Akademisyen Nedir

Son güncelleme: 12.09.2010 14:41
  • akademisyenlik nedir - akademisyen ne demek - akademısyen nedır - akademisyen ne demektir - neden akademisyen - akademisyenlik nedemek - akademisyen nedemek - akademisyen hakkinda bilgiler


    Pseudo(*)-Akademisyenin Yaşam Kılavuzu

    Akademisyen, akademik bişey yapan canlı cinsine verilen addır. Bu ad hangi kökten türemiş derseniz, konuyu hızla değiştiririm, çünkü Google'da aradım, bir şey çıkmadı.Neticede, akademisyenin akademiyle ilgili bir şey olduğunu bilmeniz şimdilik yeterli olacaktır sanıyorum. Zaten Türkiye'de akademisyenin ne olduğunu akademisyenler de bilmez. Ben sordum oradan biliyorum. Zira bu ülkede bu meslek accaip enteresan ve heyecan doludur (Bkz: Rafting Turizmi; Laparoskopi Kataloğu, Şebinkarahisar Üniversitesi Yayınları). Türkiye'de bir çok endemik çeşidi bulunan akademisyenlerin, dünyada bir eşi ve benzeri dahi yoktur. Şimdi onları biraz daha yakından tanıyalım, ne dersiniz? Efendim? Duyamıyorum Ne? Neyse

    Akademisyenler, akademik şeylerdir demiştik. Akademi, insanların çoğu kez para falan ödeyerek geldikleri, "hoca" veya "sayın hocam" diye çağrılan insanlardan bilgi ve görgü aldıkları, kendi söküğünü dikemeyenlerin terzi yetiştirmeye çalıştığı, hem kendisinin hem de başkalarının söküğünü görüp-dikebilenlerin ise burnunun tozdan kurtulmadığı, hatta mümkünse kulede boğdurulduğu yerlerdir genel olarak.

    Akademik olmak, mesela bir barda çok işe yarar. Yeni tanıştığınız bir insanoğluna "Selam! Ben kardiak irregülitelerin nonlineer analizinde uzman bir akademisyenim; bilirim o meseleleri" gibi bir şeyler dediğinizde, karşıdaki öyle hört diye kalır. Hesabı rahatlıkla ödetebilirsiniz. Onun dışında pek işe yarar birşey değildir aslında buralarda

    AKADEMİSYENLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ

    Akademik bıdı-bıdı olmak için bir takım şartlar ve hususlar gereklidir. Aslında mevcut akademiklerin bir çoğu bu şartları tutturamaz ama, sanırım istenen de bu olsa gerektir ki, en çok böyle olan tiplerin sesi çıkar ve en çok kendinden emin olanlar da, bu şablona "cuk" oturabilenlerdir. Şimdi bu şablonu biraz açalım:

    Akademisyenler, başta da söylediğimiz gibi, akademik olmak zorundadırlar. Bu nedir? Şudur: Gravat (bazen papyon) takmalıdırlar, dişi olanları çoğu zaman "tayyörize" durumdadır, uzmanlaşmış olabilmeleri icap eder, kısmen sakallı olanları da vardır, en az haftada iki kez "deprem olacak öleceksiniiiiz"-"o tren raydan çıkacaktı, ben demiştim" ve "ottan ilaç mı olur len! seni haylaz şarlatan seni", "Kom'tanım valla bak; işte şunlar! şunlar! bi şey söyle şunnara yaa" "yılmaz bekçileriyiz!" gibi bir şeyler gevelemeleri gerekir.

