Gecenin güne döndüğü saatlerdi. Ne güneş vardı ortada ne de ay. Yeryüzünün kendini en yalnız hissettiği sancılı dakikalar direniyordu acıyla yok olmaya karşı. Büyük şehirler yorgunluğa teslim olmuşlardı ya da maskelerini gizleme telaşındaydılar karanlığa kadar. Caddelerde düşecek bir su birikintisi bile bulamayan hayaller savruluyordu. Tatlı rüyalar ve kabuslar son perdelerini oynuyorlardı. Ölüm huzuru ve yeniden dirilecek olmanın endişesi hakimdi dört bir yana.
Bu vakti en rahat ve korkusuz geçiren yerler büyük şehirler değildi kuşkusuz. Onların uzağında hem de çok uzağında yaşanıyordu bu cesaret, derin ormanlarda, başına buyruk ağaçların en üst dallarında. Burada huzur, yaşıyor olmanın huzuruydu ve endişe edilecek hiçbir şey yoktu. Doğa yeni bir gün için süsleniyordu, ırmaklar güneşin ilk ışıklarıyla parıldamanın heyecanı içindeydiler. Kuşlar, böcekler ve ağaçlardan daha canlı oldukları varsayılan diğerleri henüz uyanmamışlardı.
Dipsiz ormanın en uzak köşesinde, ormanın kendisinin bile haberdar olmadığı bir yerde bir kıpırtı oldu bu vaktin sakinliğini bozan. Yıllarca bilge ağaçların dibine dökülüp çürümüş yaprakların altında oluşan belli belirsiz bir kıpırtıydı. Aslında hiç fark edilemeyecek kadar küçük olmasına rağmen, ormanın ritmine çok aykırı olduğu söylenebilirdi. Usulca hızlandı ve daha büyük bir devinim oldu yavaşça. Toprak irkildi. Ağacın dibinde ufak bir çukur oluştu çürümüş yaprakları içine alarak. Taze ve nemli toprak iç yüzünü gösterdi. Gitgide büyüyen çukurun içinde ne olduğu buradaki ağaçlarca bilinmeyen ya da bugüne dek göz ardı edilmiş bir varlık vardı. Çamur ve dallarla örtülüydü, seçilmiyordu pek.
Güneş doğmak üzereydi. Doğa hazırlıklarını tamamlamış, yere ulaşacak ilk ışıkla birlikte törene başlamayı bekliyordu. Çukur büyüdü, topraklar etrafa dağılıyordu. Artık bu varlığın bir köstebek olmadığı kesinliğe kavuşmuştu. Hafif bir meltem yaladı geçti ulu ağaçların yaşlı gövdelerini ve işte sonunda büyük şehirleri ormandan ayıran tepelerin hemen üstünde göründü sırma güneş, ilk oklarını fırlattı yüksek dallara. Tören başladı. Ormanın korosu hafif, huzurlu bir melodi mırıldanmaktaydı. Yapraklar bu melodiye ayak uydurdu meltemle el ele. Çok da ihtişamlı olmayan sade bir karşılama töreniydi bu her gün yapılan ve her şey öyle alışkındı ki buna, asla ahengi bozan bir durum olmuyordu.
Işık toprağa vurdu, toprak nefes aldı, yarıldı ve yıllardır içinde barındırdığı öfkeyi, sevgiyi, nefreti, aşkı, huzuru, hüznü, sevinci, yaşamı, ölümü kustu gün yüzüne. Çukurun içinden bir insan çıktı, vücudu çamur ve çürümüş yapraklarla kaplıydı. Güneşte parladı kara gözleri acemice. Tüm havayı göğsüne hapsetmek istercesine aldı ilk nefesini. Rüzgar selamladı insanı, yapraklar alkış tuttu. Mağrur bir tavırla ayakta dikiliyordu. Ayakları yere öyle sağlam basıyordu ki sanki bir güç onu oraya çivilemiş gibiydi. Tabiat ana doğurduğu bu insanı gururla izlemekteydi. Kuşlar yeni doğanın müjdesini vermek için uçuyorlardı daireler çizerek üstünde. Her şey kutlamaya katılmışken hava bulutlandı birden. Güneş temiz kalpli beyaz bulutların içine daldı. Sessizlik yutuverdi ormanı hiç beklemeden. Bu bir işaretti. Başını yukarı kaldırdı insan, bulutlara baktı, güneşi sordu, gözlerini kapadı ve sanki güneş ona "Yürü, git!" emrini vermiş gibi kabullendi bunu ve ilk adımını attı. Gözlerinin aksine oldukça kabiliyetli olan bacaklarını keşfetti. Hızlı ve küçük adımlarla yürümeye başladı. Nereye gideceğini, nereye varacağını biliyordu ayakları, bilmeliydi. Yürüdükçe vücudunu anlıyordu insan. Ellerini gördü, kurumuş ve kabuklaşmış çamur içinde ve onları görmesini mümkün kılan gözlerine dokundu. Toprağın nemli kokusunu içine çekiyordu ve burnunu hissetti ve kıpırdatabildiği dolgun dudaklarında gezindi çekingen parmakları. Görmüş geçirmiş ağaçlar dikkatle onu seyrediyorlar ve kendinin farkına varan bu insanı desteklercesine sevinçle dans ediyorlardı. Güneş bulutların arasından çıkmış ona yol gösteriyordu. Ayağının bastığı yerlerde iz bıraktığını ayrımsadı, geriye dönüp baktığında bunların kendisini takip ettiğini düşündü, adı üstünde izdi bunlar, bu yüzden izliyorlardı ama o bunu bilmiyordu henüz.
