Çanakkale Savaşı Ne Demekti

Son güncelleme: 22.04.2010 21:29

  • noimage


    İlk okul yıllarındayken, Çanakkale Zaferini anma haftası geldiğinde, öğretmenimiz büyük bir vazifeyi yerine getirmek için haftalar öncesinden titiz bir çalışmaya başlardı. Hangi öğrenciyi seçecek, hangi öğrencisine ne görev verecek kılı kırk yararak seçerek çalışırdı. Onun için sıradan, her yıl aynı şekilde kutlanan bir hafta değildi. Kanını taşıdığı atalarına karşı büyük bir sorumluluk hissederdi. Hiç akıl etmedim ama onunda bir yakını şehit ya da gazi olmuş muydu? Bu var olma ya da yok olma savaşında çok sevdiği birileri mi şehit olmuştu acaba? Niçin bu kadar önemliydi bu anma yıldönümü? İstiklal Marşımız okunurken bizlerden gizlemeye çalışırdı nemlenen gözlerini. Muhteşem bir program hazırlamak için didinir dururdu.

    İstiklal Marşı okunurken, bayrakların en güzeli göndere çekilirken, var gücümüzle, sesimizi en yüksek perdeye çıkartıp, gözlerimizi o büyük bayrağımızdan ayırmadan tatlı ve de coşkulu bir ahenk içinde milli marşımızı söylerdik. Bayrağımız gökyüzünde bizler yeryüzünde dalgalanırdık. Söylerken onurların, içimizde tarifi ve de yeri belli olmayan, anlatamadığımız bir sevgi dolardı. Nasıl ki makamları cennet olsun atalarımız o tarifsiz acıları ve kahramanlığı yaşadıysa bizlerde galiba öyle oluyorduk. Söylerken geçen her saniye içerisinde kabımıza sığmazdık. Sanki her bir öğrenci bir aslan olurdu. Korkusu olmayan, cesareti ve onuru had safhaya ulaşmış yiğitler olurduk. O yıllarda işin açıkcası niçin öyle olduğumuzu bilmezdik, pek anlamazdık ama o manevi duyguyu yaşardık. Bu olsa olsa atalarını unutmayan evlatlara verilmiş ilahi bir nimetti. Çünkü bizler, ne zaman nerede vatan, millet, anne, baba, kardeş, hatta arkadaş lafzını duysak, gözünü kırpmadan ölüme giden aslanlar olurduk. Yeter ki bu bayrak üzerimizde dalgalansın. Yeter ki arkadaşlarımızı, dostlarımızı, vatanımız bizlerden ayrılmasınlar. Çünkü bizler, Allah birdir, anne, baba, vatan, bayrak, kandan hatta candan dahi kutsal diye inanırız. Ölürken dahi mutlu oluruz. Ölümden korkmayan kaç insan var ki yeryüzünde. Ama söz konusu vatan olunca ölümden korkulmazdı. İstiklal marşından sonra şiirler okunur marşlar söylenirdi. Hepside birbirinden güzel ve anlamlı şiirler ve marşlar. Şimdi ne zaman Çanakkale İçinde Vurdular Beni marşı söylense yine duygulanırım. O yıllarımda şuna eminim ki şuurlu bir vatan ve millet bilinci yoktu. Ama yeri belli olmayan büyük bir sevgi vardı. Usul usul vatan sevdasına tutuluyorduk. Ne büyük bir sevdaydı bu sevda. Sevdikçe insan mutlu oluyor, sevmelere doyulmuyordu. Bu sevgiyi hiçbir sevgiyle mukayese dahi edemezdik. Anne babamızdan nasıl ki daha sıcak gelmiyorsa insanlar, vatanımızda öyleydi. İçinde anne baba sevgisi barındırıyordu. Milyonlarca evladı olan anne baba oluyordu vatanım.