    Akademik olmaya başladıkları ilk günlerde özel bir makinaya bağlanan akademisyenlerin beyninden:

    "emin değilim, kaynaklara bir daha bakalım",
    "bilmiyorum, bir araştıralım",
    "evet haklısınız, ben yanılmışım",
    "laboratuvar çalışmalarım sonucunda",
    "katkılarınızdan dolayı teşekkür ederim",
    "istersek elbette yapabiliriz"

    gibi lüzumsuz kelime kalıpları elektrik şoku yardımıyla silinerek, yerine:

    "ben Amerika'dayken",
    "falancanın yaptığı araştırmalar sonucunda",
    "onu adamlar zaten yapmıştır, biz sana başka konu bulalım",
    "ee, bissürü kitap var, çevir birini yayınla gitsin; kim bilcek?",
    "kılık kıyafet yönetmeliğine göre",
    "zaten kim okuyacak ki bu tezi?",
    "Yunanistan'ı da alırız anasını satiim",
    "Türkçe'den bilim dili olmaz",
    "gericiye karşı, bilimimin ışığı"
    "adamların dilencisi bile medenî kardeşim"

    gibi, daha işe yarar ifade kalıpları yerleştirilmelidir.

    Ayrıca bazı ön cerrahi operasyonlar da gereklidir. Örneğin, yıllardır laf ebeliğinden başka bir şey yapmadan profesörlük maaşı alıp ev-arsa sahibi olmuş birisi, oto sanayiinde arabasını tamire götürdüğü zaman, ekmek parası için yıllardır sabah akşam üç kuruşa çalışan ve işinin gerçek "profesörü" olan motor ustası onu, "buyur hocam, şeref verdin, bir çayımızı iç, buyur!" diye mütevazı dükkanına davet ettiği zaman, yüzünün kızarmasını ve hatta bunalıma girip canına kıymasını engellemek için, bazı salgı bezlerinin ve beyin bölgelerinin önceden özenle alınması gerekir. Bazen, bu operasyonlarda tam bir temizlik yapılamaması halinde; sebepsiz yere çalışma, bilgisizliğinden utanma, varlık nedenini sorgulama gibi çok ciddi ve istenmeyen yan etkiler gündeme gelebilmektedir. Ayrıca yıllardır hiç bir sınamadan geçmediği için, oturup da -kendi konusunu dahi- okumaya herhangi bir geçerli ve mantıklı sebep bulamamasından dolayı, tüm bildikleri uçup gitmiş ve öğrencisi kadar dahi bilgisi kalmamışken, "uzman hocamızın da bu konudaki görüşlerini duymak bizi mutlu edecektir" diye görüş serdetmeye davet edildiğinde de, bu cerrahi girişimler çok işine yarayacaktır. Rahatlıkla boş boş konuşup alkış alabilir. Bu operasyonların diğer yararları arasında önde gelenlerden bazıları; geveleyip durduğu bir dersinde öğrencilerin konuyu anlamamasını onların salaklıklarına veya eğitim sisteminin çarpıklıklarına bağlamak; Nobel alanların bir şey bilmediklerine gönül rahatlığıyla ikna olmak; yurt dışında eğitimi bar-pavyon gezmek zannetmek ve Allah'tan korkmayıp kuldan utanmamak, olarak sayılabilir.

    Yapılan çalışmaların sonuçlarına göre, henüz sebebi tam olarak açıklanamamış olsa da, en az iş yapan akademisyenin, "akademik özgürlük", "akademisyen maaşlarına zam", "rejim elden gidiyor" gibi konularda en ateşli savunuculardan olduğu da tesbit edilmiştir (valla!). İşini bilmeyen diğer bazı akademisyenler ise, gerzek gibi sabah akşam laboratuvarlarında ya da kütüphanelerde çalışıp, bu "daha fazla özgürlük" falan laflarına bir anlam verememeye devam edegelmektedirler. Bazı araştırmacılar, bunu küresel ısınmaya bağlamışlardır (ama nasıl diye sormayın, bilemeyeceğim).

