akaid bilgileri

Son güncelleme: 13.11.2010 15:28
  • ELFAZ-I KÜFRÜ SÖYLEYENİN HÜKMÜ

    Küfrü gerektiren sözler ittifakla küfrü gerektiriyorsa, yapılan bütün ameller boşa gider. Tevbe eder Kelime-i şahadet getirerek Islâma dönerse haccını iade eder, nikâhını tazeler.

    Küfrü gerektiren söz ihtilâflı ise; o söylediğinden dönerek ihtiyaten tevbe etmek ve nikâh tazelemekle emrolunur.

    Küfrü gerektiren söz hata ile söylenmişse, küfrü gerektirmez. Onu hata ile söyleyen mümindir. Nikâh tazelemesi gerekmez; ancak istiğfar ederek o sözden dönmesi gerekir.

    Buraya kadar nikâhın tazelenmesi konusunda söylediklerimiz, erkek küfür söz söylediği zamandır. Küfrü gerektiren sözü, zevce söylemişse; nikâhın bozulması konusunda ihtilâf vardır. Buhara alimlerinin çoğu, nikâhın bozulacağını ve erkeğin velev bir dinar karşılığında da olsa nikâhı yenilemeye mecbur edileceğini söylemişlerdir.

    Bu sözleri şaka veya oyun yaparak söylerse; bütün alimlerce küfürdür. Hata ile veya zorlanarak söylerse; bütün alimlerce küfür değildir. Bilerek ve kasten söylemişse; bütün alimlerce küfürdür.

    İsteyerek söyler; ama küfür olduğunu bilmezse, bu konuda ihtilâf vardır. Birinci görüş, mümkün olduğunca müslümanın küfrüne hükmolunmaz, sözü iyiye yorumlanır. İkinci görüş, eğer söylediği sözün küfür olduğuna inanmıyor veya küfür olduğunu bilmiyorsa ve bunu isteyerek söylemişse, bütün alimlerce küfre girer, bilmemek mazeret değildir. (Mecmau'l - Enhur, 1/688)

    Küfür sözler kişinin amellerini bir anda yok edecek kadar tehlikelidir.
#10.09.2005 11:26 0 0 0
  • AKİDE İLE ŞER'İ HÜKÜM ARASINDAKİ FARK

    Lügatta akide; üzerinde kalbin düğümlendiği şey demektir. Düğümlenme ise onu kesinleştirme, kesin olarak onu doğrulamak demektir. Bu, herşeydeki tasdiği kapsar bir şekilde geneldir. Ancak bir şeyi tasdik/doğrulama olayında tasdik edilmesi istenen şeye bakılır. Doğrulanması istenen şey esas bir iş veya esastan bir parça ise, onun akide olarak isimlendirilmesi doğru olur. Çünkü o, kendisi dışındakiler için bir ölçü olarak ele alınmaya elverişlidir. Bu nedenle de kalbin onun üzerinde düğümlenmesi belirgin bir işarettir/izdir. Eğer doğrulanması istenen şey, bir esas değilse veya esastan bir parça değilse bu takdirde akideden sayılmaz. Çünkü kalbin onun üzerinde düğümlenmesi ile ilgili herhangi bir eser yoktur. Ona itikat etmede herhangi bir fayda yoktur. Eğer kalbin üzerinde düğümlendiği şeyin eseri, insanı tasdik etme veya yalanlama yönünde bir tavır almaya iterse akideden sayılır.

    Akide; insan, hayat, kâinat, dünya hayatının öncesi ve sonrası hakkında ve hayatın öncesi ve sonrası ile olan alakası hakkında külli/bütünsel bir düşüncedir. Bu tarif her akide için geçerli olduğu gibi İslam akidesi için de geçerlidir. Kapsamına mugayyebatı/hissedilemeyenleri de alır. İslam akidesi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, Kaza ve Kader'in hayrının ve şerrinin Allah'tan geldiğine iman etmektir. Cennet ve cehenneme, meleklere, şeytanlara ve benzerlerine ve bunlarla ilgili düşüncelere iman da İslam akidesinden sayılır. Hislerle/duyularla idrak edilemeyen/ kavranamayan mugayyebatla ilgili konuların tamamı akideden sayılır.

