64

    98


    Kimya-Petrol-Plastik

    3

    28

    31


    Metal ve Metal Eşya Sanayi

    6

    11

    17


    Elektrikli Makine ve Cihazlar

    3

    4

    7


    İnşaat

    5

    13

    18


    Diğer

    1

    -

    1


    TOPLAM

    144

    189

    333





    TARIM:






    Şanlıurfa tarımsal yönden önemli toprak kaynaklarına sahiptir. 1.858.400 hektar olan arazisinin yaklaşık 1.200.572 hektarı tarım alanıdır. Bu alanın 836.000 hektarı ise sulamaya elverişlidir. Halen, 312.980 (%26) hektar tarım arazi sulanmaktadır. Bu sulamaların; 168.000 hektarı devlet sulaması ve 145.669 hektarı özel sulamadır.


    İlimiz, buğday, arpa, kırmızı mercimek, nohut, antepfıstığı, yaş üzüm ve susam üretiminde önemli bir yere sahiptir. GAP ile birlikte sulu tarımın yaygınlaşması sonucu pamuk üretiminde büyük artışlar olmuştur. 1995 yılında yaklaşık 277.000 ton olan kütlü pamuk üretimi 2004 yılında 698.020 tona ulaşmıştır. Son yıllarda seracılık ve örtü altı tarımda da önemli gelişmeler sağlanmıştır.


    GAPın sulama projelerinin devreye girmesi ile birlikte, bitki deseni ve üretiminde beklenen önemli değişiklikler olmamıştır. Her ne kadar son yıllarda soya ve mısır gibi ürünler ikinci ürün olarak bitki deseninde yer almış olsa da sulu alanlarda ağırlık daha çok pamuk üretimine yönelmiştir. Bu konuda en önemli sorun eğitim eksikliğidir. Çiftçilerimizin sulu tarım başta olmak üzere diğer tarımsal konularda bilinçlendirilmesi için çalışmalar devam etmektedir.


    Hayvancılık alanında küçükbaş hayvancılık ön plandadır. Büyükbaş hayvancılık beklenen düzeyde olmasa da her geçen gün gelişmektedir. Arıcılığın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için çalışmalar devam etmektedir. Atatürk Barajı ve Fırat Nehri ise balıkçılık konusunda önemli bir potansiyel taşımaktadır. Bu bölgemizde, modern balıkçılık tesislerinde az da olsa balık üretimi yapılmaktadır.


    Tarımsal alanda üzerinde durulması gereken en önemli husus, çiftçi eğitimi ve toprak kaynaklarının korunmasıdır. Çiftçi eğitimi konusunda çalışmaların yoğunlaştırılması ve sulama


    ile ortaya çıkan tuzlulaşma ve çölleşmeye karşı gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.


    Şanlıurfa Harran Ovalarında daha önceden de var olan tuzluluk ve drenaj (yüksek taban suyu) problemlerinin boyutları sulu tarımla birlikte artış eğilimine girmiştir.


    Sorunlu alan yaklaşık 50.000 hektara yaklaşmıştır.


    Bu alanın 1.512 hektarlık kısmında tuzluluk problemi bulunmaktadır. Sorunlu alanlarda gerekli tedbirlerin alınması için çalışmalar başlatılmıştır. Yapımı devam eden 6.920 ha. alanda Akçakale-Arıcan 1.Kısım ve 2. Kısım Drenaj Projelerinde % 72 gerçekleşme sağlanmıştır.


    Arıcan 3. kısım Drenaj Projesi ile 5.300 ha., 4. kısım ile 4.000 Ha.ve kapalı drenaj sisteminde de 1.800 Ha. drenaj uygulamaları devam etmektedir. 15.000 hektar alanı kapsayan drenaj sistemi ise proje aşamasındadır.


    21 Haziran 2001 tarih ve 24439 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Doğrudan Gelir Desteği Yapılması ve Bu Amaçla Oluşturulacak Çiftçi Kayıt Sistemine İlişkin Uygulama Tebliği doğrultusunda; il merkezi ve 10 ilçede Tahkim ve Tespit Komisyonları kurularak çalışmalara başlanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda 57.629 çiftçinin müracaatı değerlendirilerek 55.283 çiftçi kayıt altına alınmış ve 118,8 Milyon YTL ödeme yapılmıştır.


    2004 yılında 54.222 çiftçiye 7.313.366 dekar alanda 13,5 Milyon YTL tutarında mazot desteği yapılmıştır.


    Arazi toplulaştırma ve dağıtım projesi kapsamında bugüne kadar 129.177 ha. alanda 208 köyde toplulaştırma çalışmaları tamamlanarak 14.950 kişiye yer teslimi yapılmıştır. Harran Ovası ve Şanlıurfa Ovasında 4 ayrı alanda toplam 80 köyde 58.780 Ha.lık alanın ihalesi 2000 yılında yapılarak yer teslimi yapılmıştır.15.780 Ha ve 16.000 Ha lık alanlar 2002 yılında tasfiye edilmiş, aynı yıl ihalesi yapılarak yeni firmalara verilmiştir.


    Baziki (Yaylak) Ovası ve Bozova Ovasında toplam 55 köyde 27.160 Ha.lık alanın ihalesi 2001 yılında yapılmış toplulaştırma çalışmaları devam etmektedir.


    İlimiz ekonomik yönden tarıma bağlıdır. Nüfusun önemli bir kısmı da geçimini tarımsal faaliyetlerden sağlamaktadır. Bunun yanında, çok geniş ve verimli tarım arazilerinin işlenmesi ve korunması da önem arz etmektedir. Tarımsal amaçlı araştırma kuruluşları arasında yeterli koordinasyonun olmaması, tanıtım faaliyetlerinin de istenen seviyede olmaması tarımsal potansiyelin doğru ve yeterli değerlendirilmesi yönünde önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır
#20.12.2005 23:40 0 0 0
  • TARİHÖNCESİ DÖNEMİ ARAŞTIRMALARI


    Şanlıurfa bölgesi tarihöncesi araştırmaları, Gautier'in 1894 yılında Birecik ilçesinin Surtepe ve Yelvez arasındaki bölgede bulduğu Paleolitik Çağ'a ait (Yontma Taş Devri: M.Ö. 600000-10000) bir el baltası ile başlar.


    1946 ve 1952 yıllarında Şanlıurfa'da araştırmalar yapan Kılıç Kökten, Siverek ilçe merkezindeki hö­yükte Kalkolitik Çağ (Bakır-Taş Devri) çanak çöm­lekleri ile bazalt taşından yapılmış cilalı bir balta; Bozova ilçesi yakınındaki Gölbaşı yöresinde küçük el baltaları ve yonga aletler bulmuştur. Ayrıca Birecik bölgesini de araştıran Kılıç Kökten, Gautier'in araştırma yaptığı bölgede Paleolitik Çağ'a ait başka aletler de bulmuştur.


    Kılıç Kökten, Şanlıurfa çevresinde 1952 yılında yapmış olduğu araştırmalarda 901 adet bilinen ma­ğara ve kaya sığınağının bulunduğunu, bunlardan 217'sinin yapay, 684'ünün doğal olduğunu belirtir. Kökten, ayrıca Birecik'in hemen kuzeyinde "gerçek dilgi aletler" ile Birecik kuzeyinde ve Bozova yöre­sinde çakmaktaşı yataklarının varlığını tespit etmiş­tir. Kılıç Kökten, Güneydoğu Anadolu'yu genel ola­rak ele aldığında, buradaki höyüklerden söz etmiş ve yerlerini haritada kabaca işaretlemiş ve sondaj yapılanlarla yapılmayanları ayırmıştır. Şanlı-urfa'daki çeşitli höyüklerden elde ettiği bulun­tular arasında bazı Halaf ve Amuk I ve II çanak çömlek parçalarına da değinerek bir Assur tableti ile Sultantepe'den gelme çeşitli idol tiplerinden söz etmiştir.


    Şevket Aziz Kansu, William Brice'ın 1947 yılında Şanlıurfa-Siverek çevresinde birkaç Alt Paleolitik alet bulunduğunu belirtmektedir. Kansu, bu aletleri Acheut tipi bir el baltası ve Clacton tipi birkaç yonga alet olarak tanımlamaktadır.


    1963 yılında İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Halet Çambel, Chicago Üniversitesi'nden Prof. R.Braidwood başkanlığında oluşturulan "Tarihöncesi Karma Projesi" ile Şanlıurfa ili sınırları içinde 22 buluntu yeri tespit edilmiştir. Bunlardan Biris Mezarlığı ve Söğüt Tarlası yerleşmelerinde Prof. Bruce Howe yönetiminde araştırma ve kazı çalışmaları yapılmıştır.


    "Tarihöncesi Karma Projesi" araştırmaları, Şanlıurfa bölgesinin tarımcı köy topluluklarının en eski bölgesi olduğunu ortaya koymuştur.


    Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gereğince, su altında kalacak sahada yapılan Aşağı Fırat yüzey araştırmaları sonunda 60 buluntu yeri belirlenmiş­tir.
#20.12.2005 23:42 0 0 0
  • ARKEOLOJİK KAZILAR


    1. Akarçay Höyük Kazısı


    Birecik ilçesi Mezraa Köyü sınırların içinde yer alan ve Birecik'e 15 km. mesafede bulunan Akarçay Höyük'teki kazı çalışmalarına, Karkamış Barajı göl alanı altında kalacak höyüklerdeki kurtarma kazı­ları kapsamında ODTÜ-TAÇDAM desteğinde, Şanlıurfa Müzesi Müdürlüğü başkanlığında, Anadolu Üniversitesi Öğrt. Üyesi Prof. Dr. Ebru Parman'ın bilimsel danışmanlığında 1999 yılında başlanılmış ve 2000 yılına kadar devam etmiştir.


    Höyükte yapılan kazılarda, hemen yakınındaki Akarçay Tepe'de olduğu gibi Çanak-Çömleksiz Neolitik, Çanak-Çömlekli Neolitik, Kalkolitik ve İlk Tunç çağlarına ait buluntulara rastlanılmıştır.


    2. Akarçay Tepe Kazısı


    Birecik ilçesi Mezraa Köyü sınırları içinde yer alan ve Birecik'e 15 km. mesafede bulunan Akarçay Tepe'deki kazı çalışmalarına, Karkamış Barajı göl alanı altında kalacak höyüklerdeki kurtarma kazı­ları kapsamında ODTÜ-TAÇDAM desteğinde, Şanlıurfa Müzesi başkanlığında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Öğret. Üyesi Doç.Dr. Nur Balkan-Atlı'nın bilimsel danışmanlığında 1999 yılında başlanılmış ve 2000 yılında da devam et­miştir.


    Fırat Nehri'nin Urfa yakasında, Fırat'ın mevsim­lik kolu Su Deresi'nin yanındaki alçak bir alüvyon terasında bulunan Akarçay Tepe, doğu-batı yö­nünde 350 m., kuzey-güney yönünde 150 m. boyut­larında ve 6 m. yüksekliğindedir. Tepedeki bulun­tular Çanak-çömleksiz, Çanak-çömlekli Neolitik ev­reler ve Kalkolitik-Ubeyd evresini içermektedir. Çanak-çömlekli Neolitik evrenin, Suriye'deki Tell Asvad ve Tell Damişliya ile benzerlik gösterdiği anlaşılmıştır. kazılardan taş boncuk, kemik aletler, balta, keski aletleri ve ağırşaklar ele geçmiştir. Elde edilen ithal obsidyen sayısı çok az olup, bunların çoğunluğu Doğu Anadolu'dan, bir kısmı da İç Anadolu'dan gelmiştir. Kazılarda çıkan ok uçları Byblos ok uçları şeklindedir.


    Elde edilen malzeme üzerinde yapılan Karbon-14 tarihlemesine göre, tepedeki tabakalarda aşağı­daki tabloda gösterilen dönemler tespit edilmiştir:


    V. Tabaka 7950-7750 Çanak-çömleksiz Neolitik


    IV. Tabaka 7600-7500 Çanak-çömlekli Neolitik


    III. Tabaka 7200-7000 Çanak-çömlekli Neolitik


    II. Tabaka 6450-6350 Ubeyd-Kalkolitik


    I. Tabaka 6225-6015 Ubeyd -Kalkolitik


    3. Apameia Antik Kent Kazıları


    Birecik ilçesi Keskince Köyü sınırları içindeki Apameia antik kenti kazılarına Birecik Barajı göl alanı altında kalacak antik yerleşmeleri kurtarma kazıları projesi kapsamında 1996 yılında başlanıl­mıştır. Şanlıurfa Müzesi Müdürü Eyyüp Bucak'ın başkanlığında, FransaĞNantes Üniversitesi Öğr. Üyesi Doç. Dr. Catherine Abadie-Reynal 'in bilimsel danışmanlığında sürdürülen kazılar, 2000 yılına kadar devam etmiş ve bu antik kentin Hellenistik dönemde yerleşmeye sahne olduğu anlaşılmıştır. Roma devrine ait hiçbir ize rastlanmamakla birlikte, Bizans dönemine ait çok az kalıntı ile karşılaşılmış­tır. Apameia antik yerleşmesi 2000 yılı kazı sezonu sonunda Birecik Barajı göl suları altında kalmıştır.


    Kazılar, kent surları, kent içi yerleşim alanı ve nekropol alanı olmak üzere üç alanda sürdürül­müştür.


    Apameia nekropolü ile hemen karşısında, Fırat Nehri'nin batı yakasında yer alan Zeugma antik kenti nekropolü arasında önemli farklılıklar olduğu görülmüştür. Aşağı yukarı çağdaş olan her iki antik kentten Zeugma'da loculi'li mezarlar çoğunlukta iken Apameia'da kayaya oyulmuş iki odalı ve arco­soliumlu mezarlar ağırlıktadır. Arcosoliumun tric­linum biçiminde düzenlenmesine Apameia'da sıkça rastlanırken, bu uygulama Zeugma'da bilinmemek­tedir. Buna göre iki nekropolün birbirinden çok farklı olduğu açıktır. Ayrıca bezemelerde de farklı­lıklar vardır. Apameia'dakiler daha az bezemeli ve sadedir. Zeugma'daki mezar yazıtlarında Yunanca kullanılırken Apameia'dakilerin büyük çoğunluğu Süryânice yazılmıştır.


    Bu gerçekler, Roma dönemi boyunca nehrin iki yakasında yaşayan kültürel farklılıkların iyi bir ör­neğini ortaya koyması bakımından önem taşımak­tadır.


    1998 yılı Apameia kazılarında Hellenistik, Roma ve Bizans çağlarına ait vazo, kandil kalıbı, koku şi­şesi, kolya tanesi, kandil ve çanaktan oluşan 9 adet envanterlik, İ 90'ını kandiller, geri kalanlarını da sikke, amphora parçaları, tabak, figürin başları gibi malzemenin oluşturduğu 29 adet etüdlük eser; 1999 yılı kazılarında ise, yine tümü kandil olan 6 adet envanterlik eser, İ 90'ını kandiller, İ 5'ini ağırşak­lar, diğerlerini de parfüm şişesi, sikke, figürin baş­larının oluşturduğu 61 adet etüdlük eser çıkarılarak Şanlıurfa Müzesi'ne teslim edilmiştir.


    4. Bent Bahçesi Kazısı


    Birecik ilçesinin 5 km. doğusunda yer alan Bent Bahçesi Köyü höyüğündeki kazı çalışmalarına dö­nemin Müze Müdürü Adnan Mısır başkanlığında ve Arkeolog Hamza Güllüce yönetiminde 1991 yı­lında başlanmış ve 1992 yılında son verilmiştir.


    Höyük üzerindeki İslâmi dönem köy mezarlığı­nın Emevi-Abbâsi dönemi İslâm kültür tabakasının üzerine kurulduğu ve bu tabakayı oldukça tahrip ettiği görülmüştür. Bu tabakada mimari kalıntılar ve İslâmi sikkeler bulunmuştur. Aynı tabakanın yer yer Roma ve Bizans kültürü ile karıştığı tespit edilmiştir.


    Bu tabakanın altındaki Hellenistik döneme ait tabakada, saray ya da savunma yapısı olduğu tah­min edilen büyük bir mimari kalıntı bulunmuştur.


    Höyüğün en alt tabakasında Geç Kalkolitik Çağ'a ait pithos mezarlara rastlanılmıştır.


    5. Bozova Söğüt Tarlası ve Biris Mezarlığı Kazıları


    1964 yılı başlarında Bruce Howe yönetimindeki bir ekip yapmış olduğu yüzeysel araştırmada Bozova bölgesinde 21 buluntu yeri tespit etmiş, bunlardan Söğüt Tarlası ile Biris Mezarlığı'nda ar­keolojik kazılar yapmıştır.


    Bozova ilçe merkezinin yaklaşık 2 km. güneyba­tısında yer alan Söğüt Tarlası mevkiindeki höyükte, paleolitik malzeme arama amacıyla 1964 ilkbaha­rında arkeolojik kazılar yapılmıştır. Höyüğün orta­sına yakın en yüksek yerinde 20 gün kadar süren kazılarda değişik derinliklerde bazı taş kümelerine rastlanılmakla birlikte, yapısal nitelikte kalıntılar ele geçmemiştir. 1.5 metre derinlikte rastlanılan çanak-çömlek öncesi bazı minik aletleri de kapsayan çak­maktaşı buluntulara rastlanılmıştır.


    Bozova ilçesinin Göller mevkiindeki Biris Mezarlığı'nda yapılan ve 15 gün süren kazılarda, tarihöncesi kalıntıarın tepeye yapılan yeni mezarlık yüzünden karmakarışık bir hale geldiği görülmüş­tür. Bruce Howe, Biris'teki çakmaktaşı buluntuları­nın çok iyi bir cins çakmaktaşından yapılma, bol sayıda kalem ve kazıyıcı ile bazı minik taş aletlerini kapsayan dilgi işçiliği olarak tanımlamaktadır. Bu malzemenin Paleolitik devir sonlarına ati bir mal­zeme olabileceği tahmin edilmiştir.


    6. Çamlık Parkı Nekropol Kazısı


    Şanlıurfa merkezinde Çamlık Parkı (Şehitlik) içersinde dönemin Müze Müdürü Osman Öçmen tarafından 1979 yılı Mayıs ayında yapılan arkeolojik kazılarda burasının 1.-3. yüzyıla ait Roma Çağı nek­ropolü (mezarlığı) olduğu tespit edilmiştir.


    Bir ay süren kazılar sonunda değişik planlarda 7 adet kaya mezarı ortaya çıkarılmış; mezarlardan bi­rinin döşemesinde bir görüşe göre, Edessa kralla­rından VIII.Büyük Abgar (M.S. 117-212), diğer bir görüşe göre de Hz.İsa ile mektuplaştığına inanılan V. Abgar Ukkama (M.S. 13-50), sırtında pelerini ile mezarı yaptıran aile fertlerinin portreleri arasında tasvir edilmiştir. (Mozaik hakkında geniş bilgi için bakınız: Edessa Mozaikleri, s.182..).


    Bu kaya mezarı son yıllarda içindeki mozaikle birlikte kapatılmış ve üzeri toprak doldurularak düzenlenen parkın altında bırakılmıştır.


    7. Çavi Tarlası Kazısı


    Siverek ilçesi Çaylarbaşı Nahiyesi, Nisibin Köyü yakınındaki Çavi Tarlası'nda; Hassek Höyük eki­bince 1982 yılında yapılan yüzeysel araştırmada Orta Kalkolitik Çağ'a ait taş el baltası, boncuk, amu­let ve ağırşaklar ile silex mızrak uçlarına rastlanıl­ması üzerine kazılara 1983 yılında Şanlıurfa Müzesi Müdürü Adnan Mısır başkanlığında başlanılmış ve 1985 yılına kadar üç yıl devam edilmiştir. Erken Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5000-4500)'a ait bir yerleşme olduğu anlaşılan Çavi yerleşmesinin Kuzey Mezopotamya Tell Halaf kültürüne ait olduğu tes­pit olunmuştur.


    Kazılar neticesinde 5 yapı katına rastlanmış, bu katlarda taş temeller ve bunun üstünde kerpiç artık­ları bulunmuştur. Temel kalıntılarından yuvarlak bir plana sahip olduğu görülen evlerin kare bir bina ile desteklendiği tespit edilmiştir. Çapı 4 metreyi bulan yuvarlak yapılar, oturma odaları olarak kul­lanılmıştır. Bu odaların doğu duvarlarında ocaklar vardır ve bunun dışında kalan kısımlar depo olarak kullanılmıştır. Binaların dışında ayrıca fırınlar, ocaklar ve küçük yuvarlak erzak siloları bulunmuş­tur. Küçük buluntular, çok sayıda kırılmış çanak, çömlek parçalarıdır. çanak çömlekler üzerinde kır­mızı ve kahverengi boyalarla geometrik motifler ile sığır ve koç başları temsil edilmektedir. Bundan başka bazalt, çakmaktaşı ve obsidyenden yapılmış araç ve gereçler bulun-muştur. Takılar, damga mü­hürler ve bereket idolü olan çok sayıda pişmiş top­raktan yapılmış kadın figürinleri Çavi Tarlası'nın önemli buluntularıdır.


    Çavi Tarlası kazıları, bu bölgede tarım ve hay­vancılıkla uğraşmış olan bir köy yerleşmesinin ka­lıntılarını gün ışığına çıkarması bakımından önem taşımaktadır.


    8. Fıstıklı Höyük Kazısı


    Birecik ilçesi Zeytinlibahçe Köyü, Fıstıklı Höyük'teki arkeolojik kazılara Karkamış Barajı kur­tarma kazıları projesi çerçevesinde, Şanlıurfa Müzesi başkanlığında, Binghamton Üniversitesi Antropoloji Bölümü Öğretim görevlilerinden Dr. Susan Pollock ve Dr. Reinhard Bernbeck'in bilimsel danışmanlığında 1999 yılında başlanılmıştır. Kazılar 2000 ve 2001 yıllarında da devam etmiştir. Kazıya her yıl National Geographic Society tara­fından 20.000 $ maddi katkı sağlanılmaktadır.


    Höyükteki yerleşmenin Erken Halaf dönemin­den (M.Ö. 6000-Geç Neolitik) Roma dönemine ka­dar uzanan bir zaman dilimini içerdiği gözlem­lenmiştir.


    Yerleşimde iki tür Halaf seramiğine rastlanmış­tır. Seramiklerde kullanılan boya renginin kırmızı ve siyah arasında değiştiği görülmektedir. Bu renklerin aynı ana maddeden üretildiği tahmin edilmektedir. Ancak, bazı seramiklerde kullanılan daha parlak siyah bir boya türünün daha farklı bir ana maddeden üretildiği tahmin edilmiştir. 1999 yılı kazılarında bulunan bir seramik parçası üze­rinde ellerini havaya kaldırmış bir insan figürüne rastlanılmıştır.


    2000 yılı kazılarında kare, daire, yonca ve muska biçimlerinde toplam 11 adet mühür ele geçirilmiş­tir. Çoğunluğu siyah olmakla beraber sarı ve kır­mızı renklerin de ağırlıkta olduğu bu mühürlerin hepsi geometrik desenlerle süslenmiştir. Bulunan tek mühür baskısının üzerindeki desenin bu 11 adet mühüre ait olmadığı gözlenmiştir.


    Stilleri farklı hayvan ve insan figürinlerinin ağrı­lıkta olduğu birkaç adet tam ve parçalanmış hey­kelciğe rastlanılmıştır.


    Kazılarda çok sayıda çıkartılan hayvan kemik­leri ile ilgili olarak henüz ince analizler yapılmadı­ğından bir görüş belirtmek mümkün olmamıştır. Ancak ilk bakışta bunların koyun, keçi, inek ve ba­lık gibi hayvanlara ait oldukları tahmin edilmiştir.


    Höyükte yer alan Roma dönemi mezarlarından, tabutlarda kullanılmış olan çiviler, yüzük veya zin­cir gibi takı parçaları ile sağlam bir cam vazo ele geçmiştir.


    Fıstıklı Höyük kazılarında 1999 yılında 16 adet envanterlik, 14 adet etütlük; 2000 yılı kazılarında ise 13 adet envanterlik ve 6 adet etütlük eser ele geçi­rilmiştir.


    9. Gre Virike Kazısı


    Birecik ilçesi, Mezraa Beldesi, Akarçay Köyü arazisinde yer alan Gre Virike Höyük'teki arkeolo­jik kazılara, Ilısu ve Karkamış Barajı Kurtarma Kazıları Projesi kapsamında, Ortadoğu Teknik Üniversitesi-TAÇDAM desteğinde 27.7.1999 tari­hinde başlanılmıştır. Şanlıurfa Müzesi başkanlı­ğında, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fak. Arkeoloji Bölümü Öğr. Üyesi Doç. Dr. A.Tuba Ökse'nin bilimsel danışmanlığında sürdürülen kazı­lar 2000 yılında kadar devam etmiştir. Kurtarma kazılarında bilimsel danışmandan başka Ankara Üniversitesi Öğr. Üyesi Doç.Dr. Ayhan Ersoy, Hacettepe Üniversitesi Öğr. üyelerinden Yard. Doç. Dr. Zafer Ayaş, Yard. Doç. Dr. Cahit Doğan, Yard. Doç. Dr. Emel Oybak Dönmez; Araştırma Görevlileri, Doktora, Yüksek Lisans ve Lisans öğ­rencileri görev almışlardır.


    Kazı çalışmalarına, Karkamış Barajı'na su tutul­masından sonra deniz seviyesinden 341 m. yüksek­liğe ulaşacak olan baraj gölü altında kalacak kesim olan güney eteklerde başlanılmıştır. Tabakalaşmanın ve dozer tahribatının yol açtığı alanda belirlenen büyük boyutlu kerpiç blokajın mahiyetinin anlaşılabilmesi için kazı alanları ku­zeye kaydırılarak tepe üzerine kadar ilerlenmiştir. Toplam 1000 m2'lik bir alanda sürdürülen çalışma­larla höyüğün genel stratigrafisinin ve yerleşime sahne olan çağların belirlenmesine çalışılmıştır.


    1999 yılı Gre Virike kazılarında çoğunluğu Eski Tunç Çağı'na ait çanak çömlekler, boncuklar, ok uç­ları, tekerlekler, öğütme taşlarının oluşturduğu 59 adet envanterlik, 52 adet de etütlük eser ortaya çı­karılmıştır.


    2000 yılı kazılarında ortaya çıkartılan 74 adet envanterlik ve 77 adet etütlük eserin büyük bir ço­ğunluğunu Erken Tunç dönemine ait üç ayaklı se­ramik kaseler, yüksek ayaklı çanaklar, çömlekler, tabaklar, yüksek ayaklı kaplar, bardaklar ve şişeler oluşturmuştur. Ayrıca obsidyen ve sileksten ya­pılmış Erken Tunç Çağı'na ait ok uçları, pişmiş top­rak figürin başları bulunan malzemeler arasındadır.


    10. Gürcü Tepe Kazısı


    Şanlıurfa merkez Gürcü Tepe Köyü içersindeki höyükte yer alan kazı çalışmalarına dönemin Müze Müdürü Adnan Mısır başkanlığında ve İstanbul Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Harald Hauptmann'ın bilimsel danışmanlığında bir ekiple 1995 yılında başlanılmış, on yıl sürmesi planlanan kazılara 1997 yılında son verilmiştir.


    Şanlıurfa Belediyesi tarafından üzerine büyük bir su deposu inşa edilen Gürcü Tepe höyüğünün bir kısmı tahrip edilmiştir.


    Bizans, Roma, İlk Tunç ve Neolitik Akeramik Çağı tabakalarının yer aldığı höyükte, Bizans ve Roma devirlerine ait yapı kalıntıları ve bu yapılara ait pişmiş topraktan yapılmış büyük boy döşeme tuğlaları bulunmuştur.


    İlk Tunç Çağı tabakasında, bol miktarda pişmiş toprak boyalı seramik kaplar, Neolitik çağın Akeramik evresine ait tabakada ise yapı temelleri ile çakmak taşından yapılmış kesici, delici aletler ile ok uçları bulunmuştur.










    11. Hacı Nebi Kazısı


    Birecik ilçesine bağlı Uğurcuk Köyü (Hacı Nebi) içersinde yer alan düz alandaki kazılara dönemin Müze Müdürü Adnan Mısır başkanlığında ve ABD North Western Üniversitesi Öğretim Üyesi Gill Stein ile Arkeolog Hamza Güllüce'nin katılımlarıyla 1992 yılında başlanılmış ve 1997 yılına kadar devam edilmiştir.


    Kazılarda Hellenistik dönem kalıntıları ile Geç Kalkolitik Çağ'ın dört evresine ait kalıntılara rast­lanılmıştır.


    Hellenistik döneme ait tabakada, kerpiç ve taş malzemenin birlikte kullanıldığı anıtsal yapı kalıntı­ları, Büyük İskender dönemine ait bronz sik­keler, mezarlar, bu mezarlarda bulunan sanat de­ğeri yüksek bol miktarda yüzükler, küpeler, arslan figürlü bilezikler, kandiller, mermer alabastronlar ve pişmiş toprak heykelcikler bulunmuştur.


    Geç Kalkolitik döneminin son evresinde ait bir tabakada tapınağa benzer büyük bir taş yapı (nişli) ile saray olması muhtemel iki teraslı büyük bir platform bulunmuştur. Yine aynı tabakada bol miktarda dağ keçisi tasvirli pişmiş toprak mühür baskıları, Mezopotamya kökenli ithal keramikler ve yeri üretim ağzı eğimli pişmiş toprak kaplar (Bawelrimbolwl) ele geçmiştir.


    Ticarette malların teslimi sırasında alındı belgesi olarak kullanılan "Bulla"lardan 1 adet, içindeki 3 çeşit "tockhen"i ile birlikte Türkiye'de ilk kez bu kazıda bulunmuştur. Yine, çanak-çömlek tamirinde kullanıldığı anlaşılan, ayrıca Fırat'ta yüzdürülen sallarda izolasyon maddesi olarak da kullanıldığı tahmin edilen bol miktarda ithal asfalt parçaları ile hocker gömü tarzının en güzel örnekleri Hacı Nebi kazılarının ilginç buluntularını oluşturmuştur.


    12. Harabebezikan Höyük Kazısı


    Birecik ilçesi, Mezraa Beldesi, Akarçay Köyü arazisinde yer alan Harabebezikan Höyük'teki ar­keooljik kazılara, Ilısu ve Karkamış Barajlarını Kurtarma Kazıları Projesi kapsamında, Ortadoğu Teknik Üniversitesi-TAÇDAM desteğinde, 16.7.1999 tarihinde başlanılmış ve 28.8.1999 tari­hinde bitirilmiştir. Şanlıurfa Müzesi başkanlığında, Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fak. Sanat Tarihi Bölümü Öğret. Üyesi Prof. Dr. Ebru Parman'ın bi­limsel danışmanlığında sürdürülen kazılarda, ay­rıca Anadolu ve Hacettepe üniversiteleri öğretim elemanlarından oluşan bir grup da görev almıştır.


    Harabebezikan Höyük'teki kazı çalışmaları, hö­yüğün güney eteğindeki alan, höyüğün tepesindeki alan ve höyüğün kuzeyindeki alan olmak üzere üç ana alanda yoğunlaşmıştır.


    Köylülerin höyükteki bir kaçak kazı çukurunda buldukları bir kısım sağlam durumdaki M.Ö. III. bine tarihlenen ve mezar hediyesi olduğu tahmin edilen seramik kaplar, gerek yerleşimin tarihi ve gerekse bu yerleşimle ilişkili inturamuralis mezar­ları işaret etmesi açısından oldukça önemli görül­müştür.


    Harabebezikan Höyüğü'nün Eski Tunç Çağı'nın ilk evresi ile (M.Ö. 3000) Hellenisik ve Roma çağla­rında (M.Ö. 4. yy.-M.S. 2. yy.) iskan edilmiş olduğu anlaşılmış; kazılarda çıkartılan bu çağlara ait sera­mik kaseler, kaplar, tabaklar, kemikten sivri uçlu spatulalardan oluşan 18 adet envanterlik ve 28 adet de etütlük eser Şanlıurfa Müzesi'ne teslim edilmiş­tir.


    13. Harran Kazıları


    Tarihi Harran kentinin ortasında yer alan höyük 22 metre yüksekliğinde olup geniş bir alana yayıl­mıştır. Höyükte ilk kazılara 1951 yılında D.S.Rice tarafından başlanılmış ve bu kazılara aralıklarla 1956 yılına kadar devam edilmiştir. Bu kazılarda, Emevi dönemine ait Harran Ulu Camii (744-750) av­lusu içersinde ters yatırılarak döşeme taşı olarak kullanılmış Babil dönemine ait çivi yazılı bazalt steller, kale içersinde Selçuklu dönemine tarihlenen çok değerli bakır kaplar (bunların bir kısmı Ankara Etnografya Müzesi'nde, bir kısmı da Şanlıurfa Müzesi'ndedir) bulunmuş ve kalenin doğuya bakan kapısı, bu kapının Harran'da emirlik kurmuş Numeyroğulları'na ait h. 451 (m. 1059) tarihli kita­besi ile kapının sağında ve solunda yer alan, boyun­larından zincirle bağlanmış bir çift köpek kabartma­ları ortaya çıkarılmıştır.


    1956 yılından bu yana arkeologların gözünden uzak olan Harran Höyüğü'nde, 1983 yılında Kültür Bakanlığı adına Dr. Nurettin Yardımcı başkanlı­ğında araştırma ve kazılara yeniden başlanılmıştır. Kazı çalışmaları hem höyükte hem de Ulu Cami'de sürdürülmüştür. Ulu Cami'nin doğu duvarı restore edilmiş, merdivensiz olan minarenin ahşap merdi­venleri yukarıya kadar orijinaline uygun olarak ye­niden yapılmıştır. Camiin mihrap bölümü, avlu gi­rişleri, şadırvan ve revakları tümüyle ortaya çıka­rılmış ve döşeme temizlenerek cami planına netlik kazandırılmıştır.


    Höyüğün üst kısmında Eyyûbiler dönemine ait bir yerleşme, sokakları, evleri, meydanları, bulgur dövme atölyeleri, zahire anbarları, kuyu ve sarnıç­larıyla ortaya çıkarılmış, ayrıca bu tabakada İslâmi sikkeler, pişmiş topraktan yapılmış üstü yazılı ve sırlı kaplar bulunmuştur.


    Höyüğün M.Ö. 3000-2000 tarihleri arasına ait ta­bakalarında pişmiş topraktan yapılmış figürinler, kalıplar, taş ağırşaklar, havan eli, ezgi taşı, kemik objeler, bronz eserler, çivi yazılı tablet parçalarına rastlanmıştır. 1985 yılı kazılarında ortaya çıkarılan ve M.Ö. 6. yy'a tarihlenen ve üzerinde 16 satırlık çivi yazısı bulunan Babil Kralı Nabunaid'e ait oval bir tablet parçası ile Harran'daki Sin Tapınağı'ndan bahseden yine aynı krala ait dört satırlık çivi yazılı pişmiş toprak tablet parçası Harran Höyüğü'nün en önemli buluntularını oluşturmaktadır.


    Kazılara önümüzdeki yıllarda da devam edile­cektir.


    14. Hassek Höyük Kazıları


    Siverek ilçesi Çaylarbaşı Bucağı'na bağlı Yukarı Tillakin Köyü'nde bulunan Hassek Höyük'teki kazı­lara "Atatürk Barajı Kurtarma Kazıları" proğramı çerçevesinde İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Prof. Barthel Hroda ve Prof.Manfred Behm-Blanke tarafından 1978 yılında başlanılmış, 1986 yı­lında son verilmiştir.


    Kazılarda Kalkolitik (M.Ö. 5500-3200) ve İlk Tunç (M.Ö. 3200-2700) çağlarına ait temel kalıntı­ları, mühür baskılı ve düz pişmiş toprak kaplar, hayvan figürinleri, oyuncak araba tekerlekleri, du­var çivileri, ağırşak ve boncuklar, silindir ve damga mühürler, riton perdahlama taşları, çakmaktaşı dil­giler, obsidyen kesici aletler, bronz iğneler, bilezik­ler, mızrak uçları, fildişi ve taştan yapılmış kolye taneleri, in situ durumunda çok değerli renkli taş kolyeler, amuletler, kurşun takı parçaları bulun­muştur.


    Silindir mühür baskılı keramik kaplar üzerin­deki çiftçi ve öküzlerin tasvir edildiği sahneler, İlk Tunç Çağı insanlarının tarımsal yaşamlarını anlat­maktadır.