    AKADEMİSYENLİĞİN DERECELERİ

    Akademisyenliğin dereceleri vardır. Bu dereceler zamanla yükselir; yükseldikçe de, "atmosfer balonu" misali, akademisyen şişer ve hafifler. Şimdi bu dereceleri inceleyelim ama kendimizi fazla kaptırmayalım, olur mu? Ne olur ne olmaz

    Master:
    İlk aşama, "master" da denen "hizmetli" aşamasıdır. Bu dönemde insanlar hocaların yamaklıklarını yaparak ve bol angarya çekerek, Tibet'li yogiler gibi ereceklerine inandırılırlar. 3-4 yıl sonra, master öğrencisi henüz uyanamadan, kendisinden tez adı altında ve kimsenin okumadığı/okumayacağı bir kitapçık alınır ve sözkonusu kişi, bir üst basamak olan doktora kısmına yükseltilmek üzere bir dizi sınava alınır.

    Doktora:
    Doktora dönemi biraz daha "afilli" bir dönemdir. Akademisyenliğin bardaki sohbetlerde hava atmaya yaraması bu dönemden itibarendir, zira, master öğrencisine bazen içki bile verilmez. Doktora, insanların, mümkünse dünyadaki en lüzumsuz konuyu ele alarak, bu konunun içine derinlemesine dalıp, fıttırana kadar uzmanlaşması olarak tanımlanmaktadır (Meydan Larus, C harfinin olduğu cilt). Doktora süresince deney ve gözlem yapılır, sürekli "çok meşgulüm; aman Allahım! bu işler nasıl bitecek?" gibi serzenişler seslendirilir, saçlar dökülür, karaciğer şişer, dalak pörsür, kişi kişilik bunalımına falan girer. Başka bir konuyla ilgilenmesi, kitap falan okuması, kültürel faaliyetlerde bulunması, evlenmesi vb. hiç bir surette hoş karşılanmaz.

    Derken başlangıçtan o güne kadar yaptığı tüm işlerini yazdığı günlüğünü özel yazım kurallarına göre tekrar yazıp ciltleterek, "doktora tezi" adı altında, orada öylece oturan bir dizi yüksek irtifalı akademisyenin önüne koyar. Bu akademisyenler, özel bir eğitim almış olup, günlükte yer alan faaliyetler arasındaki dil sürçüşlerini ve ufak hataları bulup çıkarmakta ustalaşmışlardır. Tezinin konusu "ağzımla kuş tuttum" olan bir doktor adayının tezinde, kuşun hangi kanadından kaç tüyün dışarıda kaldığını rahatlıkla hesaplayabilme ve bunu öğrencinin gözüne sokarak onu yerin dibine ve gergedanın gerisine sokabilme yeteneğine sahiptirler. Ama en büyük özen, hemen her zaman imla hataları hususunda gösterilir ("eh şimdi sen bu -de'yi bitişik yazmışsın; bunu böyle yaparsan, sen bu deneyleri nasıl yapmışındır Allah bilir", gibi Aristo'yu dahî kıskandıracak mantık abideleri üretilir mesela). Bu âdettendir (Bkz: Yazı Öncesi Medeniyetlerde Kurban Etme Gelenekleri).

    Eğer eğitiminin sonuna kadar, "atılma" bahtiyarlığını bir türlü yaşayamamış bedbaht bir doktora öğrencisi söz konusu ise, sonuçta bir biçimde doktora da biter. Biter bitmesine ama, çile bitmez. Gerçi artık o bir "uzman"dır; ama bu sefer de önünde doçentlik sınavı diye bir şey vardır. O sınava başvurabilmek için ise bir takım gereklilikler vardır. Bunlardan en önemlisi ise "yayın" yapmaktır. Yayın dediysek, yayın balığı değil, baba gibi bilimsel makaleler yayınlatmalıdır. Yayını nerede yaptığın, ne yayınladığın, kimin okuduğu, doğru mu yanlış mı olduğu, insanlığın bilgisini ileriye mi geriye mi götürdüğü kimsenin umurunda değildir. Umurda olan tek şey, yayın sayısıdır. Dolayısıyla artık gençlikten de geçmek üzere olan akademik adayımız, yaya yaya yayın yapmaya başlar.

