Ezik Yürekler

Son güncelleme:
  • Yokluk, sefalet, çaresizlik, acı ve keder içerisinde geçen bir yürekle yıllar öncesinde Nisandağı kasabasına doktor olarak yeni tayinim çıktığı sıralarda tanışmıştım.

    Yeni açılan sağlık ocağına pratisyen hekim olarak atanmıştım. Evden işe, işten eve gidip gelirken aynı güzergahta çöp tenekelerini, çöpleri karıştıran bir yürek vardı. İlk zamanlarda buranın yabancısı olduğum için fazla dikkatimi çekmemişti. Fakat, her sabah ve her akşam çoğunlukla aynı saatlerde bu yürekle karşılaşıyordum.

    Başı önde, titreyen çıplak elleriyle çöpten bir şeyler arıyordu. Genişçe bir yamalı çuvalı vardı. Topladıklarını ayrı ayrı yerlere, poşetlere koyuyordu. Önceleri onu izlemeye başlamıştım. Çöp tenekelerini karıştıracağı saatleri aşağı yukarı belirlemiştim. O gelmeden sabahın erken saatlerinde işe giderken, akşamda iş dönüşü, onu bir duvar köşesinden seyrediyordum.

    Dikkatimi çekmişti. Çuvalının yanında getirdiği torbalara, çöpten bulduğu şeyleri ayrı ayrı koyuyordu. Sefaletin acısı yüzüne vurmuş, karbeyazı saçları darmadağınık, üstü başı perperişan, mokasen tarzı yırtık, eski bir ayakkabısı ile hayatın sillesini, tokadını çok ağır bir şekilde ödediği besbelli olan elli yaşlarında bir bayandı. Üzerinde hayli eski yamalı bir palto vardı. Hemen hemen her gün aynı kıyafetleri giyiyordu. Sefaletin içerisinde sefalet yaşıyordu belliydi.

    Uzunca bir müddet onu kırmadan, incitmeden nasıl konuşabileceğimi düşündüğüm için yanına sokulmakta güçlük çekmiştim. Fakat bu süreç bana onu tanımam için iyi bir fırsat yaratmıştı. Dikkat ediyordum, hiç kimseyle konuşmuyor, bir vazifeyi yapar gibi işini görüyordu. Bazı yönlerini keşfetmiştim. Çöpten ayırdığı gazete, şişe, cam, karton kutu, dergi, ajanda gibi eşyaları bir yavrusunu okşar gibi temizliyor, özenle yanında getirdiği poşetlere ayrı ayrı koyuyordu. Her bulduğu bir parçada yaşadığı sevinci yüzüne yansıtıyordu. Düzenli bir bayandı.

    O günden sonra karar verdim, o gelmeden çöp kutularına bir şeyler bırakacaktım. Çalıştığım yerdeki arkadaşların evinden ve kendi evimdeki günlük gazete, dergileri, şişeleri, konserve kutularını, kola şişelerini, ihtiyaçlarımızı aldığımız karton kutuları naylon torbalara onun yaptığı gibi ayrı ayrı toplayıp, o gelmeden bir gün bırakmaya başladım. Günlerim artık o bayanı düşünmekle geçer olmuştu. Her akşam ve her sabah yaşadığı sevinci yüzünde görebiliyordum. Ona başka şeylerde yapmalıydım ama, onu incitmekten korkuyordum.

    Bir gün duvarın köşesinde duruyor, onun gelmesini bekliyordum. Aynı saatlerde yine çıka geldi. Bu sefer biraz zor yürüyor, sağ ayağı aksıyordu. Yürümekte zorluk çektiği besbelliydi. Ama sabahın bu saatinde yine işinin başındaydı. Çöp tenekesinin kenarına bıraktığım eşyaları görmesini, işe yarayacağını düşünerek almasını bekliyordum. O, titreyen elleriyle uzandı. Yüzündeki sevinci bir kez daha görmenin vermiş olduğu mutluluk görülmeye değerdi. O günde fazla yorulmayacaktı. Evine daha erken gidip dinleneceğini umuyordum.

    Bu yürek sevinerek aldı poşetleri. Fakat ayağı niye aksıyordu aklıma takılmıştı. Yarın karar vermiştim, onunla gidip konuşacak, tanışacaktım. O akşam rastlamadım ona. Merak etmiştim. Oysa hiç aksatmadan gelip, işe yarayan parçaları alıp gidiyordu. Bu düşünceyle sabahı zor ettim. Bu yürek hiç aklımdan çıkmadı o gece.