    Ayrıca Fırat Nehri'nin akış yönüne doğru Hassek Höyük'ten 1 km. uzaklıktaki "Ağaçlı Tarla" olarak adlandırılan yerde yapılan kazılarda İlk Tunç Çağı'na ait pithos mezarlığına rastlanılmış ve bu mezarlardan pişmiş topraktan yapılmış kulplu çömlekler, bronz iğneler, mızrak uçları, bilezik ve baltalar, taş damga mühürler ile kolye ve boncuklar elde edilmiştir. Bu kazıdan çıkartılan İlk Tunç Çağı'na ait bir insan iskeleti, mezar buluntuları ile birlikte Şanlıurfa Müzesi'nde teşhir edilmektedir.


    15. Kazane Höyük Kazısı


    Şanlıurfa merkez Konuklu (Kazane) Köyü içer­sinde yer alan höyükte ilk kazı çalışmasına döne­min Müze Müdürü Adnan Mısır başkanlığında, ABD Pensilvanya Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Patricia Wettenmaker'in bilimsel danışmanlığında 1992 yılında başlanılmış ve aralıksız olarak 1997 yı­lına kadar devam etmiştir.


    Kazılarda Roma, İlk Tunç ve Kalkolit çağlara ait 3 tabaka ortaya çıkarılmıştır.


    İlk Tunç dönemine ait tabakadaki nekropolde bronz iğneler, geometrik desenli pişmiş toprak kaplar ve blok taşlardan yapılmış büyük bir saray kalıntısı ortaya çıkarılmıştır.


    İl Tunç Çağı tabakasının en önemli buluntusunu Akadça çivi yazılı üç tablet oluşturmaktadır. bu tab­letlerden biri Akad alfabesini öğretmektedir. Diğer iki tabletin ise Geç Babil dönemine ait iki mektup olduğu anlaşılmıştır.


    16. Kurban Höyük Kazıları


    Atatürk Barajı göl suları altında kalacak olan Bozova ilçesine bağlı Cümcüme Köyü sınırları için­deki Kurban Höyük'te arkeolojik kazılara 1980 yı­lında Chicago Üniversitesi adına Prof. Leon Marfoe başkanlığında bir ekiple başlanılmış ve kazılara 1984 yılında son verilmiştir.


    Bu höyükte Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5000-3000), Eski Tunç Çağı (M.Ö. 3000-2000) ve Orta Tunç Çağı (M.Ö. 2000-1500) olmak üzere 3 kültür tabakası tespit edilmiştir. Kazı çalışmaları sonucunda bu çağlara ait pişmiş topraktan yapılmış çanak ve çöm­lekler, tunç iğneler, işlenmiş kemikler, taştan dibek­ler, pişmiş topraktan yapılmış bina modelleri bu­lunmuştur. Eserler Şanlıurfa Müzesi'nde sergilen­mektedir.


    17. Lidar Höyük Kazıları


    Bozova ilçesine bağlı Lidar (Dikili) Köyü'nde bu­lunan höyükteki kazılara 1979 yılında "Atatürk Barajı Kurtarma Kazıları" çerçevesinde Almanyağ Heidelberg Üniversitesi profesörlerinden Harald Hauptmann başkanlığında bir ekiple başla­nılmış ve kazılara 1987 yılı sonbaharında son veril­miştir.


    Bölgenin en büyük höyüklerinden olan Lidar Höyük, Kalkolitik Çağ (M.Ö. 5500-3200)'dan başla­mak üzere Osmanlı dönemine kadar çeşitli devir­lere ait değerli buluntular vermesi açısından büyük önem arzeder. Ayrıca höyük eteklerindeki köy harman yerindeki nekropol alanında yapılan kazı­larda İlk Tunç Çağı (M.Ö. 3200-1700) mezarlarına rastlanılmış ve bu mezarlardan çeşitli özelliklerde pişmiş topraktan yapılmış kaplar elde edilmiştir.


    İl Tunç Çağı'na ait mühürler, kalker taşından yapılmış Assur devrine ait oturan keçi heykeli, Son Demir Çağı'na ait bronz küvet, M.Ö. 2.000 yılına ait kilden yapılmış çivi yazılı mühür ile Eski Babil Çağı'na ait silindir mühür Lidar Höyük kazılarında elde edilen değerli eserlerdir. Bu eserlerin yanında kazılardan elde edilen muhtelif devirlere ait çok sayıda pişmiş toprak kaplar, sikkeler, iğne, küpe, bilezik, yüzük, balta, madalyon ve haç kolyeler, demirden yapılmış orak ve ok uçları, akik, fayans ve mermer boncuklar, cam koku şişeleri, pişmiş toprak hayvan ve insan figürinleri, oyuncak araba ve mühürler, kandiller, altın süs eşyaları ve kemik iğneler Şanlıurfa Müzesi'nde teşhir edilmektedir.


    Höyükteki 1985 yılı kazılarında Hitit devrine ta­rihlenen bir tablet bulunmuştur. Bir yüzünde 10, diğer yüzünde 13 satır çivi yazısı bulunan bu mü­hürün transkripsiyonu henüz yapılmamıştır.


    Lidar Höyük, Orta Çağ'da (M.S. 395-1453) da hayatiyetini sürdürmüştür. Bu çağa ait tunçtan ya­pılmış cımbızlar, maşalar, kaplar, testiler ve ağır­şaklar bulunmuştur.


    Lidar Höyük'teki kazı çalışmalarında stitrafik bir kazı stili (merdiven usulü) uygulanmış ve böylece kısa bir zaman içinde bu yerleşim alanında kaç kültür takabasının olduğu saptanmıştır.


    18. Mezraa Höyük Kazısı


    Birecik ilçesi, Mezraa Beldesi, Akarçay Köyü'ndeki Mezraa Höyük'teki arkeooljik kazılara, Ilısu ve Karkamış Barajları Kurtarma Kazıları Projesi kapsamında, Ortadoğu Teknik Üniversitesi-TAÇDAM desteğinde 1999 yılında başlanılmıştır. Şanlıurfa Müzesi Müdürlüğü başkanlığında, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fak. Arkeoolji Bölümü Öğr. Üyesi Doç. Dr. A.Tuba Ökse'nin bi­limsel danışmanlığında ve Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fak. Sanat Tarihi Bölümü Öğr. Görevlisi Macit Tekinalp'ın katılımı ile sürdürülen kazılar, 2000 ve 2001 yıllarında devam etmiştir.


    Kazılarda elde edilen seramik kaplardan ve di­ğer buluntulardan Mezraa Höyüğ'ün Eski Tunç Çağı II (M.Ö. 2500-2200), Eski Tunç Çağı III ve IV (M.Ö. 2200-1900), Demir Çağı (M.Ö. 1100-333), Hellenistik ve Erken Roma çağları (M.Ö. 4.yy.-M.S. 2. yy.) ve Orta Çağ (M.S. 12.-13. yy.) evrelerini kap­sadığı, M.Ö. 3000 ortasından 2. binin başına kadar iskan edildikten sonra terkedildiği ve M.Ö. 1. bin ortalarından Ortaçağ sonuna kadar tekrar iskan edildiği anlaşılmıştır.


    2000 yılı kazılarında elde edilen 10 adet envan­terlik, 20 adet etüdlük eserin çoğunluğunu Eski Tunç Çağı'na ait kaplar, Orta Çağ dönemine ait kandiller, seramik kaplar, boncuklar ve sikkeler oluşturmuştur.


    Mezraa Höyük, ayrıca 1987-1990 yılları arasında G. Algaze ve ekibi tarafından, Karkamış Baraj gölü altında kalacak bölgede yapılan yüzey araştırmaları sırasında incelenmiştir.


    19. Mezraa-Teleilat Höyük Kazısı


    Birecik ilçesinin 5 km. güneyinde, Mezraa Köyü'nün hemen batısında yer alan höyük, yerel olarak Teleilat adı ile bilinmektedir. Ancak bu adı taşıyan başka kazı yerleri de bulunduğundan, her­hangi bir karışıklığa meydan vermemek için kazı ekibi tarafından buraya "Mezraa-Teleilat" adı ve­rilmiştir. Mezraa-Teleilat Höyük'te, 1998 yılında G.Algaze başkanlığında R. Breuninger ve J.Knudstad'ın katılımı ile yüzey araştırması yapıl­mış ve bu araştırmada Çanak-çömleksiz ve Çanak-çömlekli Neolitik Çağ buluntuları ile tepenin mer­kezi en yüksek kısmında az sayıda Demir Çağ ve Hellenistik Dönem çanak çömlek parçaları ele geç­miştir.


    Fırat Nehri'nin ilk taşım sekisi düzlüğünde yer alan höyük, nehrin doğu kıyısında, nehrin mende­res yaptığı yere çok yakın bir konumdadır. Yerleşme yerinin batısında eski bir kanal uzanmak­tadır. Kuzey-güney doğrultusunda 450 m., doğu-batı doğrultusunda 160 m. uzunluğunda olan dar oval biçimli bir höyüktür. Tepenin kuzey kısmında yaklaşık 160x160 m.'lik bir alan bahçe yapımı uğ­runa buldozer ile tahrip edilmiş ve böylece bu kı­sımda 1.5 m. yüksekliğinde bir dolgunun izlendiği kesit meydana gelmiştir. Baraj projesi kapsamında yeni yapılan çevre seddi ile höyük göl alanı dışında kalmıştır.


    Kazı çalışmalarına, Karkamış Barajı göl alanı al­tında kalacak höyüklerdeki kurtarma kazıları kap­samında ODTÜ-TAÇDAM desteğinde, Şanlıurfa Müzesi Müdürlüğü başkanlığında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Prehistorya Anabilim Dalı Öğret. Üyesi Prof. Dr. Mehmet Özdoğan'ın bi­limsel danışmanlığında 1999 yılında başlanılmış, kazılar 2000 ve 2001 yıllarında devam etmiştir.


    Mezraa-Teleilat kazıları henüz üçüncü yılında olmasına karşın, beklenenin çok ötesinde önemli sonuçlar vermiştir. Buluntu toplulukları üzerinde bugüne kadar ancak ön değerlendirme yapılabildi­ğinden kesin sonuçlara varılamamıştır. Yine de ilk değerlendirmelere göre höyükteki kültür tabakaları şu şekilde özetlenmiştir:






    Tabaka Dönem


    I A Pers-Akhamenid dönemi


    I B Yeni Assur dönemi


    I C Son Tunç-İlk Demir Çağ geçiş dönemi


    II A1 Halaf dönemi


    II A2 Son Neolitik-İlk Kalkolitik Çağ-Halaf öncesi boya bezemeli dönem


    II B1 Son Neolitik Çağ-kırmızı astarlı, ilk boya bezemeli dönem


    II B2 Son Neolitik Çağ-impresso beze­meli dönem


    II B3 Son Neolitik Çağ-Hassuna ilk im­presso dönemi


    II C1 Çanak Çömlekli İlk Neolitik Dönem


    II C2 Çanak Çömlekli İlk Neolitik Dönem- kaba çanak çömlek


    III A Çanak Çömleksiz- Çanak Çömlekli Neolitik Geçiş Dönemi, çok az koyu yüzlü açkılı çanak


    çömlek


    III B Çanak Çömleksiz-Çanak Çömlekli Neolitik Geçiş Dönemi- Hiç çanak çömlek


    bulunmayan dönem.


    IV Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem






    20. Nevalı Çori Kazısı


    Hilvan ilçesine bağlı Kantara Köyü yakınındaki Nevalı Çori yerleşim yerindeki kazı çalışmalarında dönemin Müze Müdürü Adnan Mısır başkanlı­ğında, AlmanyaĞHeidelberg Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Harald Hauptmann'nın bilimsel danışmanlığında 1983 yılında başlanmış ve 1991 yı­lında çalışmalara son verilmiştir.


    Nevalı Çori kazılarında İlk Tunç Çağı, Kalkolitik Çağ ve Akeramik Neolitik Çağ olmak üzere üç tabaka tespit edilmiştir. Kazılarda ortaya çıkartılan mimari kalıntıların yanında en önemli bu­luntu Neolitik Çağ'a ait bir tapınak kalıntısıdır. 14x14 metre boyutundaki tapınak yapısının planı şöyledir: Binayı çevreleyen duvarların önünde ol­dukça büyük yassı taş bloklarından yapılmış bir seki bulunmaktadır. Seki üzerindeki taş blokları 12 adet dikili taşla bölümlere ayrılmıştır. Taş plat­formlu sekiden 0.80 metre derinde ve 7.5x8 metre boyutlarındaki odanın tabanı oldukça iyi korunmuş mozaik ile kaplanmıştır. Yapının tabanında, üzerle­rinde stilize insan figürlerinin bulunduğu iki stel yer almaktadır. Stellerin tepeleri daha sonra Göbekli Tepe kazılarında rastlanılan steller gibi T şeklinde yapılmıştır. Bu stellerin aynı zamanda ça­tıyı taşıyan sütun görevi gördüğü düşünülmüştür. Güneyde merdiven şeklindeki girişin karşısında yer alan duvarda bir niş bulunmaktadır. Bu eski yapıda heykel parçalarının bulunmuş olması, burasının Anadolu'nun heykellerle süslenmiş en eski bir kült (dini ayin) yeri olduğunu göstermektedir. Heykellere örnek olarak insan boyutundan büyük ölçüde yapılmış olan kireçtaşı insan başı gösterile­bilir. 37 cm. yüksekliğinde olan başın yüz kısmı tahrip edilmiştir. Saçsız olan başın üzerinde ka­bartma bir yılan figürü yer almaktadır. Yılanın gövdesi insan başının boyun bölgesine doğru ak­maktadır.


    Küçük buluntuların çoğunluğunu, çakmak ta­şından yapılmış ok uçları ve kazıyıcı aletler oluş­turmaktadır. Hayvan figürleri kireçtaşından olağa­nüstü güzel şekillendirilerek yapılmıştır. Bunlar arasında ayı, at, yaban domuzu ve kuş figürinleri bulunmaktadır. Stilize ya da doğal olarak şekillen­dirilmiş çok sayıdaki insan başı kazının önemli bu­luntuları arasındadır.


    Nevalı Çori yerleşmesinin, insanların yerleşik hayata henüz geçmeye başladığı, avcılığın yanısıra bitki ve hayvanları evcilleştirmeye çalıştığı bir dö­nemi yansıttığı anlaşılmaktadır. Depo olarak kulla­nılabilecek çok sayıda taş yapının, kült yapısının ve birçok sanat eserinin bulunmuş olması Nevalı Çori yerleşmesinin Neolitik Çağ'ın Akeramik evresinde önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.










    21. Sultantepe Höyüğü ve Aşağı Yarımca Kazıları


    Şanlıurfa'nın güneydoğusunda yer alan Sultan-tepe Höyüğü'nde ve Aşağı Yarımca'da 1951-1953 yılları arasında Nuri Gökçe ve Seton Lloyd ta­rafın-dan yapılan ortak kazıların üst tabakalarında Hellenistik ve Roma kalıntılarına rastlanılmış; alt tabakalarda bulunan Assurca çivi yazılı tabletler bu höyüğün Yeni Assur Krallığı (M.Ö.8-7 yy.) döne­minde büyük bir kütüphâneye sahip olduğunu göstermiştir. Bu kütüphânenin Assurbanipal'in Ninova'daki kütüphânesi gibi bir kraliyet kütüphâ­nesi olması muhtemeldir. Assur döneminde önemli bir kent olduğu anlaşılan Sultantepe Höyüğü'nün o sıralardaki adı "Huzirina"dır. Bu höyüğün, tablet veren sınırlı sayıdaki höyüklerden biri olması ne­deniyle de Anadolu arkeolojisi içersinde önemli yeri vardır.


    Sultantepe Höyüğü ve Aşağı Yarımca kazıla­rında elde edilen Assur ve Babil devri çivi yazılı tabletler ve steller Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Şanlıurfa Müzesi'nde teşhir edilmekte­dir.


    Nuri Gökçe ve Seton Lloyd, aynı yıllarda Harran'da da araştırma ve incelemelerde bulunarak oradaki yapılarla ilgili plan ve röleveler çıkarmış­lardır.


    Harran ve Aşağı Yarımca kazılarına katılan Prof. J.B.Segal de, Şanlıurfa kent merkezinde ve doğu­sundaki Tektek Dağları'nda (Soğmatar'da) klasik çağlara ait araştırmalarda bulunmuş ve bu konu­daki araştırmalarını 1970 yılında yayınladığı "Edessa 'The Blessed City" adlı eserinde topluca anlatmıştır.


    22. Şaşkan Höyük Düz Yerleşmesi (Kumartepe) Kazısı


    Atatürk Barajı yapılmadan önce Fırat Nehri'nin güney kıyısında, İncesu Vadisi'in Fırat vadisine ka­vuştuğu yerde, İncesu deresinin Fırat Nehri'ne dö­küldüğü yerin doğusunda, Büyük ve Küçük Şaşkan Höyükleri'nin arasındaki alana, Şaşkan Köyü'nün yaşlıları Türkçe "iki yer arasındaki yer" anlamında Arapça "Arudha" denildiğini söylemişlerdir. 1982 yılında Kurban Höyük kazıları sırasında, yakın çev­rede planlanan arkeolojik ve jeomorfolojik yüzey araştırmaları çerçevesinde T.J.Wilkinson tarafından Şaşkan Höyükleri arasındaki tarladan toplanan bu­luntuların Halaf dönemi (İlk Kalkolitik Çağ) öncesi Neolitik Çağ'a ait bir yerleşmeye ait olup olmaya­cakları şüphesi ve burada yapılacak arkeolojik ka­zının Neolitik Çağ için bir kumar olacağı düşüncesi ile bu alana "Kumartepe" adı verilmiştir.
#20.12.2005 23:43 0 0 0
  • Dünyanın İlk Tapınak Tepesi: GÖBEKLİ TEPE Kazıları


    Şanlıurfa merkez Örencik Köyü içersindeki dağ­lık alanda yer alan Göbekli Tepe'deki arkeolojik kazılara, dönemin Müze Müdürü Adnan Mısır baş­kanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) Müdürü Prof. Dr. Harald Hauptmann'ın bilimsel danışmanlığında ve Alman Arkeolog Prof.Dr. Klaus Schmidt yönetimindeki bir ekiple 1995 yılında baş­lanılmış ve kazıların 10 yıl sürmesi planlanmıştır.


    Neolitik Dönemin Akeramik evresine tarihlenen Göbekli Tepe'de yapılan 1995-1996 yılları kazıla­rında Anadolu'nun en eski heykel atölyesine rastla­nılmıştır. Bu atölyede bulunan kalker taşından ya­pılmış büyük boydaki insan başı, arslan başı, do­muz başı, boğa başı ve kurbağa heykelleri, çeşitli hayvan rölyefleri, kazıma tekniğinde yapılmış yatar vaziyetteki çıplak kadın figürü Anadolu'nun en eski plastik sanat eserleri olması açısından önem ta­şımaktadır.


    Kazılarda avcı-toplayıcı insanların dinsel tören­ler için yaptıkları tapınaklar gün ışığına çıkarılmış ve Urfa'nın inanan insanların dünyadaki en eski merkezi olduğu anlaşılmıştır. Böylece inanç turizmi yönünden zaten önemli değerlere sahip olan Urfa, Göbekli Tepe tapınaklarıyla daha da önem kazan­mıştır. Günümüzden 11.000 yıl öncesine ait bu ka­lıntılar, bu bölgede yaşayan insanların mimari ye­teneklerinin olduğunu ve muhtelif zamanlarda bir araya gelerek dinsel törenler yaptıklarını, bu tören­lerin de yerleşik yaşama geçişe sebep olduğunu göstermiştir. Buradaki buluntular,bugüne kadar bi­linenin aksine, mimarlığın, avcı-toplayıcı topluluk­lar zamanında da var olduğunu ortaya koymuştur.


    Göbekli Tepe tapınaklarında ortaya çıkartılan T biçimli kireçtaşı steller üzerinde aslan, yılan, öküz, koç, tilki, turna ve ördek gibi hayvan kabartmaları yer almaktadır. Tapınağı, ayrıca doğal boyutla­rında, taştan oyulmuş yaban domuzu, kaplumbağa ve akbaba heykellerinin süslediği görülmüştür.


    Göbekli Tepe'deki en eski yapıların dairesel bi­çimli, daha yeni yapıların ise dikdörtgen biçimli ol­dukları saptanmış, bu yapıların çatılarının olup ol­madıkları tespit edilememiştir. Gün ışığına çıkarı­lan 3 metre uzunluğundaki "T" biçimli dikili taşlar­dan (stel) bazılarının çevrelerindeki duvarlardan daha alçak olmaları, kabartmalarla süslü bu stelle­rin çatılara destek amaçlı kullanılmadıklarını gös­termektedir. Bu stellerin bölgede yaşayan topluluğa veya kabilelere ait totemler olabileceği ihtimali üzerinde durulmuş, o dönem insanının doğaüstü varlıklara ve tanrı inancına sahip oldukları fikri ke­sinlik kazanmıştır.


    Kazı alanında bulunmuş olan bazalttan yapılmış kaplar ve işlenmiş çakmaktaşlarından, Neolitik çağ insanlarının kalıcı olmasa bile, en azından geçici bir dönem Göbekli Tepe'de yaşadıkları anlaşılıyor. Ancak bu insanların, 300 metre yükseklikte, suyun olmadığı bu tepede neden yaşadıkları henüz bilin­miyor. Büyük bir ihtimalle Göbekli Tepe, bölgede yaşayan insanlarca dinsel tören ve tapınmalar için düzenli olarak ziyaret edilen bir buluşma yeri idi. İnsanların orada ne kadar bir zaman kaldıkları, ne­ler yaptıkları ve ne kadar insanın bu merkezde bir araya geldiği konusu ise, kazının ileri aşamalarında ortaya çıkacaktır.


    Tepenin kuzeybatı yönünde ortaya çıkartılan, kuzey-güney istikametinde dikdörtgen planlı yapı­nın her iki uç kesiminde aralarında boşluk bıraka­cak şekilde aslan kabartmalı T biçiminde stellere rastlanmıştır. Kuzey uçtakı iki stelin arasındaki dö­şemeye kazınmış, yatar vaziyette, bacaklarını açmış çıplak kadın figürünün cinsel organından çocuk göbeği kordonuna benzer bir şekil çıkmaktadır. Anadolu resim sanatının en eski örneği sayılan bu çıplak kadın figürünün bir doğum sahnesini can­landırdığını ve bu yapının "güç tanrısı aslan"ın gü­vencesinde bir doğumhâne olduğunu tahmin edi­yoruz. Diğer bir tahminimiz de, bu mekânın yine "güç tan­rısı"nın huzurunda evliliklerde zifaf odası olarak kullanılmış olabileceği yönündedir.


    Arkeologlara göre Göbekli Tepe, belirli bir böl­geyi denetim altında tutuyordu. Belki de bölgede yaşayan kabile, dinsel törenleri düzenleme dışında, gündelik yaşamla ilgili işleri denetim altına alıyor; aletlerin üretim ve dağıtımını düzenliyor, avcılığı denetliyor, etlerle hayvan postlarının dağıtımını üstleniyordu.


    Çakmaktaşından yapılmış çok sayıda kesici ve delici aletler taş baltalar, taş boncuklar ve kolye ta­neleri Göbekli Tepe kazılarının dikkat çeken diğer buluntularındandır.


    Göbekli Tepe'de bugüne kadar günışığına çıkarı­lan bulun­tular, Anadolu'nun tarihöncesi dönemine ait bili­nenleri ve kültür tarihini daha eskiye götüre­rek bu tarihin yeniden yazılmasına sebep olmuştur.


    ŞANLIURFA İL SINIRLARI İÇİNDE YER ALAN SİT ALANLARI


    Şanlıurfa merkez ilçe ve köylerinde 97 adet ar­keolojik sit alanı tescil edilmiştir. Bunların 92 adedi Harran ovasında bulunan höyükler, diğer 5 adedi de Şanlıurfa merkezi ile Birecik ilçesi ve Harran il­çesindeki alanları kapsamaktadır.


    Ayrıca bu arkeolojik sit alanlarının dışında Şanlıurfa, Harran ve Birecik merkezlerindeki yerle­şim alanlarının bir bölümü kentsel sit olarak tescil edilmiştir. Yine Şanlıufra merkez ve Birecik ilçesi merkezinin bir kısmı da doğal sit alanı olarak ko­ruma altına alınmıştır. Şanlıurfa-Gaziantep yolu çı­kışındaki Şebeke mevkii Kurtuluş Savaşı'nın cere­yan ettiği bir alan olması nedeniyle tarihi sit olarak tescil edilmiş bulunmaktadır.


    Sonuç olarak Şanlıurfa'da 97 adet arkeolojik sit, 3 adet kentsel sit, 1 adet tarihi sit, 2 adet doğal sit olmak üzere toplam 103 sit alanı Kültür Bakanlığı'nca tescil edilerek koruma altına alınmış­tır.


    Şanlıurfa merkez ve Birecik ilçesi merkezinde 1 adedi askeri yapı, 27 adedi dinsel ve kültürel yapı, 278 adedi de sivil mimarlık örneği evler olmak üzere toplam 306 adet taşınmaz kültür varlığı tescil edilmiştir.
#20.12.2005 23:44 0 0 0
  • ŞANLIURFA İLİ KÜLTÜR, EĞİTİM, SANAT VE


    ARAŞTIRMA VAKFI (ŞURKAV) KİTAPLIĞI


    Şanlıurfa kültür ve sanatıyla ilgili araştırma ve eğitim faaliyetlerinde bulunma amacıyla, 1992 yılında faaliyet geçen vakfın bünyesinde oluşturulmuş, tek salondan ibaret bir kitaplıktır.

    Kolleksiyonunda ansiklopedi ve çeşitli kitapların yanında Urfa ile ilgili hemen hemen her türlü materyale ulaşmak mümkündür. Süreli yayın olarak; genellikle kamu kuruluşlarının GAP'la ilgili yayınları, yerel gazete arşivi, kitap dışı materyal olarak ise; mahalli sanatçıların kaset kayıtları mevcuttur.

    Bilgi kaynaklarının çoğunun satın alma ve bağış yoluyla sağlandığı kütüphanede kataloglama ve sınıflama işlemleri yapılmadan kitaplar rafta yer almıştır.

    isteyen herkesin yararlandığı kütüphanede, ücretsiz fotokopi çekme hizmeti yanında kimlik alınarak ödünç verme hizmeti de verilmektedir. Kitap sayısı 2.510 personel sayısı 1'dir.

    İlçe ve beldelerimizde Kültür Bakanlığı'na bağlı olarak, hizmet veren kütüphaneler


    1) Akçakale İlçe Halk Kütüphanesi

    2) Harran Fikret Otyam İlçe Halk Kütüphanesi

    3) Halfeti İlçe Halk Kütüphanesi

    4) Suruç 100. Yıl İlçe Halk Kütüphanesi

    5) Bozova İlçe Halk Kütüphanesi

    6) Hilvan İlçe Halk Kütüphanesi

    7) Siverek İlçe Halk Kütüphanesi

    8) Viranşehir İlçe Halk Kütüphanesi

    9) Birecik İlçe Halk Kütüphanesi

    10) Kısas Belde Kütüphanesi
    PROF. DR. ABDÜLKADİR KARAHAN KÜTÜPHANESİ


    Prof. Dr. Abdülkadir KARAHAN Kütüphanesi: Şanlıurfanın yetiştirmiş olduğu, Türkiyenin üçüncü Edebiyat Doktoru unvanına sahip, yaptığı ilmi çalışmalar ve eserleri ile edebiyat dünyasında önemli bir yeri olan bilim adamı Prof. Dr. Abdülkadir KARAHANın adını taşımaktadır.


    Prof. Dr. Abdülkadir KARAHANın: Yöre insanına kültürel alanda katkı sağlamak ve faydalı olmak düşüncesiyle; uzun yıllar boyunca gerek akademik kariyeri, gerekse ilmi sahada çalışmaları neticesinde biriktirdiği kitaplarının büyük bir kısmını (dokuzbin) Şanlıurfa Valiliği İl Özel İdare Müdürlüğüne bağışlamasıyla 1992 yılında kuruldu.


    KÜTÜPHANENİN HİZMET ALANI : Kütüphane bulunduğu semt itibari ile verdiği hizmete kolaylık sağlamaktadır. Sosyal bilimler ağırlıklı Güneydoğu Anadolu Bölgesinin tek araştırma kütüphanesi olması nedeniyle genellikle ilim adamlarının ve halkın istifadesine sunulmuştur.


    Bu semtte özellikle Harran Üniversitesinin yakınlığı ve kütüphane çevresinde yer alan 4 lise 5 İlköğretim okulunun bulunması hizmet alanının genişlemesine neden olurken; kitap, doküman ve belgelere çabuk ulaşım imkanı sunmaktadır.


    Ayrıca bölge insanının araştırma yapmak için uzak şehirlere gitmek yerine Prof. Dr. Abdülkadir KARAHAN


    kütüphanesini tercih etmesi, kütüphanenin kolay ulaşılmasının bir göstergesidir.


    KÜTÜPHANENİN İŞLEYİŞİ VE ÇALIŞMA GÜNLERİ:


    Kütüphane Şanlıurfa Valiliği İl Özel İdaresine bağlı, 3360 Sayılı İl Özel İdare Kanununun 78. Maddesinin değişik 10. Bendi Gereği eğitimi destekleyici ve kültür hizmetleri veren bir kamu kuruluşudur. Hizmetler Şanlıurfa Valiliği tarafından yürütülmektedir. Kütüphane Şanlıurfa Valiliği tarafından 15. 03. 2002 tarihli ve Özel İdare Müdürlüğü 510 sayılı olurları ile yüksek öğrenime devam eden ve araştırma yapmak isteyen okuyuculara daha faydalı olacağı düşüncesi ile kütüphane hafta sonu Cumartesi ve Pazar günleri açık tutularak, hafta içinde Pazartesi ve Salı günleri kapalı tutulmaktadır. Kütüphaneye gelen günlük okuyucu sayısı 60 ile 80 kişi arasında değişmektedir. Kütüphanede kayıtlı 9.000 adet kitap ile 150 çeşit (3.000 adet) süreli yayınlar mevcuttur.


    PROF. DR. ABDÜLKADİR KARAHAN: ( 1913-2000 )


    Çevrenin sayılı ilim adamlarından birinin oğlu olan KARAHAN, 1913 yılında Şanlıurfanın Siverek ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Siverekte, ortaöğrenimini İzmirde tamamladı. Yüksek Muallim Mektebi imtihanını birincilikle kazandığı Edebiyat Fakültesinin Türkoloji bölümünden 1939 yılında birincilikle mezun oldu. Akabinde Samsun Lisesinde idealist bir edebiyat öğretmeni olarak göreve başladı.



    Daha öğrencilik yıllarında makalelerle başladığı yazma hayatını aralıksız yetmiş yaşına kadar sürdürdü. İlk yazısını kurucusu olduğu Gençlik Gazetesinde yayınlatan KARAHAN, daha sonra 19 Mayıs Gazetesinin başına geçti. Çeşitli gazetelerde yazdı. Fuzuli-Muhiti Hayatı ve Şahsiyeti adlı eseriyle Pekiyi derecesiyle 1945 yılında Türkiyenin üçüncü Edebiyat Doktoru unvanını aldı. 1948 yılında ilmi araştırmalar için Fransaya gitti. 1950de Fransada Sorbonne Üniversitesi hocaları hazırlama ve olgunlaştırma yüksek okulundan ve dünya çapındaki Fonetik Enstitüsünden diploma aldı.


    Fransada kaldığı süre içinde bir yandan Fransızcasını geliştirirken bir yandan da Arapça, Farsça ve İngilizcesini ilerletti. Fransadan döndükten sonra 1952 yılında İslam Edebiyatında Kırk Hadis doçentlik tezini tamamlayarak doçent oldu. İstanbul Üniversitesinde Mukayeseli Edebiyat dersi okuttu ve Halk Edebiyatı Kürsüsünü kurdu. 1963 yılında Eski Türk Edebiyatı Profesörü oldu ve bu görevi yetmiş yaşına kadar sürdürdü. Çok sayıda uluslararası kongrelere ve sempozyumlara katıldı. Pek çok milletlerarası İlim ve Kültür Cemiyetleri asli üyeliğine seçildi ve kürsüler yönetti. Bir çok bilim ödülleri aldı.




    Aktif bir öğrencilik dönemi geçiren Sayın KARAHAN, öğrenciliği sırasında Milli Türk Talebe Birliği yönetim kurulunda görev aldı. Mehmet Akifin cenaze töreninde mezarı başında konuşma yapan tek üniversite öğrencisiydi. İlk şiiri olan Akşam Güneşini 1931 yılında Diyarbakırda okudu ve Servet-i Fünun Mecmuasında, ilk kitabını Güneşin Doğduğu Yurt adıyla 1934 yılında İzmir Öğretmen Okulunda okurken yayınlandı.



    Akademik yaşamı boyunca 40dan fazla eseri 4.000ne yakın makaleleri yayınlandı. Bu eserlerin ve makalelerin bir çoğu yabancı dillere çevrilmiş, bilim çevreleri tarafından takdir edilmiştir. Jurnal ve Adriyatik gibi Fransanın en ilmi mecmualarında yazıları çıktı. Derin edebiyat bilgisiyle tartışmasız önemli bir yere sahip olan KARAHANın, en önemli eseri Türk Kültürü ve Edebiyatıdır.




    Şöhreti cihan tutmuş bu profesörümüzü bazı yazarlar, Türk Edebiyatında bir ekol olarak tanımlarken, bazı yazarlarda Hocaların Hocası, Güneydoğunun Muzaffer evladı diye anmaktadır.



    Yayınlanmış Bazı Eserleri;


    Güneşin Doğduğu Yurt,


    Fuzuli- Muhiti ve Şahsiyeti,


    Kırk Hadis, Tercümanüı Ümem


    Nabi, Urfalı Mehmed Şevket ve Şiirleri,


    Nefi, Şanlıurfa Gap sempozyumu,


    İslam Türk Edebiyatıdır.




    Bir asırlık ömrünü ilme adayarak geçiren, eserleri ile sürekli aydınlık saçan, yaşamı boyuncu edebiyat kültürümüze yaptığı katkılarla ölümsüzleşen, bu değerli bilim adamımızın en önemli hizmetlerinden biri doğduğu kente kurduğu kütüphanesidir.




    Abdülkadir KARAHAN: 2000 yılının temmuz ayında İstanbulda hayatını kaybetti.


    ŞANLIURFA İL HALK KÜTÜPHANESİ


    Şanlıurfa'da kütüphane hizmetinin ağırlık noktasını oluşturan bu kütüphane, 1968 yılında hizmete girmiştir.. Çocuk Bölümü, Gezici Kütüphane, Semt Kütüphanesi ve Geçici Kitaplık'tan oluŞan klasik kütüphane, sistemi tam olarak oluşturulmayan beş bölümle hizmet sunmaktadır.

    1. Çocuk Bölümü: İlköğretim birinci kademesine dahil öğrencilerin yararlandığı bu birimde, çocuklara yönelik her türlü kitap, dergi, çizgi romanlar yer alır. Kütüphanenin giriş katında tek salondan ibaret bir birimdir. Kitap sayısı 1363 personel sayısı 1'dir.

    2. Genel Okuma Salonu: Kütüphanenin birinci katında yer alan, kolleksiyonun büyük bölümünü içeren ve yoğunluğun en fazla olduğu birimdir. ilköğretim ikinci kademe, orta öğretim öğrencileri ve her kesimden kullanıcıya hizmet verir.

    Genel konular, uygulamalı ve teorik bilimler, Din, Coğrafya, Biyografya kitaplarıyla; sözlük, ansiklopedi, yıllık gibi müracaat kaynakları da bu bölüm dahilinde hizmete sunulmuştur. Kitap sayısı 13.690, personel sayısı 4'tür.

    3. Süreli Yayınlar: Önceden depo olarak kullanılan ve buna uygun inşa edilmiş olan bu salon, kütüphanenin açık raf sistemine geçmesiyle birlikte 1992 yılında Süreli Yayınlara tahsis edilmiştir. Bu bölümde çoğunluğunu kültür, sanat, ve edebiyat dergilerinin oluşturduğu 100 kadar süreli yayın, kullanıcı hizmetine sunulmuştur. Ayrıca genel okuma salonu yeterli olmadığından tarih kitaplarının bir kısmı (Osmanlı-Selçuklu Tarihi) bu salona taşınmıştır. Kitap sayısı 4.430 personel sayısı 1'dir.

    4. Konferans ve Sergi Salonu: Kütüphanenin üçüncü katındadır. Daha önceden süreli yayınların yer aldığı bu salon, açık raf sistemine geçilmesiyle birlikte konferans, panel, tiyatro temsilleri, resim sergileri gibi faaliyetlerin yapılması amacıyla bu etkinliklere uygun olarak düzenlenen çok amaçlı bir salondur.