    Çanakkale Zaferini usul usul, ağır ağır coşkulu bir şekilde anlatırdı öğretmenimiz. Bizler ise Hatice annesinin biricik kınalı kuzusu Hasan gibi, hiç ses çıkartmadan dinlerdik öğretmenimizi. Başkalarının kafasından sıktığı gibi uydurma destanları değil, belgelerle ispatlamış destanları anlatırdı. Ezineli Yahya Çavuşu, Kınalı Hasanı, Lütfi Beyi, birbirinden habersiz şehit olan iki köylünün nasıl birbirlerine haklarını helal ettiklerini, Seyit Onbaşının nasıl dev mermiyi kaldırışını

    O büyük savaşta, düşmanın cephane gücünü bizimkileriyle kıyaslamak dahi büyük bir cahillik olurdu. Bırakın cephaneyi bir kenara, günün üç vaktinde çoğu zaman bir öğün yemek bulabilen, o yemekte çoğu zaman bir tas hoşafı geçmezdi. Ama açlığı asla dert etmeyen yiğitlerin destanıydı bu. Dünya tarihinin ender şahit olduğu bir savaştı bu savaş. Var olma ya da yok olma savaşıydı. Cepheye giden atalarımızın muratları ne kahraman olmaktı ne de başka dünya nimetleriyle anılmaktı. Tek bir muratları vardı. Bu boğazdan haram içeri girmeyecek. Haram olan bir nesneyi nasıl ki boğazından geçirmemek için yaşamışsa atalarımız, o yılda haramı, haramzadeleri, insanlıktan nasibini almamış vahşileri o boğazdan içeri sokmayacaktı. Analar nasihat ederek yolluyordu daha bıyığı dahi terlememiş evlatlarını. Bak oğlum baban yemende kaldı, dayın balkanlarda, sen canımım son yongasısın, eğer bu vatan düşecekse sen de gelme. Öl ama gelme diyordu. Yarabbi en sevdiklerini unutmuşlar mıydı ki analar. Bu sözler vefasızlık mıydı? Asla asla asla ama söz konusu vatandı. Şerefti namustu. Yeri gelmiş kadınlarımız dahi bir er gibi vatanları için gece gündüz çalışmışlardı. Hele hele en çok dokunan yanı ise, daha körpecik çağında liseden, medreseden, üniversite sıralarını bırakıp gidenlerdi. Sanki ilahi bir ses, hadi gidin oraya, sizler cennet ehlisiniz mi demişti. Yedisinden yetmişine kadar lafı işte bu savaşta hakkıyla yerini buluyordu. Onlar neleri neleri bırakıp gittiler. Ama vatan gitmesin istediler. Peki neden? Niçin? Çünkü vatansızlık demek, yaşadıkça en büyük zindanda yaşamak demekti. Belki şahıs olarak zindanda yaşamaya zarı olurlardı ancak anne babaların kardeşlerin yaşamalarına razı olmazlardı. Bayraksız, ezansız, özgürlüğü olmayan bir vatan olabilir miydi?

    Ne doğru dürüst bir iletişim, ne doğru dürüst cephane, ne yiyecek ne giyecek düşmanla kıyaslamak akıl sınırlarına dahi sığmaz. Ancak bir şey vardı. Maneviyat denilen bir şey. Hak uğruna yaşamak diye bir şey. Peki ya bu hak uğruna ölmek, işte bunu da maddi güçle kimse karşılaştıramazdı. Savaşılan sadece düşman değildi. Açlıkla, yoklukla, yetimlikle, daha ömrünün baharındaki güzellikleri yaşayamamak işte bu noktada sabrın ve birbirini sevmenin ne kadar büyük bir nimet olduğu ortaya çıktı. Yan yana, can cana, ağlamadan, sızlanmadan, ardına bakmadan şehit olan bir millet vardı. Çünkü söz konusu olan vatandı. Kurandı, ezandı, namustu, bu uğurda bir değil milyon kez ölünmeliydi. Nasıl ki duygularımızı temiz tutmak için yaşıyorsak, onlarda vatanımıza haram pislik girmesin diye ölüyorlardı. Muratları temiz olmaktı. Alnının akıyla yaşamaktı. Bunun içinde vatana haramı sokmamak gerekiyordu. İşte bu zihniyetler ordusuna sahip olarak savaştılar. Aynı duygularla o cepheye gitseler, ve aynı ordulardan bin kat daha güçlü ordular saldırsa şunu yine öğreneceklerdi.

    Ç a n a k k a l e G e ç i l m e z.


    Ruhlarınız şad olsun
    Torunlarınız, evlatlarınız sizleri hiç unutmadı. Asla da unutmayacak unutturmayacaklar


    noimage


    Ahmet Öztürk
#17.03.2010 19:58 0 0 0
  • Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından biridir.