    Ertesi sabah içimde onu tekrar göremeyeceğime dair bir huzursuzluk vardı. O gelirde onunla konuşurum ve işime geç kalmadan giderim diye, yine aynı köşede onu beklemeye başladım. Gelmeyeceğine dair endişem sokağın köşesinden görülmesiyle son buldu. Ayağı yine aksıyordu. Onunla, onu incitmeden nasıl konuşabilirim diye hazırlamıştım cümlelerimi. Sabah erken bir vakit olduğu için sokak sessizdi. Onu ürkütmeden usulca yanına yaklaştım. Arkasında duruyordum, ama o benim farkımda bile değildi.

    Bir ay sonra ilk defa - Günaydın, kolay gelsin Hanımefendi dedim.
    O birden bire irkildi. Arkasına dönüp baktığında "Günaydın" dedi. Hiç korkmadan, sanki bu sözü bekliyormuşçasına. Benim gibi yanından gelip geçenler onunla hiç ilgilenmemiş olacaklar ki, bu söz ona sabahın bu saatinde mutluluk rüzgarı getirmişti.

    - Merhaba ismim Elif. Biraz ilerideki yeni açılan sağlık ocağında doktor olarak çalışıyorum. Bir aydır burada ve bu kasabadayım. Yaklaşık bir aydır da sabah ve akşam işe gidiş dönüşlerimde sizi izliyorum. Sakın kusuruma bakmayın. Sizi bir aydan sonra tanımak istedim. Bütün sebebim bu. Uzun bir süre sizi izlediğimden bu yana çöpten aldığınız eşyaları düzenli ve ayrı olarak ayırıyorsunuz. Bu ilgimi çekmişti. Önceleri aksamayan ayağınız, dünden beridir aksamaya başladı. Bunun sebebini bütün gece merak ettim. Sizi tanımak, izin verirseniz size herhangi bir yardımın olabilir mi diye sormak istedim.

    Ben konuştuğum sürece bu bayan bana ismini dahi söylemeden, titreyen elleriyle gözlerimin içerisine öyle bir bakışla baktı ki, sanki yılların acısını bir kalemde silebilir misin der gibi. O yosun rengi gözleri buğulandı. Bir damla yaş o tonton yanaklarından aşağıya istemeden süzülüverdi. Ve, bir an toparlanıp titreyen ellini uzatarak;
    - İsmim Zeynep. Memnun oldum efendim. Doktorsunuz ha. Çok güzel bir meslek: hele de bu kasabaya, bizim gibi fakirlere çok lazımsınız. Gelen kimseler bu kasabada pek fazla kalmıyor nedense. Sizde yakında gidersiniz.

    - Gelelim yardım teklifinize beni incitmediniz. İsteseniz de incitemezsiniz. Çünkü, kocaman cesaretli bir yüreğe sahipsiniz. Sanmayın ki, sizi fark etmedim. Başım öndedir ama, sokaklarda olduğum için algılarım hep açıktır. Sizi bundan iki hafta kadar önce poşetleri bırakırken gördüm.

    - Sizi üzdüysem özür dilerim Zeynep hanım. Niyetim üzmek değildi. Sadece hep aynı saatlerde, hep aynı yerde çöp alıp onları ayrı ayrı poşetlere koyuyordunuz. Bu dikkatimi çekmişti. Düzenli bir bayan olduğunuz belliydi. Asaletli bir duruşunuz vardı. Her ne kadar başınız önde olsa da, ben de sizde bunu fark etmiştim. Ayağınızın aksaması beni çok üzdü. Sizinle konuşmaya, ayağınız ve sizin için bir şeyler yapabilir miyim düşüncesinden başka bir şey yoktu aklımda. Ayağınızın aksaması belki bir vesileydi ama, ben yine bir gün sizinle tanışacaktım.

    - Doktor Hanım, ayağımda gördüğünüz gibi eski bir ayakkabı var. Zaten onu da çöpten bulmuştum. Bu zamana kadar idare ettiler. Şimdi ne olduysa ayağımı vurmaya başladı. Sebebi ondandır.

    - EEEEeee merhametli kızım, bende bir zamanlar çalışıyordum. Mesleğim ve eşim vardı. Eşimim vefatından sonra bakacak dört tane de yüreğim vardı. Bütün aksilikler eşimin ölümüyle ardı sıra gelmeye başladı. Önce işimi kaybettim. Çocuklarım küçük bakıma muhtaçtı. Hala da muhtaçlar. Hiç birinin doğru düzgün işi yok. Eşimin arkasından borçlar birbir gelmeye bizlere zorluk çektirmeye başladı. Güzel bir evimiz vardı. Onu satıp, borçları ödedim. Çocuklarımda bu sefalet hayattan kurtulmak için, beni terk ettiler. Yalnız bir başıma virane, damı akan, harap bir evde yaşamımı sürdürmekteyim. Yaşamak için paraya ihtiyacım var. Çocuklarımın küçüklüğünde herhangi bir işte tam gün çalıştığım an, onlarla ilgilenecek kimsem yoktu. Fakirlik bizi iyice vurmaya başladı ve hastalanmıştım. Bu işte bir yere bağlı olarak çalışmadığım için onları gidip görebiliyor, onlarla ilgilenebiliyordum.