    5. Gezici Kütüphane: Şanlıurfa'da köy okullarına hizmet götüren birimdir. Daha önce 2 tane olan gezici kütüphane araçlarından biri, 1992 yılında Batman iline tahsis edilmiştir. Çocuklar için seçilmiş resimli hikaye ve masal kitapları ile yerli ve yabancı romanlardan oluŞan 1949 adet kitaba sahiptir. Gezici kütüphane hizmeti hem şoförlük hem de kütüphanecilik yapan bir personel tarafından verilmektedir.

    Şanlıurfa il Halk Kütüphanesi, hafta içi ve Cumartesi günleri olmak üzere haftada 6 gün 08:30 ile 18:30 saatleri arasında tam gün açıktır.
    ŞAİR NABİ KÜTÜPHANESİ


    Belediye Kültür Müdürlüğü'ne bağlı, halka yönelik hizmet veren bir kütüphanedir. 1988 yılında Kapaklı Pasajı'nın hemen bitişiğine kurulmuştur. Kataloglama ve sınıflama sisteminin kullanılmadığı bu bilgi merkezinde, kaynakların büyük çoğunluğu bağış yoluyla sağlanmıştır.

    Önceden Kapaklı kavşağında bulunan 1 salon, 1 depo ve 3 odadan oluşan kütüphane binası, 13.08.2000 tarihinde yıktırılmış ve Ahmet BAHÇİVAN iş Merkezi'nde yeni yapılan binaya taşınmıştır. Aynı anda 200 kullanıcıya hizmet verme kapasitesinde olan kütüphanedeki kitap sayısı 6.900'dür.
    ŞURKAV HALK KÜTÜPHANESİ


    Kültür Bakanlığı ile ŞURKAV arasında yapılan bir protokolle Dergâh-Balıklıgöl Projesi çerçevesinde 100 m2 bir salon ve müştemilatından oluşturulmuştur. iç donanımı ŞURKAV, personel ve kolleksiyonu ise il Kültür Müdürlüğü tarafından sağlanan kütüphane, 4 Nisan 1993 tarihinde hizmete açılmıştır.

    Şube kütüphanesi olan bu birimde, 2 personel görev yapmaktadır. Hafta içi mesai saatleri dahilinde Cumartesi günleri tam gün hizmet veren kütüphanenin kitap sayısı 1600'dür. Tek salondan oluşan bir birimdir
#20.12.2005 23:46 0 0 0
  • Kültür - Turizm

    SANAT VE EDEBİYAT


    EDESSA MOZAİKLERİ






    Urfa, M.Ö. 304 yılında Seleukoslar tarafından Yunan şehir sistemine göre eski bir yerleşimin ka­lıntıları üzerine yeniden kurulmuştur ve Edessa adı verilmiştir.

    M.Ö. 132 yılında bölgede egemen olan Süryâniler, Urfa'da Edessa Krallığı'nı kurarak böl­gemizin hâkimi olmuşlardır. 376 yıl süren bu yerel krallık, Urfa tarihi açısından büyük bir öneme sa­hiptir. Çok aktif bir tarih, sanat ve kültür birikimine sahip bu dönem insanının bırakmış olduğu kültür ve medeniyet kalıntıları hakkında günümüze kadar bilimsel çalışmalar yapılagelmiştir. Bu döneme ait kültür kalıntılarından en önemlisi çok renkli ve ye­rel bir üslûpla yapılan mozaiklerdir. Urfa'da şim­diye kadar belki 30'dan fazla mozaik keşfedilmiş, ancak bunun az bir kısmı kayıtlara geçebilmiştir. Bunlardan bir kısmı bazı meraklı kişilerin kolleksi­yonlarını süslerken birkaç tanesi de Urfa ve İstanbul'daki müzelerde muhafaza edilmektedir. Maalesef bu çok kıymetli eserler, yeterince koru­namadığından ya gecekondular altında kalmış ya da tahrip edilerek günümüze ulaşmamıştır (Bkz: Tarihten Günümüze Edessa Nekropolleri , s......)


    Bu mozaiklerin çoğu bugün Yakubiye Mahallesi denilen tepelik alanda bulunmuştur. Bu tepe o dö­nemlerde "Şelama oğlu Abgar Mezarlığı" idi. Edessa Krallığı (M.Ö. 132-M.S. 244) ve Roma dö­neminde, bu mezarlığa zengin ve soylu ailelerden ölenler gömülüyor ve genellikle mezar odasının ta­banına ölenleri ve yakınlarını gösterir çok renkli ve muhteşem mozaikler yapılıyordu. Bu mozaiklerde bazen krallar da sadece portreleriyle (Örneğin Abgar Mozaiği) anılıyordu. Bu dönemde Urfa'da birçok mozaik sanatçısının bulunduğu tahmin edilmektedir.


    Edessa mozaiklerinden kayıtlara geçen ve bizim bulduklarımızla toplam 12 mozaiğin incelendiği bu yazımızda, mozaiklerin genel görünümleri, şahıs­ların Klasik Süryânice (Estrangela) harflerle yazılı isimleri ve varsa tarihleri verilmiştir. Mozaiklerde tarih olarak verilen rakamlar Seleukos (Yunan) tak­vimine göredir. Süryâniler, bu takvimi o yıllardan günümüze kadar kullanmışlardır. Bu takvimin miladi takvime göre 311 yıl fazlalığı vardır. Mozaiklerde tarih olarak verilen rakamdan 311 yıl çıkarmak suretiyle miladi karşılığı bulunur. İncelediğimiz 12 mozaikten sadece 5'inde tarih ve­rilmiştir. Diğerlerinde ise moza­iğin yapı stili, süs­leme tekniği ve yazıların tahliline göre tahmini bir tarihleme yapılmıştır.


    Edessa'da yapılan mozaikler teknik ve üslûp olarak İran kökenli Parth sanatını yansıtır. Çerçeve motifleri ise Klasik Yunan-Roma repertuvarından alınmıştır.


    Süryânice sağdan sola doğru yazıldığı için biz de mozaiklerdeki yazıları sağdan sola doğru ter­cüme ettik. Mozaik yazıtlarının tercümesinde köşeli parantez içinde verilen kısımlar tarafımızdan ek­lenmiş­tir. Süryaniler, ölümden sonraki hayatın var­lığına inandıkları için yazıtlarda mezar yerine "Ebediyyet evi" deyimini kullanmışlardır.


    I- ABGAR MOZAİĞİ


    1979 yılında Şehitlik Mahallesi'ndeki Çamlık Tepesi'nde bulunan bu mozaik, 1981 yılında Drijvers tarafından yayınlanmıştır. Mozaikdeki ba­yan figürü çalınmış olmakla birlikte mozaiğin tümü bugün yerin altında kalmıştır.


    Zemini mozaik kaplı mezar odasının zemin ve mozaik ölçüleri 234x278 cm'dir. Mozaik, iki çer­çevede beş kişiyi gösterir.


    I- 1) Akrab oğlu Aşadu.


    2) Manu oğlu Abgar.


    3) Aşadu oğlu Barsemyo.


    II-1) Barsemyo'nun annesi Azil.


    2) Ben Aşadu oğlu Barsemyo, bu ebediyyet evini benim için, çocuklarım için ve kardeşim için, efendim ve velinimetim Abgarın hayatı için yap­tım.


    3) Aşadu oğlu Hannan.


    Mezarın kurucusu Aşadu oğlu Barsemyo'dur. Barsemyonun babası Akrab oğlu Aşadu'dur. Aşadu'nun karısı, Barsemyo'nun annesi olup Azildir. Azil, Urfa'daki birçok mozaik ve heykelde görülen Edessa kadınlarına özgü baş süsü (köfü) taşımaktadır.


    Aşadu oğlu Hannan, Barsemyonun kardeşidir. Barsemyo, bu mezarı kendisi ve çocukları için ol­duğu gibi, onun için de tayin etmiştir.


    Barsemyo kelimesinin Türkçesi "Köroğlu" dur. Aşadu adı "Arslan" manasındadır ve Arap şahıs ad­larının en tanınmışlarından birisidir. Aşadu, Akrabın oğlu idi; bunun adı da genel Sami dilinde "Akrep dir.


    Abgar adı Büyük karınlı" ya da "şişman an­lamındadır. Diğer Nebâti ve Palmira yazıtlarında da bu isim bulunur. Edessadaki diğer kral adları da Arabi bir tanrı adı olan Manu idi.


    Bu mozaikteki yazılarda tarih verilmemiştir. II. yüzyılın sonları, III. yüzyılın ilk yarısına ait Edessa mozaikleri ile üslup yönünden benzerlik göster­mesi, ayrıca Severus dönemi Antakya mozaikle­rinde görülen çerçeve dekorasyonunun yer alma­sına dayanarak, bu mozaiği II. yüzyılın sonları ile III. yüzyıl başlarına tarihlemek mümkündür.


    Manu oğlu Abgarın Barsemyo tarafından Efendim ve velinimetim diye adlandırılmış ol­ması, onun gerçekten emir gibi birisi olduğunu gös­terir. Çünkü bu ünvan, hemen hemen Suriye-Mezopotamya sahralarında ve civarlarındaki emir­lerin sadece kendilerine özgü birer hakları idi. Abgarın temsili tasviri de onun hükümdârâne bir vaziyette olduğunu gösterir.


    Soğmatar şehri halkından Edessa kralına (Arap hükümdarına) bağlı olanlar, krallarına Efendi ve ve­linimet ünvanı veriyorlardı. Arap hükümdârları Edessa hânedânına aitti ve VIII. Büyük Abgar M.S. 177de Edessada iktidâr mevkiine geçmeden önce Arap hükümdârı idi.


    Bu delilleri sıralayan Drijvers'a göre, gerçeğe yakın olmakla birlikte bu mozaikte VIII. Büyük Abgar (177-212) tasvir edilmiştir. Barsemyo tarafın­dan kendisi, çocukları ve kardeşleri için yaptırdığı bu mezarda, Kral Abgar gömülü olmayıp, saygıdan dolayı sadece ismen anılmıştır. Bu nezaket, o dö­nemde toplumsal ve özel bir bağlılığı temsil edi­yordu.


    Drijvers'ın görüşüne karşılık J.B.Segal'e göre, mozaikde tasvir edilen şahıs Kral X.Abgar Ferhad (239-241)'dır. A. Cihat Kürkçüoğlu'na göre ise, bu kral Hz.İsa ile mektuplaştığına inanılan V.Abgar Ukkama (M.S. 13-50) olmalıdır.


    II- AFTUHA MOZAİĞİ


    1901 yılında Samsat Kapısı civarında bulunmuş­tur. Şimdi İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. Tarihsiz olup muhtemelen III. yüzyılın başlarına aittir. Mozaik üç çerçeveden oluşmuştur. Yukarıdan aşağıya doğru başlayıp sağdan sola doğru yazıları şöyle tercüme edilmiştir.


    I- 1) Germo oğlu Aftuha.


    2) Sumo.


    II- 1) Germo.


    2) Aso.


    III-1)Bartalaha.


    2) Ben Germo oğlu Aftuha. Bu ebediyyet evini kendim için ve çocuklarım için ve varislerime her zaman için yaptım.


    3) Şalmet.


    III- AİLE PORTRESİ veya MUKİMU MOZAİĞİ


    1952 yılında J.B.Segal tarafından bulunmuştur. Bugün kayıptır. Tarihsiz olup, muhtemelen III. yüzyılın başlarına aittir.


    1) Mukimu eşi Gau.


    2) Manu kızı Şalmet.


    3) Abednahay oğlu Mukimu.


    4) Mukimu oğlu Az.....


    5) Mukimu oğlu Abedşemeş.


    6) Mukimu oğlu Manu.


    7) Mukimu kızı Amatnahay.


    IV-V- BARBAŞAMİN OĞLU BARMANA VE GERNO OĞLU MANA MOZAİKLERİ


    Bu çifte mozaik 1998 yılı sonlarında, Yakubiye Mahallesi'nde bir evde tarafımızdan keşfedilmiştir. Edessa mozaik sanatının nadide ve kendine özgü stilini yansıtan bu mozaikler maalesef bugün ka­yıptır.


    Mozaiklerin bulunduğu içiçe iki mezar odasın­dan ilkine iki basamaklı bir merdivenle inilmekte­dir. Kayaya oyulmuş mezar odasının iki arkosolu ve tavanı tahrip edilmiş ve yerine beton bir tavan ve briket duvarlar yapılmıştır.


    a) Barbaşamin oğlu Barmana Mozaiği.


    Birinci mezar odasındaki mozaik kare biçiminde olup, figürlerin yeraldığı çerçeve 1.30x1.30 metre ölçülerindedir.


    Mozaik tek çerçevede beş kişiyi gösterir. Figürlü çerçevenin kenarlarını sırayla dalga dizisi motifi ve ikili saç örgüsü motifi süslemiştir. Bunun kenarı da 10 cm'lik fon renginde bir aralık bırakılarak 8 cm'lik siyah bir bant-kuşakla çerçevelenmiştir. Bu genel çerçevenin üst kısmında, bej zemin üzerine 15 cm boyutlarında siyah taşlarla yapılmış ve pek iyi seçi­lemeyen iki adet rozete benzer bezeme görünür. Bunun da üst kısmında, pembe zemin üzerine 2 cm'lik siyah renkte kısa kenarları içbükey dikdört­gen bir çerçeve içinde 20 cm aralıklarla 4 adet flu bir bezeme daha yeralır. Bezemeli bölümün üst kısmı, ikinci mezar odasına geçişi sağlayan ve sonradan taş bir duvarla daraltıldığı anlaşılan girişin altında bulunduğundan, bu bezemelerin ne olduğunu tahmin etmek oldukça zorlaşmıştır.


    Mozaikte tasvir edilen şahısların isimleri, ilgili şahısların solunda ve yukarıdan aşağıya doğru ya­zılmıştır. Figürlü çerçevenin belki yarısına yakın kısmı maalesef ev sahibi tarafından tahrip edilmiş­tir.


    1) Sama'nın kızı.


    2) Manu oğlu Barkelbo.


    3) Barbaşamin oğlu Barmana.


    4) Ama'nın kızı.


    5) Gerno.


    Sama'nın kızı, Manu oğlu Barkelbo'nun arka­sında tasvir edilmiştir. Mozaikteki tahribat bu figü­rün de yarısını silmiştir. Sama'nın kızı, koyu gri renkte bir elbise içinde tasvir edilmiştir. Omuz, göğüs ve boyun kısmını çıplak bırakan elbisesinin gölge ve kıvrımları siyah renktedir. Ama'nın kızı'nda bu­lunan ehram, burada da verilmiştir. Ehramın rengi sarı olup, kıvrım ve kenarları açık kahverengidir. Sama'nın kızı, başında bir Köfü taşır. Bu başlığın üzerinden aşağıya doğru bıraktığı bir yaşmak gö­rünür. Saç rengi koyu kestane (belki kınalı) ren­ginde verilmiştir.


    Mozaikteki ikinci şahıs Manu oğlu Barkelbo'dur. Barkelbo "Köpekoğlu" anlamındadır ve tanrıların köpeği Nergal ile ilgilidir. Barkelbo'nun yüzü oval ve siyah sakallıdır. Üzerinde tek parçadan oluşan koyu gri renkteki el­bisesi ile mitraya benzer sade bir başlık taşır. Elbisesinin gölge ve kıvrımları siyahtır. Barkelbo'nun sağ eli göğsüne doğru, sol eli ise ha­fifçe kalkık bir durumda aşağıya doğru bırakılmış­tır. Karın kısmından aşağısı maalesef tahrip edil­miştir.


    Barbaşamin oğlu Barmana ismindeki Barbaşamin, Barbaalşamin isminden gelmektedir ve Tanrı Baal ile ilgilidir. Barmana ismine gelince; bu da eski bir Arap tanrısı olan Ma'nu isminin deği­şik bir versiyonudur, ama genellikle Manu olarak kullanılmıştır. Barmana, turuncu bir gömlek giy­miş olup, elbisesinin kıvrım ve gölgeleri kırmızıdır. Başında gömleğiyle aynı renkte mitra gibi bir baş­lık taşır ve siyah sakallı olarak tasvir edilmiştir. Sağ omuzunda düğümlenmiş bir elbise bağcığı görülür. Barmana, pantolon olarak şalvara benzer birşey gi­yinmiştir.


    Ama'nın kızı olarak adlandırılan bayan figürü, pembe bir elbise ile tasvir edilmişir. Başında bulu­nan başlığa bağlı sarı renkte, vücudunun arka kıs­mından inen bir yaşmak ve sol omuzundan göğsü­nün alt kısmına inen sarı bir ehram taşır. Figürün orta kısmı tahrip edildiğinden kolları görünmez. Başındaki başlık, konik biçimdedir. Bu başlığa böl­gemizde "Köfü" ismi verilir ve biraz değişiği halen bazı yaşlı-köylü bayanlarca giyilir. Saçları koyu kes­tane renginde (belki kınalı), örgülü ve omuzlarının üzerine dökülmüştür.


    Mozaiğin sol baştaki figürü olan Gerno, Ama'nın kızı'nın solunda ve omuzunun arkasında sadece baş ve omuz olarak tasvir edilmiştir. İsmi başının üzerinde, sağdan sola doğru yazılmıştır. Henüz çocuk olduğu anlaşılan Gerno'nun elbisesi yuvarlak yakalı ve koyu gri renktedir. Yüzü yuvar­lağımsı olup, saçları kahverengi ve kısadır.


    Mozaikte tasvir edilen şahısların dikkati çeken kol pozisyonları belki özel bir durumu yansıtıyor olabilir. Ayrıca bu şahısların sırayla bu mezara gömüldüklerini de tahmin edebiliriz.


    Birinci mezar odasının hemen güneyinde, daha önce arkosol olduğu tahmin edilen dar bir girişle ikinci mezar odasına girilir.


    b) Gerno oğlu Mana Mozaiği


    İkinci mezar odasının arkosolları zeminden 5 cm yukarıdadır ve 1.60 metrelik uzunluğa sahiptir. Mozaik ölçüleri birinci mozaik ölçüleriyle aynıdır. Mozaikteki şahıslar, bir kadın iki erkek olmak üzere üç kişiden oluşur. Kadın ayakta, iki erkek ise di­vana uzanmış bir şekilde tasvir edilmişlerdir.


    İç çerçevede alt kısmı tamamen kaplayan bir di­van (kline) görülür. Divanın üstünde ince bir min­der ve iki ayrı yerde, figürlerin dirseklerini yasla­dıkları üçer adet üstüste konmuş yastık bulunmak­tadır. Bir örtüyle örtülü divan, sol kenarı yarım daire, sağ kenarı ise dik bir şekilde son bulur. Örtü, koyu gri, bej ve pembe renklerden oluşur.


    1) Manu oğlu Barşamaş.


    2) Gerno oğlu Mana.


    3) Mana'nın karısı Rimay.


    Sağ baştaki şahıs Manu oğlu Barşamaş'tır. Barşamaş, "Güneşin oğlu" manasındadır ve en çok kullanılan bir isimdir. Barşamaş, divana sol dirse­ğini dayamış bir vaziyette ve elinde çift kulplu bir kâse tutmaktadır. Sarı ve bej renklerle yapılmış bir elbise giymiştir. Barşamaş, mitra benzeri bir başlık giymiştir. Bu başlık, üst kısmında içi bej renginde yapılmış bir topaçla sona erer. Barşamaş'ın yüzü oval ve bol sakallıdır. Sakalının gri ve siyah renkte yapılmış olması onu, mozaikteki en yaşlı adam ola­rak gösterir. Barşamaş'ın pozisyonundan anlaşıldı­ğına göre bu mezar odasına gömülen kişi bizzat kendisidir. Cenaze Töreni Mozaiği'nde de böyle bir durum söz konusudur.


    Mozaikte ortadaki şahıs Gerno oğlu Mana'dır. Mana, divana uzanık vaziyette tasvir edilmiştir. Sağ ayağı dizden kırılarak, biraz içeriye çekilmiş sol ayağın üzerindedir. Pembe bir gömlek içinde görü­nen Mana'nın göğsünden aşağı dizle­rine kadar olan kısım tahrip olduğu için görünmemektedir. Gömleğinin renginde bir şalvar giymiş­tir. Sakallı ve ince bir yüze sahip olup başında her­hangi birşey ta­şımaz. Saç rengi kahverengi (belki kınalı) olup, sa­kalı ise koyu gri olarak yapılmıştır. Mozaikteki tah­ripten dolayı kollarının pozisyonunu bilemiyoruz; ancak kendisine göre sol dirseğini yas­tığa dayamış olabilir. Belki de sol elinde; daha önce bulunan Cenaze Şöleni mozaiğinde olduğu gibi ya­nındaki şahsa ikram ettiği içki kâsesinin altlığını tu­tuyordu.


    Sol baştaki hanım "Mana'nın karısı Rimay" dır. Rimay, divanın arkasında ve muhteme­len ayakta tasvir edilmiştir. Başında, önceki moza­ikteki Ama'nın kızı olarak tanıtılan figürün aynısı bir Köfü vardır. Köfünün üzerinden aşağıya doğru inen sarı bir yaşmak görülür. Ayrıca sol omuzunu ve göğsünü kaplayan aynı renkte bir eh­ram giymiş­tir. Daha önce bulunan Edessa mozaik­lerindeki ba­yan figürlerinin çoğunda yaşmak ve eh­ram bulu­nur. Edessalı kadınlar evlerinden çıkarkan muhte­melen yüzlerini örtüyorlardı. Günümüzde nadir olarak buna benzer giyim tarzı ve örtünme halen devam etmektedir. Rimay, kırmızımsı bir el­bise içindedir. Boynunda beyaz taşlarla yapılmış bir kolye bulunur. Sağ elinde bir çiçek tutar. Saçları kı­nalı, gölge ve kenarları siyah renkte olup örülmüş bir şekilde omuzlarının üzerine bırakılmıştır. Yüzü hafif pembe renkte gerçeğe yakın canlı bir formda verilmeye çalışılmıştır.


    Her iki mozaikte tasvir edilen şahısların zen­gin veya soylu bir aile oldukları giyimlerinden bel­lidir.


    Mozaikler üzerinde tarih verilmemiştir. Her iki mozaiğimiz de, 1991 yılında bulunan ve yayınlanan "Barhadad Mozaiği"ne stil ve yazı yönden çok benzemektedir. Ayrıca III. yüzyılın başlarına tarihlendirilen mozaiklerdeki yazı stili ile mozaiklerimizdeki yazı stili hemen he­men aynıdır. Bunlara dayanarak, her iki mozaiğin III. yüzyılın başlarına ait olabileceğini söylenebilir.


    VI- BARHADAD MOZAİĞİ


    1991 yılında Yakubiye Mahallesi'nde bir evde ta­rafımızdan keşfedilmiştir. Üzerinde tarih taşımayıp, muhtemelen III. yüzyılın başlarına aittir. Mozaik bugün Şanlıurfa Müzesi anbarındadır.


    1) Mesa.


    2) Abednu oğlu Barhadad


    3) Vail.


    4) Barşuma oğlu Ruma hatırlansın.


    5) Ruma kızı Hata.


    VII- CENAZE TÖRENİ MOZAİĞİ


    1956 yılında J.B.Segal tarafından Eyyûbiye Mahallesi'nde bir kaya mezarında bulunmuştur. Şimdi parçalanmıştır. Parçalarının bir kısmı Beyrut'ta bir antikacı pazarında görülmüştür. Tarih olarak eksik formda [54]9 yılı verilmiştir; bu da 238 yılına karşılık gelir. Mozaikteki yazılar yukarıdan aşağıda doğru dört ayrı yerde verilmiştir.


    I- 1) [Beş]yüz[kırk]dokuz yılının Ağustos ayında. Ben Barbaşamin oğlu Zeydallat; bu mezarı kendim için ve çocuklarım için yaptım.


    II-1) Zeydallat'ın eşi Avi.


    2) Zeydallat'ın kızı Kimi.


    3) Barbaşamin oğlu Zeydallat.


    4) Zeydallat oğlu Barşalmo.


    5) Zeydallat oğlu Mami.


    III-1) Zeydallat kızı Z.........


    IV-1) Zeydallat oğlu M........u.


    2) Zeydallat oğlu Barbaşamin.


    VIII- GAVSİ OĞLU BALAY MOZAİĞİ


    Samsat Kapısı'nın dışında bir mağarada bulun­muştur. Çizimleri 1890 yılında Euting tarafından yapılmıştır. Şimdi kayıptır. Tarihsiz olup, muhte­melen III. yüzyılın başlarına aittir. Dört çerçevede verilen mozaik yazılarının okunuş ve tercümeleri şöyledir:






    I-1) Gavsi kızı Şalmet.


    2) Gavsi oğlu Balay.


    3) Damay.


    4) Sarkin.


    II-1) Abşay'ın eşi Kişat.


    2) Abşay'ın annesi Arhemta.


    3) Abşay.


    4) Mag ....


    5) Abedşuk.


    III-Ben, Gavsi oğlu Balay; bu ebediyyet evini kendim için, çocuklarım ve varislerim için yaptım.


    IV-1) Balay oğlu Ani.


    2) Ani'nin annesi Şalmet.


    3) Samay.


    4) Balay oğlu Barnabas.


    IX- ORFEUS MOZAİĞİ


    1956 yılında J.B.Segal tarafından Eyyûbiye Mahallesi'nde bir kaya mezarında bulunmuştur. Üzerinde eksik harfle 539 tarihi verilmiştir. Bu tarih, miladi 228 yılına tekabül etmektedir. Mozaik şimdi kayıptır.


    1) Orfeus.


    2) [Beşyüz]otuzdokuz yılının Temmuz ayında. Ben, Barnay oğlu Aftuha, bu ebediyyet evini kendim için, çocuklarım için ve varislerime her zaman için yaptım.


    X- ÜÇAYAK MOZAİĞİ


    1956 yılında J.B.Segal tarafından Şehitlik Mahallesi'nde bulunmuştur. Mozaiğin ortasındaki yüzünün bir kısmı eksik olan Adona oğlu Hafsay"ın elinde tuttuğu üç ayaklı bir eşyadan do­layı mozaiğe bu isim verilmiştir. Bugün tahrip edilmiş olup, bazı parçaları Aziz İreneĞİstanbul'da saklıdır. Tarihsiz olup, muhtemelen III. yüzyılın başlarına aittir.


    1) ........ Gebbay.


    2) Adona oğlu Hafsay.


    3) Şelamata oğlu Gebbay'ın oğlu Adona, bu ebediyyet evini kendisi için yaptırdı.


    4) Her kim onun çoluk çocuğunun ve yasının acısını kaldırırsa, onun ataları için mutlu bir sonraki hayatı olacaktır.


    5) Gebbay oğlu Adona'nın kızı Adita.


    XI- ZENODORA MOZAİĞİ


    1881 yılında Urfa'da kopye edilmiştir. Üzerinde eksik olarak 570 tarihi verilmiştir; bu da miladi 259 yılı eder. Bugün kayıptır. Kitabe tercümesi şöy­ledir:


    "[Beşyüz]yetmiş yılının Şubat ayında, [ben] bu ebediyyet evini kendim için ve çocuklarım için yap­tım. ........... ben Barata oğlu Abednahay............ Zarura kızı, Barata'nın eşi. "


    XII- ZÜMRÜD-Ü ANKA MOZAİĞİ


    1956 yılında J.B.Segal tarafından Eyyûbiye Mahallesi'nde bir kaya mezar içinde bulunmuştur. Şimdi kayıptır. Üzerinde tarih olarak Seleukos tak­vimine göre 547 rakamı verilmiş olup bunun miladi karşılığı 236'dır.


    1) Beşyüzkırkyedi yılında, bu ebediyyet evi Barko oğlu Barşemeş [anısına], kendim için ve ço­cuklarıma ve her zaman için yapıldı.


    2) Zümrüd-ü Anka.
#20.12.2005 23:48 0 0 0
  • Şanlıurfa'da sanat alanında 15.11.1990 tarihinde kurulan Devlet Güzel Sanatlar Koruma Derneği, Şanlıurfa'da kurulan ilk dernek olup, galerinin hizmetlerini sürdürmesinde önemli katkılar sağla­mıştır. Ayrıca dernek ilk ressamımız Mustafa Ayataç'tan günümüz Şanlıurfa'lı sanatçılarının yanı sıra diğer ulusal yapıtları ile oluşan zengin bir kolleksiyona sahiptir.


    ŞURKAV'IN SANATSAL FAALİYETLERİ


    Şanlıurfa'nın kültür, sanat ve tarih değerlerini yaşatmak, bunları korumak ve tanıtmak amacıyla 25 Aralık 1990 tarihinde sanatsever Urfa'lıların katılımı ile Vali Ziyaeddin Akbulut başkanlı­ğında kurulan ve başkanlı­ğını Şanlıurfa valileri­nin yaptı­ğı "Şanlıurfa Kültür Sanat ve Araştırma Vakfı" (ŞURKAV) 11 yıldan beri Şanlıurfa'da ta­rihi yapıların onarılması-restore edilerek kurtarıl­ması, sanat alanında etkinlikler düzenleyerek ken­tin sanat yaşamına katkıda bulunmaktadır. Vakıf, kurulduğu günden bu yana bu çalışmaları yanında, düzenlediği Hat yarışmaları, resim ve fotograf kursları, bu konuda açtığı çeşitli sergilerle Şanlıurfa kültürüne önemli katkılarda bulunmuştur.


    TİCARET VE SANAYİ ODASI SERGİ SALONU:


    Ticaret ve Sanayi Odası Sergi Salonu, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nden sonra Şanlıurfa'da açı­lan ikinci sergi salonu olmuştur. Bu salonda açıldığı günden bu yana, çeşitli resim ve fotoğraf sergileri düzenlenerek, Şanlıurfa'daki sanat etkinliklerine katkıda bulunmaktadır.


    ŞANLIURFALI RESSAMLAR


    MUSTAFA AYATAÇ (Şanlıurfa, 1927- İstanbul ,1995)


    13 Yaşında resim çalışmaya başladı. (Şanlıurfa) İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nü bitirdi. Urfa, Adana, İskenderun halkevlerinden gördüğü destek, yaşamını resim sa­natına adamasına başlıca nedenlerinden biri oldu.


    1948 Şanlıurfa Halkevi , Kişisel Sergi


    1949 Urfa Postası. (Ruhâvi -Sayı 53, 77)


    1956 İstanbul Amerikan Kültür Merkezi, Grup Sergisi.


    1959 Türkiye Ressamlar Cemiyeti Geleneksel Sergisi, Birincilik Ödülü.


    1961 Paris Uluslararası Plastik Sanatlar Sergisi, Moderne Art Müzesi.


    1965 Ben Abbey Grey Vakfı Kolleksiyonu (İki Yapıt, Amerika).


    1966 Türk Plastik Sanatçılar Ansiklopedisi (Ankara Sanat Yay., 1. Cilt)


    1977 Viyana ve Münih'te Sanatsal İnceleme.


    1989 Şanlıurfa Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Kişisel Sergi.


    HASAN AKÇAR (Şanlıurfa,1940-Bodrum, 2000)


    1967 Özel Galatasaray Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirdi.


    Şanlıurfa'da çocukluk yıllarında amcası Ressam Osman GÖRGÜN'den etkilenerek başladı­ğı resim çalışmalarını İstanbul'da sürdürdü (1955-2000).


    1991 Dadyados-T. San. Galerisi, İstanbul.


    1992 Levent Sanat Galerisi, İstanbul.


    1993 3. İstanbul Sanat Fuarı Galeri Pago, İstanbul.


    1994 4. İstanbul Sanat Fuarı Levent Sanat Galerisi, İstanbul.


    1995 5. İstanbul Sanat Fuarı Galeri Pago, İstanbul.


    1996 6. İstanbul Sanat Fuarı Galeri Pago, İstanbul.


    1997 7. İstanbul Sanat Fuarı Galeri Pago, İstanbul.


    1998 8. Kile Sanat Galerisi, İstanbul.


    1999 9. İstanbul Sanat Fuarı MEB Sanat Galerisi, İstanbul.


    2000 10. İstanbul Sanat Fuarı MEB Sanat Galerisi, İstanbul.


    ABDURRAHMAN AKSOY (Şanlıurfa, 1939- ....)


    1964 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü'nü bi­tirdi.


    Urfa ve İstanbul'da orta öğretim kurumlarında resim öğretmenliği görevinde bulundu.1987 yılında emekli oldu. İstanbul'da 30 kişisel sergi açtı. 4 karma sergiye katıldı. Aksoy, çalışmalarını İstanbul'daki atölyesinde sürdürmektedir.


    SAMİ BARLAS (Şanlıurfa, 1917- 1996)


    1932 Urfa Ortaokulu'nu bitirdi.


    1933 Resim çalışmaya başladı.


    Resim öğretmeni, desinatör, gazeteci olarak ça­lıştı. Peyzaj, özellikle portre çalışmalarıyla tanındı.Karikatürleri, Akbaba vb. dergilerde yayınlandı. Urfa'da ilk resimli gazete basımını gerçekleştirdi.


    1985'de gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle ça­lışmayı bıraktı.


    1992-93 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Söyleşi, Şanlıurfa.


    1994 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Karma Sergisi, Şanlıurfa.


    ŞEFİKA GÜNEŞ (Şanlıurfa, 1937- .....)


    1987 Yılında resim çalışmaya başladı.( Şanlıurfa)


    1989-90 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Resim Kursu, Şanlıurfa.


    1998-The British Council Art Gallery, Kişisel Sergi, Ankara.


    1999-Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Kişisel Sergi, Ankara.


    Okur-yazar olmayan GÜNEŞ, Şanlıurfa'nın ilk bayan ressamıdır.


    Başta Şanlıurfa olmak zere, 6 kişisel sergi açtı, Birçok karma sergiye katıldı. Çalışmalarını Şanlıurfa'daki evinde sürdürmektedir.


    MEHMET İNCİ (Şanlıurfa, 1957-......)


    1972 Yılında resim çalışmaya başladı. (Şanlıurfa)


    1976 Urfa Endstri Meslek Lisesinden mezun oldu.


    1992 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Kişisel Sergi, Şanlıurfa.


    1995 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Yağlı Boya Resim Atölyesi Eğitmenliği, Şanlıurfa.


    1999 Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Grup Sergisi, İstanbul.


    2000 T.B.M.M. Resim ve Heykel Müzesi, Grup Sergisi, Ankara.


    Başta Şanlıurfa olmak üzere, 1 kişisel sergi açtı, birçok karma sergiye katıldı. Resim, Ebru, Tezhip ve Hüsn-ü Hat çalışmalarını Şanlıurfa'daki atölye­sinde sürdüren İnci, Tarım Reformu Bölge Müdürlüğü'nde Teknisyen olarak görev yapmakta­dır.


    NECMİ KAYA (Şanlıurfa, 1958-........)


    1979 Yılında Urfa Eğitim Enstitüsü'nden mezun oldu.


    1989-90'da Hizmet İçi Resim-İş Formasyon Kazandırma Kursu, Hatay


    1991-2000'de Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Resim Atölyesi Eğitmenliği, Şanlıurfa.


    Başta Şanlıurfa olmak üzere, İstanbul, Ankara, Mersin, Antalya ve Çanakkale Devlet Güzel Sanatlar Galerileri'nde 15 kişisel sergi açtı. Pekçok karma ve grup sergilerine katıldı. Çalışmalarını Şanlıurfa'da sürdüren Kaya, halen Türk Anneler Derneği Rasime Polat İlköğretim Okulu'nda Sınıf Öğretmeni olarak görev yapmaktadır.


    TEMÜR KÖRAN (Şanlıurfa-Siverek, 1960- ....)


    1986 Mimar Sinan Üniversitesi Yüksek Resim Bölümü'nü bitirdi.


    1996 Aynı kurumdan "Sanatta Yeterlilik" aldı.


    Başta İstanbul Sanat Fuarı ve Evin, Teşvikiye, Beytem Sanat Galerisi, Tiglat Galeri, Axa Oyak, Kazım Taşkent Sanat Galerisi olmak üzere İstanbul, Ankara ve İzmir'de 10 kişisel sergi açtı. 23 yarışmalı karma ve grup sergisi gerçekleştirdi.


    Köran, çalışmalarını İstanbul'daki atölyesinde sürdürmektedir.


    NİHAT KÜRKÇÜOĞLU (Şanlıurfa, 1946-......)


    1963' de resim çalışmaya başladı. (Şanlıurfa)


    1966' da Urfa Öğretmen Okulu'nu bitirdi.


    1966-83'de Şanlıurfa ilköğretim kurumlarında 10 yıl öğretmen, Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü'nde 7 yıl fotoğrafçı olarak çalıştı.


    1983-97'de resim çalışmalarını Şanlıurfa Valiliği himâye sinde özel bir atölyede sürdürdü.


    1986 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Kişisel Sergi, Ankara.


    2001 Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Grup Sergisi, İstanbul.