    Şer'i hüküm ise kulların fiilleri ile ilgili şariin (kanun koyucunun) hitabıdır. Bir başka anlatımla, insana ait fiillerden bir fiille veya insanın fiillerinden sayılan sıfatlardan bir sıfatla ilgili düşüncelerdir. Kiralama, alışveriş, faiz, kefalet, vekâlet, namaz, halifenin ve Allah'ın hadlerinin ikamesi, halifenin Müslüman olması, şahidin adil olması, devlet başkanının erkek olması ve bunlara benzeyen şeylerin tamamı şer'i hükümlerden sayılır. Tevhid, risalet/peygamberlik, öldükten sonra tekrar dirilme, Rasülün yalan söylememesi, peygamberlerin günah işlememeleri, Kur'an'ın Allah'ın kelamı olması, hesap, azab ve benzeri şeylerin tamamı da akideden sayılır. Akideler tasdik edilen düşüncelerdir. Şer'i hükümler ise insanın fiili ile ilgili hitaptır. Sabah namazının iki rekât farzı şer'i hükümdür. Ancak onun Allah'tan geldiğini tasdik ise akidedir. Sabah namazının iki rekât olan sünneti kılınmadığı takdirde herhangi bir şeyi gerektirmez. Kılındığında ise, şer'i hüküm olmasından dolayı tıpkı akşam namazının iki rekât sünneti gibi kılana sevap kazandırır. Ancak sabah namazının sünnetine akide açısından baktığımızda kesinlikle tasdik edilmesi gerekir, inkârı ise küfürdür. Çünkü tevatüren sabittir. Akşam namazının sünnetinin tasdik edilmesi istenen bir şeydir. Ancak inkârı küfür değildir. Çünkü zanni delille yani haber-i ahad ile sabittir. Haber-i ahad ise akidede huccet sayılmaz. Hırsızlık yapan kimsenin elinin kesilmesi şer'i hükümdür. Ancak Allah'tan gelen bir hüküm olduğunu tasdik ise akidedir vb.

    Bu açıklamalara binaen akide ile şer'i hüküm arasında fark vardır. Akide; delile dayalı, vakıaya uygun kesin tasdiktir, iman etmektir. Akidede gerekli olan ise kesinliktir. Şer'i hüküm ise, kulların fiilleri ile ilgili şariin hitabıdır. Şer'i hükümde ise zann da yeterlidir, kabuldür. Bir düşünceyi, idrak etmek ve onun vakıada varlığını veya yokluğunu tasdik etmek akidedir. İnsanın fiillerinden bir fiili çözebileceği veya çözemeyeceği itibarı ile bir düşünceyi idrak ise şer'i hükümdür.
#10.09.2005 11:32 0 0 0
  • elimizden geleni yaparız artık
#10.09.2005 20:52 0 0 0
  • İslam'ın inanç esaslarını inceleyen ilim. Tarih boyunca hem adı, hem de muhtevası çeşitli değişikliklere uğradı. Sözgelimi iman temellerini (akide) incelediği için Akaid ve Usuli'd-Din; konularının ağırlığımı Allah'a iman, Allah'ın birlenmesi (tevhid) ve sıfatları oluşturduğu için İlm-i Tevhid ve Sıfât; fıkhın inançla ilgili yönlerini ele aldığı için Fıkhu'l-Ekber (Büyük Fıkıh); temel yöntem olarak düşünme ve akıl yürütmeyi seçtiği için İlm-i İstidlal ve Nazar gibi adlarla anıldı.

    Kelâm ilmi kelâmcılar tarafından konusu ve amaçları açısından farklı biçimlerde tanımlanmıştır. Konusuna göre Kelâm ilmi, "Allah'ın zat ve sıfatlarından, peygamberlikle ilgili konulardan, başlangıç ve sonları bakımından varlıkların durumlarından İslâm'ın teınel nasları doğrultusunda söz eden ilim" olarak tanımlanır. Tanıma "başlangıç ve sonları bakımından" kaydı Kelâm'ı tabii bilimlerden; "İslâm'ın temel nasları doğrultusunda" kaydı da felsefeden ayırmak için konulmaktadır. Kelam, amaçları açısından da "kesin delillere dayanarak muhaliflerin ileri sürdüğü şüphe ve itirazları ortadan kaldırmaya ve bu yolla İslâm inançlarını ispatlamaya çalışan ilim" olarak tanımlanır.