    Zeynep Hanım iyice açılmıştı. Susup sadece onu dinliyordum. Kısa ve öz hikayem bu, esas derinlere inersem için acır be yavrum diyerek cümlelerini sürdürdü.

    Kendi kendine hayatı çok sorgulamış, bir çıkar yol bulamamıştı. Sonra bana sebepsiz hiç bir şey olmazmış: herkes kendi rızkını, kalbinin ekmeğini yer, kendi kaderini yaşarmış diyenler var be kızım. Çok düşündüm bu sözleri, hata nerede diye. Demek ki benim kalbim çok kötüymüş ve bu rızık bana layık görülmüş. Sence öylemi? Söylenen bu sözler doğrumu ne dersin? Ben yaşadığım sürece hiç inanmadım yavrum diyerek, çileli hayatını birkaç öz ve derin cümlelerle anlatmıştı.

    Onu çok üzmüştüm. Sabahın bu saatinde geçmişiyle onu yormuştum.

    - Benimle gelir, ayağına bakabilir miyim, hem de bir çayımı içersin dediğimde, "neden olmasın, sende bana gelmek kaydıyla" deyiverdi.

    O gün göreve başlamadan Zeynep hanımın aksayan yaralanmış ayağıyla ilgilendikten sonra, karşılıklı birer bardak sıcak çay eşliğinde fazla konuşmadan sanki birbirimizi dinledik. Sıkılıyordu yanımda, utangaç bir hali vardı. Geçmişi onu fazla vurmuştu. Bugün ise, çaresizlikten o güzelim yüreği ezikti. Onu işine doğru uğurladım. Giderken adresini almıştım. Aramızda sanki bizi birbirimizi bağlayan garip bir bağ oluşmuştu.

    Artık eskisi gibi sabah ve akşam saatlerinde işe gidip gelirken ona rahatça selam verebiliyor, eski bir dostumu görmüş gibi günaydın, kolay gelsin diyebiliyordum. Ona yardım etmemim zamanı gelmişti. Yaşlı, hasta, keder ve çaresizlik içerisinde geçen yüreğini biraz da olsa artık kurtarmalıydım. Yeni maaşımı aldığım bir gün mağazalardan birine uğrayıp ona bir çift ayakkabı ile marketten gücümün yettiği ölçüde yiyecek bir şeyler aldım. Hava kararmak üzereydi. Eve dönmüş olduğunu düşünüp, verdiği adrese bakarak oturduğum evden birkaç sokak ötedeki bir evde oturuyor olduğunu fark ettim.

    Evle karşılaştığımda derme çatma, barakayı andıran, duvarları tenekelerle kaplı, camların bir kısmında naylon poşetler kapatılmış, kapısı alttan kırık bir manzarayla karşılaştım. Ev demeye bin şahitti. Hele de bu soğuk havada, bir insanın burada yıllarca yaşaması bir mucizeydi.

    Yüreğim bu manzaraya dayanamıyordu. Ben sıcak evimde otururken, burada bir yürek yaşam kavgası veriyordu. Bir garip duyguyla karşılaşmıştım. Dünya bir gerçek duyguyu daha yaşatıyordu. Bana bu duygu bir anda ağır gelmişken, yıllarca bu duygu kim bilir ona ve çocuklarına nasıl ağır gelmişti ve geliyordu.

    Kapıda beni gördüğünde sevindi. Ben elimdeki poşetlerden dolayı hala incineceği endişesi taşıyorken, o benden daha güçlü çıkıp, teşekkür ederek alıverdi elimdeki poşetleri. O gün bütün geçmişini paylaştı benimle. Çocuklarını çok özlediğini, fakat ayrı ayrı hayatlara karıştıklarını, kiminin onunla böyle bir yaşam sürmek istemediğini, kiminin de annelerini tamamıyla hayatlarından çıkardığını anlattı.

    Bir anne için en acısı evlatlarının ondan uzak oluşuydu. Bana bir söz söylemişti. Onlar her ne kadar beni istemeseler de ben anneydim. Hani doktor kızım sen bana gizli bir iyilik yaptıktan ya, ben de onlara çöpten aldığım paranın birazıyla gidip yaşadıkları yerlere azda olsa yiyecekler bırakıyordum. Onlar hiç bilmiyorlardı bu yiyecekleri benim getirdiğimi. Hiç öğrenmelerini istemedim. Onların durumu da benden kötüydü. Ama ben anneydim. Onları her ne olursa olsun, aç bırakamazdım. Kendim aç kalsam da diyerek sözünü tamamladı.