    2002 T.B.M.M. Resim ve Heykel Müzesi, Grup Sergisi, Ankara


    Başta Şanlıurfa olmak üzere, 9 kişisel sergi açtı. Birçok karma sergiye katıldı. 1997 yılında emekli olan Kürkçüoğlu çalışmalarını Şanlıurfa'daki atöl­yesinde sürdürmektedir.


    CUMA OCAKLI (Şanlıurfa- Siverek,1947-.....)


    1971'de Atatürk Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi.


    1985 Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde lisans yaptı.


    1987'de 9 Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden sanatta yeterlilik aldı.


    1990 aynı kurumda Doçent oldu.


    1996'da Profesör oldu.


    2001 halen Resim Bölüm Başkanı'dır.


    4'ü yurt dışında olmak üzere, 27 kişisel sergi gerçekleştiren pekçok yarışmada karma ve grup sergilerine katılan Ocaklı, çalışmalarını İzmir'deki atölyesinde sürdürmektedir.






    ABDURRAHMAN POLAT (Şanlıurfa, 1945-.....)


    1964'de reklam ve grafik atölyesini kurdu. (Şanlıurfa)


    1967'de Mersin Öğretmen Okulu'nu bitirdi.


    1967-92 Şanlıurfa'da ilköğretim okullarında sınıf öğretmeni olarak çalıştı.


    1992 Şanlıurfa Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Çevre Sanatçıları Atölyesi'nde resim çalışmaya baş­ladı.


    Başta Şanlıurfa olmak üzere, İzmir ve İstanbul'da karma sergilere katıldı. 1992 yılında emekli olan Polat, resim, hüsnü hat, grafik ve rek­lam çalışmalarını Şanlıurfa'daki atölyesinde sür­dürmektedir.


    HASAN RASTGELDİ (Şanlıurfa-Tülmen Köyü,1945-......)


    1970 Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi.


    1970-82 Siirt ve Urfa Öğretmen Lisesi Resim öğ­retmeni


    1982-97 Buca Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü Öğretim Görevlisi, Bölüm Başkanı.


    1987 Mimar Sinan Üniversitesi "Sanatta Yeterlilik" Ünvanı.


    1989 Salzburg Yaz Akademisi resim çalışmaları Avrupa resim müzelerinde inceleme.


    1999 Şanlıurfa Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Kişisel Sergi


    Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere, 36 kişisel sergi açan, pekçok yarışmalı, karma ve grup sergilerine katılan Rastgeldi, 1997 yılında Buca Eğitim Enstitüsü'nden emekli oldu. Çalışmalarını İzmir'deki atölyesinde sürdürmektedir.


    MEHMET SAKIZCI (Şanlıurfa, 1966-....)


    1977'de resim çalışmaya başladı. (Şanlıurfa)


    1996 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nü birincilikle bitirdi.


    1996 Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'ne üye oldu.


    1999- Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Lisans yaptı.


    1999-2000 Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.


    1'i yurtdışında olmak üzere, Şanlıurfa, İstan-bul ve Ankara'da 7 kişisel sergi açtı, birçok yarışmalı karma ve grup sergilerine katıldı. Sakızcı, çalışmalarını Şanlıurfa'daki atölyesinde sürdürmektedir. Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakltesi Resim Bölümü Öğretim Görevlisidir.


    TUNÇ TANIŞIK (1952- ......)


    1976 Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi.


    1980 Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Müdürü.


    1983 Gazi Üniversitesi Lisans Tamamlama.


    1984 ABD hükumetinin daveti ile "Çağdaş Sanat Müzeciliği ve Plastik Sanat Eserleri Konservasyonu" alanında ABD'nin çeşitli eyalet­lerinde bulunan birinci derecede önemli sanat müzelerinde çalışma.


    1989 Kültür Bakanlı­ğı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Plastik Sanatlar Daire Başkanı.


    1990 Konya Selçuk Üniversitesi Sanatta Yeterlilik.


    1994-97 Kültür Bakanlı­ğı Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı.


    Çeşitli tarihlerde Almanya, Romanya, Kuveyt, Yugoslavya, Macaristan, Avustralya ve Rusya'da düzenlenen "Günümüz Türk Plastik Sanatları" sergilerinin komiserlikleri ve yurt dışında dzenle­nen 30'a aşkın serginin "Curator"u.


    2'si yurtdışında olmak üzere, 27 kişisel sergi gerçekleştiren, birçok yarışmalı karma ve grup sergilerine katılan Tanışık, 1997 yılında Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcılı­ğı görevinden emekli oldu. Çalışmalarını Ankara'daki atölye­sinde sürdürmektedir.


    M.EMİN TAŞÇI (Şanlıurfa, 1952-....)


    1969 Urfa Lisesini bitirdi.


    1975 Urfa Belediye Başkanlı­ğı'nda memur olarak göreve başladı.


    1998 Resim çalışmalarını yoğunlaştırdı.


    1999 Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Grup Sergisi, İstanbul.


    2000 T.B.M.M. Resim ve Heykel Müzesi, Grup Sergisi, Ankara.


    Şanlıurfa'da karma sergilere katıldı. Taşçı, ça­lışmalarını Şanlıurfa'daki atölyesinde sürdürmek­tedir. Belediye Başkanlı­ğı'nda Konservatuar Müdürü olarak görev yapmaktadır.


    AHMET VURAL (Şanlıurfa, 1962-....)


    1971 Resim çalışmaya başladı (Şanlıurfa).


    1981 Resim Atölyesi kurdu.


    1985 Şanlıurfa Belediye Başkanlı­ğı'nda Ressam olarak çalıştı.


    1989 İl Kültür Müdürlüğü'ne memur olarak atandı.


    1996 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nü bitirdi.


    Başta Şanlıurfa olmak üzere, Ankara, İstanbul ve İzmir'de 6 kişisel sergi açtı, birçok karma ve grup sergilerine katıldı. Çalışmalarını Ankara'daki atölyesinde sürdüren Vural, Kültür Bakanlı­ğı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nde görevlidir.


    Dr. BURHAN VURAL (Şanlıurfa, 1938-....)
#20.12.2005 23:49 0 0 0
  • Kültür - Turizm

    SANAT VE EDEBİYAT


    PLASTİK SANATLARIN ŞANLIURFA'DAKİ 11 BİN YILLIK ÖYKÜSÜ












    İnsanlı­ğın tarihi ile birlikte başlayan sanat, "Bir duygunun, tasarımın veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya, bu anlatım so­nucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık" olarak yo­rumlandı­ğı gibi "Belli bir uygarlı­ğın veya toplulu­ğun, anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak or­taya koyduğu anlatım" olarak da tarif edilmiştir.


    Bu anlatım biçimi, sesler ve sözler aracılı­ğı or­taya konulduğunda, içersinde müziğin yer aldı­ğı fonetik sanatlar; hareketler aracılı­ğı ile ortaya ko­nulduğunda tiyatro, bale, pandomim gibi ritmik sanatlar; yazı yoluyla ortaya konulduğunda, hi­kâye, şiir, roman gibi edebi sanatlar; maddeye bi­çim veri­lerek ortaya konulduğunda, mimarlık, heykel, ka­bartma, resim, minyatür, hat ve tezhip gibi plastik sanatlar; teknik cihazlar vasıtasıyla or­taya konul­duğunda, sinema ve fotoğraf gibi görsel sanatlar olmak üzere birçok güzel sanat dallarına ayrılır.


    Bu Güzel Sanat dalları içersinde en geniş grubu oluşturan "Plastik Sanatlar"ın Şanlıurfa'da tarih ön­cesi çağlara kadar dayanan çok eski bir geçmişi vardır. Dünya kültür ve medeniyetinin doğduğu topraklar sayılan ve arkeoloji literatüründe "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan bölge üzerinde yer alan Şanlıurfa, ayrıca zengin Anadolu kültürü ile Mezopotamya kültürünün kesişme noktasında bulunma şansına sahip olmasından dolayı, zengin bir kültür birikimini sinesinde barındırmıştır.


    Tarihi bir süreç içersinde gelişim izleyen Şanlıurfa plastik sanatlarını; İslâm Öncesi, İslâm Devletleri Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi olmak üzere kabaca üç başlık altında incelemek gerek­mektedir. Ancak bu araştırmada, Cumhuriyete ka­dar olan dönem incelenmeye çalışılmıştır. (Cumhuriyet dönemi için bakınız, Şanlıurfa'da Cumhuriyet Dönemi Resim Sanatı , s.....)






    I. İSLÂM ÖNCESİ ŞANLIURFA PLASTİK SANATLARI


    Şanlıurfa'da heykel, kabartma, resim ve taşsüs­leme sanatlarının kaynakları Neolitik Çağ'a kadar (M.Ö. 10.000-5000) inmektedir. Son yıllarda Nevalı Çori ve Göbeklitepe'de yapılan arkeolojik kazılarda bulunan ve M.Ö.9000 yıllarına tarihlenen insan ve hayvan heykelleri, kabartmaları aynı zamanda Anadolu'nun en eski plastik sanat örnekleridir. Neolitik Çağ'ın Akeramik evresine tarihlenen bu eserler içersinde bilhassa Göbeklitepe tapınakların­daki taş steller üzerinde yer alan aslan, domuz, kurt, tilki, yılan, turna kuşu gibi hayvan kabartma­ları ile buradaki bir tapınağın döşeme taşlarından biri üze­rinde yatar vaziyette, vücut kontürleri kazı­narak çizilmiş çıplak kadın figürü, Nevalı Çori ta­pınakla­rında bulunmuş at, kurt, pelikan, kertenkele heykel­leri ve kabartmaları, el ele tutuşarak danse-den ka­dın-erkek kabartması 11000 yıl öncesi resim sanatı­nın ne denli ileri bir düzeyde olduğunu gös­termesi açısından büyük değer taşımaktadır.


    Balıklıgöl çevre düzenleme projesinin Kent Platosu kesiminde, 1993 yılında yapılan hafriyat sı­rasında bulunan ve Şanlıurfa Müzesi'ne götürülen yakla­şık 2 m. boyundaki erkek tanrı heykelinin Neolitik Çağ'a ya da İbrahim Peygamber'in yaşadı­ğı Babil Çağı'na ait olduğu tahmin edilmiştir.


    İnsanların avcı ve göçebelikten kurtulup, yerle­şik düzene geçerek ilk mimari örneklerin yer aldığı köyleri kurdukları, hayvanları evcilleştirip ilk defa tarım yaparak üretir hale geldikleri bu çağ, aynı zamanda ilkel dinlerin dünyada ilk defa ortaya çık­tı­ğı çağ olarak bilinmektedir. Bu açıdan Urfa, dinler tarihi ve sanat tarihi yönünden dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir.


    Şanlıurfa'da yapılan bir çok arkeolojik kazıda, Kalkolitik Çağ ve Eski Tunç Çağı halklarının ta­pın­dıkları şematik tanrı heykelciklerine (idol) bolca rastlanılmıştır. Bu buluntulara dayanarak Urfa plas­tik sanatları tarihinin tapınaklarda başladı­ğını söy­lemek mümkündür.


    Politeist (çoktanrılı) bir inanca sahip olan Babil, Assur, Hitit, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemle­rindeki Şanlıurfa heykel ve kabartma sanatı, daha önce olduğu gibi bilhassa tanrı heykellerinde ken­dini göstermiştir.


    1952 yılında Harran'da yapılan kazılarda bulu­nan ve Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmekte olan ba­zalt taşından yapılmış Nabunaid Steli'ndeki ay, gü­neş ve yıldız kabartmaları ile Kral Nabunad'i ayakta durur vaziyette profilden tasvir eden ka­bartma, Babil dönemi sanatının Urfa'daki en önemli örneğidir. Siverek ilçesi, Taşlıköy'de 1942 yılında bulunarak İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne gö­türülen iki stel üzerindeki insan rölyefleri M.Ö. 8.-7. yüzyıl Hitit prensliklerinin son devirlerini yansıt­maktadır.


    Hitit dönemi mimari eserlerinin duvarlarını ze­min hizasında süsleyen bazalt orthostat taşlarındaki "Fırtına Tanrısı" ve "Kırların Koruyucu Tanrısı" gibi rölyefler Hitit dönemi plastik sanatlarının önemli örneklerinden olup, Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir. Yine Şanlıurfa Müzesi'nde, bazalt taş üzerine profilden tasvir edilmiş asker röl­yefi ile çift ve tek boğalı sütun kaideleri Assur dö­nemi fi­gürlü plastiği hakkında önemli fikir vermek­tedir.


    Siverek ilçesine bağlı Haçgöz Köyü'nde bazalt kaya zeminine oyulmuş, yürür vaziyette profilden tasvir edilmiş aslan rölyefinin Urartu, bunun ben­zeri olarak Soğmatar'da kalker kaya zeminine oyulmuş aslan rölyefinin de Roma dönemine ait ol­duğu tahmin edilmektedir.


    Viranşehir ilçesinden Şanlıurfa Müzesi'ne getiri­len Zafer Tanrıçası Nike heykeli, üzerindeki dekolte elbisenin bir tül gibi rüzgarda savrulmasını çok sert bir taş olan bazalt üzerine işlemeyi beceren Urfalı heykeltraşın ustalı­ğı hakkında fikir vermesktedir. Ayrıca Harran içkalesinin doğu duvarında dev­şirme olarak kullanılan kalker Nike rölyefi, Urfa merkez Kırkmağara mevkiindeki kaya mezarların­dan sökülerek Urfa müzesine geti­rilen Nike ka­bartmaları, ayakta durur vaziyette yarı çıplak tasvir edilmiş kadın-erkek yüksek kabartma­ları, yine Urfa müzesinde sergilenmekte olan bir sü­tun başlı­ğın­daki akantüs yaprakları arasına işlen­miş insan por­tresi, Harran içkalesi doğu duvarında devşirme ola­rak kullanılmış kartal kabartması, Şanlıurfa Kalesi sütun başlıklarında akantus yap­raklarının büyük bir ustalıkla oluşturduğu kartal başı, Urfa nekropol­lerindeki kaya mezarlarında yer alan melek ve in­san kabartmaları, Soğmatar Pognon Mağarası'nda ve Kutsal Tepe'de insan şek­lindeki tanrı kabartma­ları Roma döneminin Urfa'daki plastik sanat örnek­leridir.


    Soğmatar Pognon Mağarası'ndaki tanrı kabart­malarına imzasını atan Şila oğlu Şila ile, Kutsal Tepedeki ay ve güneş tanrılarını temsil eden iki in­san rölyefine imza atan Şila oğlu Male kardeşler ad­larını bildiğimiz en eski Urfalı heykeltraş olmaları bakımından önem taşımaktadır.


    Şanlıurfa'nın doğusunda, Tektek Dağları içer­sindeki Senem Mağara harabelerindeki kayaya oyulmuş Bizans yapılarında zengin taş süslemeler Urfa'daki V. yüzyıl Bizans plastik sanatları hak­kında yeterli fikir vermektedir. Bu süslemeler ara­sında, bir vazodan çıkan üzüm dalları, stilize hayat ağacı motifi, stilize palmet dizileri, simetrik kuş fi­gürleri, dairesel ve dört saplı örgüler, kesişen daire­ler dikkati çekmektedir.


    Ayrıca, Siverek ilçesine bağlı Garoz Köyü'ndeki Bizans dönemine ait harabelerde mimari kalıntılar üzerine işlenmiş örgü ve meander motifleri ile Şanlıurfa Müzesi'ndeki pembe mermerden silindi­rik bir vaftiz teknesindeki değişik geometrik örgü kompozisyonları, Ulu Cami avlusunda Aziz Stefanos Kilisesi'nden kalma mermer sütun başlık­ları üzerindeki süslemeler Bizans plastik sanatları­nın günümüze gelebilmiş özgün örnekleri arasında yer almaktadır.


    Roma ve Bizans dönemi plastik sanatlarının yu­karıda gördüğümüz heykel, kabartma ve taş süs­leme örnekleri dışında, mozaik ve fresk alanlarında da bol sayıda örnekler bulunmaktadır. Eski Edessa' nın güney ve güney batı nekropolleri ile kuzey ve kuzey batı nekropollerinde ortaya çıkartılan moza­ikler ve bazı freskler, Urfa müzesinde sergilen­mekte olan Bizans dönemine ait Hz.İsa mozaik portresi o dönemin resim sanatı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Son yıllarda Birecik yakınındaki Zeugma kazılarında ortaya çıkartılan ve Roma mo­zaik sanatının şahaserleri sayılan eserlere bakıldı­ğında bu sanatın Urfa bölgesinde ulaştı­ğı düzey daha da iyi anlaşılacaktır. Ancak, Urfa merkezin­deki mozaik ve fresk sanatı, Zeugma'dan farklı ola­rak Roma ve Bizans'tan ziyade Mezopotamya ve Sâsâni sanatları ile bağlantılı görülmekte ve bölge­sel bir karekter taşımaktadır.


    Hazreti İsa'nın, yüzünü sildiği mendile çıkan mûcizevi portresini M.S. 13-50 yılları arasında ikinci kez hüküm süren Edessa Kralı V.Abgar' a gönder­diği, ve bu dönemde Hıristiyanlı­ğın resmi devlet dini olarak ilk defa Urfa' da kabul gördüğü bilin­mektedir. Hıristiyan dünyasında kutsal kabul edilen bu mendil (Hagion Mandilion) üzerindeki Hz.İsa portresi, Bizans sanatı boyunca ressamlara konu olmuş ve binlerce ikona üzerine işlenmiştir.


    Plastik sanatların önemli kollarından biri de mimarlık sanatıdır. Nevalı Çori, Göbekli Tepe, Şaş-kan, Gürcütepe başta olmak üzere bir çok neoli­tik yerleşmedeki arkeolojik kazılarda çıkartılan mimari eserler bu sanatın Anadolu'da ilk kez Urfa'da ortaya konulduğunu göstermiştir.


    Şanlırfa'daki mimarlık sanatı Hıristiyanlı­ğın ilk yüzyıllarında doruk noktasına yükselmiş ve bu yıllarda dünyanın en görkemli kiliseleri Urfa'da inşa edilmiştir. Bizans döneminde Hz.İbrahim'in doğduğu mağara yakınına inşa edilen ve İstan-bul'daki Ayasofya ile aynı adı taşıyan kilisenin bir mimarlık şahaseri olduğu kaynaklarda kayıtlı­dır. VII. Yüzyıl İslâm tarihçisi el-Mukaddesi, Kudüs'te el-Aksa Camii yapılıncaya kadar, bu kili­senin mozaikli kubbesinin dünyanın üç harikasın­dan biri olmasının nedenini "İslâmın camileri Edessa kiliselerinin ihtişamından geri kalmasın" düşünce-sine bağlamaktadır. Buradan da Edessa ki­liselerinin ne denli ihtişamlı olduğu anlaşılmakta­dır.


    II. İSLÂM DEVLETLERİ DÖNEMİ PLASTİK SANATLARI


    Kültür ve sanat; tarihten süzülerek gelen, çeşitli ulusların ve inançların birbirlerini etkilemelerinden doğan bir olgu olduğundan İslâmi dönem Şanlıurfa plastik sanatlarında geçmişin izlerini görmek mümkündür. Ancak, zaman geçtikçe inanç değerlerine bağlı olarak kendisine özgü bir kimlik kazanan İslâm plastik sanatları Urfa' da da özgün örnekler vermiştir.


    Resim ve heykelin yasak derecesine varacak şe­kilde hoş karşılanmamış olması, İslâm plastik sa­natçılarının taş süsleme, minyatür, tezhip ve hat gibi plastik sanat dallarına yönelmesini sağlan-mıştır. Bu nedenle Urfa plastik sanatları içersinde insan ve hayvan figürlerinin yer aldı­ğı heykel ve kabartma­lara çok az sayıda yer verilmiştir.


    Urfa' daki hayvan figürlü taş kabartmanın İslâmi döneme ait en eski örneği, Harran içkalesinin do­ğuya bakan kapısının iki yanında yer alan Nûmeyriler dönemine h. 451 (m. 1059) ait çift kö­pek kabartmalarıdır. Ayrıca, Eyyûbiler dönemine ait h. 626 (m. 1228-29) tarihli Han el-Ba'rür Kervansarayı'ndan Urfa müzesine getirilen büyük bir taş blok üzerindeki bağdaş kurmuş vaziyette bir insanın sağında ve solundaki aslanları boyunların­dan zincirle tutuşunu tasvir eden kabartma, Urfa şehir surlarının Harran Kapısı kuzey cephesinde yine Eyyûbiler dönemine ait çift başlı kartal ka­bartması ve bunun iki yanında aslan gezdiren kaf­tanlı insan figürleri, Harran' da bulunarak Urfa müzesine getirilen kalker bir taş üzerindeki kuy­ruğu düğümlü ve gövdesi pullu ejder kabartması, Şanlıurfa kalesinin doğu burcundaki Memluklu dönemine ait (XV. Yüzyıl başları) yüksek kabartma çift aslan İslâm figürlü plastiğinin Urfa' daki en eski örnekleridir.


    1517 tarihinde Osmanlı hâkimiyetine giren Urfa' da, insan figürlü heykel ya da kabartmaya hiç yer verilmemiş, aslan, ejder ve yılan gibi hayvan ka­bartmalarına çok az sayıda yer verilmiştir. 1970' li yıllarda yıktırılan Aslanlı Han'ın kapısından sökü­lerek Şanlıurfa Müzesi'ne getirilmiş olan çifte aslan kabartması, eski bir Urfa evi olan ŞURKAV Kültür Merkezi büyük odasının kuzey cephesindeki ve Birecik ilçesi Salih Kalender Evi duvarındaki aslan kabartmaları, XVIII. Yüzyıl Osmanlı döneminde yeniden inşa edildiği bilinen ve günümüzde Selahattin Eyyûbi Camii olarak kullanılan Ermeni Kilisesi'nin pencere pahlarındaki gövdeleri zincir şeklinde birbirine dolanmış çift ejder kabartmaları, yine XVIII. yüzyıla ait Rızvaniye Camii harim ka­pısı pahlarındaki zincirleme dolanmış çift yılan ka­bartmaları, Çakeri camii karşısındaki Köroğluzâde Haydar Ağa Evi eyvanı döşemesinde helezonik bi­çimdeki çifte yılan kabartmalı su yolu Osmanlı dö­nemi figürlü plastiğinin Urfa'daki örneklerinin ta­mamını oluşturmaktadır.





    İslâmi dönem Urfa plastik sanatlarında nadir olarak görülen figürlü plastiğin yarattı­ğı süsleme boşluğunu, bitkisel ve geometrik taşsüsleme ile ki­tabe ve mezar taşlarındaki hat sanatı örnekleri bü­yük bir başarı ile doldurmuştur. Mimaride kullanı­lan ünlü Urfa Taşı'nın işlemeye elverişli gayet yu­muşak özellikte olması, plastik sanatlarda zengin bir süsleme geleneğinin doğmasını sağlamıştır. Taşın bu özelliği ile tarihsel kültür zenginliğinin birleşmesi mimari süslemede zengin bir motif re­pertuvarının doğmasına neden olmuş, bu zenginlik tarih içersinde gelişerek günümüze kadar ulaşmış­tır. Öyle ki, Türk-İslâm taş süsleme sanatı repertu­varında yer alıp da Şanlıurfa mimari eserlerinde bu­lunmayan motif hemen hemen yok gibidir.


    Urfa taşının bu özelliği ile tarihten gelen plastik sanat geleneğinin birleşmesi, Emeviler dönemine ait 744-750 tarihli Harran Ulu Camii'nde İslâm taş süs­leme sanatının en ünik eserlerinin doğmasına ne­den olmuştur. Bu camide Emeviler döneminden kalma asma dalı ve üzüm salkımlı sütunlar, akan­tus yapraklı sütun başlıkları, Zengiler ve Eyyûbiler dönemi onarımlarından kalma girift rumi kompo­zisyonlu sütun başlıkları ve rumi-palmet bordürlü kemer süslemeleri adeta taştan dışarıya taşan plas­tik özellikleri ile sadece İslâm coğrafyasında değil, dünya taşsüsleme sanatları içersinde önemli bir de­ğere sahiptir.


    Şanlıurfa İslâmi dönem plastik sanatlarında önemli bir yeri olan taşsüsleme geleneği Osmanlı döneminde de devam ederek cami, han, hamam gibi anıtsal eserlerden ziyade bilhassa ev mimari­sinde kendini göstermiştir. Evlerin avluya bakan cephelerindeki zengin geometrik ve bitkisel rozet­ler, bordürler ve konsollardaki plastik unsurları, gününü evinde geçiren kadına zevkli bir ortam ya­ratma düşüncesinn ürünü olarak karşımıza çıkmak­tadır.


    Plastik sanat dallarından olan mimarlık sanatı, Şanlıurfa'da geniş bir tarihi gelişim sürecinden bes­lenerek İslâmi dönemde de özgün örnekler ver­miştir. 744-750 yıllarında Emeviler döneminde inşa edilen ve İslâm Sanatı içersinde özgün bir yeri olan Harran Ulu Camii, Anadolu' nun ilk camisi, en bü­yük camisi ve en zengin taş süslemeli camisi ol­ması yönüyle Anadolu mimarlık tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir.


    Şanlıurfa'da ayrıca, Selçuklular dönemine tarih­lenen (XII. yüzyıl) Şeyh Mes'ud Zaviyesi, Zengiler dönemine ait (XIII. yüzyıl) Pazar Camii minaresi, XIII. yüzyıl Eyyûbiler döneminden bazı izleri gü­nümüze ulaşan Eyyûbi Medresesi ve XV. Yüzyıl Akkoyunlular dönemine ait Hasan Padişah Camii Osmanlı öncesi İslâm devletleri zamanından gü­nümüze kalmış başlıca mimari eserlerdir.


    XI. yüzyılda Urfalı üç mimar kardeşin Kahire sur kapılarından Bab el-Nasr ve Bab el-Fûtuh'un ta­sarımında, yine aynı yüzyılda Urfalı mimar Seleme oğlu Abdullah'ın Diyarbakır surlarının tasarımında görev alması, Urfalı mimarların ününün il sınırla-rını aştı­ğını göstermesi bakımından önemlidir.


    Osmanlı dönemindeki Şanlıurfa cami mimari­sinde, orta kubbenin yanlara ya da dört yöne doğru yarım kubbelerle genişlediği merkezi plan dışında tüm planların uygulanmış olması, yüzlerce ev ara­sında birbirinin planını kopya eden evlerin bulun­mayışı, Urfalı mimarların geçmişten beslenen zen­gin plan arayışlarının bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.


    Osmanlı döneminde Urfa' daki mimarlık sanatı ile birlikte gelişen ve plastik sanatların önemli kol­larından biri olan "kalemişi süsleme" nin çok eski örnekleri günümüze ulaşamamıştır. Ancak bu sana­tın Akyüzler Evi, Abdülkadir Hakkari Evi, Hacı Bekir Pabuççu Evi, Kürkçüzâde Halil Hafız Efendi Evi ve daha bir çok evin oda tavanlarındaki örnek­leri bu sanatın XIX. Yüzyılda Urfa' da ulaştı­ğı bo­yutu göstermesi açısından önem taşımaktadır.


    Urfa'daki İslâmi dönem sanatları arasında önemli bir yeri olan Hat Sanatı'nın en eski örnekleri Harran Ulu Camii kalıntıları arasındaki bazı mi­mari elemanlar ve Harran eski mezarlı­ğında kazılar sonucu ortaya çıkartılan mezar taşlarında görül­mektedir. Ayrıca Harran Kapısı kuzey cephesinde yer alan Eyyûbi nesihi ile yazılmış şerit kitabe, Eyyûbi medresesinin kuzey duvarındaki çiçekli neshi kitabe ve Şeyh Mes'ûd Zaviyesi'nin sarnıç ki­tabesi, Urfa'daki hat sanatının XI.-XII. yüzyıl örnek­leri arasında yer almaktadır.


    Eyyûbiler'den Osmanlı dönemine kadar geçen süreç içersinde çeşitli İslâm devletleri tarafından or­taya konan hat eserlerinden kayda değer örnekler günümüze ulaşmamıştır. Ancak Osmanlı döne­minden kalma çok sayıda kitabe, mezar taşları, anıtsal yapılar ve evler üzerindeki dekorasyon amaçlı celi nesih, celi sülüs, celi ta'lik ve makıli tarz­larındaki kompozisyonlar zengin bir çeşitlilik gös­termektedir.


    Halil-ür Rahman Medresesi'nin 1775 tarihli hücre kitabesinde imzası bulunan hattat " Hakkı en-Naibu bimedineti' l Ruha " (Urfa şehri naibi Hakkı) ve 1781 tarihli Nakibzâde Hacı İbrahim Efendi Medresesi' nin Ulu Cami avlsuna bakan kapısın­daki kitabede imzası bulunan hattat "el-fakir es-Seyyid el-hac Abdürrahim el-musavveri en-naib er-Ruha "(Urfa Naibi Hacı Abdürrahim) adlarını bildiğimiz en eski Urfalı hattatlardır.


    Çok güzel yazı istiflerinin yer aldı­ğı mezar taşla­rındaki şiirlerde şair adlarına yer verilmiş olmasına rağmen, hattat adlarına hiç yer verilmemiştir.


    Hattat adlarına taş sanatı örnekleri dışında el yazması kitaplarda ve levhalarda rastlanılmaktadır. Şair Hikmet'in (1832-1878), Şair Sakıb Efendi'nin (ölümü 1873), şair ve mutasavvuf Safvet Efendi'nin (1866-1950) aynı zamanda hattat oldukları bilin­mektedir. Bunlardan Şair Sakıb'ın Halepli Bahçe'de kendi adına yaptırdı­ğı köşkün ikinci kattaki büyük odasının iç duvarlarını dolaşan, mavi zeminli tahta­lar üzerine beyaz boya ve ta' lik hattı ile yazdı­ğı şiir, şairin hattatlık yönünü göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Ayrıca Bedri Alpay'ın "Şanlı-urfa Şairleri" adlı kitabında şairlikleri yanında hattat olduklarını belirttiği Nuri, Lütfü ve Vefik beylerin eserlerinden günümüze ulaşan olmamıştır.


    Rızvaniye Camii'nde asılı bir levhada imzası görülen "Naciye" adlı bayan hattatın Urfalı olup olmadı­ğı hakkında elimizde bilgi bulunmamakta­dır.


    Urfa'da yetişmiş hattatların en ünlülerinden olan Ahmet Vefik Efendi ve öğrencisi Arabizâde Behçet Efendi, eserlerinin bir kısmını Osmanlı dönemi son­larında, bir kısmını da Cumhuriyet döneminde vermiştir.


    Ahmet Vefik Efendi (Lobut Ahmet Efendi)


    Asıl adı Ahmet olup, Vefik mahlasını kullanmış hem şair hem de hattattır.1860 yılında İstanbul'da doğmuştur. Babası Zikri Aşireti'nden Balibeyzâde Lobut Bey'dir. İlk tahsiline Sultani'de başlamış fakat yarıda bırakmıştır. 1882 yılında babası Lobut Bey İstanbul'dan sürgün olarak Halfeti Nahiye Müdürlüğü'ne gelince, o da babasıyla gelmiş, 1884' de Kaymakam olan babasıyla Suruç' a, 1886 yılında babasının emekli olması üzerine ailesi ile birlikte Urfa' ya yerleşmiştir.


    Ahmet Vefik, 1887 yılında Urfa Tahrirat Kalemi Mukayyıtlı­ğı ile memuriyete başlamış, yazısı güzel olduğu için üç yıl sonra aynı kalemin Ser-mübey­yizliğine terfi etmiştir. 1923' de emekli olmuştur.


    Diyarbakırlı Cenânzâde Hacı Abbas Efendi ve Urfa Tahrirat Müdürü Asaf Bey'den icâzet alan Ahmet Vefik, Urfa' nın bir çok mektep ve medrese­sinde yazı dersleri vermiştir. Musikiye ve bütün makamlara vakıf olan, armonika, ud ve kanun çal­masını bilen Ahmet Vefik, mütevazi, iyi huylu, ince ruhlu, yardımsever biri olarak tanınmıştır. Kitabeler ve mezar taşları için yazdı­ğı şiirlerinde büyük bir ustalıkla tarih düşüren ve mahalli olaylara destân­lar yazan sanatçı, bugün vilayet binası kavşağın­daki 1917 tarihli Harb-ı Umumi Şehitleri Abidesi üzerine "Cây-ı cihâda giden erlere nusret ola" mıs­rasını yazmış, böylece anıtı yaptıran Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in adını zikretmeyi büyük bir ustalıkla başarmıştır.


    Ahmet Vefik Efendi'nin şişe içersine, büyük bir maharetle yazılar yazdı­ğı halk arasında yaygın ola­rak anlatılmaktadır. Kendisinin içersini yazdı­ğı böyle bir şişe Urfa'da Halil Soran Bey'in kolleksiyo­nunda bulunmaktadır.


    Ahmet Vefik Efendi'nin ölüm tarihi bilinmemek­tedir.










    Arabizâde Behçet (Görgün) Efendi


    1883 yılında Urfa'nın Kaleboynu mahallesinde doğdu. Eba Eyyûb el-Ensâri'nin torunlarından olan ve 400 yıl önce Urfa'ya yerleşmiş bulunan "Arâbizâdeler" lakablı bir aileye mensuptur. Bu ne­denle, yazdı­ğı levhalarda "Behçet Arâbi" imzasını kullanmıştır.


    Behçet Arabi, 13-14 yaşlarında iken Şer'i Mahkeme'de kâtiplik yapan akrabalarından birinin yanına hat sanatını öğrenmesi için verilir. Bu zatın yanında ilk bilgilerini alan Behçet, sanatında büyük ilerlemeler kaydedip hocasını geçince kendi­sinin daha usta birisinin yanına verilmesine gerek duyulur. Şer'iye'de Kâtip Hoca, Behçet'i Balibey-zâdeler'den hattat Ahmet Vefik Efendi'ye götürüp, "Ahmet Efendi, işte sana kabiliyetli bir genç, ben bildiklerimi öğrettim, gerisi sana kalıyor" diyerek teslim eder. Hüsn-ü Hatt'ın her çeşidinden icâzet alıp, icâzet vermiş, şair ve musikişinas Ahmet Vefik Efendi'den hat dersleri alan Behçet , kısa süre sonra icâzet alır.


    17 yaşında evlenen Behçet, 24 yaşında üç çocuk sahibi iken 1.Dünya Savaşı'nda askere alınır. Medine'de 5,5 yıl askerlik yaptı­ğı sırada Peygam-berimizin makamına Şair Nâbi' nin;


    "Sakın terk-i edebten kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu


    Nazargâh-ı ilâhidir makam-ı Mustafadır bu "


    dizeleriyle başlayan ünlü kasidesi başta olmak üzere çeşitli yazılar yazar. Bu yazılarından dolayı Fahri Paşa tarafından Fırka Yazıcılı­ğı'na alınır ve terhis olduğunda Urfa'ya götürmek üzere kendisi­ne peygamberimizin Sakal-ı Şerifi hediye edilir. (günümüzde Circis Peygamber Camii'nde muha­faza edilen bu Sakal-ı Şerif, Ramazan aylarında Urfalılar tarafından ziyaret edilmektedir.)


    Behçet Efendi, kûfi hariç, nesih, sülüs, di­vâni ve rik'â gibi yazı çeşitlerini büyük bir ustalıkla kullanmış, ancak en çok celi sülüs ve celi tâ'lik tür­lerinde eser vermiştir.
#20.12.2005 23:50 0 0 0
  • Kültür - Turizm

    SANAT VE EDEBİYAT


    ŞANLIURFA'DA CUMHURİYET DÖNEMİ RESİM SANATI













    Şanlıurfa'daki geçmişi tarihöncesi çağlara kadar dayanan plastik sanatlar, Selçuklu, Osmanlı döneminde Türk süsleme sanatları içersinde varlı­ğını hissettirmiştir. Osmanlı döneminde hat sana­tında Lobutzâde Ahmet ve öğrencisi Behçet Arâbi gibi hattatlar yetişmişse de bu dönemde, resim sanatıyla ilgili gelişmeler görülmemiştir.