    Örneğin, "Kamyon Çarpmasının (Truck Struck, T.S.) İnsan Sağlığına Etkileri" konulu, bilimi kökünden sarsacak bir çalışma yapar. Ama şimdi bu çalışmada kamyon, insan, yol, çarpma, kan, fışkı bir sürü bileşen vardır. Eh bunların hepsini bir tek yayına koysun da zayii mi etsindir? Elbette hayır!

    1. İlk yayınını yayınlanmak üzere yüksek sınıflı ve prestijli bir dergiye umutlar içinde gönderir: "Kamyonların yollara etkisi". Tabii derginin editörleri ağızlarını bırakıp gülecek yer ararlar ve bu muhteşem eseri aynen sahibine iade ederler ("dergimizin hedef konuları dışında kalmaktadır; o yüzden yazınızı yayınlayamıyoruz; bi daha da başka bir çalışma göndermeseniz iyi olur" mealinde bir ön mektupla birlikte).

    2. Tabii adamımız hazırlıklıdır; zira daha önceden "hoca"sının gönderdiği bir çok yayında benzer durumlarla karşılaşmıştır ve sebebini de artık bilmektedir: Bu adamlar "Türk düşmanı"dır! Lanet olsun der ve bir başka; bu kez daha az prestijli bir dergiye gönderir aynı çalışmasını. Aynı vaka orada da vuku bulunca, gide gide en dipteki dergilerden birini bulur, sayfa başına bir kaç dolar verip bastırır bilimsel yayınını. O artık yayını olan bir akademik birimdir! Kim tutabilir ki artık onu? Hem Türk dostu bir dergi de bulmuştur; ivedilikle, birbirinden ilginç ve değerli başlıklarla donattığı diğer çalışmalarını da yollar bu ve benzer yayıncılara: "İnsanları yoldan geçmeye iten nedenler", "Karayolların Genel Müdürlüğünün Son kullandığı malzemelerin yol stabilizasyonuna etkisi", "Kamyonların azami hız limitlerinin spektrografik irdelenmesi", "Kamyonların insanlara çarpmasına karşı alınabilecek bir önlem olarak aspirin", "Kamyonların çalışma prensibi [derleme]", "Kamyon çarpması sırasında insanda oluşan biyomekanik değişiklikler: İlk 18 milisaniye", "Kan hücreleri güneşte kurumaktadır! Elektron mikroskobik bir çalışma" ve daha niceleri

    3. Derkeen, bu muhteşem ve münbit konudan 10-15 yayın çıkartır adamımız.. O artık kabarık dosyalı bir akademik konteynırdır.. Arada farkında olmadan yardımcı doçent bilem olmuştur belki (bkz aşağıda) (Bu sırada, bahsedilen ilk bir kaç derginin editörü toplanarak, Türkiye'den gönderilen yayınları bundan böyle ilave denetimlere tabi tutma kararı almışlardır; pis gavurlar noolcak!)

    Öğretim Görevliliği:
    O artık bir "hoca"dır yahu! Gerçi aşağıda sıralanan dereceleri katetmiş yüksek irtifalı akademisyenler onu hala asistan gibi bir şey zanneder ama, o kendisini yeni bir maceranın başında görür. Artık derslere girip, öğrencilere istediği eziyeti yapabilecek, bizzat hocalarından çektiği eziyetleri fitil fitil öğrencilerinin burnundan getirebilecektir. Hocasının kendi hocasından alıp teksirle çoğalttırdığı ders notlarını alıp fotokopi marifetiyle çoğaltarak ilk derslerine girer, bir iki hafta içinde öğrenci psikolojisinde uzmanlaşır ve tüm sınıflarının salaklarla dolu olduğuna bir kez daha tüm kalbiyle ikna olur. Bir yandan da öğrenci yetiştiriyor olmanın haklı gururuyla sık sık ayna karşısında "sen benim kim olduğumu biliyo musun len!" repliğinin provasını yapar.