    Kelâm ilminin muhtevası, tarihi içinde giderek genişlemiştir. Başlangıç döneminde Kelâm ilminin başlıca konusu Allah'ın zatı, sıfatları ve fiilleridir. İslâm dünyasında felsefenin yaygınlık kazanmasından sonra Kelâm'ın konusu genişleyerek "varlık" (mevcud)u da içine aldı. Ancak Kelâm "varlık"ı tabii bilimler gibi değil, başlangıcı ve sonu açısından (mebde ve mead), yaratılışı ve döneceği yerle ilgili meseleler açısından konu edinir. Gazalî'den (ö.505/1111) sonraki kelâmcılar döneminde Kelam ilmi'nin muhtevası daha da genişleyerek felsefenin konularıyla birlikte mantığın birçok temel konusunu da içine aldı. Bu dönemde Kelâm, bir bilgi nesnesi (malum) olabilen hemen tüm konularla ilgilenmeye başladı. Bu dönemde Kelâm ilminin ilgilendiği bilgi konuları iki ana öğeden oluşuyordu. Birinci öğeyi mesâil ve makasıd denilen temel dini inançlar; ikinci öğeyi de mebâdi ve vesâil adı verilen, temel dini inançları ispatlamaya yarayan bilgiler meydana getiriyordu. Örneklemek gerekirse, "Allah vardır ve birdir" gibi inanç esasları mesail ve makasıdın; "cevherler arazlardan hali değildir, evren sonradan varolmuştur, hadistir" gibi hükümler de mebadi ve vesail konuları içinde yer alıyordu. Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana Kelâm'ın muhtevasında yeni değişiklikler gözlendi. Yeni İlm-i Kelâm dönemi olarak adlandırılan bu dönemde Kelam ilmi, felsefi bir görüş olarak materyalizmi bütün biçimleriyle reddeden, dine karşı yapılan biyolojik ve psikolojik eleştirileri cevaplayan, yeni felsefe akımlarını İslâm esasları açısından eleştiren, tabii bilimlerden yararlanarak Allah'ın varlığını kanıtlayan, İslâm'ın inanç ilkelerini açıklayan bir ilim durumuna geldi.

    Kelâm bilginlerine göre Kelâm ilminin çeşitli amaçları vardır. Bunlardan ilki, Kelâm'la uğraşanlara ilişkindir. Bu amaç, kişiyi taklit düzeyinden araştırma ile elde edilen kesin bilgi (tahkik) düzeyine yükseltmektir. Kelâmla uğraşmayanlara ilişkin olan ikinci amaç, inanç sorunlarını açıklığa kavuşturarak doğru yolu arayanları aydınlatmak ve şüpheleri, itirazları ortadan kaldırarak inanmamakta inat edenleri susturmaktır. İslâm'ın temel inançlarına ilişkin olan üçüncü amaç, temel inanç ilkelerini yanlış yoldakilerin ortaya attıkları şüphelerle sarsılmaktan korumaktır. Dördüncü amaç, diğer İslâm ilimlerine ilişkindir. Bu, İslâm ilimleri için üzerinde hareket edebilecekleri sağlam bir inanç temeli hazırlamaktır. İnsanın davranışlarına, edimlerine ilişkin olan beşinci amaç, kişinin davranış ve edimlerindeki niyet ve inancı güçlendirmek, sağlamlaştırmaktır. Nihayet bütün bu amaçların toplamıyla ulaşılacak asıl büyük amaç ise kişiyi dünya ve âhiret mutluluğuna ulaştırmaktır.

    Kelâm ilmini ortaya çıkaran nedenler Hz. Peygamber (s.a.s)'in ölümünden hemen sonraki döneme kadar uzanır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ölümünden sonra İslâm toplumunda giderek artan anlaşmazlık ve toplumsal olaylar inanç konularına ilişkin görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasına yol açtı. Hilafet tartışmaları, iç savaşlar, çeşitli din ve kültürlerle başlayan ilişkiler, felsefi düşüncenin çeviriler yoluyla yaygınlık kazanması, kimi âyet ve hadislerin farklı biçimlerde yoruma imkan tanıması gibi etkenlerle Allah'ın sıfatları, kader, büyük günah (kebâir) işleyen insanın durumu, imamet gibi konularda çeşitli görüşler oluştu. İlk yüzyılın sonuna kadar süren tartışmalar, ikinci yüzyılın başında bütün bu konuları sistemli biçimde ele alan ilk kelâm okulunun doğmasına neden oldu. Vasıl b. Ata (ö. 131/748) ve Amr b. Ubeyd (ö.144/761) tarafından kurulan bu Kelâm okulu Mutezile olarak adlandırıldı. Mutezile okulu, iki yüzyıl boyunca tek okul olarak inanç konularındaki anlaşmazlıkları belli bir sistem içinde çözümlemeye, İslâm'a yöneltilen eleştirileri cevaplamaya çalıştı. Ancak kendi içinde bütünlüğünü koruyamayarak ayrıntılara ilişkin kimi küçük görüş ayrılıkları üzerine kurulan çok sayıda kola ayrıldı.