    1917 yılında inşasına başlanılan, Cumhuriyetin ilk yıllarında hizmete açılan 1940'lı yıllardan itiba­ren Belediye binası olarak kullanılan ve 1983'te dö­nemin Belediye Başkanı tarafından yıktırılan Uray Oteli'nin merdiven duvarlarında ve odalarındaki Urfa'yı konu alan yağlıboya resimlerin, bir Rus res­samı tarafından yapıldı­ğı bilinmektedir. Aynı res­samın, otelin batısına bitişik tiyatro salonu (Bugünkü "Şair Nabi Kültür Merkezi") sahnesinin üzerine, sağlı sollu olarak Rus ressamı Ayvazowski'nin tablolarını taklit ederek çalıştı­ğı ay ışı­ğında deniz manzaraları ve salonun yan du­varlarındaki büyük boy Halil-ür Rahman Gölü ve Urfa Kalesi resimleri salonun tavanındaki "kale­mişi" süslemeler, maalesef son yıllardaki restoras­yonlar sırasında üzerleri boyanarak yok edilmiştir. Aynı ressamın, Mevlevihane yakınındaki Şemsi Parmaksız Evi'nin ikinci kat odalarından biri duva­rına yaptı­ğı Peyzaj günümüze ulaşmıştır. Adı ve hayatı hakkında elimizde bilgi bulunmayan daha sonra casus olduğu anlaşılan bu ressamın Diyarbakır'da yakalanarak idam edildiği söylen­mektedir. (1)


    Mustafa Kemal Atatürk'ün, Cumhuriyet dö­neminde ulusal düzeyde, her alanda başlattı­ğı büyük değişim hamleleri, sanat alanında da varlı­ğını hissettirmiştir. Pekçok kurum ve kuruluş sa­nat alanında hizmet vermek, sanatı yurt gene­linde yaygınlaştırmak amacıyla birçok etkinlik düzenlenmiştir. Bu değişim hamleleriyle Urfa, 1934 yılında Halk Evleri ile tanışmıştır.


    Halk Evleriyle birlikte kültür ve sanat alan­larında görülen canlılık resim sanatında da ken­dini göstermiştir."Güzel Sanatlar Komitesi" tara­fından Cumhuriyet döneminde açılan Urfa'nın ilk resim sergisi, 15.10.1934 tarihinde gerçekleşti­rilmiştir.


    1938 yılında şehirlerin görünümlerini ve kültür değerlerini yağlı boya resimlere yansıtmak üzere, o dönem Cumhuriyet Halk Partisi tarafın­dan yurt geneline ressamlar gönderilmeye başlanmıştır. Bu proje çerçevesinde, 1941 yılında Urfa'ya gelen Ressam Nusret Karaca, Urfa konulu 9 adet resim yapmıştır.Tüm ressamların ça­lışmaları 1941-1944 yıllarında düzenlenen "Cumhuriyet Halk Partisi Yurt Gezileri" sergile­rinde halka sunulmuştur. Bu resimlerle ilgili hazırlanan katalogda, Nusret Karaca'nın yaptı­ğı Şanlıurfa resimlerinin adları şunlardır: Yeniçeri Mustafa, Yeni Gelin, Urfalı Kız, Ateş Bey Sokağı, Uzun Hasan Medresesi, Medreseden Bir Köşe, Pazar Camii Sokağı, Birecik'te Fırat Nehri.


    Halk Evleri'nin etkili olduğu bu yıllarda Urfa literatüre giren ilk ressamını yani Mustafa Ayataç'ı yetiştirir. Halk Evleri'nin bu faaliyetleri kapanış tarihi olan 1954 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihten sonra durgun bir döneme giren resim sanatı 1950-1960'lı yıllarda "Namuslu Ali" laka­bıyla anılan Urfalı Naif, halk ressamının yaptı­ğı peyzajlarla tanışıyordu. Kahvehane, kıra­athane ve lokanta gibi işyerlerinin duvarlarını süslemek amacıyla yapılan bu resimler çeşitli nedenlerden dolayı günümüze ulaşamamıştır.


    1970-1985 yılları arasında Urfa'da Sanat etkin­likleri; okul sergileri, Belediye Başkanlı­ğı'nın yılda bir kez düzenlediği (11 Nisan Urfa'nın Kurtuluş Günleri etkinlikleri), Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü'nün bugün de var olan koridorla­rında açılan sergilerle sürdürülmüştür. Bu dö­nemde kent dışında yaşamlarını sürdüren Şanlıurfalı ressamların sergilerine rastlanmıyor, halk bunları yakından tanımıyordu.


    Şanlıurfa'da mevcut sanat potansiyelinin bir Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ile gün ışı­ğına çıkabileceğini düşünen Urfa Kız Meslek Lisesi Resim Öğretmeni F. Nevin Güllüoğlu, 1979 yılında Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürü Osman Zeki Oral'a, Urfa'da bir galeri­nin nasıl kurulabileceğini sorar; onun yönlendir­mesi ile aynı yıl Kültür Bakanlı­ğı, Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mehmet Özel ile yaptı­ğı görüşmede, Şanlıurfa'nın sanat potansiyeli hak­kında bilgi verir. Genç bir resim öğretmeninin bu talebi karşısında duygulanan Genel Müdür Mehmet Özel, Şanlıurfa'ya galeri kurulması için Genel Müdür Yardımcısı İhsan Yüceözsoy'a gerekli talimatı verir ve Güllüoğlu'na galeriye müdür olması için teklifte bulunur.


    Urfa'ya dönen Güllüoğlu, o dönemin mülki ve idari amirleriyle görüşür ve bir an önce galerinin Şanlıurfa'ya kazandırılması için çaba gösterir. Kültür Bakanlı­ğı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nce Şanlıurfa'ya galeri kurulması için 4 Temmuz 1980 tarih ve 630.9Ğ (1762) sayılı Kültür Bakanlı­ğı onayı alınır. Bu hizmetlere uygun bir binanın bakanlı­ğa tahsis edilmesi için Belediye Başkanlı­ğı nezdinde girişimde bulunulur. 13 Kasım 1980 tarih ve 1433 sayılı Encümen kararı ile Belediye'ye ait tarihi tiyatro salonu (Bugünkü Şair Nabi Kültür Merkezi) tahsis edilir. Ancak öne sürülen koşullarda uzlaşma sağlanamayınca, girişimler bakanlık nezdinde devam ettirilir. Nihayetinde, 1979 yılında Eski Eserler Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Nurettin Yardımcı tara­fından kamulaştırılan Urfa yerel mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan Hacı Hafız Ahmet Efendi Evi'nin selamlık bölümü 15 Kasım 1984 tarih ve 630.90-4230 sayılı Bakanlık onayı ile ilgili Genel Müdürlükçe, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ola­rak kullanılmak üzere devredilir. Binanın restoras­yon çalışmalarından dolayı 1985 yılında galeri Şanlıurfa Müzesi bünyesinde kurulur. Müzede Asistan olarak görev yapan A.Cihat Kürkçüoğlu Müdür olarak atanır (1985-1987).


    1987 yılında A.Cihat Kürkçüoğlu'nun Dicle Üniversitesi'ne Öğretim Görevlisi olarak geçmesi üzerine, Galeri Müdürlüğü'ne F. Nevin Güllüoğlu atanır. 1988 yılında Turizm Danışma Bürosu'nda hizmetlerini sürdüren galeri, 12 Haziran 1989 tarihinde bugünkü hizmet bi­nasına geçmiş ve Şanlıurfa'nın plastik sanatlar ta­rihine damgasını vurmuştur.


    Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü, Şanlıurfa'da var olan sanat potansiyelinin yeni­den hareketlenmesine neden olmuştur. Amatör ve profesyonel sanatçılar, çalışma ortamı bulmuştur. Bu gelişmeler, Şanlıurfalı sanatçıların dışa açıl­masını sağlamış; il dışında çalışmalarını sürdüren ressamları da Şanlıurfa halkı ile buluşturmuştur. Aynı zamanda Şanlıurfa'ya Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi ve Harran Üniversitesi Resim Bölümü'nü de kazandırmıştır. Şanlıurfa'da resim alanında başlayan hareketliliğin sonucu olarak, 1990-2000 yılları arasında ulusal akademilerin Resim bölümlerine 108 genç kazandırılmıştır.


    Bu akademisyen ve amatör gençlerin başarıları bizlere öğretim görevlisi, resim öğretmeni, ressam ve sanat tarihçisi olarak değerli insanlar kazandır­mıştır. Bu başarı akademi çalışmalarına da yansı­mış, bir çoğu kursiyer olarak başladıkları galeriye eğitimci olarak geri dönmüştür.


    Bunlar arasında Mehmet Hatipoğlu, Necla Tosmur, İ. Halil Çerçi, Sibel Göktepeli, Şeyda Güllüoğlu, Muharrem Çelik, Mehmet Sakızcı, Necmi Kaya, Ahmet Kına, Sait Toprak, Ahmet Erman Karagöz, Ahmet Vural ve Emine Küçük sayılabilir.


    Sanırım galerinin bu potansiyelini Kültür Bakanlı­ğı "Kültür Envanteri 1999"la daha iyi anlayabiliriz. Bu envanter sadece galerinin bir yıllık ça­lışmalarını göstermektedir.
#20.12.2005 23:51 0 0 0
  • Kültür - Turizm

    TURİZM


    ÇOK TANRILI DİNLER VE ŞANLIURFA


    İlkel dinlerin dünyada bilinen eski merkezi Şanlıurfa, çok tanrılı dinlerin de dünyadaki önemli merkezlerinden biridir. Ay, güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya'daki Assur ve Babilliler'in politeist (çoktanrılı) inancına dayanan paganizm'in önemli merkez şehirleri Harran ve Soğmatar Şanlıurfa il sınırları içersindedir.

    ELYESA' PEYGAMBER VE ŞANLIURFA

    Eyyub Peygamber'i ziyaret etmek isteyen Elyesa' Peygamber uzun yıllar sonunda O'nun yaşadığı Eyyub Nebi Köyü'ne ulaşır. Ancak kendisi bunu bilmemektedir. Karşısına insan kılığına girmiş Şeytan çıkar ve Eyyub Peygamber'in daha çok uzaklarda olduğunu söyler. Yaşlanmış ve yorulmuş olan Elyesa' Peygamber bunu öğrenince umutsuz­luğa düşer ve Eyyub Peygamber'i göremeden orada vefat eder ve Eyyub Nebi Köyü'ne gömülür
    EYYUB PEYGAMBER VE ŞANLIURFA


    Eyyub Peygamber, Hz. Yakub'un kardeşi Iys'ın (Esav) oğludur. Dedesi İshak Peygamber'dir. Annesi Hz. İbrahim ailesinden Hz. Lut'un kızıdır. Bir rivayete göre, hanımı Yakub Peygaber'in kızı Rahime, diğer bir rivayete göre ise Hz. Yusuf'un oğlu Menşa'nın kızı Rahime'dir.


    Şanlıurfa'da yaşayan Eyyub Peygamber çok zengin olup, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Yüce Allah kendisini imtihan etmek için önce mal­larını, sonra çocuklarını elinden alır ve daha sonra kendisine ağır bir hastalık verir. Günlerce hasta yatağında yatar, vücudunu yaralar ve kurtlar sarar. Tüm bu musibetlere sabır ve şükür gösteren Eyyub Peygamber, Cebrail (a.s.)'in getirdiği vahiy gereği ayağını yere vurur ve yerden su fışkırır. Bu su ile yıkanan Hz. Eyyub vücudunu kaplayan yaralardan hemen kurtulur. Daha sonra içtiği bu şifalı su için­deki bütün dertleri de yok eder. Bunun üzerine Allah kendisine hem çocuklarının, hem de mallarının iki katını verir. Bunun için Eyyub Peygamber "Sabır timsali" olarak tanınır ve musibete uğramış kimse­lere "Allah Hz. Eyyub sabrı versin " duasında bulu­nulur.


    Eyyub Peygamber'in hastalık çektiği mağara, yı­kanarak ve suyundan içerek şifa bulduğu kuyu Şanlıurfa'nın Eyyûbiye mahallesinde bulunmakta­dır.


    Bizans döneminde M.S. 460 yılında Piskopos Nona bu kuyunun suyunun cüzzam, fil ve gut has­talıklarını iyileştirdiğini keşfedince, buraya bir has­tane ve hamam yaptırmıştır. Yine Bizans döne­minde buraya inşa edilen şifacı azizler Cosmas ve Damianus manastırlarında kuyunun şifalı sularıyla hastalar tedavi edilmekteydi.


    1145 yılında Şanlıurfa'yı Haçlılardan alan İslâm komutanı İmâdeddin Zengi, Eyyup Peygamber ku­yusunun şifalı suyu ile yıkanarak romatizma hasta­lığından kurtulmuştur. İmâdeddin Zengi bu böl­gede büyük bir hayır evi yapılması için emir vermiş ve çevredeki tarlaları bu hayır evine vakfetmiştir. Ancak kısa bir süre sonra Zengi'nin ölümü üzerine bu proje gerçekleştirilememiştir.


    İmâdeddin Zengi ayrıca sayıları üçyüzün üze­rinde Yahudi ailesini eşleri ve çocukları ile birlikte Şanlıurfa'ya getirerek yerleştirmiştir
    EYYUB PEYGAMBER VE ŞANLIURFA


    Eyyub Peygamber, Hz. Yakub'un kardeşi Iys'ın (Esav) oğludur. Dedesi İshak Peygamber'dir. Annesi Hz. İbrahim ailesinden Hz. Lut'un kızıdır. Bir rivayete göre, hanımı Yakub Peygaber'in kızı Rahime, diğer bir rivayete göre ise Hz. Yusuf'un oğlu Menşa'nın kızı Rahime'dir.


    Şanlıurfa'da yaşayan Eyyub Peygamber çok zengin olup, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Yüce Allah kendisini imtihan etmek için önce mal­larını, sonra çocuklarını elinden alır ve daha sonra kendisine ağır bir hastalık verir. Günlerce hasta yatağında yatar, vücudunu yaralar ve kurtlar sarar. Tüm bu musibetlere sabır ve şükür gösteren Eyyub Peygamber, Cebrail (a.s.)'in getirdiği vahiy gereği ayağını yere vurur ve yerden su fışkırır. Bu su ile yıkanan Hz. Eyyub vücudunu kaplayan yaralardan hemen kurtulur. Daha sonra içtiği bu şifalı su için­deki bütün dertleri de yok eder. Bunun üzerine Allah kendisine hem çocuklarının, hem de mallarının iki katını verir. Bunun için Eyyub Peygamber "Sabır timsali" olarak tanınır ve musibete uğramış kimse­lere "Allah Hz. Eyyub sabrı versin " duasında bulu­nulur.


    Eyyub Peygamber'in hastalık çektiği mağara, yı­kanarak ve suyundan içerek şifa bulduğu kuyu Şanlıurfa'nın Eyyûbiye mahallesinde bulunmakta­dır.


    Bizans döneminde M.S. 460 yılında Piskopos Nona bu kuyunun suyunun cüzzam, fil ve gut has­talıklarını iyileştirdiğini keşfedince, buraya bir has­tane ve hamam yaptırmıştır. Yine Bizans döne­minde buraya inşa edilen şifacı azizler Cosmas ve Damianus manastırlarında kuyunun şifalı sularıyla hastalar tedavi edilmekteydi.


    1145 yılında Şanlıurfa'yı Haçlılardan alan İslâm komutanı İmâdeddin Zengi, Eyyup Peygamber ku­yusunun şifalı suyu ile yıkanarak romatizma hasta­lığından kurtulmuştur. İmâdeddin Zengi bu böl­gede büyük bir hayır evi yapılması için emir vermiş ve çevredeki tarlaları bu hayır evine vakfetmiştir. Ancak kısa bir süre sonra Zengi'nin ölümü üzerine bu proje gerçekleştirilememiştir.


    İmâdeddin Zengi ayrıca sayıları üçyüzün üze­rinde Yahudi ailesini eşleri ve çocukları ile birlikte Şanlıurfa'ya getirerek yerleştirmiştir.

    HARRAN VE PAGANİZM


    Babiller döneminde "ilu sa ilani" (tanrıların tan­rısı), "sar ilani" (tanrıların kralı) ve "bel ilani" (tanrıların efendisi-rabbi) olarak adlandırılan ay tanrısı "Sin" paganistlerin en büyük tanrısı olma özelliğini asırlar boyu devam ettirmiş ve Romalılar döneminde "marelaha" olarak adlandırılmıştır.


    M.Ö. 2000 başlarına ait Kültepe ve Mari tablet­lerinde Harran'daki Sin mabedinde bir antlaşma imza edildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Yine M.Ö. II. binin ortalarına ait Hitit tabletlerinde, Hititlerle Mitanniler arasında yapılan bir antlaş­maya Harran'daki ay tanrısı Sin'in ve Güneş Tanrısı Şamas'ın şahit tutulduğu belirtilmektedir. 1950 yı­lında Harran'da yapılan arkeolojik kazılarda bulu­nan ve Babil kralı Nabonid dönemine (M.Ö. V. yy.) tarihlenen tanrı Sin ve Şamas'ı temsil eden çivi ya­zılı steller Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.


    Dr. Nurettin Yardımcı'nın 1985 yılı kazılarında Harran höyüğünde bulduğu Babil Kralı Nabonid dönemine ait çivi yazılı iki tablette Sin mabedinden ve E. HUL. HUL tapınağından söz edilmektedir.


    İslâm kaynaklarında "Harraniler" (putperestler) adıyla anılan paganistlerin bir kısmı; Harran'a gelen Abbâsi Halifesi Me'mun'un "Kur'an'da geçen se­mavi dinlerden birini seçin" tavsiyesi üzerine Hıris-tiyan, bir kısmı da Müslüman olmuş, önemli bir kısmı ise "hiç kötülük etmeyen yüce bir yara­tıcı"nın varlığını kabul eden ve Kur'an'da ehli ki­tapla beraber üç yerde zikredilen güney Mezopotamya'daki Sabiiler'in monoteist (tektanrıcı) inanç sistemini benimsemiştir. Ancak bu grup eski paganist inançlarından tam kopmayarak bu yüce varlığın sadece yaratma gibi önemli işleri gördü­ğüne, yarattığı varlıklarla ilgili işleri ise aracı ilah olarak niteledikleri gezegenlerin ve bunlar adına inşa edilen tapınaklarda onları temsil eden putların yaptığına inançlarında yer vermişlerdir. Bu dö­nemde Sin hala tanrılar sisteminin zirvesinde yerini koruyor, "ilahü-l-alilah(tanrıların tanrısı) ve "rab­bü'l al-ilah" (tanrıların rabbi) olarak adlandırılı­yordu. Böylece güney Mezopotamya'daki esas Sabiizm'den farklı bir çehreye bürünen bu dinin mensupları "Harranlı Sabiiler" olarak anılagelmiş­lerdir.


    Bütün bunların dışında küçük bir grup putpe­rest inançlarını gizli sürdürmeye çalışmıştır. Elcezire Valisi Tahir'in Harran'a tayin ettiği İbrahim adında Kureyşli bir vali Harran'da o zamana kadar ancak gizlice ayin yapabilen putperestlerden hediye alarak onlara ayinlerini serbestçe yapma müsaade­sini vermiş, bunlar da üzerleri kıymetli kumaşlarla kaplı, başları gül ve merşin dallarından yapılmış çe­lenklerle süslü, boynuzlarına çıngırak takılmış öküzleri, arkalarında şarkı söyleyip, zurnalar çalan çalgıcılar bulunduğu halde şehrin sokaklarında gezdirdikten sonra götürüp tanrılarına kurban et­mişlerdir.


    Harranlı Sabiiler'in son mabedleri 1081 yılında İslâm hânedanlarından Nûmeyriler'in Harran Valisi Yahya b. el-Şatr tarafından yıktırılmış ve böylece bu din sona ermiştir.

    LUT PEYGAMBER VE ŞANLIURFA


    İbrahim Peygamber'in kardeşi Haran'ın oğlu olan Hz. Lut amcası Hz. İbrahim'in ateşe atıldığını görmüş ve ateşin O'nu yakmadığına şahit olmuştur. Hz. Lut, amcası İbrahim Peygamber'le birlikte hay­vancılıkla uğraşıyordu. Her ikisinin de malı mülkü pek çoğaldığı için kaldıkları yer birlikte yaşamala­rına yetmiyordu. Bu nedenle Hz. İbrahim'in çoban­larıyla Hz. Lut'un çobanları arasında kavga çıktı. İbrahim Lut'a kardeşçe ayrılmasını ve başka bir yer seçerek gidip oraya yerleşmesini söyledi. Bunu an­layışla karşılayan Lut, Şanlıurfa'dan Sodom'a doğru yola çıkmıştır.
#21.12.2005 09:56 0 0 0
  • MUSA PEYGAMBER VE ŞANLIURFA


    Hz. Musa, kadeşlerinden birinin bir Mısırlı tara­fından dövüldüğünü görünce dayanamayıp araya girer ve Mısırlıyı öldürerek kuma gömer. Bunu duyan Firavun, öldürmek için Musa'nın pe­şine düşer. Firavun'dan kaçan Musa, Şuayb Peygam-ber'in ülkesine gelir. Orada bir kuyunun başına oturur. Şuayb Peygamber'in 7 kızı vardır. Kızlar, babalarının sürüsünü suvarmak için kuyuya gelirler. Fakat oradaki çobanlar kızları kovar. Kızları savunan Musa, sürüleri suvarır. Bunu du­yan Şuayb peygamber Musa'yı yanına alır ve O'na kızlarından birini verir. Bu olayın Şuayb Şehri'ne 16 km. mesafedeki Soğmatar'da geçtiğine ve Hz. Musa'nın mûcizevi asasını burada Şuayb Peygam-ber'den aldığına inanılmaktadır. Soğmatar'daki bir kuyu Musa'nın Şuayb Peygamber'in kızları ile karşılaştığı kuyu olarak zi­yaret edilmektedir.

    SOĞMATAR VE PAGANİZM

    Soğmatar şehri; ay, güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı Pagan dininin ve bu dinin baştanrısı Marelahe'nin (tanrıların efendisi) merkezidir. Mare-lahe'yi temsil eden açık hava mabedi "Kutsal Tepe" Soğmatar'ın odak noktasını teşkil etmektedir. Bu Tepe'nin zirvesinde kaya yüzeyine oyulmuş ve M.S. 164-165'lere tarihlenen Süryânice yazılar, bazı önemli kişilerin Marelahe adına bu tepeye diktir­dikleri anıt sütunlar ve sunaklarla ilgilidir.

    Tepenin kuzeye bakan yamacındaki kabartma portrenin Ay Tanrısı Sin, boydan tasvir edilmiş in­san kabartması­nın ise Tanrı Ma'na şerefine aynı ta­rihlerde yapıldığı yanlarındaki Süryânice kitabeler­den anlaşılmaktadır.

    Kutsal Tepe'nin batısında, kuzeyinde ve kuzey batısındaki tepelerde yer alan 7 adet yapı kalıntısı Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs ve Merkür tanrılarının temsil etmektedir. Kutsal Tepe'ye çıkan Soğmatar'lı Paganlar bu tapınaklara yönelerek ibâ­det ederler ve kurban keserlerdi. Harranlı Paganlar da ay tanrısı Sin mabedindeki ibâdetleri sırasında baştanrı mar alahe'nin mabedinin bulunduğu Soğmatar'daki Kutsal Tepe'ye yönelirdi. Soğmatar kalesinin 250 m. kuzey batısında yer alan ve yüzyı­lımızın başında Fransız Konsolosu Pognon tarafın­dan keşfedilip yazıları okunan ve "Pognon (Ponyon) Mağarası" olarak adlandırılan mağaranın duvarlarında M.S. 150-200 yıllarına ait tanrıları ve önemli kişileri tasvir eden insan kabartmaları bu­lunmaktadır.

    Gök cisimlerinin tanrı sayıldığı Assur ve Babil topluluklarında ayrıca "fırtına tanrısı" ve "kırların koruyucu tanrısı" gibi bir çok tanrı kutsal sayılı­yordu. Şanlıurfa Müzesi'nde Assur ve Hitit döne­mine ait bu tanrıları tasvir eden bazalt steller bu­lunmaktadır.

    Politeist inanca sahip Romalıların zafer tanrıçası "Nike"yi temsil eden zarif bir bazalt heykel Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir. Ayrıca Harran içkalesinin doğu duvarında devşirme mal­zeme olarak kullanılmış kalker taşından bir nike kabartması yer almaktadır
    TEK TANRILI DİNLER (SEMAVİ DİNLER) VE ŞANLIURFA

    Musevi, Hıristiyan ve İslâm peygamberlerinin atası olan Hz. İbrahim Şanlıurfa'da doğmuş, Nemrud ve halkının taptığı putlarla mücâdele ettiği için Şanlıurfa'da ateşe atılmıştır. Lut Peygamber amcası Hz. İbrahim'in ateşe atılışıını görmüş ve daha sonra Şanlıurfa'dan ayrılmıştır. İbrahim Peygamber'in torunu ve İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber Harran'da bulunmuş, Eyyub Peygamber Şanlıurfa'da hastalık çekmiş ve Şanlıurfa'da vefat etmiştir. Hz. Eyyub'u arayan Elyasa' Peygamber O'nun yaşadığı köye kadar gel­miş, ancak göremeden orada vefat etmiştir. Şuayb Peygamber Harran'a 37 km. mesafedeki Şuayb Şehri'nde yaşamış, Musa Peygamber Şuayb Şehri yakınlarındaki Soğmatar'da Şuayb Peygamberle bu­luşmuştur. İsa Peygamber Şanlıurfa'yı kutsadığına dair bir mektubunu ve yüzünü sildiği mendile çı­kan mûcizevi portresini (Hagion Mandilion) Şanlıurfa Kralı Abgar Ukkama'ya göndermiştir.

    Bütün bunlardan dolayı Şanlıurfa "Peygam-berler Şehri" ve "Kutsanmış Şehir" adla­rıyla tanın-maktadır
#21.12.2005 10:01 0 0 0
  • YAKUB PEYGAMBER VE ŞANLIURFA

    İbrahim Peygamber'in torunu olan Yakub Peygamber'in babası İshak Peygamber, annesi Rebeka'dır. Yakub'a kin besleyen kardeşi İys (Esav) O'nu öldürmeyi tasarlıyordu. Esav'ın bu niyetini duyan anne Rebeka, oğlu Yakub'a kaçmasını söy­ledi. Yakub, dayısı Laban'ın kaldığı Harran'a geldi. Burada bir kuyunun başında çobanlarla sohbet ederken dayısı kızı Rahel babasının koyunlarını su­varmaya getirmişti. Yakub dayısı kızı Rahel'i gö­rünce, kuyunun ağzındaki taşı kaldırdı ve dayısının koyunlarını suvardı. Sonra Rahel'i öptü ve O'na ha­lası Rebeka'nın oğlu olduğunu söyledi.

    Yakub Harran'da bir ay dayısının yanında kaldı. Laban Yakub'a, ücretsiz hizmet olmayacağını, hiz­metine karşılık ne istediğini sordu. Yakub Laban'ın küçük kızı Rahel'i istedi. Ancak Laban, bunun için 7 yıl hizmet etmesi gerektiğini söyledi. Yakub, Rahel'i o kadar çok seviyordu ki, bu yedi yıl göz açıp ka­panıncaya kadar geçti. Bu süre sonunda Laban, bütün halkın davet edildiği bir ziyafet (düğün) verdi, ancak gece Rahel yerine O'nun ablası Lea'yı verdi. Yakub sabah olunca bunun farkına vardı. Laban bu davranışına gerekçe olarak büyük durur­ken küçük kızın evlendirilemeyeceğini gösterdi ve Yakub'a Rahel'i alabilmesi için 7 yıl daha hizmet etmesi şartını koştu. O dönemde henüz iki kardeşle evlenmek yasaklanmamıştı. Yakub bu şartı da ye­rine getirdi ve dayısına ikinci 7 yıl hizmetten sonra Rahel'i de eş olarak aldı. Yakub'un Lea ve Rahel'den ve onların cariyelerinden çok sayıda çocuğu oldu. Çocuklarından biri olan Yusuf, en çok sevdiği eşi Rahel'den olmuştur.

    Hz. Yakub'un Rahel ile karşılaştığında kaldırdığı kuyu taşının tılsımlı olduğuna inanılıyor ve bu taş Harran'da Hz. İbrahim Manastırı'nda saklanıyordu.

    Hz. Yakub kuyusunun tılsımlı taşı için İslâm ön­cesine ait Süryânice bir kaynakta şöyle bir öykü an­latılmaktadır:

    "Çocuğu olmayan İstanbullu bir hanım Harran'a gidecek bir tüccara Hz. Yakub kuyusunun tılsımlı taşından bir parça getirmesi ricasında bulunur. Harran'a gelip İstanbul'a dönen bu tüccara tılsımlı taş parçası sorulur. Fakat tüccar söz verdiği bu gö­revi unutmuştu. Hemen şehrin dışına giden tüccar bulduğu taştan bir parça kopararak onu ipek men­dile sarıp kadına getirdi. Kadın hamile kaldı ve bir kız çocuğu oldu. Ancak kadın buna üzüldü ve tüc­cara "-eğer bana daha büyük bir parça getirseydin oğlum olurdu" diye sitemde bulundu. Tüccâr, "Kadına rasgele verdiğim bu taşın yerine gerçekten Yakub kuyusunun taşından bir parça getirmiş ol­saydım belki de kadının bir kaç çocuğu olacaktı" diye düşündü.

    XVIII. yüzyıl sonlarında yayınlanmış bir seya­hatnamede Harran'daki Hz. Yakub kuysunun gra­vürüne yer verilmiştir. Bu kuyu, günümüzde, Harran şehir surlarının kuzey batı dışarısında ve Hayat el-Harrânî Türbesi'nin kuzeyinde yer almak­tadır
    İBRAHİM PEYGAMBER VE ŞANLIURFA

    Efsaneye göre, Nemrud bir gece rüyasında tah­tının yıkıldığını ve hükümdârlığının sona erdiğini görür. Müneccimleri O'nun bu rüyasını "bu yıl bir çocuk doğacak, senin krallığına ve putperest dinine son verecek ve tek tanrılı dini getirecek" şeklinde yorumlar.

    Bunun üzerine Nemrud, o yıl bütün hamile ka­dınların ve doğan çocukların öldürülmesini emre­der. İbrahim'e hamile olan Nuna hamileliğini giz­lemeyi başararak İbrahim'i bir mağarada gizlice doğurur. Bir rivayete göre 15 ay, diğer bir rivayete göre 7 sene bu mağarada gizlice yaşayan İbrahim baba evine döndü. Ancak, Allah'ın bir mücizesi ola­rak İbrahim yaşının çok üzerinde bir delikanlı gö­rünümünde idi. Hiç kimse O'nun Nemrud'un ço­cukları öldürdüğü yıllarda doğmuş olabileceğini düşünmüyordu.

    Politeist inanca sahip Babillerde gök cisimlerinin tanrısal gücü olduğuna inanılıyor ve gök cisimlerini sembolize eden insan şeklindeki heykellere tapını­lıyordu. İbrahim, Nemrud ve halkının taptığı bu putlarla bakarak "Ey kavmim, bu gördüklerinizi ve taptığınız putlar hep yok olan varlıklardır. Ben bun­lara Allah diyemem. Allah; yerleri, gökleri ve ka­inatta var olan her şeyi yaratandır " diyerek insan­ları gerçek Allah'a ibâdet etmeye çağırdı. Putları kırıp parçalamaya başladı. (1994 yılında Balıklıgöl çevre düzenleme projesi harfiyatında bulunan ve Şanlıurfa Müzesi'ne götürülen gözleri obsidiyenli kalker heykelin Neoltik Çağ ya da Hz.İbrahim dö­nemine ait bir tanrı heykeli olduğu tahmin edilmek­tedir). Bunun üzerine Kral Nemrud İbrahim'i yaka­latarak bugünkü Şanlıurfa Kalesi'nin bulunduğu tepeden aşağıda yaktırdığı büyük ateşe attı. O sı­rada Allah tarafından ateşe "Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" emri verildi. Bunun üzerine ateş su (Halil-ür Rahman Gölü-Balıklıgöl), odunlar da balık oldu. Hz. İbrahim salimen bir gül bahçesi­nin içerisine düştü. Allah sevgili kulu ve peygam­beri Hz. İbrahim'i bir mûcize olarak korumuş ve yakmamıştı.

    Rivayete göre Nemrud'un kızı Zeliha'da İbrahim'e inandığı için kendini O'nun peşinden ateşe attı ve düştüğü yerde "Ayn-ı Zeliha" gölü oluştu.

    Hz. İbrahim'in doğduğu mağara, O'nun ve Zeliha'nın düştüğü yerde oluşan Halil-ür Rahman (Balıklıgöl) ve Aynzeliha gölleri şehir merkezinde olup her yıl onbinlerce yerli ve yabancı turist tara­fından ziyaret edilmektedir. Her iki göldeki balıklar kutsal kabul edildiğinden yenilmemekte ve korun­maktadır.

    Misafirleri çok seven ve misafirsiz sofraya otur­mayan Hz. İbrahim'in bu özelliği adeta günümüz­deki Şanlıurfalılara da yansımıştır. Zira, Şanlıurfa-lılar misafir ve ikram sevme özellikleriyle turistlerin büyük ölçüde takdirini kazanmışlardır.

    Hz. İbrahim Şanlıurfa'dan Hicaz'a giderken bir süre Harran'da kalmış, bu nedenle Harran'a " İbrahim'in Şehri" denilmektedir. Bazı tarihi kaynak­lar Harran'da İbrahim Peygamber'in evinin ve mes­cidinin bulunduğu, O'nun otururken yaslandığı bir taşın mevcut olduğunu yazmaktadır.

    Hz. İbrahim birinci evliliğini Sara ile Akçakale İlçesi yakınlarındaki su kaynağında yapmış ve bu evlilikten İshak adında bir oğlu olmuştur. Bu ne­denle günümüzde bu su kaynağına "Düğün Gözü-Düğün Pınarı" anlamına gelen Ayn El-Arus denil­mektedir. İkinci evliliğini Hacer ile yapan Hz. İbrahim'in bu evlilikten de İsmail adında bir erkek çocuğu olmuştur. Hz. İshak'ın soyundan Hz. Yakub ve İsrailoğullarına gönderilen birçok peygamber (Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun) gelmiştir. Hz. Hacer'den doğan Hz. İsmail'in soyundan ise İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (a.s.) gelmiştir. Bunun içindir ki Hz. İbrahim peygamberlerin atası olarak bilinmektedir.
    İLKEL DİNLER VE ŞANLIURFA

    Arkeolojik kazılardan elde edilen buluntular, Şanlıurfa şehir merkezindeki Balıklıgöl civarının günümüzden 11.000 yıl önce (M.Ö. 9000) Neolitik Çağ insanları tarafından iskan edildiğini kanıtla­mıştır. İnsanlar bu çağda avcı ve göçebe hayattan kurtulup yerleşik düzene geçerek ilk köyleri kur­muşlar ve ilk defa tarım yaparak üretir hale gelmiş­lerdir. Ayrıca bu çağ, ilkel dinlerin dünyada ilk defa ortaya çıktığı çağ olarak bilinmektedir. Bu nedenle Şanlıurfa dinler tarihi ve inanç turizmi yönünden dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir.

    İl merkezi yakınlarındaki Göbekli Tepe'de Şanlıurfa Müzesi Müdürü Eyyüp Bucak başkanlı­ğında yapılan arkeolojik kazılarda günümüzden 11.000 yıl öncesine tarihlenen Cilalı Taş Devri (Neolitik Çağ)'nin Akeramik evresi insanlarına ait dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve böylece Şanlıurfa'nın inanan insanların dünyadaki en eski merkezi olduğu anlaşılmıştır.

    Göbekli Tepe insanlarının tapındıkları boğa, arslan, kurt, domuz, turna kuşu, ördek ve yılan başta olmak üzere çeşitli hayvan kabartmalarının yer aldığı "T" biçimli taş steller 2000-2001 kazıla­rında ortaya çıkartılmıştır.

    Neolitik Çağ'ın M.Ö. 8000-8500 evresine ait ikinci bir tapınak yeri Harran Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü tarafından 1988 yılında Şanlıurfa il sınırları içersindeki Tektek Dağları mevkiinde yeralan Karahantepe (Keçilitepe)'de keşfedilmiş ve burada yapılan yüzey araştırma­sında toprağa gömülü, ancak başları görülebilen çok sayıda stel tespit edilmiş, bunlardan birinin üzerinde Cinsiyet Tanrısı'nı sembolize eden bir yı­lan figürüne rastlanılmıştır. Harran Üniversitesi ta­rafından ilerki yıllarda burada yapılması düşünülen arkeolojik kazılar dünya dinler tarihine önemli bul­gular kazandıracaktır.

    Göbekli Tepe ve Karahantepe tapınakları dı­şında, Hilvan İlçesi'ne bağlı Nevali Çori'de yapılan arkeolojik kazılarda Neolitik Çağ'ın M.Ö. 7000 ev­resine bağlanan kare planlı bir tapınak ve içerisinde stilize insan figürlü iki stel bulunmuştur.