    İnterneti ise hala tuzluk gibi bir şey, yahut bir cins spor müsabakası zannetmektedir. Fakat alanına ilişkin bilgileri içeren web sitelerinin adreslerini oradan buradan toplayarak "internette benim bilim dalım" gibi bir başlıkla ufak bir dergide yayınlamayı da ihmal etmez.. Skor skordur.

    Yardımcı Doçentlik:
    Bu, aslında bir akademik aşamadan çok "biz bu adama nasıl daha fazla maaş verebiliriz?" sorusunun cevabıdır. Yardımcı doçentlerin karşılaştıkları en önemli zorluk, yurt dışındaki meslektaşlarına bir türlü, adlarının başındaki bu payeyi hakkıyla anlatamamalarıdır; zira bir çok yerde böyle bir derecenin karşılığı bulunmamaktadır. Bazıları İngilizce yazışmalarda adlarının başına Ass. Prof. falan yazıp komik durumlara düşebilirler. Ama olsun, hala yayın yapabilmektedirler.

    Post-doktora çalışması:
    Bazı genç akademisyenler başarılı meslektaşlarına özenip, onların başarısının sırrını araştırmaya başlayınca, bir çoğunun yurt dışına gitmiş olduğunu görürler. İşte bu dönemin temelleri de o zaman atılır. Akademisyenimiz allem eder kallem eder, kendini bir yere davet ettirir. Mümkünse bir burs ayarlar, olmazsa, "namımız yürüsün" hesabı, bastırır cebinden parayı ve gider. Orada bunu alırlar bir laboratuvara, verirler eline alet edevatı "buna bas, buna bak, şunu kıvır, bundan katıştır, şöyle kaydet, sonra da bana getir" gibi talimatlar verirler. Zaten adamımızın yabancı dili, bu muhabbetten daha ötesini anlayabilecek genişlikten mahrumdur, o da memnuiyetle işe koyulur. Ne yaptığını pek anlamadan, bilim yapıyor olmanın heyecanını da bir yandan iliklerinde hissederek gece gündüz çalışır. Sonuçları patrona verir ve varolmanın dayanılmaz hafifliğiyle döner ülkesine

    Kurumununa geri geldiğinde, önce yurt dışındaki çalışmasının yayın haline gelmesi için bir müddet çalışır. Bu gerçekleşirse, bir sonraki basamak, artık oradaki ilim-irfanı buraya taşımaktır. Önce kapı ve duvarları boyatarak işe başlar. Ardından masasını, oradaki patronu gibi düzenler. Çay ve makale saatlerini o yurt dışındaki bölümlüyle senkronize hale getirir (yerel saate göre elbette). Derken laboratuvar için de bir yer bulur ve bir kaç alet siparişi için fiyat araştırmasına girişir. Fakat fiyatları öğrendiğinde, bunları satın almanın bayağı zor olacağını da dehşetle farkeder. Yine de verir siparişini. Aaa, tam da o sırada rektörlük seçimleri yaklaşmaktadır ve sağolsun rektör, devletin kasasından ne isterse alıverir adamımıza. Artık tam teşekküllü bir laboratuvarı vardır.

    Derken denemeler sırasında trilyonluk cihazların parçalarından bir tanesinin minik plastik bir contası patlar. Türkiye'de bunu yapabilecek hiç bir yer yoktur. Cihazları satın aldığı temsilci firma çoktan batmıştır ve üstüne üstlük sırra da kadem basmıştır. Adamımız bir müddet bu plastik contayı temin etmek için uğraşır ama üç-dört gün sonra yorgun bir şekilde odasındaki koltuğuna serilerek, Türkiye'de YÖK falan varken bilim yapılamayacağına, artık ufaktan siyasete soyunması gerektiğine karar verir. İstifa edip gitmek de yemediğinden, oturduğu yerden atıp tutma kurslarına başlar ve son derece hızlı bir ilerleme gösterir.