    Kelâm ilmi alanındaki Mutezile egemenliği, dördüncü yüzyılın başlarında Mutezile içinde yetişen büyük Kelam bilgini el-Eş'ari (ö.324/936) tarafından kurulan ilk Sünni Kelâm okulu ile sona erdi. El-Eş'ari, kelam anlayışını Basra ve Bağdat'ta yayarken, aynı zamanda Maveraünnehir'de Maturidi (ö.333/944) tarafından sünni Kelâm'ın ikinci büyük okulunu ortaya çıkardı. Kurucularının adından hareketle Eş'ariye ve Mâturidiyye olarak adlandırılan bu iki okul, küçük farklarla Sünnî inanç esaslarını belirledi ve zamanla İslâm dünyasında etkinlik kurdu. Mutezile okulu ise, varlığını ancak çok sınırlı bir çevre içinde sürdürebildi.

    Sünnî Kelâm ilmi, tarih içinde geçirdiği aşamalar açısından başlıca dört dönemde incelenir. el-Eş'ari ile başlayan ve Gazali'nin hocası el-Cüveyni (ö.478/1085) ile sona eren ilk dönem, Mütekaddimin (Eski Kelamcılar) dönemi olarak adlandırılır. Gazali ile birlikte ikinci dönem başlar. Müteahhirin (Sonraki Kelamcılar) dönemi olarak adlandırılan bu dönemde Kelâm ilmi felsefe ile yoğun bir ilişki içindedir ve bu nedenle "felsefe ile meczedilmiş Kelâm devri" olarak da tanımlanır. Hicrî sekiz Miladi ondördüncü yüzyıl ortalarından başlayarak Miladi ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar süren üçüncü dönem, Kelâm ilminin duraklama ve gerileme dönemidir. Bu dönemde, önceki kelâmcıların eserlerine yorum ve açıklamalar yazılmakla yetinilmiştir. Kelâm ilmi, on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında yeni bir döneme girdi. Çağın istek ve ihtiyaçlarına cevap verme zorunluluğunun doğurduğu bu yeni dönem Yeni İlm-i Kelâm dönemi olarak anılır.
#12.09.2005 10:17 0 0 0
  • paylaşımın güzel olmuş devamını bekleriz
#17.10.2008 15:03 0 0 0
  • CEHALET VE KÜFÜR

    İman, yegâne Rabbimiz Allah'ın, kullarının katıksız ve tereddütsüz inanmalarını emrettiği, yegâne önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v) vasıtasıyla beyan duyurulanların bütününe, hiçbir şüpheye düşmeden kalben tasdik ve dil ile ikrar edip inanmaktır. İmanın temel ilkelerinde herhangi bir şüphe, herhangi bir tereddüt sonucu inanmak veya inanmamak arasında bocalamak, kişiyi iman dairesinden dışarı çıkarır, ya da iman dairesinin içine girmesini engeller. Bundan dolayı bütün iman ilkelerine, hiçbir şüphe duymadan, herhangi bir tereddüt geçirmeden katıksız bir şekilde ve idrak ederek inanmak gerekir.

    İman, bir şeyi doğrulamak, onu doğru olarak almak demektir. Sözlükte ise, mutlaka tasdik etmek manasındadır. Çünkü doğrulayan, doğruladığını yalanlamadan emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur.

    Küfür ise, "İslam dinine uymayan itikadler beslemeye, Cenabı Allah'a inanmamaya, O'na ortak koşmaya, yakışmayacak sıfat-ları var demeye, O'nun varlığını, birliğini, emirlerini ve yasaklarını inkar etmeye, dinsizliğe, imansızlığa, zındıklığa, şüphe,cehalet ve inkar gibi sebeplerle iman edilmesi gereken şeylere iman etmemeye ve dinden çıkmaya vasıta olan sözler söylemeye denir."

    Küfür, İslâm dininden olduğu zaruretten ve yakinen bilinen usûl ve hükümlerin hepsini veya bunlardan bir kısmını kabul etmeyip inkâr etmek veya inkâra delalet eden bir iş yapmak demektir.