    Şanlıurfa bölgesinde yapılan bir çok arkeolojik kazıda Kalkolitik Çağ ve Eski Tunç Çağı halklarının tapındıkları şematik tanrı heykelciklerine (idol) rastlanmıştır. Bozova İlçesi'ne bağlı Titriş Höyük nekropolünde ortaya çıkartılan ve insan şeklinde tanrıları tasvir eden çok sayıda keman tipi idol Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.
#21.12.2005 10:02 0 0 0
  • İSA PEYGAMBER-HIRİSTİYANLIK VE ŞANLIURFA

    M.Ö. 132-M.S. 244 yılları arasında Şanlıurfa'da bir şehir krallığı olarak hüküm süren Osrhoene Krallığı dönemi Hıristiyanlık tarihi açısından bü­yük önem taşımaktadır. Bu dönemin krallarından V. Abgar Ukkama, M.S. 13-50 yılları arasındaki ikinci saltanatı sırasında, Hz. İsa'ya mektup yazarak hal­kıyla birlikte dinini kabul ettiğini belirtmiş ve O'nu hem kendisini tedavi etmek, hem de dinini öğren­mek üzere Şanlıurfa'ya davet etmiştir.

    Hz. İsa Şanlıurfa'ya gelemeyeceğini, ancak Şanlı-urfa'yı takdis ettiğine dair bir mektubunu ve yüzünü sildiği mendile çıkan mûcizevi portresini havarilerinden Thomas da denilen Adday ile bir­likte Kral Abgar'a göndermiştir. Kral Abgar, bu mendili yüzüne sürerek sağlığına kavuşmuştur.

    Bu mektubun Grekçesi Şanlıurfa'nın Kırkmağara mevkiindeki bir mağaranın girişinde kaya zeminine işlenmiştir. Son yıllarda gecekondular altında kala­rak kaybolan bu mağara cephesindeki mektup 1914 yılında H. von Oppenheim tarafından tespit edile­rek yayınlanmıştır. Mektupta şunlar yazılıdır: "Ne mutlu sana Abgar ve Edessa adındaki kentine. Ne mutlu beni görmeden bana inanmış olan sana. Çünkü sana devamlı sağlıklılık bahşedecektir. Senin yanına gelmem hususunda bana yazdıklarına gelince; bilesin ki görevlendirilmiş olduğum her şeyi burada tamamlamak ve bu işi bitirdikten sonra beni göndermiş olana, Baba'ya dönmem gereklidir. Sana ızdıraplarını (hastalığını) iyileştirmek, sana ve seninle olanlara ebedi yaşam ve barış bahşetmek, ayrıca senin şehrine dünyanın sonuna kadar düş­manlar tarafından boyun eğdirilmemeyi sağlamak üzere havarilerimden birisini, Thomas da denilen Adday'ı göndereceğim. Amin, efendimiz İsa'nın mektubu."

    Şanlıurfa'nın Hz. İsa tarafından kutsanmış ol­ması, Hıristiyanlığı dünyada ilk kabul eden krallı­ğın Şanlıurfa krallığı olması bu ilin "kutsanmış şehir (The Blessed City)" adıyla tanınmasına neden ol­muştur.

    "Hagion Mandilion" adı verilen kutsal mendil üzerindeki portre daha sonra Bizans ressamlarına ve Hıristiyan sanatçılarına konu olmuş, binlerce ikona üzerine işlenmiştir. M.S. 944 yılında Bizans imparatorunun doğudaki kuvvetlerinin komutanı Ioannes Kurkuas, Şanlıurfa üzerine yürüyerek bu mendili almayı başarmış ve onu büyük bir törenle İstanbul'a götürmüştür.

    Hıristiyanlığı ilk yıllarında kabul eden Edessa'da (Şanlıurfa) dünyanın ilk ve en görkemli kiliseleri inşa edilmiştir. Bizans döneminde Hz. İbrahim'in doğduğu mağara yakınına inşa edilen ve İstan-bul'daki Ayasofya Kilisesi'nin adını taşıyan ki­lise için zamanında yazılan methiyede şunlar yazı­lıdır: "Bu bina ölçü ve denge bakımından bir dünya misalidir. Deryalar dünyanın etrafını çevirdiği gibi binanın etrafını da sular çevirmektedir. Kubbesi sü­tunsuz gök gibi yükselmekte ve içinde altın moza­ikler yıldızlar gibi parlamaktadır"

    Bu kilise yıkılınca, sütunlarının Harran Camisine ve Urfa Kalesine taşındığı bazı kaynak­larda kayıtlıdır.

    VII. yüzyıl İslâm Tarihçisi El-Mukaddesi Kudüs'te El-Aksa Camisi yapılıncaya kadar bu kili­senin mozaikli kubbesinin dünyanın üç harikasın­dan biri olduğunu söylemektedir. El-Mukaddesi ayrıca, İslâmda israf ve lüksün haram olmasına rağmen Şam Emeviye ve Harran Ulu Camilerinin hiç bir masraftan kaçınılmayarak ihtişamlı yapılma­sının nedenini "İslâmın camileri Edessa kiliselerinin ihtişamından geri kalmasın" düşüncesine bağla­maktadır. Buradan da Edessa'daki kiliselerin çok ihtişamlı olduğu anlaşılmaktadır.

    Beşinci yüzyılda Edessa bir Hıristiyan şehri idi. Bu şehrin manastıları ve akademilerindeki öğrenci­ler ilâhiyat bilgileri ve dindarlıkları ile ünlü idi. Şehrin dışındaki dağlardaki manastırlarda ve ma­ğaralarda 90.000 keşiş yaşıyordu. Tektek Dağları'ndaki Kasr-ül Benat, Senem Mağara, Çatalat, şehir merkezinin güneyindeki tepelerde yer alan Deyr Yakub, güney batısındaki Çardak Manastırları ve antik taş ocağı mağaralardan dö­nüştürülen kiliseler günümüze ulaşmış keşiş mer­kezleridir. Et, ekmek yemeyen, şarap içmeyen bu keşişler ot ile beslenirler, dağlarda otururlar ve Allah'a dua edip ilâhiler söylerlerdi.

    Tüm Hıristiyanlık dünyasından kalabalık hacı toplulukları kutsal Edassa'yı ve burada bulunan havvari Thomas'ın (Adday) ve Abgar'ın, martirler­den Şmona, Aziz Efraim, Aziz Thomas, Aziz Cosmas ve Aziz Damianus'un kutsal mezarlarını ziya­ret ederlerdi.

    Hıristiyan dünyasının ünlü azizlerinden olan ve henüz üç yaşında iken kerametler gösteren Suruçlu Aziz Yakub, Şanlıurfa'ya 45 km. mesafedeki Suruç'ta 451 yılında doğmuş, Şanlıurfa'nın ünlü üniversitesinde edebiyat, musiki ve tarih okumuş­tur.

    Sonraları kendi adıyla "Yakubiler" olarak anılan Monofizitler'i toparlayan, Burdana veya Zanzalos lakablarıyla ünlü Aziz Yakub, 500 yıllarında Edessa'nın 90 km. doğusundaki Tella'da (bugünkü Viranşehir) doğmuş, 578'de Mısır'da ölmüştür. Cesedi 622'de Viranşehir'e getirilerek kendisi adına daha önce inşa edilmiş olan Fisilta Manastırı'na gömülmüştür.

    Şanlıurfalı filozof ve müzisyen Bardaysan dini ayin ile müziği dünyada ilk kez Şanlıurfa kilisele­rinde icra etmiş ve kilise müziği geleneği Şanlıurfa'dan bütün Hıristiyan alemine yayılmıştır.





    İsa Peygamber'in Mendili ve Eyyub Peygamber Kuyusu:

    1145 yılında Şanlıurfa Süryâni kiliseninin reisi Basil Bar Şumana, dost olduğu İmâdeddin Zengi'ye şunları anlatmıştır: "Şanlıurfa'yı ziyarete gelenler­den birisi Hz. İsa'nın mûcizevi portresinin bulun­duğu mendili, saklı olduğu Kosmas Manastırı'ndan çalar ve cebine koyar. Manastırda geceleyen ziya­retçinin cebindeki mendil karanlıkta ışık ve nur saçmaya başlar. Yanmaktan korkan hırsız, mendili yakındaki Eyyub Peygamber kuyusuna atar. Kuyudan güneş misali bir ışık çıkar. Böylece mendil kuyudan çıkartılarak manastırdaki yerine konur."

    Eyyub Peygamber'in ve hanımı Rahime Hatun'un mezarları (türbe) Şanlıurfa'nın Viranşehir ilçesine bağlı Eyyub Nebi Köyü'ndedir. Bu köyde ayrıca Elyesa' Peygamber'in mezarı da bulunmak­tadır. Bağdat Seferi sırasında bu köye uğrayarak mezarları ziyaret eden Osmanlı Padişahı IV. Murad Han, çevredeki 17 köyün gelirini bu türbelerin ba­kımı için vakfetmiştir. Yüzlerce yıldır bilhassa dini bayramlarda ve arife günlerinde bu mezarlar bin­lerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

    Eyyub Nebi Köyü'nün 5 km. güneyindeki Tılgoran (Mezarlar Tepesi) Köyü'nde bulunan bir mezarın Hz. Eyyub'un oğlu Sivan'a ait olduğu ku­zeyindeki Gırlavık Köyü'ndeki bir mezarın ise Hz. Eyyub'un diğer bir oğluna ait olduğu söylenmek­tedi
    İSRAİLOĞULLARI PEYGAMBERLERİ VE ŞANLIURFA

    İsrailoğulları peygamberlerinden Hz. Yakub'un dayısı kızları ile Harran'da evlendiğine, Mısır'da Firavun'dan kaçan Hz. Musa'nın Şuayb Şehri yakı­nındaki Soğmatar'a gelerek Şuayb Peygamber'in kızı ile evlendiğine ve mûcizevi asasını Şuayb Peygamber'den burada aldığına inanılmaktadır.
#21.12.2005 10:03 0 0 0
  • Kültür - Turizm

    TURİZM

    ÖREN YERLERİ



    CABİR EL-ENSAR CAMİİ VE TÜRBESİ

    Harran'ın 20 km. kuzeyindeki Cabir el-Ensar (Yardımcı) Köyünde Cabir b. Abdullah'a (Cabir el-Ensar) atfedilen bir türbe (meşhed) ve yanında yine O'nun adını taşıyan bir cami bulunmaktadır.

    Mihrap duvarı boyunca üç kubbe ile örtülü olan caminin doğusuna dördüncü bir kubbeli mekânla türbe eklenmiştir.

    Türbenin kuzey cephesi pencere pahlarındaki altı şeritli örgü motifi, çevresindeki kesişen daireler arasına yerleştirilmiş palmet ve lotüslerden oluşan bordür, portal üzerinde aşağıya sarkar vaziyetteki sapları örgülü palmet dizileri Şanlıurfa mimarisi taş süsleme sanatı içersinde tek örnek olmaları bakı­mından önem taşımaktadır.

    Cabir el-Ensar'ın hicretten 16 yıl önce (miladi 607) yılında Medine'de doğduğu, 697 yılında yine Medine'de vefat ettiği kaynaklarda kayıtlıdır.

    Peygamber Efendimiz ile birlikte bir çok savaşa katılan, Hz. Peygamberin vefatından sonra Şam'ın fethinde bulunduğu bilinen Cabir b. Abdullah'ın Hz. Ömer zamanında Harran ve Urfa'nın fethine katıldığı ve İmam Bakır hazretleri gibi şehit düşen bir uzvunun gömüldüğü yere bu türbenin (meşhed) ve caminin yapıldığı söylenmektedir.

    İmam Bakır türbe ve camiinin orijinal şeklinin bozulmuş olmasına karşın Cabir el-Ensar türbe ve camii orijinal şeklini muhafaza etmekte olup 1992 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce restore etti­rilmiştir.

    HARRAN

    Şanlıurfa'nın 44 km. güney doğusunda bulunan ve her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilen tarihi kent Harran, kendi adıyla anı­lan ovanın merkezinde kurulmuştur.

    Tevrat'ta "Haran" olarak geçen yerin burası ol­duğu söylenir. İslâm tarihçileri kentin kuruluşunu Nuh Peygamber'in torunlarından Kaynan'a veya İbrahim Peygamber'in kardeşi "Aran"a (Haran) bağ­larlar. XIII. yüzyıl tarihçilerinden İbn-i Şeddat, Hz. İbrahim'in Filistine gitmeden önce bu şehirde otur­duğunu, bu nedenle Harran'a Hz. İbrahim'in şehri de denildiğini, Harran'da İbrahim Peygamber'in evinin, adını taşıyan bir mescidin, O'nun otururken yaslandığı bir taşın var olduğunu yazmaktadır.

    Harran tarihiyle ilgili en doğru bilgiler arkeolo­jik kazılardan elde edilen buluntulara dayanmakta­dır. Harran adına ilk defa, Kültepe ve Mari'de bu­lunan M.Ö. II. bin başlarına ait çivi yazılı tabletlerde "Har-ra-na" veya "Ha-ra-na" şeklinde rastlanmakta­dır. Kuzey Suriye'de Ebla'da bulunan tabletlerde ise Harran'dan "Ha-ra-an" olarak bahsedilmektedir. M.Ö. II. binin ortalarına ait Hitit tabletlerinde, Hititlerle Mitanniler arasında yapılan bir antlaş­maya Harran'daki Ay Tanrısı'nın (Sin) ve Güneş Tanrısı'nın (Şamaş) şahit tutulduğu belirtilmekte­dir.

    Tüm bu tarihi belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, Harran adı 4000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Harran adı, Sümerce ve Akatça "Seyahat-Kervan" anlamına gelen "Haranu"dan gelmektedir. Bazı kaynaklar bu kelimenin "keşişen yollar" veya "şiddetli sıcak" anlamına geldiğini de kaydetmektedirler.

    Gerçekten de Harran, Kuzey Mezopotamya'dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Assurlu tüccarların önemli uğrak yerlerinden biri idi. Anadolu'dan Mezopotamya'ya, Mezopotamya'dan Anadolu'ya olan ticaret akışının binlerce yıl Harran üzerinden yapılmış olması bu tarihi kentte zengin bir kültür bikiminin oluşmasına neden olmuştur.

    Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıl­dığı eski Mezopotamya'daki Assur ve Babillerin politeist inancına dayanan Paganistliğin (Putpe-restlik) önemli merkezlerinden olması yö­nüyle de ünlü idi. Bu nedenledir ki Harran'da Asronomi ilmi çok ilerlemiştir.

    Babiller döneminde "ilu sa ilani" (tanrıların tan­rısı), "sar ilani" (tanrıların kralı) ve "bel ilani" (tanrıların efendisi-rabbi) olarak adlandırılan Ay Tanrısı "Sin" paganistlerin en büyük tanrısı olma özelliğini asırlar boyu devam ettirmiş ve Romalılar döneminde "Mar alahe" olarak adlandırılmıştır.

    İslâm kaynaklarında "Harrânîler" (putperestler) adıyla anılan bu dinin mensuplarının bir kısmı, Abbâsi Halifesi Me'mun'un "Kur'an'da geçen bir dini seçin" tavsiyesi üzerine bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı da Müslüman olmuş, önemli bir kısmı ise "Hiç kötülük etmeyen yüce bir yaratıcı"nın varlığını kabul eden ve Kur'an'da ehl-i kitapla beraber üç defa zikredi­len, İslâm hukukçularına göre Hıristiyan ve Musevilerle aynı hukuki haklara sahip olan güney Mezopotamya'daki Sabiilerin monoteist inanç sis­temini benimsemiştir. Ancak Sabiizmi benimseyen bu grup eski Paganist inançlarından tam kopmaya­rak bu yüce varlığın sadece yaratma gibi önemli iş­leri gördüğüne, yarattığı varlıklarla ilgili diğer işleri ise aracı ilah olarak niteledikleri gezegenlerin ve bunlar adına inşa edilen tapınaklarda onları temsil eden putların yaptığına inançlarında yer vermiştir. Bu dönemde Sin hala tanrılar sisteminin zirvesinde yerini koruyor. "İlahü'l-alilah" (tanrıların tanrısı) ve "rabbü'l al-ilah" (tanrıların rabbi) olarak adlandırılı­yordu. Böylece güney Mezopotamya'daki esas Sabiizm'den farklı bir çehreye bürünen bu dinin mensupları "Harranlı Sabiiler" olarak anılagelmiş­lerdir.

    Urfa'nın Hıristiyanlığın en önemli merkezlerin­den biri haline gelmesine karşılık, Harran Sabiilerin merkezi olmuş ve Hıristiyanlar Harran'a putperest şehri anlamına gelen "Hellenopolis" adını vermiş­lerdir. Varlıklarını M.S. XI. yüzyıla kadar sürdüren Sabiilerin son mabedi h. 474 (m.1081) de Nûmeyriler adına şehrin valisi olan Yahya b. el-Şatr tarafından yıktırılmış ve böylece Harran'daki Sabiizm sona ermiştir.

    Dünyadaki üç büyük felsefe ekolünden birisi "Harran Ekolü"dür. İlkçağdan beri varlığı bilinen Harran Üniversitesi'nde dünyaca ünlü bir çok bil­gin yetişmiştir. Devrinin en büyük metamatikçile­rinden, tabiplerinden ve Yunan filozoflarının eser­lerini Arapçaya çevirenlerinden 821 doğumlu Sabit bin Kurra, o tarihlerde Dünyadan Ay'a olan uzak­lığı doğru olarak hesaplayan Battani (Avrupalılar Albetegni veya Albatanius derler), Yunan filozofla­rının aksine maddenin bölünebilen en küçük parça­sının müthiş bir enerji ile parçalanarak Bağdat gibi bir şehri yıkabileceğini söyleyen ve böylece atomun mucidi sayılan Cabir bin Hayyan, din bilgini Şeyh-ül İslâm İbni Teymiyye Harran'daki okullarda ye­tişmiş dünyaca ünlü alimlerden bazılarıdır.

    Emevi hükümdârlarından II. Mervan 744 yılında Harran'ı Emevi Devleti'nin başkenti yapmıştır. Emevilerin Asya bölümü 750 yılında Abbâsilere yenilerek Harran'da sona ermiştir. Abbâsi hüküm­dârı Harun Reşit zamanında "Harran Üniversitesi" dünyada büyük bir ün kazanmıştır.

    Cüllab ve Deysan ırmaklarının suladığı kuzey Mezopotamya düzlüğünde bulunan Harran Ovası tarihte bir ağ gibi su kanalları ile örülmüş bir tarım sahasi idi. 1184 yılında Harran'ı ziyaret eden Seyyah İbni Cübeyr, burasının gölgelik ve ağaçlık olduğunu, çeşitli meyve ve sebzelerin yetiştiği, uzun süren bir kuraklık sonucunda ise harap oldu­ğunu yazmaktadır.

    1242 yılında Harran'a gelen İbni Şeddad şunları yazmaktadır: "Deysan ve Cüllab nehirleri arasında kurulmuş olan şehirdeki imalathânelere Cüllab nehrinden su gelirdi. Cüllab, Diphisar adlı bir köy­den çıkar ve Harran'ı sulardı. Nehrin suları şehrin bazı evlerine kadar ulaşırdı. Harran'da 14 hamam vardı. Devlet ovadaki sulamadan 170.000 dirhem vergi alıyordu".

    Fatımiler, Zengiler, Eyyûbiler ve Selçuklular gibi Türk-İslâm devletlerinin yerleşmesine sahne olan Harran, 1260 yılı başlarında Moğollar tarafından iş­gal edildi. 1270 yılında Moğollar burayı ellerinde tutamayacaklarını anlayınca Camiini, surlarını ve kalesini yakıp yıkarak kenti tahrip ettiler. Halk Mardin, Dimaşk (Şam) ve Halep'e kaçtı. Etraftaki göçebeler tarafından işgal edilen tarihin bu altın şehri bir köy haline geldi ve o muhteşem günlerine bir daha dönemedi.

    1518 tarihli tapu tahrir defterlerinden, Harran'ın Osmanlı döneminde 250-280 nüfuslu bir köy ol­duğu anlaşılmaktadır.

    Cumhuriyet döneminde Akçakale İlçesi'ne bağ­lanan Harran, GAP Projesinin bölgeye getireceği canlılık göz önüne alınarak 1987 yılında çıkartılan bir kanunla ilçe haline getirildi.

    Bugün Cüllab ve Deysan ırmakları kurumuş ol­duğundan Harran sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında 5000 yıllık tarihi ile ayakta dur­maktadır. Tipik evleri, höyügü, kalesi, şehir surları ve çeşitli mimari kalıntıları ile turistlerin büyük il­gisini çekmektedir. Atatürk Barajı ve Urfa Tünelleri vasıtasıyla Harran Ovası'na akıtılan Fırat Nehri, Harran'ı tarihteki yeşil ve verimli günlerine tekrar kavuşturmuştur.



    HARRAN'DAKİ MİMARİ ESERLER

    I. YAZILI KAYNAKLARDA GEÇEN MİMARİ ESERLER

    Harran'daki mimari eserlerle ilgili en eski ve detaylı bilgileri İbni Cübeyr h. 580 (m. 1184), İbni Şeddad h. 640 (m. 1242) ve Evliya Çelebi'den (17.yüzyıl ortaları) öğrenmekteyiz. Ayrıca, R.C. Chesney (1850), G.P. Badger (1852), E. Sachau (1883), C. Preusser (1950), D.S. Rice (1951-1956) ve Dr. Nurettin Yardımcı (1983-devam ediyor) Harran'daki mimari eserlerle ilgili çeşitli araştırma­larda bulunmuşlardır. Harran tarihi ile ilgili en ge­niş Türkçe eser Prof.Dr. Ramazan Şeşen'in 1993 ya­lında Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları arasında çı­kan "Harran Tarihi" adlı eseridir.

    Çeşitli kaynaklardan anlaşıldığına göre, Hz. Ömer zamanında İyaz b. Ğanem tarafından 640 yılında fethedilen Harran'da ilk islami eserler inşa edilmeye başlanmıştır. Emevi başkentliği yaptığı dönemde (744-750 II. Mervan zamanı) imar faaliyet­leri hızlanarak şehir mimari eserlerle donatılmıştır. Mervan, 10 milyon dirhem harcayarak Harran'a bir hükümdâr sarayı yaptırmış, Cami el-Firdevs'i (Cennet Camii-Ulu Cami) yeniletmiş ve su kanalları açarak tarımı geliştirmiştir. İmâdeddin Zengi'nin 1127 tarihinde Harran'ı almasından sonra, Zengi'nin oğlu Nureddin Mahmûd ve Selahaddin Eyyûbi zamanlarında şehirde medrese, hastane, çarşı, hamam gibi çok sayıda mimari eserin inşa edildiği, miladi 1175 depreminde zarar gören yapı­lar ile Ulu Cami'nin restorasyonunun yapıldığı yine çeşitli kaynaklarda kayıtlıdır.

    H. 580 (m. 1184) tarihlerinde Harran'a gelen seyyah İbni Cübeyr, Ulu Cami'den, şehrin surların­dan ve kalesinden detaylı bir biçimde bahsetmek­tedir. (Bkz. Ulu Cami). İbni Cübeyr bunlardan başka, Harran'ın camilerinin çok olduğunu söyleye­rek bunlardan Ebü'l-Berakat Hayat b. Abdülaziz Mescidi (Hayat el-Harrânî Camii) ve güneyindeki zaviyesinden, Seleme'nin mescidinden bahseder ve ayrıca eski bir mescidi ziyaret ettiğini söyler. Harran'da bir medrese (Üniversite) ve iki hastane­nin mevcut olduğunu anlatan İbni Cübeyr, şehrin çok düzenli kapalı çarşılarının bulunduğunu söyle­yerek bunları büyük yolları olan bir saraya benzetir. İbni Cübeyr, çarşılardaki her dört yol kavşağının taşla örülmüş büyük bir kubbe ile örtülü olduğunu ve bu kubbelerin sokakları ayıran bir nokta konu­munda bulunduğunu ve Ulu Caminin bu çarşılara bitişik olduğunu söyler.

    H. 640 (m. 1242) yılında (Eyyûbiler devri) Harran'a vergilerin teftişi için gönderilen tarihçi İzzeddin b. Şeddad şehrin son mamur zamanını görmüş ve bizlere Ulu Cami, kale ve surlar hak­kında önemli bilgiler aktarmıştır.

    İbni Şeddad, şehirde Hz. İbrahim (a.s.) adına bir mescidden ve O'nun otururken dayandığı söylenen bir kayadan ve diğer bir mescidden söz etmektedir. Yine İbni Şeddad'ın verdiği bilgilerden Harran'da Nureddin Mahmûd b. Zengi (ölümü 1174), Şemseddin Şukayr, Hacı Naam Hanım, Şemseddin Ebu Muhammed b. Selame b. el-Attar tarafından inşa ettirilmiş Hanbelilere ait dört medresenin, bi­rini Nureddin, diğerini Cemaleddin Şadbaht'ın yaptırdığı iki hanikâh'ın (tekke), Gökböri tarafından inşa edilen (1182 Eyyûbi devri) bir hastanenin mev­cut olduğunu öğrenmekteyiz. İbni Şeddad ayrıca; Balat Hamamı, Kilise Hamamı, Reis Hamamı, Şeyh Hamamı, Sebba Hamamı, Ali Hamamı, Veliyat Hamamı ile şehrin dışında Büyük Kapı (Halep Kapısı) önünde iki, Yezid Kapısı önünde Hacib Ali tarafından inşa ettirilen iki hamam olmak üzere Harran'da toplam 14 hamamın bulunduğunu söy­lemektedir.

    Onyedinci yüzyılın ortalarında (1650 yılları) Harran'ın harap haline yetişen ünlü seyyah Evliya Çelebi burasını, "Şehir harap, evler toprak olup ka­lesinde insanoğlu kalmamıştır. Ancak kargir cami­leri, han ve hamamları kalıp diğer harap evler içe­risinde çöl arapları kışlamaktadır" cümleleriyle an­latmaktadır.

    Günümüzde şehir surları içersinde kalan alan üzerinde adeta yerden fışkırır durumda yüzlerce mimari eserin temel kalıntıları görülebilmektedir. Bunların en önemlileri Ulu Cami'nin kuzey doğu­sunda yer alan ve Rice tarafından "Mervan Evi" ola­rak adlandırılan temel kalıntıları ile bunun kuzey doğusundaki cami ve kilise kalıntılarıdır. Ayrıca, eski fotoğraflardan yüzyılımızın başlarında kısmen ayakta olduğu anlaşılan "Küçük Cami"nin temel kalıntıları Rakka Kapısı yakınında bulunmaktadır.

    II. HARRAN KAZILARINDA BULUNAN VE GÜNÜMÜZDE AYAKTA OLAN MİMARİ ESERLER

    Parlak bir tarih ve ilim geçmişine sahip olan Harran, tarih boyunca bir çok devletin hâkimiye­tine girdiğinden kültürlerin kaynaştığı bir kent ol­muş ve zengin mimari eserlerle donatılmıştır. Ancak, hiç bir zaman Bizans ve Haçlı hâkimiyetine girmeyen Harran'da bu devletlere ait eserler yer almamıştır.

    Kentin ortasında yer alan höyükte ve sur içer­sindeki harabelerde Sin Mabedi ve üniversite dahil en eski mimari eserlerin temel kalıntıları yer almak­tadır. Harran'ın zengin mimarisinden sadece surlar, iç kale, Ulu Cami, Şeyh Hayat el-Harrânî türbe ve camii ile konik kubbeli evler günümüze kadar ge­lebilmiştir.

    HARRAN HÖYÜĞÜ

    Şehrin orasında yer alan 22 m. yüksekliğindeki höyük oldukça geniş bir alana yayılmıştır. M.Ö. III. binden M.S. XIII. yüzyıla kadar kesintisiz olarak is­kan edilen Harran Höyüğü, içersinde çeşitli devir­lere ait mimari kalıntıları ve bölgenin tarihini gün ışığına çıkartacak belgeleri barındırmaktadır.

    Höyükte ilk araştırmalara 1951 yılında D.S. Rice tarafından başlanılmış ve bu araştırmalar aralıklarla 1956 yılına kadar devam etmiştir. O tarihten bu yana arkeologların gözünden ırak olan Harran hö­yüğünde 1983 yılında Dr. Nurettin Yardımcı baş­kanlığında araştırma ve kazılara yeniden başlanıl­mış ve M.Ö. III.binden XIII. yüzyıla kadar devreleri içersine alan çeşitli buluntulara rastlanılmıştır. Üst tabakada geniş bir alana yayılmış olarak ortaya çı­kartılan XIII. yüzyıl İslâmi devir şehir kalıntısı; su kuyularının bulunduğu avluları olan kare ve dik­dörtgen planlı bitişik nizamlı evler, bu evlerin oluşturduğu dar sokaklar ve ortasında büyük bir kuyunun yer aldığı meydanlar, o dönemin İslam şe­hirleri ve konut mimarisi hakkında önemli ip uçları vermektedir.

    Kazılardan elde edilen çok sayıdaki İslâmi devir sikke, sırlı ve sırsız seramik kaplar, taş aletler, çeşitli süs eşyaları, madeni eserler, idol ve hayvan figürin­leri Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir (Bkz. Harran Kazıları, s.......).

    SİN MABEDİ

    Babil dönemine ait ünlü Sin Mabedi Harran'da inşa edildiği bilinen en eski anıtsal eserdir. M. Ö. 2000 başlarına ait Kültepe ve Mari tabletlerinde Harran'daki Sin (Ay Tanrısı) Mabedi'nde bir ant­laşma imza edildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Yine M. Ö. II. bininin ortalarına ait Hitit tabletle­rinde, Hititlerle Mitanniler arasında yapılan bir antlaşmaya Harran'daki Ay Tanrısı Sin'in ve Güneş Tanrısı Şamas'ın şahit tutulduğu belirtilmektedir.

    Yeri kesin olarak tespit edilemeyen Sin Mabedi'nin, höyükte, iç kalede ya da Ulu Camii'nin yerinde olduğu konusunda değişik fikirler ileri sü­rülmektedir. Bunlardan İbn-i Şeddad, bu mabedin Ulu Cami'nin yerinde olduğunu, Harran'ın 640 yı­lında İyâd b. Ğanem tarafından fethedilmesiyle bu mabedin camiye dönüştürüldüğünü, Paganistlere kendi mabedlerini yapmaları için başka bir yer ve­rildiğini söylemektedir.

    Rice'nin yaptığı kazılarda, Ulu Cami'nin doğu, batı ve kuzey avlu kapılarının girişinde ters vazi­yette döşeme taşı olarak kullanılmış üç bazalt stel bulunmuştur. Babil Kralı Nabonid dönemine tarih­lenen (M.Ö. V. asır) bu stellerden birinin Güneş Tanrısı Şamas'ı temsil ettiği tespit edilmiş, üçüncü stelin mahiyeti anlaşılamamıştır. Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmekte olan bu steller Ulu Cami'ye başka bir yerden getirilmiş olabileceği gibi, caminin yerinde bulunması muhtemel olan Sin Mabedi'ne ait de olabilirler. İkinci ihtimal İbn-i Şeddad'ın söylediklerine ağırlık kazandırmaktadır.

    Dr. Nurettin Yardımcı 1985 yılı kazılarında hö­yüğün 36 DD ve 36 GG plan karelerinde bulduğu, Babil Kralı Nabunaid dönemine ait çivi yazılı iki tablette Sin Mabedi'nden ve E.HUL.HUL tapına­ğından söz edilmiş olmasına dayanarak mabedin höyükte olabilceğini ileri sürmektedir.

    Harran'da XI. yüzyıla kadar varlıklarını sürdü­ren Sabiilerin h. 474 (m. 1081)' de Nûmeyrilerin va­lisi Yahya b. el-Şatr tarafından yıktırılan son mabed­lerinin yeri, bugünkü kalıntılar arasında tes­pit edilememiştir.

    HARRAN ÜNİVERSİTESİ

    İlk Çağ'dan beri varlığı bilinen ve miladi 718-913 tarihleri arasında (İslâmi dönem) bilim ve sanatta doruk noktaya ulaşan Harran Okulu'nun (Üniversite) İslâm öncesi ve İslâmi dönemdeki yeri, bugünkü kalıntılar arasında tespit edilememiştir. Halk arasında ve kaynaklara dayanmayan bazı ya­yınlarda büyük bir yanlışlıkla Emevi dönemine ait Ulu Cami'nin kalıntıları Üniversitesi olarak göste­rilmekte ve caminin minaresi rasat kulesi olarak ta­nıtılmaktadır. Ancak Vakıflar Genel Müdür-lüğü'nün 1976 yılı kazılarında, caminin doğu ve kuzey cephelerinde bitişik olarak ortaya çıkan küçük hücrelerin İslâmi dönem üniversitesine (medrese) ait olduğu tahmin edilmektedir.

    Devam etmekte olan kazılardan elde edilecek bulgular, bu konuyu açıklığa kavuşturacaktır.

    Tarihi Harran Üniversitesi'nin kuruluşu hak­kında elimizde yeterli kaynak bulunmamaktadır. Assur ve Babil dönemlerinden (M.Ö. II.bin) İslâmi döneme kadar (M.S.VII. yy) devam eden ve geze­genleri temsil eden gelişmiş bir Tanrılar Kültü'nün Harran'da yaşamış olması, M.Ö. II.binde buradan astronomi biliminin ileri bir düzeyde olduğunu göstermekte ve bu bilimin ancak bir okulda siste­matik bir şekilde öğretilmiş olabileceğini akla ge­tirmektedir. Bu görüşe dayanarak, Harran Oku-lu'nun temellerinin Assur ve Babil dönemle­rinde atıldığını söylemek mümkündür.

    M.S. II. ve III. yüzyıllarda Antik dünyanın eği­tim merkezi sayılan İskenderiye ve Atina okulla­rından ikincisinin 529 yılında Justinianus tarafından kapatılması üzerine, bu okulun hocalarının Roma-İran arasında yer alan Elcezire bölgesindeki okul­lara dağıldıkları ve bu hocalardan Simplicius'un Harran'da kalarak Harran Okulu'na çeki düzen verdiği bilinmektedir. Ancak Harran Okulu'nun bu tarihten önceki durumu ve alimleri hakkındaki bil­giler henüz karanlıktadır.

    Ömer b. Abdülaziz'in 634-644 yılları arasındaki halifeliği döneminde, Antakya ve Harran Okulları ilmi araştırmaların merkezi yapılmıştır.

    M.S. 718 yılında İskenderiye Okulu da kapatı­lınca, buradaki hocalar Antakya ve Harran okulla­rına gitmişlerdir. Emeviler devrinde (660-750) Elcezire bölgesindeki okullar ve bilhassa Harran Okulu, büyük bir gelişme göstermiş ve VII. yüzyılın ortaları ile VIII. yüzyılın ilk yarısında Harran'da çe­viri çalışmaları hızlanmıştır. Bu dönemde Harran Okulu'nda Paganist, Sabii, Hıristiyan ve Müslüman alimler rahat bir ortamda serbestçe çalışıyorlar ve ilkçağ Yunan aydınlarının çoğu Anadolu'da bulu­nan eski yazmalarını ve Süryâni yazmalarını Arapça'ya çeviriyorlardı. Bu çeviriler arasında ilk­çağ bilgin ve bilgelerinden Öklid, Thales, Pisagor ve Arşimed'in eserleri de yer alıyordu.

    Bilindiği kadarıyla düşünce ve bilim tarihinde önemli bir dönemi ve evreyi teşkil eden İskenderiye'den Harran'a uzanan öğretim merkez­leri zinciri içersinde öncelik İskenderiye'ye aitti. Öğretim merkezi olma durumu İskenderiye'den Antakya'ya, oradan Harran'a, Harran'dan Bağdat'a geçmiştir. Harran Okulu'nda yetişmiş alimlerle il­gili bilgiler, VIII. yüzyıldan itibaren bize ulaşmakta, daha öncekiler hakkında yeterli kaynak bulunma­maktadır.



    HARRAN ŞEHİR SURLARI

    Elips şeklindeki Harran şehri, bazı kaynaklara göre 8, bazı kaynaklara göre 6 adet kapısı, 187 adet burcu olan, kesme taşlardan inşa edilmiş müstah­kem bir sur ile çevrilmiştir. Surların dışında yer alan ve günümüzde toprakla dolmuş olan hendeğin eskiden su ile dolu olduğu bilinmektedir. Şehrin güney-doğu köşesinde kesintiye uğrayan surların yerini İçkale tamamlamaktadır. Harran surları gü­nümüzde yer yer yıkılmış olmasına rağmen çepe­çevre izlenebilmektedir. Kapılardan sadece Halep Kapısı ayaktadır.

    İbni Cübeyr, büyük bir şehir olduğunu belirttiği Harran'ın yontma taşlardan yapılmış son derece sağlam bir surunun bulunduğunu söylemektedir.