    Doçentlik Sınavı:
    Akademik hayattaki belki de en önemli şey, doçent olmaktır. Çünkü en zor işlerden birisi budur. Doçent olmak isteyen bir akademik insan, öncelikle takoz misali irice bir dosya hazırlamalıdır. Bu dosyaya konulacak şeylerin listesi kişiden kişiye farklılık gösterse de, genel şema üç aşağı-beş yukarı aynıdır. Dosyayı hazırlamaktaki esas amaç, bu dosyayı inceleyecek olan yüksek irtifalı akademik personelin mümkün olduğunca iş göremez ve artık düşünemez hale getirilmesidir. Dosyanın en önemli özelliği kalın olmasıdır. İşlevinden ziyade boyutuyla öne çıkacak olan dosya, ne kadar kalın olursa o kadar iyidir. İnceleyecek olan jüri üyesini daha ilk görüşte canından bezdirmelidir. Tabii bir dosyayı kalın hale getirmek için, içerik de bir dereceye kadar önemlidir. Bu yüzden adamımız, "Kamyon çarpmasının insan sağlığına etkileri" konulu çalışma alanında yaptığı bütün faaliyetleri, vicdanından dahi gelen "ulen bu da dosyaya konur mu; yuh artık" seslerine aldırmadan dosyaya doldurmalıdır. Gittiği kongrelerin katılım belgelerini, ödeme makbuzlarını, sertifikalarını, varsa ödül belgelerini (illa ki vardır canım) ve hatta seminerlerde kullandıktan sonra atmadığı kirli akademik mendillerini dahi dosyasına doldurur. Şu caanım bilgisayar çağında, onlarca ağacın katline mukabil elde edilen kağıtlara tonlarca mürekkep harcayarak bastığı ve kimsenin okumayacağından emin olduğu bir ton tantanayla doldurduğu dosyasına bakarken, "Lan aslında bunlar bi diskete de sığardı ama" diye inleyen insafının sesine hemen kulak tıkar. Mevzuat gereği dosya, takoz olmalıdır. İşte o kadar.

    Dosya, ilgili yüksek akademisyenlere bir bir gönderilir. Bu akademikler dosyayı incelerler veya incelermiş gibi yaparlar. Yayınlara bakarlar; öncelikle "acaba sayıyı tutturmuş mu ki?" diyerekten Sayı tutmuyorsa, jürisel kişinin mutluluğuna diyecek yoktur; çizer üstünü bir kalemde. Fakat sayı tutuyorsa bu kez de bunların bilimsel değeri nedir, kaç para eder, paspas olarak kullanılabilir mi gibi soruları bir bilirkişi olarak araştırması gerekecektir. Kendince bir araştırma da yapar (klavye ve fareyi ayırt edebilenler Google.com'dan; ayırt edemeyenler, ayırdedebilen asistanlarından faydalanırlar). Ve adamımızın "O.K." olduğuna karar verilir.

    Artık büyük gün gelmiştir. Akademik insanımız, daha önce bu yollardan geçmiş kelli felli hocalarının karşısında ter dökmek ve ne kadar işe yaramaz bir eşşek olduğunu geri dönülmez bir şekilde anlamak üzere, doçentlik sınavı bağlamında arz-ı endam eder. Kendisini sınayan kişiler, genellikle konularıyla ilgili olarak 10-15 yıl kadar önce bir şeyler okumuş olduklarından, taa eskilerden, kuyruk acısı gibi akıllarında kalmış, kendi alanlarındaki en kıl konulardan bir demet seçerek, adayın üzerinde bir nevi işkence ritüeline başlarlar. Sordukça sorarlar Aday ıkındıkça zevk dozu artar, aday terledikçe jüri keyiflenir. Derken son sorular da bitince sigaralar yakılır ve adamımız eğer konjonktür gereği doçent olması gereken biriyse, sorulara verdiği yanıtlara pek de bakılmaksızın adının başına The Doçent sıfatı itinayla eklenir. Artık adayımız da bir sigara yakmıştır zaten