    Çanakkale Boğazı'nı savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul'a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

    1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtilaf devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta Bozcaada'dan Boğaz'ın ağzına doğru yaklaştılar. Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar, İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, Fransızlar da Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyalarını havantopu ile dövdüler. Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle on bir ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman denizaltıları boğazı geçmeye kalktılar.

    24 Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden engelleri aşarak Boğaz'a girdi. Yediyüzelli metre ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan on'u ve erlerimizden yirmi dördü şehit düştü.

    19 Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz'a iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman oldukça bocaladı.

    İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak görüyorlardı. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni komutan 18 Mart 1915 günü donanmayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirdi.

    Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaz'a mayın hattı döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayın, Boğaz'a on birinci hat olarak döşendi. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400′ü aşmıştı.

    18 Mart 1915

    İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı'na girdi.

    Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

    İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

    İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerim umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırdı. Dardanos tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu. Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılaşıyordu. Düşman gemilerine göz açtırılmıyordu. Karşılıklı bu korkunç bombardıman bir saat kadar sürdü. Bu karşılıklı bombardımanı bir yabancı yazar şöyle anlatıyor:

    «insan manzarayı gözlerinin önünde canlandırabilir. Kaleler, toz duman bulutları içinde kaybolmuşlarda Yıkıntıların arasından arada bir alevler yükseliyordu. Gemiler, çevrelerinde fışkıran sayısız su sütunları arasında yavaş yavaş hareket ediyorlar, bazen duman ve serpintiler arasında iyice görünmez oluyorlardı. Tepelerden ateş eden havan toplarının alevleri görülüyor, ağır toplar yer sarsıntıları gibi gümbürdüyordu.»

    Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak sulan üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren'e tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş açtılar. Çanakkale Geçilmez kitabının yazarı Alan Moorehead olayı şöyle anlatıyor.

    «Saat 13.45′de Suffren'in az gerisindeki Bouvet müthiş bir patlamayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden birinin ifadesine göre «Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse o da öylece kayıp gitti.»

    Türk tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerine durmadan ateş ettiler. Bu arada düşman Boğazdaki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş açtılar. Açılan ateş yağmur gibi yağmaya başlayınca düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük hasar gördü. Batanlar oldu. Daha sonra Queen Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nı denizden aşamadılar. Büyük kayıplar vererek : Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini öğrendiler.

    İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlıyordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve Seddülbahir'den, Alman komutan Von Sanders ise Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders'in görüşü ağır bastı, ve askerler o yöreye yerleştirildi.

    Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal'in düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Kocaçimen'de Conkbayır'da, savaştı. Cephanesi biten askerlere :

    — Süngü tak emrini verdi. Daha sonra ;

    — «Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir» dedi. Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar Savaşı'nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa Kemal'in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate çarptığından bir şey olmadı.

    Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı.

    Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 - 20 Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8-9 Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.

    Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın üstündedir.

    Çanakkale savaşlarının unutulmaz kahramanı, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal'in başarısı ilerde başlayacak Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın kaynağı oldu.

    Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı korumak için yapılan savaşlar kutsaldır. Çanakkale, Ulusal Kurtuluş Savaşımız kutsal destan savaşlara birer örnektir

    Bütün Şehitlerimizi Rahmetle anıyoruz. Ruhları Şâd olsun...
#17.03.2010 21:03 0 0 0
  • süper
#18.03.2010 16:37 0 0 0
  • AL BAYRAğımız
    Ben Anamdan Türk doğdum. Al Bayrağım kanla doğdu. Nice Şehitler verdik öyle yeşerdi bu vatan. Al Bayrağım, Al Bayrağım, Atam kanı al Bayrağım. Dalgalan dur özgürce Göklerde Şanlı Bayrağım.

    Türk Milletinin minneti var. kurtuluşta çan Atalarına. Al Bayrağa renk verdiniz kanınızla ruhunuzla. Yüceldiniz dalga dalga Gökyüzüne can Atalarım. Al Bayrağım, Al Bayrağım. Atam kanı Al Bayrağım. Dalgalan dur özgürce göklerde Şanlı Bayrağım. HASAN ŞENÖZ:

    1. SİDELYA teşekürler
#22.04.2010 21:29 0 0 0