    İbni Şeddad bu konuda daha ayrıntılı bilgi vere­rek şöyle demektedir. "Çok müstahkem bir suru vardı. Surların 8 kapısı bulunuyordu. Bunlar, saatin yelkovan yönünde güneyden başlayarak Rakka Kapısı (kapalıydı), Büyük Kapı (Halep Kapısı), Niyar Kapısı, Yezid Kapısı, Feddan Kapısı, Küçük Kapı, Gizli Kapı ve Su Kapısı'dır. Rivayete göre son kapının üzerinde bakırdan yapılmış iki yılan tılsımı vardı. Bunlar şehre yılanların zarar vermemesi için yapılmıştı". İbni Şeddad'ın anlattığına göre şehrin dış mahallesi de şehir suruna bitişik bir surla çevri­liydi.

    Halep Kapısı'nın bir gravürü ilk defa R. A. Chesney tarafından 1850 yılında yayınlanmıştır. Harap bir durumda olan bu kapı, son yıllarda Kültür Bakanlığınca restore edilmiştir. Chesney'in gravüründen haberdar olmayan restoratör mimar­lar, büyük hatalar yaparak kapıyı orijinal şeklinden uzaklaştırmışlardır. Kapı alınlığındaki h. 588 (m. 1192) tarihli kitabede Selahaddin Eyyûbi'nin kar­deşi el-Melik el-Adil'in adı geçmektedir.

    Seton Lloyd ve W.C.Brice 1951 yılında yayınla­dıkları şehir planında, doğuda Bağdat Kapısı, Musul Kapısı, Aslanlı Kapı, batıda Halep Kapısı, kuzeyde Anadolu (Rum) Kapısı ve güneyde Rakka Kapısı olmak üzere, Harran şehir surlarının 6 kapı­sını işaretlemişlerdir.

    D.S.Rice ise yayınladığı planda, bu kapılara ilave olarak kalenin güneyine bitişik gösterdiği Niyar Kapısı'nın da adını vererek surların 7 kapısı oldu­ğunu belirtmiştir.

    HARRAN KALESİ

    Şehrin güney doğusunda yer alan İçkale, surla­rın o kesimdeki parçasını oluşturmaktadır.

    Hemen hemen bütün kaynaklar, kalenin yerinde bir Sabii mabedinin bulunduğundan söz etmekte­dirler. İslâm kaynaklarında kaleden ilk kez bahse­den el Mukaddesi (h. 4.-m. 10. asır) burasının Kudüs kalesi gibi taştan yapıldığını, güzel ve sağ­lam olduğunu söylemektedir.

    Emevi Halifesi II. Mervan'ın 10 milyon dirhem harcayarak Harran'da yaptırdığı bilinen sarayın kale olması ihtimali vardır.

    İbni Cübeyr, Harran kalesinden "Şehrin doğu­sunda boş bir arsa ile ayrılmış müstahkem bir kalesi vardır. Bu kalenin etrafına döşenmiş taşlarla yapıl­mış derin ve geniş bir hendek bulunur. Bu hendek şehrin suru ve kaleyi birbirinden ayırır. Hendeğin suru da çok sağlamdır" cümleleriyle bahsetmekte­dir.

    İbni Şeddad ise, şehrin doğusunda bulunan ka­leye eskiden El-Müdevver denildiğini, burasının Harran Sabiilerinin mabedlerinden biri olduğunu, 1192 başlarında kaleyi ağabeyi Selahaddin Eyyûbi'den devralan Melik el-Adil'in o tarihte ka­leyi yenilettiğini söylemektedir. (Melik Adil'in adı Halep kapısı üzerindeki 1192 tarihli kitabede geç­mektedir.)

    XVII. yüzyılın ortalarında Harran'ı ziyaret eden Evliya Çelebi Harran Kalesi için, "Urfa'dan güney tarafında 9 saat giderek Harran Kalesi'ne geldik. Burayı da Nemrud yapmıştır. Çöl içinde gayet sağ­lam bir kaledir. Beşgen şeklinde olup sanki usta elinden yeni çıkmış gibidir" demektedir.

    Düzensiz dikdörtgen planındaki Harran Kalesi'nin dört köşesinde onikigen birer kule bu­lunmaktadır. Bunlardan Kuzey batıdaki kule ta­mamen yıkılmıştır. Güney doğudaki kulenin dış kısmı yıkılmış olup iç kısmı ayaktadır. Güney batı­daki ve kuzey doğudaki kuleler ise kısmen ayakta­dır.

    Harran Kalesi ile ilgili en detaylı incelemeyi Lloyd ve Brice yapmıştır. Kalenin rölöve ve ke­sitlerini çizerek 1951 yılında yayınlayan bu iki araş­tırmacıya göre 90x130 m. boyutlarındaki kale üç katlı olup, bazıları tonozlu 150 odaya sahiptir. Her iki araştırmacıya göre; kale İslâm öncesi, İslâmi de­virler ve güneybatı kulesinin arkasındaki süslü bir geçit dolayısiyle el-Melik el-Adil zamanı (1192) ol­mak üzere üç dönemde inşa edilmiş olmalıdır. Melik el-Adil dönemi olarak tarihlenen bölüm, ka­lenin batı kesiminde olup burada beşik tonuzlu bü­yük bir mescid, bir galeri ve çeşme olduğu tahmin edilen zikzak kemerli ve köşe sütunçeli bir niş bu­lunmaktadır.

    1951 yılı kazılarında, kalenin doğuya bakan cep­hesinin güney kesiminde bazalt taşından yapılmış at nalı kemerli bir kapı ortaya çıkartılmıştır. Bu ka­zıda bulunan ve kapıya ait olan kitabe parçalarında Nûmeyrilerin üçüncü hükümdârı Meni'in (Kav-vam) adı ve h. 451 (m.1059) tarihi geçmektedir. Rice, bu kitabeyi kalenin ikinci devre inşaatına bağ­lamaktadır. Kapının her iki yanında, başlarını ar­kaya çevirmiş vaziyette, tasmaları zincirli birer çift köpek kabartması bulunmaktadır. Rice, yıkılmış olan bu kapının restitüsyonunu yayınlamıştır.

    Rice, kalenin güney cephesinin batı kesimindeki duvarda yer alan Memluk stilindeki tarihsiz kitabe şeridinin h. 715 (m. 1315) yılında Malatya üzerine ordu gönderen el-Nasır'a ait olduğunu söylemekte­dir.

    1951 yılında kale içersinde yapılan kazılarda, İslâmi döneme ait 90 küsur parça nadide madeni kap (havan, sini, kazan) bulunmuştur. O tarihlerde Urfa'da müze olmadığı için bu eserler Ankara Etnoğrafya Müzesi'ne gönderilmiştir. Son yıllarda Harran Kazıları Başkanı Dr. Nurettin Yardımcı'nın girişimleriyle bu eserlerin bir kısmı Urfa Müzesi'ne geri getirilmiştir. Tavanları çökmüş, içerisi toprakla dolmuş çok sayıdaki oda ve koridor, yapılacak kazı­larla temizlendiği takdirde, daha birçok eser ve bel­genin gün ışığına çıkarılacağı muhakkaktır.

    HARRAN ULU CAMİ

    Harran höyüğünün kuzey doğu eteğinde yer alan Ulu Cami, Anadolu'nun ilk anıtsal camii, ilk revaklı avlulu ve şadırvanlı camii, en zengin taş süslemeli camii olma gibi daha bir çok önemli özel­liklere sahiptir. Çeşitli kaynaklarda "Cami el-Firdevs (Cennet Camii) veya "Cuma Camii" adla­rıyla geçen Harran Ulu Camii ile ilgili en eski bilgi­leri, İbni Cübeyr bizlere şu cümlerlerle aktarmakta­dır. "Cami ağaç direklerle ve kemerlerle tavanlan­mıştır. Direklerin uzunluğu 15 adım tutar ve mer­mer döşemenin üstünde boydan boya uzanır. Bu camiden daha geniş kemerli olan cami görmedim. Camiye giriş sahnının duvarlarının her tarafından kapılar açılmıştır. Bunlardan dokuzu ana kapının sağında, dokuzu solundadır. Ondokuzuncu kapı olan ana kapı ortada olup büyük kemerlidir. Bu kapı sanki şehir kapıları gibi heybetli ve güzeldir. Bu caminin kapılarının hepsi ağaçtan olup son de­rece süslü ve ustaca yapılmış kilitleri vardır. Bu caminin yapısında ve ona bitişen çarşıların plan­lanmasında şehirde nadir görülen bir güzellik ve intizam gördük".

    İbni Şeddad, caminin esasının Sabiilerin büyük Ay Mabedi (Sin Tapınağı) olduğunu, Hz. Ömer zamanında İslâm orduları komutanlarından İyaz b. Ganem 640 yılında şehri alınca bu mabedi camiye çevirdiğini, Sabiilere kendi mabedlerini yapmaları için başka bir yer verdiğini söylemektedir. Rice ta­rafından caminin üç avlu kapısının girişinde bulu­nan ve Babil Kralı Nabonid dönemine tarihlenen (M.Ö. V.yüzyıl) biri Ay Tanrısı Sin, diğeri Güneş Tanrısı Şamaş'ı temsil eden (üçüncünün mahiyeti bilinmiyor) üç stele dayanarak İbni Şeddad'ın bu görüşüne itibar etmek mümkündür. İbni Şeddad ayrıca, caminin Nureddin Mahmûd b. Zengi tara­fından XII. asrın ortalarında restore edilip genişle­tildiğini ve süslendiğini bildirmektedir. Bu tamirle ilgili olarak, caminin doğu cephesinde yer alan ki­tabe, İbni Şeddad'ı doğrular mahiyettedir.

    H. 114 (m. 732) yılında Halife olan Hişam b. Abdülmelik; el-Cezire, Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgesine vali olarak II. Mervan'ı tayin edince Harran Mervan'ın vilayet merkezi oldu. Mervan daha sonra halife olduğunda (744-750) Harran'ı Emevi Devleti'nin başkenti yaptı ve İbni Şeddad'ın İyaz b. Ganem zamanında inşa edildiğini belittiği caminin yerine, daha büyük ölçüde bugün kalıntıları mevcut olan Ulu Cami'yi inşa ettirdi. Başta Rice ve Dr. Nurettin Yardımcı olmak üzere birçok araştırmacı Harran Ulu Cami'nin II. Mervan tarafından inşa edildiğini kabul etmektedir.

    Başta da belirttiğimiz üzere Anadolu'da inşa edilen ilk anıtsal cami, en büyük cami, ilk revaklı avlulu cami ve en zengin taş süslemeli cami olma ve daha bir çok mimari özelliğe sahip olan Harran ulu Camii'nin Anadolu cami mimarisi içersinde çok önemli bir yeri vardır. Tüm bu önemli özelliklere rağmen Türkçe sanat tarihi kitaplarında yer veril­meyen bu camiden K.A.C. Creswell (1932), Seton Lloyd-W.C.Brice (1951), Vakıflar Genel Müdürlüğü (1976'da küçük bir sondaj) ve Dr. Nurettin Yardımcı (1983'de başlamış, halen devam ediyor) dışında ilgi­lenen olmamıştır.

    Harran Ulu Camii ile ilgili ilk ciddi araştırma, Creswell tarafından yapılmış ve bu araştırma onun "Early Muslim Architecture" adlı eserinde geniş bi­çimde yayınlanmıştır.

    Cami, Rice'nin yaptığı ölçümlere göre 103x103 m., Dr. Nurettin Yardımcı'nın ölçümlerine göre 104x107 m. boyutlarındadır. Her iki ölçümde de cami harimi ve avlusu birlikte ele alınmıştır. Caminin harim kısmı 104x40 m., avlu kısmı ise 100x65 m. boyutundadır.

    Creswell tarafından 1930'larda ilk defa çizelen plan, Dr. Nurettin Yardımcı'nın son yıllarda yaptığı kazılar neticesinde daha da netlik kazanmış ve ca­minin mihrap duvarı boyunca uzanan dört sahınlı bir plana sahip olduğu anlaşılmıştır. Mihrap önün­den başlamak üzere, birinci ve ikinci sahınlar paye ve sütun sıralarıyla üslûp bütünlüğü göstermekte­dir. Üçüncü sahın sadece payelerle, giriş cephesin­deki dördüncü sahın, dikdörtgen payeler önüne ko­nulmuş sütunların oluşturduğu paye-sütun sırala­rıyla ayrılmış, böylece caminin ön cephesinde olu­şan 19 kemer aralığının her birine, İbni Şeddad'ın sözünü ettiği kapı fonksiyonu verilmiştir. Bu kapı­lardan sadece en geniş olan orta kapının kemeri, günümüze kadar gelebilmiştir.

    Sahınları ayıran paye ve sütunların mihrap önündeki ilk iki sahında üslûp bütünlüğü, diğer iki sahnın her birinde farklılıklar göstermesi, 1950'li yıl­larda burada kazılar yapan Rice'nin kafasında bazı sorular doğurmuş ve bu araştırmacı caminin ilk şeklinin iki sahınlı olduğunu, diğer iki sahnın daha geç devirlerde eklendiği fikrini edinmiştir.

    Creswell'in caminin doğu cephesini gösteren 1930 tarihli rölövesi dikkatle incelendiğinde, ger-çek­ten de caminin üç aşamada inşa edildiği anlaşıl­maktadır. Bu rölövedeki duvar örgü izleri incelen­diğinde, caminin önce II. Mervan zamanında mih­rap duvarına paralel iki sahınlı olarak inşa edildiği, daha sonraki bir dönemde buna üçüncü sahnın, daha geç bir dönemde ise dördüncü sahnın ilave edildiği anlaşılmaktadır. Yine Creswell'in rölöve­sine bakıldığında, ilk iki sahnın çatılarının yüksek tutulduğu görülmektedir. Birinci ve ikinci sahnı ayıran bölümde, Emevi süsleme sanatının özellikle­rini yansıtan asma dalı ve üzüm salkımlarıyla süslü sütunlara rastlanılmış olması, bu sahınların Emevi devrinde inşa edilmiş olabilceği fikrini güçlendir­mektedir. Asma dalı süslemeli bu sütunlar Urfa Müzesi'nde teşhir edilmektedir.

    Dördüncü sahın, doğu cephedeki kitabede geçen ve İbni Şeddad'ın da sözünü ettiği h. 570 (m. 1174) tarihinde Nureddin Mahmud b. Zengi tarafından ilave edilmiş olmalıdır. Bu sahnın yıkıntıları ara­sında yer alan insitu durumundaki kemerler ve sü­tun başlıklarındaki zengin süslemelerin XII. yüzyıl Türk süsleme sanatı özelliklerini yansıtması, bu gö­rüşü doğrulamaktadır. Camide gerek Emevi dev­rinden kalma ve gerekse XII. yüzyıldan kalma taş süslemeler Türk-İslâm taş süsleme sanatının şaha­ser örnekleri arasındadır.

    Caminin mihrabı orta eksenden batıya kaymış durumdadır. Harran Ulu Camii'nde en ilgi çeken hususlardan biri, kıble duvarı arkasındaki sokaktan mihraba inen merdivenli yol ve bu yol ile bağlantılı içiçe geçen iki küçük odadır. Creswell, Lloyd ve Brice'ın görmediği, Dr. Nurettin Yardımcı'nın kazı­larında ortaya çıkartılan bu merdiven ve odalar, Anadolu camilerinde tek örnek olması açısından önem taşımaktadır. İmamın bu kısa yoldan mirhaba inerek namaz kıldırdığı ve mihrap üzerindeki iki küçük odayı elbise değiştirme amacıyla kullandığı tahmin edilmektedir. Sokaktan gelen bu kısa yolun cami planına dahil edilmesinin diğer önemli bir ne­deni de, Sultanın kısa ve emniyetli bir yoldan ca­miye inmesini sağlamak olmalıdır. Ayrıca mihrap üzerindeki küçük odanın mimber olarak kullanılma ihtimalini de gözardı etmemek gerekir.

    Cami harimine giriş, İbni Şeddad'ın belirtiği avlu cephesindeki 19 kapıdan, güneydeki sokaktan mihraba inen merdivenli kapıdan, doğu duvardaki küçük kapıdan ve yine Dr. Nurettin Yardımcı'nın kazılarda ortaya çıkardığı güney batı köşedeki "görkemli kapı"dan olmaktadır. Bu kapıdan harime giriş, kuzeye doğru inen ve camiye yarım dönüş yapan 15 basamaklı merdivenle olmaktadır. Bu merdivenin yapımında, sütun kaideleri ve antik ba­zalt taşlar devşirme olarak kullanılmıştır.

    Harran Ulu Camiinin örtü sisteminin nasıl ol­duğu sorusuna İbni Şeddad: "Cami, 15 adım uzun­luğunda ağaç direklerle ve kemerlerle tavanlanmış­tır" cümlesiyle açıklık getirmektedir. Dr. Nurettin Yardımcı'nın kazılarında, kubbe ya da tonoz örtü­sünde kullanılan taş-tuğla malzemeye rastlanılma­yışına karşılık, yanmış vaziyette süslemeli ağaç ele­manlara rastlanılmış olması İbni Şeddad'ı doğrula­maktadır.

    Yaklaşık 100x65 m. boyutlarındaki revaklı avlu­nun ortasında kesme taşlardan içe doğru basamaklı olarak yapılmış, fıskiyesi zarif işçilikli bir havuz (şadırvan) yer almaktadır. Şadırvana su getiren ka­nallar ile tahliye kanalları günümüze kadar gelmiş­tir. Avlunun kuzey batı tarafında, geniş ve derin bir kuyu bulunmaktadır.

    Avluya giriş; doğu, batı ve kuzey cephelerindeki kapılardan olmaktadır. Bu kapılardan at nalı ke­merli ve Nureddin Mahmûd'un h. 570 (m. 1174) ta­rihli onarımı ile ilgili kitabeli doğu kapısı sağlam olarak günümüze ulaşmıştır. Diğer iki kapının sa­dece basamakları günümüze ulaşmıştır.

    Avlunun doğu ve kuzey duvarı dışında yeralan ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün 1976 yılı kazıla­rında; ortaya çıkartılan tuğla duvarlı küçük hücrele­rin, medresenin öğrenci odaları olduğu tahmin edil-mektedir.

    Avlunun kuzey duvarının doğu kesiminde mi­nare yer almaktadır. Dr. Nurettin Yardımcı'nın öl­çümlerine göre 5.20x5.20 m. boyutundaki kare göv­deli minarenin yüksekliği 33.30 m.dir. Bunun 22 m.'lik kısmı düzgün kesme taşlardan, geri kalan kısmı tuğladan inşa edilmiştir. Tuğlalı kısmın h.508 (m.1114) ve h.522 (m.1128) depremlerinden sonra inşa edilmiş olabileceği tahmin edilmekte-dir. Minarenin ahşap merdivenleri günümüze ulaşma­mıştır. Merdivenler; Dr. Yardımcı'nın restoras-yon çalışmaları sırasında, orijinaline uygun bir biçimde ve çok güzel bir şekilde yeniden yapılmıştır.

    Üst kısmı yıkılmış olan minarenin şerefesinin ne şekil olduğu konusunda bilgi bulunmamaktadır.

    ŞEYH YAHYA HAYAT EL-HARRANİ (HAYAT b. KAYS-HAYAT b. ABDÜLAZİZ) TÜRBESİ VE CAMİİ

    Şeyh Yahya Hayat el-Harrânî, XII. yüzyılda Harran'da yaşamış ve 1185 tarihinde burada vefat etmiş büyük bir İslâm alimi ve mutasavvufudur. 1184 yılında Şeyhin sağlığına yetişen ve O'nu ziyaret eden İbni Cübeyr bizlere şu bilgileri vermektedir. "Allah bu şehri (Harran) dindar, iyi kişilerin oturduğu, kendini Allah'a adamış seyyahların uğradığı bir yer yapmış. Bu kişelerden Ebü'l Berakat Hayat b. Abdülaziz'i kendi adını taşıyan mescidin kıblesine inşa ettiği zaviyede ziyaret ettik. Bu zaviyenin yanında oğlu Omar'ın zaviyesi de bulunur. Babasının yolunu tutmuştu. Onda zahitlerde gördüğümüz halleri gördüm. Şeyh Ebü'l Berakat'ın yanına vardık. Seksen yaşını aşmıştı. Bizimle el sıkıştı, bize hayırlı dualarda bulunup oğlu Ömer'i görmemizi tavsiye etti. Onun yanına vardık." İbn Cübeyr'in verdiği bu bilgilerden, şeyhin vefatından önce burada kendi­sine ait bir mescid ve zaviyenin bulunduğu anla­şılmaktadır.

    XVII. yüzyılın ortalarında Harran'ı ziyaret eden Evliya Çelebi, Şeyh Hayat'ın türbesinden şu şekilde bahsetmektedir. "Şeyh Yahya (Hayat) ziyaret yeri Harran dibindedir. Kutupluğa ayak basmış ulu sul­tandır. Harran Kalesi'nin yanında çöl tarafında bü­yük bir kubbe içinde medfundur. Çöl Arapları bu sultana son derece bağlıdırlar. Hatta Araplar ara­sında mühim bir mesele için yemin ettirmek icap etse ta Basra, Lahsa, Umman, Cezayir, Kurna'dan gelip bu sultanın üzerine "Yahya Hayati'nin başı için" deyip duvara el sürse Allah'a yemin etmiş gibi sayarlar. Bu sultana Yahya Hayati demelerinin aslı, bir seccade üzerinde tahiyatta ve hayatta oturur gibi oturduğundandır."

    Şeyh Hayat'ın türbesi ve bunun güneyine bitişik olan camisi, Harran şehir surlarının kuzey batı dı­şarısındaki mezarlık alanındadır. Türbe ve caminin günümüze kadar önemli değişiklikler geçirdiği du­var ve payelerdeki izlerden anlaşılmaktadır.

    Dört paye ve kemerler üzerine oturmuş tromplu bir kubbenin örttüğü türbede Şeyh Hayat'ın sandu­kası bulunmaktadır. Türbenin doğu tarafında, giriş kısmı olarak kullanılan kubbeli ikinci bir mekân inşa edilmiştir. Rice, sandukanın bulunduğu kub­beli mekânın Eyyûbiler devrinde yapıldığını söy­lemektedir.

    Türbe ve girişinin güney tarafına biti
#21.12.2005 10:04 0 0 0
  • ŞANLIURFA EL SANATLARI ( BAKIRCILIK)

    İnsanoğlunun bakırı bulması ve işlemesini öğ­renmesi M.Ö. 5000-3000 tarihlerinde Kalkolitik Çağ denilen Bakır Çağı ile başlamıştır.

    Şanlıurfa il sınırları içindeki Hassek Höyük, Kurban Höyük, Lidar Höyük gibi höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda kalkolitik çağa ait bakır kaplar, ok ve mızrak uçları ile iğne­lere bol sayıda rastlanılmıştır. Ayrıca Harran'da 1950 yıllarında yapılan Türk-İngiliz ortak kazıla­rında, içkale içersindeki bir odanınn tavanının tesa­düfen çökmesi sonucu bulunan, 11. yüzyıl sonu ve 12. yüzyıl Eyyûbiler dönemine tarihlenen 199 parça nadide madeni eser bakırcılık sanatının bu bölgede ileri bir düzeyde olduğunu vurgulamaktadır.

    Ankara Etnografya Müzesi'nde muhafaza edilen bu eserler; işlemeli havanlar, siniler, kazanlar ve çe­şitli kaplardan oluşmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Harran Kazıları Başkanı Dr. Nurettin Yardımcı'nın girişimleri sonucunda bu eserlerin çok az bir bölümü Şanlıurfa Müzesi'ne getirtilebilmiş ve teşhire sunulmuş­tur.

    Urfa'daki tarihi geçmişi bu kadar eskilere daya­nan bakırcılık sanatı 1960'lı yıllara kadar önemini korumuş, Kazancı Pazarı ve Hüseyniye Çarşıları'ndaki dükkânlarda çok sayıda usta tara­fından sürdürülmüştür. 1960'lı yıllarda alüminyum, plastik ve daha sonraları çelikten imal edilmiş fab­rikasyon türü mutfak gereçlerinin piyasaya hakim olması ile bu sanat önemini yitirmiştir.

    1950'li yıllarda 100 iş yerinde 300 usta ve kalfa ile sürdürülen bakırcılık sanatı günümüzde 10 iş­yeri ve 30 civarında usta ile sürdürülmeye çalışıl­maktadır.

    Şanlıurfa bakır işleri "dövme çekiç" tekniğiyle ün salmıştır. Urfalı bakırcı ustalarının bu teknikteki maharetlerinin tartışılmaz olduğu söylenmektedir. Son zamanlarda bazı genç ustalar tarafından "Kabartma Çekiç" tekniğine yönelinerek turistik amaçlı, tarihi yerleri ve özel amblemleri konu alan kabartmalı tepsiler, cezveler yapılmaya başlanmış­tır.

    BAKIRCILIK ÜRÜNLERİ

    0.70 mm. ile 1.5 mm. arası kalınlıklardaki düz ya da disk (yuvarlak) pirinç veya bakır levhalar işlene­rek çeşitli formlarda şekillendirilmektedir. Şanlıurfa ve çevresi mutfağının zengin olması, bulgur kay­natma, pekmez ve şire yapma (üzüm suyunun kay­natılması ile yapılan "bastık" (pestil), çekçek, kesme, sucuk ve benzeri tatlıların genel adı "şire"dir), süpha yemeği, hacı yemeği, tirit (fakirlere verilen bir çeşit yemek) gibi 300-500 kişiye verilen ziyafet­ler bakırdan yapılan mutfak gereçlerinin zengin bir çe­şitlilik göstermesine neden olmuştur.

    Yemek çeşitlerinin zengin olması, her yemek türü için ayrı bir kazan, ayrı bir tencere, ayrı bir sa­han türünün gelişmesine neden olmuştur. Mesela, Tas Kebabı yemeği için özel bir tas biçimi gelişti­rilmiştir ki sadece bu yemeğin yapımında kullanılır. Sac kavurma yemeği için özel saclar, pilav çeşitleri için özel lengerler imal edilmiştir. Yine aynı şekilde "Bulgur Kazanı", "Köfte Leğeni", "Hamur Teşti", "Ges Teşti" (Çamaşır Teşti) gibi amacına uygun ola­rak üretilmiş kaplar vardır. Sadece bulgur ve pek­mez kaynatmada kullanılan ve "Kollu Tas" denilen tas çeşidi de özel amaçla üretilmiş bakır gereçler arasında yer almaktadır.

    I. KAZANLAR

    1. Arap Kazanı: Çapı 30-45 cm. arasında de­ğişen ve birkaç kulpu bulunan bir kazan türüdür. Üzeri "Çekiç Nakışı" ile süslenmiştir.

    2. Hamam Leğeni: Çapı 35-40 cm. arasında değişen kulpsuz bir kazan türü olup "Leğen" adıyla anılmaktadır. Kadınlar tarafından hamama götürü­lerek içersine su doldurulup kullanılır. Yemek ka­zanlarından farklı olarak özel bir biçimi olan ha­mam leğeninin ağız kısmı tırnaksızdır.

    3. Aş Kazanı (Kelle Kazanı): Hamam le­ğeni büyüklüğünde ve biçimindedir. Kapaklı olup ağız kısmı tırnaklıdır. Kelle ve sulu yemek pişiril­mesinde kullanılır.

    4. Bulgur ve Şire Kazanı: Taban çapı 60 ile 100 cm. arasında değişen çift kulplu büyükçe bir kazandır.

    5. Ges Kazanı (Kaynar Kazanı): Şanlıurfa'da çamaşır yıkamaya giysi kelimesinin bozulmuş şekliyle "Ges Yıkama" denilmektedir. Çamaşır suyunun ısıtıldığı ve çamaşırların kayna­tıldığı bu kazan, çift kulplu olup, 50-60 cm. taban çapındadır.

    II. KUŞHANALAR (TENCERELER)

    1. Karpuz Kuşhana : Taban kısmı düz olup, yanları yukarıya doğru iki kademede genişlemek­tedir.

    2. Yuvarlak Kuşhana: Taban kısmı yuvar­laktır.

    3. Dik Kuşhana: Taban kısmı düz, yan taraf­ları dik şekildedir.

    Yukarıdaki her üç kuşhana da tek parçadan olup kapaklıdırlar.

    III. TAVALAR

    1. Aş Tavası: Kazan Kebabı, Karnıyarık, Bütün Patlıcan gibi yemeklerin pişirilmesinde kullanılır. 35-45 cm. çapındadır. Kapaklı ve iki kulplu bir ta­vadır.

    2. Yağ Tavası: Çapı 20-25 cm. arasında deği­şen tek kulplu kapaksız bir tavadır. Yağ dağlamaya (eritmeye) yarar.

    3. Sac Kavurma Tavası: Çukur biçimde, kenarsız ve iki kulplu bir tavadır. Çapı 40-45 cm. arasında değişir. Kuzu etinin kavurulmasıyla yapı­lan ve halk arasında "Sac Kavurması" denilen ye­meğin yapımında kullanılır.

    4. Zingil Tavası: 25-30 cm. çapında, taba­nında zingil tatlısı hamurunu dökmeye yarayan yuvarlak çukurlar bulunan tek ya da çift kulplu bir tavadır.

    IV. SİNİLER-TEPSİLER

    1. Yemek Sinisi: Çapı 60-90 cm. arasındadır. Aile fertlerinin yemek sofrasında kullanılır.

    2. Divan Sinisi: Çapı 110 cm.'dir. Misafir sof­ralarında kullanılır.

    3. Bekmez Sinisi: Çapı 100-110 cm. arasında değişir. Yüksek dik kenarlı ve dört kulplu bir sini­dir. "Gün Pekmezi" yapımında kaynamış üzüm su­yunun güneşe bırakılmasında kullanılır.

    4. Kaburgalı Sini: Değişik boyları vardır. Kenar kısmı "Kaburgalı" tabir edilen dövme çekiç süslemelidir.

    5. Mangal Sinisi: Çapı 60-70 cm. arasında değişir. Kül ve ateşin halıya düşmesini engellemek amacıyla mangalın alt kısmına yerleştirilir.

    6. Kadayıf Sinisi: Kadayıf pişirmede kullanı­lan özel bir sinidir.

    7. Kadayıf Teli Sinisi: 110 cm. çapındadır. Kadayıf telinin kavrulmasında kullanılır.

    8. Sac Kavurma Sinisi: 100-110 cm. çapın­dadır. Sac kavurma tavasında kavrulan et, bu sinide misafirlere servis yapılır.

    9. Çay-Kahve Tepsisi: Çapları 25-45 cm. ara­sında değişen bu tepsiler, elips veya yuvarlak bi­çimde olur. İç kısımları dövme, oyma ve ka­bartma tekniğinde nakışlı olanları vardır.

    10. Şıllık Tepsisi: Şanlıurfa'ya özgü bir tatlı çeşidi olan Şıllık yapımında kullanılır.

    Sinilerin taban yüzeyleri 5 veya 6 kollu yıldızlar, kartal, kuş, balık gibi figürler, selvi ve çiçek gibi bitki motiflerin yer aldığı dövme ve oyma tekni­ğinde zengin süslemelerle donatılmıştır.

    Tepsilerde, son yıllarda kullanılmaya başlanan kabartma tekniğindeki süslemelerde, isim, amblem, hat eserleri örnekleri, Şanlıurfa'nın turistik yerleri­nin görünümleri gibi motifler kullanılmaktadır.

    V. LENGERLER

    Kebap ve pilav çeşitlerinin konulmasına yara­yan, fazla yüksek olmayan, tabandan yanlara doğru ge­nişleyen kaplara "Lenger" denilmektedir.

    1. Ayaklı Lenger: Taban kısmını çevreleyen 4-5 cm. yüksekliğinde ayağı vardır. Ağız çapı 30-45 cm. arasında değişen ayaklı lengerlerin yüzeyleri "çakma" tekniğinde çeşitli motiflerle süslenmiştir.

    2. Düz Lenger: 30-35 cm. ağız çapındadır. İç kısmı "çakma" süslemelidir.

    3. Kaburgalı Lenger: Kenar kısmı taban­dan yukarıya doğru "kaburga" tabir edilen dövme tekniğinde süslemelidir.

    4. Kuzu Lengeri: İç pilav, kaburgalı pilav gibi yemeklerin konulmasına yarar. Ağız çapları 90-100 cm. arasında değişen bu lengerlerin iç yüzeyleri çakma ve oyma (kazıma) tekniğinde motiflerle süs­lüdür. Ayaklı ve ayaksız çeşitleri vardır.

    5. Cefni: Kuzu lengerinin büyüğüdür. Çapı 160 cm.'ye kadar olur. Ayaksız olan Cefni'nin oval ve yuvarlak tipleri vardır.

    6. Süzek (Süzgeç): Sebze, meyve ve tahıl gibi gıdaların yıkandıktan sonra süzülmesinda kulla-nılır.

    VI. SAHANLAR

    1. Kapaklı Kayık Sahan: Elips biçiminde olup kapaklıdır.

    2. Çukur Sahan: Yüksek kenarlı olduğundan bu isimle anılmaktadır.

    3. Kapaklı Sahan: Normal büyüklükte, yu­varlak biçimli ve kapaklıdır.

    4. Çirtikli Sahan: Normal büyüklükte olup kenar kısmı "Çirtik" tabir edilen dövme süslemeli­dir.

    5. Kaburgalı Sahan: Yan kenarları dövme çekiç ile "Kaburga" tabir edilen süslemelidir.

    6. Sütlaç Sahanı: Küçük boyutta, çukur bir sahandır.

    7. Kaymak Sahanı : Küçük ve basık biçim­dedir.

    VII. SITILLAR

    1. At Sıtılı: 30 cm. ağız çapında, 40 cm. yük­sekliğinde ve kulplu bir sıtıldır. Su konulmaya ya­rar.

    2. Beri Sıtılı: 25 cm. ağız çapında, 30 cm. yük­sekliğindedir. At sıtılı gibi tek kulpu vardır. Süt sa­ğımında kullanılır.

    3. Yoğurt Sıtılı: 15 cm. ağız çapında, 20-25 cm. yüksekliğinde ve tek kulplu bir sıtıldır.

    4. Çocuk Hamam Sıtılı: 6-7 cm. ağız ça­pında, 10 cm. yüksekliğinde minyatür bir sıtıldır.

    VIII. TASLAR

    1. Hamam Tası: 20 cm. çapında, 4 cm. kenar yüksekliğindedir. Taban yüzeyinin orta kısmı ya­rım küre şeklinde tümsektir. Bu tümseğin üzerin­deki bir mile, gövdesi hareket edebilen parçalardan meydana gelmiş balık motifi yerleştirilmiştir. Su ile doldurulmuş tas içersinde hareket eden bu balık, suda yüzer gibi tasa ayrı bir güzellik vermektedir.

    2. Su Tası: 10-15 cm. ağız çapındadır.

    3. Üsküre: Su tasının büyüğü olup ayran için kullanılır.

    4. Şorba (Çorba) Tası: Üsküre büyüklü­ğünde olup, kapaklıdır.

    5. Gümüş Örneği Tas: Tabandan yukarıya doğru genişleyen, yanları kabartma ve çakma tek­niğinde bitkisel süslemeli, ayaklı bir tas türüdür. Kalaylandığında gümüş görünümü verdiğinden "Gümüş Örneği" adıyla anılmaktadır.

    6. Tas Kebabı Tası: Tas Kebabı için kullanılır. Gümüş Örneği Tas'ın büyükçesidir.

    7. Kollu Tas: Pekmez, bulgur vb. gıdaların kaynatma işleminde kullanılır.

    IX. LEĞENLER-TEŞTLER

    1. El Leğeni: Berberler tarafından, traş olan ki­şinin yüzünün yıkanmasında kullanılır. Kenarının bir kısmı insan boğazına geçebilecek şekilde yarım yuvarlak oyulmuştur.

    2. Slepçe: Üzerinde el yıkanılan, ortası çukur, kenarları yassı ve geniş bir leğendir. El leğenine benzer, ondan farklı olarak boğaz geçecek oyuk yeri yoktur ve kapaklıdır. Kapağının üzeri delikli olup sabun konulur.

    3. Hamur Leğeni (Arap Leğeni): Çapı 45-60 cm. arasında değişir.

    4. Köfte Leğeni: Çapı 40-45 cm. arasında de­ğişir. Kenar yüksekliği 10-15 cm. arasındadır. Çiğköfte yoğurmada kullanılan bu leğenin taban yüzeyi, bulgurun çabuk ezilmesi ve kaymasının önle­mesi için "Katar Çekici" ile dövülmüştür.

    5. Aş Leğeni (Çorba Leğeni): Çapı 20-30 cm., kenar yüksekliği 6-8 cm. arasında değişen le­ğenlerdir.

    6. Teşt: Çapı 60 cm.'den büyük olan leğenlere teşt denilmektedir. Çamaşır yıkamada, hamur yo­ğurmada vb. işlerde kullanılır.