Yavaş yavaş terk ediyordu orman insanı. Adımlarının hızına yetişemiyordu çimenler ve ağaçlar görevlerini çalılara devredip el sallıyorlardı giden çocuklarının ardından. İnsan yürüdü çalıların, takipte olan izlerinin ve koruyucu kuşların eşliğinde. Sanki yıllardır hiç ayrılmadığı bir yeri sonsuza dek terk ediyormuş gibi bir duygu sardı içini, yabancı bir duyguydu bu, gözlerinin yandığını hissetti.
Taze sabahın çiğ damlaları duruyordu henüz etraftaki bodur bitkilerin üzerinde, güneşin sihirli değneği sayesinde kıymetli pırlantalar gibi gururla ışıldıyorlardı. İnsan hapsediyordu tüm gördüklerini zihnine, bulutları, yeşilin tonlarını, yok olup ortaya çıkan güneşin sarısını, kuşların kanadını, toprak kokusunu ve acemi gözlerinin yakaladığı tüm görüntüleri şaşkınlıkla. Orman gitgide gerilerde kalıyordu, önünde ise engin, ağaçsız bir ova uzanıyordu ve çok uzakta ovanın gökyüzüne dokunduğunu görebiliyordu belli belirsiz.
Güneş haşmetinin sınırlarını anlatmak ister gibi yükselmiş, tepeden bakıyordu. Kendisine meydan okuma cesaretini gösteren rüzgar ise zayıfça çimenleri savuruyordu. Dipsiz ormanın çocuğu isteğinin dışında yürüyordu sanki. Gözcü kuşlar hala peşindeydi. Bir ara geriye dönüp baktığında artık ağaçları hiç göremediğini fark etti. Yemyeşil, uçsuz bucaksız düzlükte kendinden, yabani çiçeklerden ve takipteki kuşlardan başka hiçbir şey yoktu. Böyle yürüyüp giderken sadece güneşin hareketini ayrımsayabiliyordu. Arada bir ufak ve masum bulutların arkasına giriveriyordu güneş ve gitgide alçalıyordu ova ve gökyüzünün birleştiği yere doğru. Buraya yaklaştığını düşündükçe, bir o kadar uzak görünüyordu.
Koruyucu kuşlar da azalmıştı, bir yerlere varmak üzere olduğunu haberdar etmek istercesine daireler çizmeye başladılar ve insan ileriye doğru baktığında bir tepenin yükseldiğini gördü. Kasvetli, içine kapanık ve biraz da huysuz bir tepeydi bu ve onun gelişinden pek memnun olmuşa benzemiyordu. Bunu hissetmişti ama içinde devam etmesi gerektiğini söylüyordu bir ses. Emin adımlarla, tepeden ayırmadan gözlerini yürüdü. Yakından daha da acımasız ve geçitvermez görünüyordu kasvetli tepe. Tırmanmaya başladı, vücudu ne yapması gerektiğini önceden biliyordu zaten, ona engel olmadı. Gün geceye dönüyordu. Geriye kalan birkaç koruyucu kuş, tepenin üzerinde esir çalıların arasına sığınmış, dinlenmeyi planlıyordu. Bu arada bir mağaraya vardı insan, içerisi pek seçilmiyordu ama oldukça büyük ve derin bir mağaraya benziyordu, belki de tepenin kalbine kadar uzanıyordu. Burada kalmaya karar verdi. Gökyüzünü görebileceği bir yere uzandı. Turuncudan mora dönen bulutları seyretti şaşkınlıkla bir süre, sonra bulutların hepten ortadan yok oluşunu ve mavi-siyah arasında titreşen beyaz pırıltılara daldı. Gözleri kapanmıştı.