    Üzülmüştüm, hatta kahrolmuştum. Onun için bir şeyler yapmalıyım derken, tahta, bacakları kırılmış eski bir masa üzerinde yarısı yazılmış okul defterleri ve ajandalara yazılar yazdığını fark ettim. Yazdıkları dikkatimi çekmişti. Sorduğumda, yıllardır ben böyle aklıma geldikçe bir şeyler yazar, karalarım. Bu, belki de içimde kopan fırtınaları anlatmak gibi bir şey demişti. Yazıları hayata dairdi. Yaşadığı bütün maddi ve manevi zorluklar karşısındaki duygularını öyle güzel anlatmıştı ki, o an aklıma yerel bir gazetenin sahibi olan arkadaşım İbrahim geldi. Zeynep hanımın yazdığı yazıları onun günlük çıkan gazetesinde yayınlatabilirdim. Zeynep Hanımı incitmeden yapabileceğim bir iş teklifiydi bu aslında.

    O gün Zeynep hanıma bir şey söylemeden yanından ayrıldım. Arkadaşım İbrahim ile bu düşüncelerimi paylaştım. Biliyordum İbrahim'in beni kıramayacağını. Ondan aldığım olumlu cevapla Zeynep Hanımı akşam iş dönüşü yine çöp tenekelerinin başında buldum. Bu düşüncemi anlatınca başta ezikliğin verdiği mahcubiyetle karşı çıkar gibi oldu; ama, ben ısrar edince neden olmasın dedi. Bu durum onun için hayata tutunacak bir dal, bir çıkış kapısıydı.

    Bir müddet yaşadığım şehirde "Ezik Yürekler" adı altında yazıları yayınlanmaya başlamıştı. Yazdığı yazılarla ilgileniyor, onun hakkında olumlu düşünceler kulağıma geliyordu. Yaşadığım şehirde ve civarlarında yazılarının okunduğunu ve beğenildiğini fark etmiştim. Onun gibi birçok yüreğin sesi olmuş ve umutsuz yüreklere umut getirmişti. Çıkan gazeteleri arkadaşım bana gönderiyor ve ben de Zeynep hanıma veriyordum. Beraberce okuyorduk. Biraz toparlamıştı kendini, sanırım yaşama dört elle sarılmaya başlamıştı. Sefalet, yokluk, fakirlik ve çaresizlikle ilgili yazdığı yazıları, birazda olsun yerini umuda, hayatın güzel yanlarını yakalamaya bırakmıştı. Yüreğinde umut kırıntıları her geçen gün çoğalıyordu.

    Bir gün arkadaşım İbrahim den telefon geldi. Zeynep hanımın yazılarını okuyan bir yayınevi sahibinin dikkatini çekmiş, deneme adı altında bu yazıların hiçbir ücret almadan kitap basıp dağıtabileceğini söylemişti. İkimizde bu olaya çok sevinmiştik. Zeynep Hanım için, yeni umut kapıları ardına kadar açılmıştı. Bu gelişmeden Zeynep hanıma söz etmemiştim. Kitap çıkınca ona bahsedecek, sürpriz yapacaktım. Bu arada Zeynep Hanım hem yazılarını yazıyor, hem de çöp toplama işine devam ediyordu. Elimden gelen her türlü konuda ona yardımcı olmaya çalışıyordum.

    Epey zaman sonra İbrahim'in vasıtasıyla yayınevi tarafından bir paket geldi. Gelen Zeynep Hanımın yazılarının basılı olduğu "Ezik Yürekler "adlı kitabıydı. Yanında bir zarf içerisinde para vardı. Nihayet çıkmıştı ve Zeynep Hanım emeğinin karşılığını almaya başlamıştı. O gün onunla karşılaştığımda, bu olay hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Zeynep Hanım bundan sonra hayata daha dirayetli bakacaktı. Hiç unutmuyorum aldığı ilk parayı çocuklarıyla paylaşmıştı.

    O, artık yeni bir hayata doğru adım atmıştı. Artık iyi bir dosttuk. Beş yıl Nisandağı kasabasında görev yaptım. Şimdi buradan çok uzakta, başka bir kasabada görev yapmaktayım. Zeynep Hanımla ne ilgimi, ne de dostluğumu kestim. Bu arada iki tane kitabı yayımlanmıştı. Her birinde benden, arkadaşım İbrahim'den ve hiçbir karşılık beklemeden kitabını çıkaran yayınevinden bahsedip, sonsuz teşekkürlerini yazıyordu. Biz, bir yüreği dolayısıyla birkaç yüreği mutlu etmiştik.

    Şimdi başka bir kasabadayım, burada tanıdığım bir Mehmet amca ve bir başka Zeynep hanım daha var

    Yazan : Melodi AKÇAY

0 0 0