    X. İBRİKLER- SÜLEHYELER (SÜRAHİLER)

    1. Abdest İbriği: Abdest almada kullanılır.

    2. Sulaklık İbriği: Çiçek sulamada kullanılır.

    3. Şekerli Kahve İbriği (Cezve): Şekerli kahve (Türk Kahvesi) pişirmede kullanılır.

    4. Su ve Ayran Sülehyesi (Sürahisi): Kapaklı olur.

    XI. GÜMGÜM VE CEZVELER

    Pirinç levhalardan yapılan gümgümler, acı kah­venin kaynatılmasında, cezveler ise servis yapılma­sında kullanılırlar. Üzerleri oyma ve kabartma tek­niğinde motiflerle süslenmiştir.



    BAKIRCILIKTA KULLANILAN ALETLER

    I- KALEMLER

    Bakırcılıkta, uç kısımlarında kabartma motifler bulunan ve üzerine çekiçle vurulmak suretiyle bu motifleri bakır eşya üzerine basan veya uç kısımları düz olup kazıma tekniği ile süsleme yapan, uzun­lukları 5-8 cm. arasında değişen çelik çubuklara "Kalem", "Nakış Kalemi" denilmektedir.

    Üzerlerindeki kabartma süslemelere göre ad­landırılan bu kalemlerin başlıca çeşitleri şunlardır:

    Düz Keski, Eğri Keski, Balık, Kuş, Çiçek, Yarım Ay, Çirtikli Ay, Oluklu, Kuş Gözü, Selvili, Dal ve Kırma.



    II- ÖRSLER

    1. Kenar Örsü: Çok amaçlı bir örstür. Genellikle teşt ve leğenlerin kenar ve diplerinin çe­kiçlenmesinde, toplanmasında kullanılır.

    2. Düz Nay: Ahşap "Nay Eşeği"ne geçirilerek üzerinde dövme işlemi yapılan demir çubuklara nay denilmektedir. Düz Nay, bunların düz olan türleridir. Düz Nay, Büyük Nay, Orta Nay ve Küçük Nay olmak üzere üç türü vardır. Büyük Nay 2 m., Orta Nay 1.5 m. ve Küçük Nay ise 1m. uzun­luğundadır. Düz Nay'da kazan ve leğen yanı vuru­lur.

    3. Acem Nayı: Baş kısmı yuvarlaktır. Sürahi karnı, çaydanlık karnı gibi işlerin yapılmasında kullanılır.

    4. Nay Eşeği: Üs kısmındaki deliğe Nay geçiri­len kalın ağaçtan yapılmış bir gereçtir.

    5. Mingil: Acem Nayı'na benzer. 50 cm. yük­sekliğinde, baş kısmı top bir demirdir. Yere çakıla­rak kullanılır.

    6. Çirtik Örsü: Tepsi, sahan ve sini ağızlarının çirtiklenmesinde kullanılır.

    7. Kümmük (Kuşak Örsü): Leğenlerin kena­rına kuşak yapımında ve sini kenarı vurmada kul­lanılır.

    8. Lüllük Örsü: İbrik lüllüklerinin yapımında kullanılır. Huni biçiminde bir demir olup yere gö­mülmeyerek üzerinde çalışılır.

    9. Mıh Kalıbı Örsü: Üzerinde çeşitli çaplarda delikler bulunan ve kazan kulplarının mıhını çakmada kullanılan bir örstür.

    10. Tas Mıhı Örsü: Teşt gey'ini çekiçlemede, at sıtılının ağız yerini çıkarmada kullanılır.

    11. Sindan: Üzerinde sini işlemeye, teşt, leğen telleri sarmaya yarayan bir örstür.

    12. Kıskaç: Ateş üzerinde bakır tavlamada, kapları kalaylamada kullanılan kerpetene benzer bir alettir.

    13. Gaziç: Kapların ağızlarına kenar çizgisi çizmeye yarayan demir bir alettir. Üzerindeki hare­ket edilebilir demir parçası vasıtasıyla çizgiler ara­sındaki mesafe ayarlanmaktadır.

    14. Yege (Eğe): Bakır üzerindeki çapakları düzlemeye yarar.

    15. Demir Pergel: Kapların tabanına, daire motifler çizmeye yarar.

    16. Endirek: Bakır kapların ateşte tavlanma­sında kullanılan ucu eğri şiş. Bu alet kalaycılar ta­rafından da kullanılmaktadır.



    III- ÇEKİÇLER

    1. Miyene: Düz çekiçleme ve şekil vermede kullanılan bir çekiçtir.

    2. Neri: Çırtma çıkarılan teşt ve sinilerin toplan­masında kullanılır. İnce ve orta neri'den daha kaba bir çekiçtir.

    3. Uzun Neri: 25 cm. boyundadır. Yüksek ke­narlı teştlerin gey'ini doğrultmada kullanılır.

    4. İnce Neri: Teşt ve sininin geyini düzle­mede, kümmük vurmada kullanılan bir çekiç türü­dür. İnce ağızlıdır.

    5. Orta Neri: Çırtma çıkarmada (kenar dalgası yapma) kullanılır. İnce neri'ye göre biraz kalındır.

    6. Katar Çekici (Ağzı Yuvarlak Neri): Köfte leğeninin taban yüzeyini çekiçlemede kullanı­lan, ağız kısmı yuvarlak demir bir çekiçtir. Çiğköfte leğeninin tabanında pürüzlü bir yüzey meydana getirir ki, bu da bulgurun çabuk ezilmesini ve yoğurma esnasında bulgurun kaymamasını sağlar.

    7. Tel Sarma Çekici: Bakır kapların ağız ke­narlarına sarılan teli sıkıştırmaya yarar.

    8. Ablasım: İki ağızlı bir çekiçtir. Ağızlardan biri kare (miyene), diğeri dikdörtgen (ince nerı) bi­çimindedir. Kunduracı çekicine benzeyen bu çekiç, tel doğrultmada kullanılır.

    9. Tokmak: Ahşaptandır. Toplama ve dü­zeltme işinde kullanılır.

    BAKIRCILIKTA KULLANILAN TERİMLER

    Ağız Bağlama: Tel sarmak amacıyla leğenin ağzına yuva açılarak şekil verilmesi.

    Çırtma Çıkarmak : Sini kenarının toplan­ması.

    Çirtik: Sahanların kenarlarına yapılan tırnaklı süsleme.

    Gaziçlemek: Kaplara ağız ve kenar çizgisi çizmek. Bunu çizen alete "Gaziç" denilir.

    Gey: Leğen ve kazanların taban yüzeyinin ke­narla birleştiği nokta.

    Gey Vurma: Leğen ve kazanların taban yüzey­lerinin kenarla birleştiği kısmının (Gey) yapılması.

    Kaynak: Bakır levhanın bir tarafına açılan dişler vasıtasıyla diğer bir levha ile birleştirilmesi. Çekiçle dövülerek birleştirilen bu kısım, daha sonra kaynak yapılır.

    Ham Almak: Kaynağın dövülerek düzlen­mesi.

    Kümmük Vurma (Kabara): Teştin ağız kısmının ince Neri ile vurulması.

    Lüllük: İbrik ve cezvelerde suyun aktığı ince uzun ağız.

    Melemet: Eski ve kırık kapların onarılması.

    Toplama: Teşt ve leğenlerin kenarlarının ah­şap tokmakla düzeltilmesi.

    Yan Vurma: Leğen ve teşt yanlarının çekiç­lenmesi.

    Eski Bakırcı Ustaları:

    Kör Müslüm, Ebu Davud, Kazancı Müsbeh, Kazancı Ömer, İbrahim Kalaycı, Ahmet Bakırcı, Nuri Örs, Yasin Örs, Hasan Diyar, Hakkı Tamkoç, Salih Aktaş, Şükrü Atlıoğlu, Arap Maksut, Mehdi Kazancı, Hadi Kazancı, Aziz Uçar, Halil Uçar, Kadir Uçar, Mehmet Uçar, Abdullah Bakır, Hacı Osman Bakır, Mustafa Kalaycı, Yusuf Kalaycı, Ramazan Toprak, Nabi Toksöz, Yahya Çavuş, Ahmet Halfe, Mehmet Çirkin, Aziz Demirözü, Şefik Döğücü, Halil Bal, Hacı Ahmet Canbaz, Mahmut Nehir, Mehmet Külekçi ve Mahmut Güzel.

    Yukardaki isimlerden de anlaşıldığı gibi, ustala­rın büyük bir kısmı Bakırcılık sanatı ile ilgili "Kazancı", "Kalaycı", "Bakır", "Bakırcı", "Örs", "Demirözü" ve "Döğücü" soyadlarını almışlardır.

    Genç Kuşak Bakırcı Ustaları:

    Genç kuşak bakırcı ustalarının tamamı, eski us­taların çocukları ya da torunlarından oluşmaktadır.

    Mehmet Demirözü, Ömer Bakır, Halil Toprak, Mehmet Çirkin, Adil Külekçi, Hüseyin Çirkin, Halil Nehir, Mustafa Bakır, Durak Toprak ve Mahmut Çirkin genç kuşak bakırcı ustalarıdır
#21.12.2005 10:11 0 0 0
  • ŞANLIURFA EL SANATLARI ( AĞAÇ OYMACILIĞI)

    Evlerdeki ve Şanlıurfa Müzesi'ndeki kapı, pen­cere, dolap kanatlarına, sandık ve ayna gibi diğer ahşap eserlere bakıldığında ağaç oymacılığın Şanlıurfa'da çok eski ve parlak bir geçmişe sahip olduğu anlaşılmaktadır.

    Marangozluk sanatı Urfa'da "İnce Neccârlar" ve "Kaba Neccârlar" olmak üzere iki ayrı gruptaki us­talar tarafından sürdürülmektedir. Kaba neccârlar bugünkü Neccâr Pazarı denilen çarşıda halen sanat­larını sürdürmekte, adından da anlaşılacağı üzere kaba ürünler imal etmektedirler. İnce Neccârlar ise, Karameydan mevkiinde bugünkü Postanenin ye­rinde bulunan Halkevi ile Yusuf Paşa Camii arasın­daki dükkânlarda çalışırlardı. İşlemeli kapı, pencere kanatları, çeyiz sandıkları ve aynalar bu esnaf tara­fından üretilmekteydi. Buradaki dükkânlar za­manla kapatılmış olup, kapı ve pencere kanatları günü­müzde her türlü oyma ve süslemeden yoksun ola­rak değişik yerlere dağılmış marangozlar (İnce Neccârlar) tarafından imal edilmektedir.

    Evlerdeki kapı ve pencere kanatları Urfa'daki ağaç eserler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Ağacın çabuk yıpranan bir madde olması, hele bu­nun her gün bir çok kez açılıp kapanarak, zaman zaman hızla çarpılarak, evin yıkandığı sıralarda su değdirilerek daha da çabuk tahrip olmasına yol açı­lan kapı ve pencerelerde kullanılmış olması, ağaç eserlerinin çok eski örneklerinin günümüze kadar ulaşmamasına neden olmuştur. 1716-1721 tarihle­rine ait Rızvaniye Camii'nin bu tarihten kalma ka­pısı, Eyyûbi Medresesi'nin yerine 1781 tarihinde inşa edilen Nakibzâde Hacı İbrahim Efendi Medresesi Kütüphânesi'nin aynı tarihten kalan ka­pısı dışında, tarihleri daha öncelere götürülebilecek ağaç eser Urfa'da bulunmamaktadır.

    Urfa evlerindeki ağaç süslemeli kapı ve pencere kanatlarının üzerlerindeki kitabelerden, bu eserle­rin 1835, 1854, 1859, 1868 ve 1875 tarihlerine ait ol­dukları ve Neccâr Mehmet, Yeşilneccârzâde Bekir, El-Hac Hüseyin ve Ahmet Hamdi adlarındaki yerli ustalar tarafından yapıldıkları anlaşılmaktadır. Ancak, kitabesiz bazı kapı ve pencere kanatlarının daha başka tarihlerde ve başka ustalar tarafından yapılmış olabileceği düşünülecek olursa usta sayı­sını arttırmak mümkündür.

    Kapı ve pencere kanatları dışında, Urfa'daki ağaç oymacılığının güzel örneklerine oda duvarları kap­lamalarında, tavanlarda, camhâne tabir edilen niş­lerde, sandıklarda ve ayna çerçevelerinde rastla­nılmaktadır.

    Urfa'daki ağaç eserlerde başlıca iki üslûp göze çarpmaktadır.

    1- Urfa'nın yerli ustalarına mal edemeyeceğimiz, 18. yüzyıl Türk Süsleme Sanatı özelliklerini yansı­tan eserler.

    Bunlara Rızvaniye Camii kapısı ile müezzin mahfilinin alt kısımı ve Nakipzâde Hacı İbrahim Efendi Medresesi Kütüphâne odasının kapısı örnek olarak gösterilebilir.

    2- Urfalı sanatkârlar tarafından yapılan ve ma­halli üslûp taşıyan eserler.

    Bu gruba örnek olarak evlerdeki kapı ve pencere kanatları, duvar kaplamaları, sandıklar ve ayna çer­çeveleri gösterilebilir.

    Urfalı sanatkârlar tarafından yapılan ağaç eser­lerde 50'nin üzerinde değişik kompozisyon dikkat çekmektedir. Bir vazodan çıkan dallara bağlı pal­metler, tam ve yarım dairelerin kesişmesinden olu­şan kompozisyonlar, dairesel bir eksen çevresinde biribirini kesen çemberlerin oluşturdukları çeşitli rozetler, bir çiçek rozeti etrafından çark-ı felek şek­linde dönen dallara bağlı çok dilimli palmetler, rumi ve palmetlerden oluşan değişik bordürler ev­lerdeki ağaç eserlerde en çok rastlanılan mahalli üslûptaki süslemelerdir.

    Kapı ve pencere kanatlarındaki süslemelerde simetri esası göz önünde tutulmuş, motifler bulun­dukları yerlerin şekline göre değerlendirilmiştir. Urfa'daki ağaç eserlerde ağaç işçiliği tekniklerinden oyma, geçme (kündekâri), kafes, muşarabiye ve kakma teknikleri büyük bir ustalıkla uygulanmıştır.

    Kapı kanatlarında görülen bitkisel ve geometrik süslemeler yanında, Arap harfleriyle ustalıkla ya­zılmış ve hat sanatının güzel örneklerini içeren ki­tabeleri ayrı bir süsleme ögesi olarak değerlendir­mek gerekmektedir. Bu kitabelerde çok güzel istif edilmiş; "Maşaallah", "Ya müfettihül ebvab-İftah lena hayrül bab", "Allahu Veliyül Tevfik-Nimel mevla ve nimel refik", "İlahi ta felek daim ki arşu ferş ola kaim-Sana ömrü ebed versin Hüda-i Baki daim", "Açıldıkça kapansın çeşm-i ada-Bihakki sure-i inna fetahna" dizelerine rastlanılmaktadır.

    Bugün tamamen terkedilmiş olan ağaç oymacı­lığı sanatından günümüze kalan ve eski Urfa evle­rini süsleyen değerli birer tablo güzelliğindeki süs­lemeli kapı ve pencere kanatlarını, bilinçsizce yapı­lan tahribatlarla kırılıp yakılmak veya hor kullan­mak suretiyle tahrip edilmelerini önlemek amacıyla geçtiğimiz yıllarda Şanlıurfa Müzesi'nin toplama çalışmaları olumlu sonuçlar vermiş, ata yadigârı bu eserlerin en güzel örnekleri müzede toplanmıştır.

    ŞANLIURFA EL SANATLARI ( ABACILIK)

    Aba, el mekikli cülha tezgâhında deve yünün­den dokunan ve elbise üzerine giyilen bol bir giysi­dir. Aba, biçim olarak kürkü andırmaktadır. Erkek ve kadınlar için ayrı modellerde olan bu giysiler günümüzde kullanılmadığından dokunması da terkedilmiştir.

    Harran Kapısı, Kaleboynu, Eyyûbiye mahallele-rindeki tezgâhlarda icra edilen bu sanatın en eski ustaları Abacı Mustafa, Abacı İbrahim, Halil Yücetepe, Bakır Yücetepe, Said Baba, Bakır Bostancı, Mehmet Boz ve Mehmet Apaydın'dır.

    BAŞLICA ABA ÇEŞİTLERİ

    I. İNCE ABALAR

    1.Haçiya: İnce örülmüş deve yünü ile dokunur. Süslemesizdir. Erkekler tarafından kürkün üzerine giyilir. Kadınlar da giymektedir.

    II. KABA ABALAR

    1. Sadûni: Kaba ipten dokunur. Arkası düz, ön tarafı nakışlı olur.

    2. Meşleh: Kaba ipten dokunur. Saduni abanın nakışsız modelidir. Kadın ve erkekler tarafından kullanılır.

    3. Siyah Aba: Kaba ipten dokunan bu abaya, "Azap Abası" da denilmektedir. Kısa ve uzun kollu çeşitleri vardır. Önü nakışlı, arkası düzdür. Zengin kimseler tarafından giyilir.

    4. Kırmızı Aba: Siyah abaya benzer. Daha çok hamallar ve işçiler tarafından giyilir.

    5. Kev: Al renkte yünden dokunur. Ön tarafı na­kışlı, arka yüzü ve kolları düzdür. Yünü nadir ola­rak bulunduğundan değerli bir aba türüdür
#21.12.2005 10:11 0 0 0
  • ŞANLIURFA EL SANATLARI ( ÇULCULUK "SEMERCİLİK-PALANCILIK")

    At ve merkep gibi binek hayvanları üzerine atı­lan semerlere Urfa'da "Palan", bu sanatla uğraşan­lara da "Çulcu" (Palancı) denilmektedir. Eskiden deve üzerine atılan ve "Havut" denilen deve palan­ları da bu sanat koluna girmekte, bu işle uğraşan­lara "Havutçu" denilmekteydi. Deve neslinin git­tikçe tükenmekte olması, Havutçuluk sanatının gü­nümüzde tamamen kaybolmasına neden olmuştur.

    30-40 yıl öncesine kadar At, Eşek ve Deve gibi hayvanların binek ve yük taşıyıcı olarak Urfa'da önemli bir yeri vardı. Tarlalardaki ürünler deve kervanları ile kente getirilirdi. Tarlada el ile biçilen buğday sapları devenin Havut'u üzerinde "Şelte" yapılarak (toparlanıp bağlanarak) harman yerine getirilir, bu işle uğraşanlara "Şelteci" denilirdi.

    Şehir merkezine yakın taş ocaklarından kesilen taşlar, merkeplerin sırtında şehre getirilirdi. Ayrıca kamyonlarla şehrin belli yerlerine yığılan kumlar, merkeplerin "Sırga" larında inşaat alanına taşınırdı. Şehir içerisinde her çeşit yük taşımacılığı da "Eşek Hamalları" ile yapılırdı. Çulcular ayrıca yük hay­vanlarına "Palan" yanında "Sırga" denilen ve pala­nın üzerine atılarak iki yana sarkan geniş cepleri bulunan örtüler de dikmekteydiler.

    Günümüzde taşımacılığın motorlu araçlarla ya­pılması, taş ocaklarına yollar yapılarak taşların trak­törlerle kente ulaştarılması neticesinde at, eşek ve deve gibi hayvanlar önemini yitirmiş, dolayısıyla "Çulculuk" zenaatı 3-5 dükkân dışında hemen he­men terkedilmiştir.

    Mevlevihâne'nin doğusunda yer alan ve "Çulcu Pazarı" denilen çarşıdaki 25-30 dükkânda çalışan çulcu esnafı 30-40 yıl önce çarşıyı tamamen terkede­rek "Kürkçü Pazarı" na taşınmıştır. Bu sanat günü­müzde Çulcu Pazarı'ndaki 3-5 dükkânda yaşatıl­maktadır.

    PALAN'IN YAPILIŞI:

    Hayvanın sırt büyüklüğüne göre makasla tek parça keçe kesilir. Keçe üzerine "alt tavla" denilen çul biçilir. Üst üste konulan keçe ve çul üç yandan çuvaldızla kıl ip kullanmak suretiyle dikilir. "Puş" denilen uzun buğday sapları ağız kısmında doldu­rularak "yan demiri" denilen aletle bastırılır ve "ba­lık süreceği" denilen aletle düzeltmesi yapılır. Buğday sapları avuç içersini kavrayacak şekilde deste yapılarak bükülüp sarılır. Buna "balık sar­ması" denir. Semerin ön kısmına ve arka kısmına birer adet balık sarma dikilerek semere eger görü­nümü verilir.

    Semerin üzerine "Palas" denilen kıl dokuma, cicim veya kilim türünde örtüler dikilir. Buna "üzleme" (yüzleme) denilmektedir. Semerin önüne ve arkasına hayvanın karın altından ve kuyruk al­tından geçen "kolan" denilen, bir kat keçe ve bir kat palas'tan oluşan bağlayıcı şeritler dikilir. Uç kısım­ları demir kulplu olan bu şeritler palanın (semerin) diğer tarafına dikilen halkalara bağlanarak semerin hayvanın sırtından kaymaması sağlanır.

    Dikiş sırasında, özel imal edilmiş iri çuvaldızlar, avuç içersine takılan ve "kepenek" denilen bir alet yardımıyla semere batırılabilmektedir.

    Çulcular; semer, havut ve sırga yapımı yanında Şanlıurfa evlerinde kullanılan "sap yastık"ları da imal ederlerdi.

    Havut Müslüm, Nuri Gözel, Bedir Ağdaş, Mustafa Karadaş, Halil Şirpak ve Nakşi Usta, adları bilinen en eski çulcu ustalarıdır. Günümüzde ise bu sanat, Ahmet Karadaş, Mehmet Parmaksız ve Nabi Temel adlarındaki ustalar tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır.



    ÇULCULUKTA KULLANILAN ALETLER VE TERİMLER

    Balık Sarma: Buğday saplarının deste yapılıp bükülmesi.

    Balık Süreceği: Buğday saplarını semerin içersine itmeye yarayan alet.

    Havut: Deve semeri.

    Palan: At ve merkep semeri, çul.

    Palan Çuvaldızı: Semer dikmede kullanı­lan 15 cm. uzunluğundaki iri çelik iğne.

    Palas: Kıldan dokunan bir tür yaygı.

    Puş: Uzunca buğday sapı.

    Sırga: At ve merkebin sırtına atılan, iki yanın­daki geniş ceplere eşya konulan örtü.

    Üzleme: Semerin üzerine örtü olarak kilim, ci­cim veya palas dikilmesi.

    Yan Demiri: Buğday saplarını semer içersine sıkıştırmaya yarayan alet.

    Yastık Çuvaldızı: Sap yastıkları dikmede kullanılan 25 cm. uzunluğundaki iri çelik iğne.
#21.12.2005 10:12 0 0 0
  • ŞANLIURFA EL SANATLARI ( CÜLHACILIK "BEZ DOKUMACILIĞI" )

    Yün ipliği, pamuk ipliği ve floş'un kamçılı tez­gâhın tek ayakla çalışan çeşidi olan "cakarlı" ve 2-4 ayakla çalışan çeşidi olan "çekmeli" tezgâhlarda do­kunarak "Yamşah" ("Neçek"-"Çefiye") ve "Puşu" gibi baş örtüsü, "Ehram" gibi kadın boy örtüsü ha­line getirilmesi sanatına Urfa'da "Cülhacılık" denil­mektedir.

    Cülha tezgâhlarının kamçılı olmayan, yani me­kiği el ile atılan çeşitlerinde "Aba" (kadın ve erkek boy örtüsü) ve "Çaput Çul" (Kilim) dokunmaktadır.

    30-40 yıl öncesine kadar Kamberiye Mahallesi'nde 100'e yakın kamçılı tezgâhta icra edilen Yamşah ve Neçek dokumacılığı (Cülhacılık) son zamanlarda önemini yitirmiş, tezgâh sayısı 5-6'ya düşmüştür. Hekim Dede Mahallesinde "Kumaşhane" denilen evdeki 10'a yakın tezgâhta 100 yıldan beri cülhacılık yapılmaktaydı. Ancak son yıllarda bu sanata olan ilginin azalması neticesinde bu tarihi imalathanedeki tezgâhlar 1991 yılında da­ğıtılmış, imalathane konuta dönüştürülmüştür.

    Günümüzde Hacı Elagöz, Hüseyin Acı, Hacı Ramazan Çatkın, Mahmut Karataş ve Emin Tek ad­larındaki ustalar tarafından sürdürülen bu sanatın, adları bilinen ve bugün hayatta olmayan başlıca ustaları şunlardır: Eyyüp Narnur, İstanbullu Mahmut (aslen Urfa'lı olup lakabı İstanbullu'dur.), Hacı Abdullah Kırıkçı, Muhiddin Bayraktar, Yusuf Kaplan, Abdullah Tek, Ramazan Topal, Emin Çiftçi, Hacı İbrahim Cömert, Şıh Müslüm Kırmızı, Müslüm Demirel ve Hacı Sinan.

    1650 yıllarında Urfa'yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Urfa'da pamuk ipliğinden kapı gibi sağlam bez dokunduğunu, bunun Musul bezinden daha güzel ve temiz olduğunu söylemektedir. Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği bu bez, Urfalılar'ın "Kâhke Bezi" dedikleri bez olmalıdır.

    1883 tarihli Halep Vilâyet Salnâmesi'nde Urfa'da 221 adet kumaş tezgâhının varlığından söz edilmiş olması dokumacılığın bu ilde çok önemli bir sektör olduğunu vurgulamaktadır.



    KAMÇILI (CAKARLI-ÇEKMELİ) CÜLHA TEZGAHLARINDA DOKUNAN ÜRÜNLER

    I- YAMŞAH (NEÇEK- ÇEFİYE): Genelde kadın başörtüsü olup köylü erkekler de kullanmaktadır. Pamuk ipliği ve sarı, yeşil renklerde floş'tan do­kunmaktadır. Floş; birinci kalite elyaflı pamuktan yapılmış, parlak, ipek görünümünde bir ipliktir. Bursa'dan beyaz olarak getirtilip Urfa'da sarı veya yeşil renge boyanmaktadır.

    BAŞLICA YAMŞAH ÇEŞİTLERİ

    Hışvalı: Ortası nakışlı, çevresi karelidir. 125x135 cm. ölçüsünde olur. Küçük Hışvalı ve Büyük Hışvalı olmak üzere iki ayrı çeşidi vardır.

    Şakkalı: Kareli anlamına gelen "Çekçegili" de denir. Yamşağın yüzeyi karelerle donatılmıştır.

    Kuru Hafız: Küçük karelidir.

    Ahmediye: Çözgü ve atkısı sarı floştandır. Yüzeyi beyaz renkte pamuk ipliği ile işlemelidir.

    Direkli: Küçük karelidir.

    Dümbüllü: İki kenarına kalın floş çizgiler atılmış, ortadaki kare boşluk floşla işlenmiştir.

    II- PUŞU: "Cakarlı" denilen tek ayaklı tezgâh­larda koyu kırmızı ya da kahverengi ipekten sırmalı olarak dokunan erkek baş örtüsüne "Puşu" denil­mektedir. Ayrıca gömleğin üzerinden bele sarılmak suretiyle de kullanılmaktadır.

    Puşu dokumacılığı günümüzde tamamen terke­dilmiştir. Puşu dokumasında floş kullanılmamak­tadır. Puşular tezgâhta nakışlı olarak dokunduğun­dan ayrıca işlemeciye gönderilmemektedir.

    Puşu, bir zamanlar düz beyaz olarak dokunur, tahta kalıp baskısı ile nakışlanırdı. Bu şekilde nakış­lanan puşular daha sonra 1 saat süre ile suya basıla­rak boya tortuları giderilir, böylece nakışların temiz görülmesi sağlanırdı.

    III- EHRAM (İHRAM): Ehram, baştan ayaklara kadar inen ve gözler açıkta kalacak şekilde el yar­dımıyla yüze bürüklenen (yüzün kapatılması) ka­dın boy örtüsüdür. Eskiden yaşlı kadınlar tarafın­dan kullanılan bu örtü günümüzde kullanılmadı­ğından imalatı da terkedilmiştir.

    İhramlar kamçılı tezgâhların 2-4 ayakla çalışan çeşidi olan "Çekme" tezgâhlarda tümüyle doğal saf beyaz yünden dokunurlar. Tezgâhtaki genişlikleri 80-100 cm. arasında değişen ihramlar, kullanılmak üzere yan yana dikildiklerinde genişlikleri 180 cm., boyları da 225-230 cm. arasında olur. İhramların kenarları, çözgü uçlarının örülerek düğümlenmesi ya da bastırma ipliği kullanılarak saçaklanmakta­dır.

    Ehramlar; "Eriş", "Mekik", "Baklava Dilimli Yollu", "Payam" (Badem), "Tud" (Dut), "Kepenek" ve "Sandıklı" adlarında çeşitli motiflerle süslü ola­rak dokunurlardı. Eriş motifi ihramın yalnız iki ucuna (baş tahta) su (bordür) şeklinde işlenir. Kepenek, Erzurum ihramlarındaki "antika" motifinin bozula­rak kelebeğe benzetilmiş biçimidir.

    IV- FITA: Günümüzden 30-40 yıl önce, 12-15 yaşları arasındaki kızların örtünmek için kullandıkları bir bezdir. İhramdan farklı olarak çözgü ve atkıları yün olmayıp pamuk ipliğindendir. Genellikle iki renkli pamuk ipliğinden kareli olarak dokunurlardı. Bu örtünün kullanılması günümüzde terkedildiğinden dokuması yapılmamaktadır.

    CÜLHA TEZGÂHI VE PARÇALARI

    Cülha Tezgâhı

    Ağaçtan yapılan, el ve ayak yardımıyla hareket ettirilen cülha tezgâhlarına "Kamçılı Tezgâh" de­nilmektedir. Bu tezgâhın tek ayakla çalışan "Cakarlı" ve 2-4 ayakla çalışan "Çekmeli" olmak üzere iki türü vardır. Tek ayaklı cakarlı tezgâhlarda puşu, iki ayaklı çekmeli tezgâhlarda ince düz yam­şahlar; 4 ayaklı çekmeli tezgâhlarda da "Dügür" (kalın) yamşahlar dokunmaktadır.

    Bir cülha tezgâhında günde 10 metre dokuma yapılabilmektedir. Cülha tezgâhı 150 cm. enindedir. Dokunan kumaşın eni 120-130-140 cm. arasında de­ğişmektedir. Dokunacak kumaşın boyu çözgü uzunluğuna bağlı olup, istenildiğinde bu boy 200 metreye kadar uzatılabilmektedir. Normal bir yam­şah 120x120 cm., 130x130 cm. veya 140x140 cm. boylarındadır.

    CÜLHA TEZGÂHININ PARÇALARI

    I-Mekiğe Kuvvet (Hız) Vererek Dokumayı Sağlayan Parçalar

    1. Ayakçalık: Ayakla çalıştırılarak mekiği ha­reketlendirir. Tezgâhın yaptığı işe göre tek, çift veya 4 adet olur.

    2. Alt Takarlak: Dört parçadan olup ayak­çalık arasında bulunur.

    3. Üst Takarlak: 6 parça halinde ağaçtan ya­pılmış olup Ayakçalığı kaldırıp indirmeye yarar.

    4. Ayakçalık İpi: 6 parça kendirdendir. Ayakça-lığın inip kalkmasına yardımcı olur.

    5. Uzatma: 6 parça halinde olup, üzerine ayakçalık ipi biner.

    6. Orta İp: Üç parça halindedir.

    7. Sıçan-Pısik-Kayış: Her üçüne orta ip bağ­lanır.

    8. Defe: İçersinde tarak ve ceplik bulunur.

    9. Kücü: İptendir. Kücü ile beraber 8 parça ok­lava vardır.

    10. Terlik (Masura): İpliğin sarılı olduğu bir parçadır. Cepliğe bağlı olup dokumayı sağlar.

    II- ÇÖZGÜYE KUVVET VEREN PARÇALAR

    1. İPEK AĞACI: İpek iplerin sarılmasına yarar.

    2. ÇEHİŞ: Yukarıda bulunur.

    3. HALAKA: Çehiş'in üzerinde bulunur.

    4. TAKARLAK: Halaka'ya bağlı olup iki adettir. Halaka'ya kuvvet verirler.

    5. KAZIK: Çehiş'e bağlı 4 parça ağaçtır.

    6. ORTA DİREK: 4 parça kazığa bağlıdır.

    7. SERMİL: Dokunan kumaşın sarıldığı ağaç olup orta direğe bağlıdır.

    8. MANDAL VE DıŞLıK: Birbirine bağlı olan bu iki parça ayrıca sermil ile birlikte orta direğe bağlı­dır.

    YAMŞAH DOKUMANIN SAFHALARI

    1. Pamuklu Çözgü İpinin ve Floşun Boyanma Safhası:

    Pamuklu beyaz iplik piyasadan alınır. Bir ka­zanda su kaynatıldıktan sonra, içersine kumaş bo­yası karıştırılır. Boyanın sabit olması ve solmaması için yakıcı özelliği olan "Pul Kostik" ve "Hidrosofil" kaynama safhasında suya katılır. ıplik bu karışıma batırılır. 15 dakika içinde ipliğin kazandan çıkartılıp soğuk suda hemen banyo edilmesi gerekmektedir. Gecikildiği takdirde, yakıcı özelliği olan bu iki kim­yasal madde ipliği yakar. Yıkanan iplikler güneşte kurutulur. Daha sonra el dolabında sökülüp açıla­rak uzatılır. Sonra "kavuk" (topak-yumak) edilir. En sonunda Kücü'ye çekilerek dokumaya hazır hale getirilir.

    Floş ipliğin boyanması da aynı şekildedir.

    Yamşah dokumacılığı, yurdumuzda Denizli ilinde de yapılmaktadır. Ancak Urfalı ustalar, ipliği kaynatarak boyayıp güneşte kurutma usüllerinden dolayı, kendi yamşahlarının daha kaliteli olduğunu, renklerinin solmadığını iddia etmektedirler.

    2. Çözgünün Tezgaha Gerilip Bağlanması Safhası:

    Çözgü, dokunacak bezde kullanılan pamuklu ve floş ipliklerdir. Tezgâha bağlanmış bir çözgüde 1400 tel beyaz pamuklu iplik, 400 tel parlak sarı floş iplik olmak üzere 1800 tel ip vardır. Dokunacak kumaşın türüne göre çözgü sadece floş veya sadece pamuk ipliğinden de olabilir. Çözgü iplerinin tez­gâha bağlanması, uzun yaz günlerinde 1 hafta za­man almaktadır. Tezgâha bağlanan çözgü ile 200 m. kumaş dokunabilmektedir. Daha sonra tezgaha ye­niden çözgü bağlanması gerekmektedir.

    3. Dokuma Safhası:

    Cülha tezgâhı, 4 kazık ve iki uzatma üzerine yer seviyesinde kurulmuştur. Ayakçalık kısmı, göğüs derinliğinde bir çukur içersindedir. Cülhacı göğüs hizasına kadar çukur içersine iner. Tezgâh ayak ve ellerin ritmik hareketleriyle çalışır. Önce ayakçalığa basılır. Sağ el "defe"yi çekerken, sol el de "elcek"i aşağıya doğru belli bir uyumla çeker. Bu sırada tez­gâhın çıkarmış olduğu çıkrık sesine mekiğin hare­keti uyum sağlar. "Defe"deki tarağın sıkılaştırılması ve tekrar "elcek"'in çekilmesi birbirini izler. Dokunan kısım "sermil" denilen ağaca sarılır.

    Dokuma sırasında kopan çözgüler, bükülmek suretiyle birbirine tutturulur. Buna "Bedris" denilir.

    4. Nakış (İşleme) Safhası:

    Dokunan yamşahlar, nakışlanmak üzere işleme­ciye gönderilir. Dikiş makinasına benzer "Corne Makinası" denilen makinada pamuklu iplik ve floş kullanılarak yamşahlar üzerine çeşitli motifler işle­nir. yamşağın tüm yüzeyinin tek motifle işlenme­sine "Kabılma" nakış denilmektedir. Yamşahtaki iri kareler arasına gül motifi işlenmesine "Güllü" den­mektedir.

    ışlemecide nakışlanan yamşahlar, saçakları örülmek üzere evlere gönderilir ve kadınlar tara­fından saçakları örülerek püskül haline getirilir.

    Günümüzdeki başlıca işlemeci ustaları şunlar­dır: Hacı Hüseyin Acı, Celal Karakeçili, Hacı Ramazan Çatkın, Ömer Heşe, Hacı Fethi Yumruk, Fırfır Mahmut, Cuma Bayır, Mahmut Bayır ve Mehmet Bayır.
#21.12.2005 10:13 0 0 0