    Zaruret olmaksızın ve kendi seçimi ile puta, aya, yıldıza, güneşe, secde ve tazim etmek, onlar için kurban kesmek, Hristiyanlarla beraber kiliseye gidip ayin yapmak, haç takınmak, Allah'tan başkasına ibadet etmek gibi küfür alameti ve şirklik belirtisi olan bir fiili irtikab etmek, yahut Allah Teâlâ'yı (c.c.), meleklerini, şeriatı, ahireti inkâr veya bunlardan birini tahkir etmek, (meselâ Kur'ân-ı Kerim-i çiğnemek gibi) dildeki ikrar ile kalpteki tasdikin yalan olduğuna şeriat tarafından zahir alamet kılınan bir söz, bir fiil kendisinden sadır olan kimse mü'min değildir. Zira o söz ile o hareketi o kimsenin dilindeki ikrar ile kalbindeki tasdikin yalan olduğuna delil ve burhandır. Onun için her ne kadar müslüman isminde olup İslâm davasında bulunsa bile irtikab ettiği söz ve hareketi ile Peygamber Efendimizi yalanladığı cihetle İslâm dininin sahasından ve ehl-i kıblelikten çıkıp hem Allah (c.c.) katında ve hem müslümanlar nazarında kâfir olmuş olur.

    Bir insanın küfre kayıp gidecek kadar cehalet içinde kalması ve cahil kalmaya devam etmesi asla mazeret olarak kabul edilmez. Cehalet ve gaflet insanı küfre kadar götürebilmekte ve küfür bataklığına atabilmek-tedir. Bir insanın kafir olması ve münkirliği tercih etmesi kendisi için afetlerin en büyüğüdür. Hiç bir zaman cehaletin ve küfrün iyi bir tarafının olabileceği düşünülemez.

    Velid ibn Muğîre, As ibn Vâil, Esved ibn Abdilmuttalib ve Ümeyye ibn Halef, Allah'ın Resulü'ne, "Bir müddet biz senin ilahına bir müddet de sen bizim ilahlarımıza ibadet et. Böylece aramızda bir sulh çizgisi oluşur, aramızdaki düşmanlık da kalkmış olur... Eğer senin işin daha olgun ve göz alıcı olursa, biz, bize düşen, payımızı alırız. Yok eğer, bizim işimiz daha olgun olursa, sen bundan kendine düşen payı, dersi alırsın..." dediler de, bunun üzerine Kafirun sûresi ile, Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Siz, ey cahiller, bana Allah'dan başkasına mı tapmamı emrediyorsunuz?." ayeti nazil oldu da, böylece onları, bazan cehalet, bazan da küfürle tavsif etti. Bil ki, cehalet, tıpkı bir ağaç; küfür de, o ağacın meyvesi gibidir.

    Kur'an veya mütevatir yahut meşhur sünnet ya da icma ile tespit edilen bir hükmü bilmemek mazeret değildir. Çünkü bu hükümler Daru'l-İslâm da yürüdükte oldukları için devamlı gündemdedir. Her¬kesin dikkatini çekmektedir. Artık bunları bilmemek özür sayılmaz. Yapılma¬dıkları takdirde yükümlü kişi, bilmeme mazeretini ileri sürerek kendisini so¬rumluluktan kurtaramaz. Namaz kılma, oruç tutma, zekât verme ve haccet¬menin farz olduklarını, İçki, kumar, faiz, zina ve masum cana kıymanın ha¬ram olduklarını bilmek, bu dala giren bilgilerdendir. Keza İslâm'dan çıkanın, haramı helal sayanın, kendilerine tebliğ ulaşan gayri Müslimlerin Allah'ın bir¬liğine iman etmemelerinin mazereti yoktur. Bunları bilemiyorum iddiasıyla ce¬zadan kurtulamazlar.

    Aslında İslâm diyarı olup sonra Daru'l-harbe dönüşen mem¬leketlerin halkı, bilmeme-lerinden dolayı mazur sayılamazlar. Çünkü bu ül¬kelerde az da olsa Müslümanlar bulunmakta, İslâm'ın helal ve haramlarına dikkat etmekte farz ve vaciplerini yerine getirmektedirler.

    KAYNAKLAR: Fıkıh Usulü-Hasan Karakaya--- Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb--- İskilipli Atıf Hoca-Frenk Mukallitliği ve şapka----Elfaz-ı Küfür- Hüseyin Aşık ---Kul Sadi Yüksel - Muvahhidlerin Akidesi----Elmalılı Hamdi Yazır- Hak Dini Kur'an Dili---İmam-ı Azam ebu Hanife-Fıkhı Ekber-İmam-ı Azamın Beş Eseri-Çev.Mustafa Öz.
#17.10.2008 15:04 0 0 0
  • ALLAH razı olsun kardeşim yüreğine ve emeğine sağlık
#25.10.2008 10:55 0 0 0
#13.11.2010 15:28 0 0 0