    Doçentlik:
    Bundan sonrasını ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. Doçentliği tadan bir akademik birim, çoğu zaman tuhaf bir rehavete kapılır. Odasının duvarına bir çivi çakarak "eleğini" itinayla astıktan sonra, önündeki yoğun çalışma günleri için fiziksel ve ruhsal hazırlıklara başlar. O zamana kadar okuyamadığı kitapları piyasadan toplar, erkek (yahut kadın ve varsa diğer) dergilerine abone olur, siyaset bilgisini derinleştirmek üzere piyasada ne kadar kanun-mevzuat kitabı-broşürü varsa toplar O artık ünvanlı, anlı şanlı bir laf ebesidir; başlangıçta geçirdiği operasyonların da etkisiyle, kendi işini hızla unutmaya başlarken, ülkenin ve bilimin nasıl kurtulacağına dair teorilerini hızla üretmeye başlar

    Profesörlük:
    Profesör, antik Sanskritçe'de "olgun karpuz" anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir (zannedersem). Zira profesörlük, aynen ham karpuzun olgunlaşması gibi, genellikle yata yata gerçekleşen bir biyolojik süreçtir. Bir insanoğlu "Doçent" olduktan sonra, mümkünse kıpırdamadan (sadece ağzını oynatarak) dört-beş sene sabrederse, adının başındaki "Doçent" ifadesi, bir seri harf düşmesi ve ek kaynaşması falan sonucunda profesöre dönüşmektedir. Bütün dünyada profesörlük, "olayı kapmış"lık, "aşmış"lık ve dahi "yarmış"lık olarak bilinse de, bizde durum genelde böyledir. Tabii bu olgunlaşma sürecinde zinde güçlere hafifçe sürtünmek, hızla gidenin terkisinde bir yer edinmek, siyasi geyiklerde uzmanlaşmak vb. gibi meziyetler, süreci inanılmaz hızlandırabilmektedir.

    Bazı doçentler, kurtlu falan olduklarından, doçent olduktan sonra hızlı bir tempoda çalışmalarına devam edebilirler. Bu yarı deli meczupların temel amacı bilimsel bilgi üretmek, çağı yakalamak, aldığı paranın hakkını vermek ve insanlara yararlı olmak gibi son derece gereksiz ve sığ şeylerdir. Böyle tipler için hemen hemen her zaman, tekere çomak sokmak konusunda ihtisaslı bir takım olgun karpuzlar bulunur ve bunlar, bu "deli doçentleri" akıllandırmak için ellerinden geleni yaparlar. Fakat bu bahsettiğimiz deliler o kadar delidir ki, bu karpuzların tüm çabalarına, daha fazla çalışıp üreterek karşılık verirler ve bu da karpuzlarda haliyle biraz sinir yapar (bkz: emeklilik).

    Profesörlüğü bazı gelenekleri vardır. Profesörler, aldıkları cillop gibi maaşı nereye harcayacaklarını bilemediklerinden, bahsi geçen gelenekler, onların imdadına yetişir. Öyle ya, kitap almak şöyle dursun, fotokopi bile çektirmeye gereksinimi kalmamış bir akademik ünvan sahibi, parayı nereye harcasın? En revaçtaki geleneklerden biri "haydin kooperatife girelim" geleneğidir. Kooperatifler genellikle oldukça sorunlu olduğundan, bu cins bir faaliyet işsizlikten sıkılan bir akademisyen için biçilmiş kaftandır. Bir başka faydalı gelenek ise, bir aylık yaz tatilinde memlekete gitmek, orada ceviz ağacı dikip, cevizler olmaya başlayınca da taze ceviz yemektir. Böylece akademisyen, dünya yaşamına katkı sağlamanın tadını bir nebze olsun tadabilmektedir.

    ***

    Dekanlık, Rektörlük ve Emeklilik gibi safhaları da artık daha sonra inceleriz inşallah bakalım

    (*) pseudo: latince "yalancı, gerçek veya tam olmayan".

    Sinan Canan
#12.09.2010 14:41 0 0 0