Divan Edebiyatı

Son güncelleme: 04.04.2011 08:26
  • Divan Edebiyatı'nın tarihsel gelişimi - Divan Edebiyatı'nda Nazım Biçimleri - Divan Nazmında söz sanatları - Divan Edebiyatı'nda Nazım Birimi - Divan Şiiri'nin konuları ve özellikleri - Beyit



    Divan Edebiyatı

    İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı

    Sözlü edebiyat
    Yazılı edebiyat

    İslamiyet sonrası Türk edebiyatı

    Halk edebiyatı
    Divan edebiyatı

    Batı etkisinde Türk edebiyatı

    Tanzimat Edebiyatı
    Edebiyat-ı Cedide
    Fecr-i Ati
    Milli Edebiyat
    Cumhuriyet Dönemi

    Divan Edebiyatı Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. Arap ve Fars Edebiyatlarının etkisi altında gelişmiştir. Bu etki, Arapça ve Farsça sözcüklerin önce Türkçe, sonra Osmanlıca'ya girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Bu akımın "Divan Edebiyatı" olarak adlandırılmasının nedeni, şâirlerin, şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır

    Kur'an'ın Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun (kültürü ve) dili değişime uğramıştır İranlılar, 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, "Yeni Farsça" diye adlandırılan bir dille vermeye başlamışlardır. Fars Edebiyatı'nın bu ürünlerinden Türk Edebiyatı büyük ölçüde etkilenmiştir.

    Öte yandan, Anadolu'da kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsça'yı kullanmışlardır. Bu durum, edebî dilin değişmesine de yol açmış; özellikle Saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapça ve Farsça yazmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti döneminde Arapça ve Farsça'nın yoğun etkisinde kalmış olan Osmanlıca dili, Divan Edebiyatı'nda kullanılan ana dildir.

    Divan Edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı nesir eserler azdır.


    Divan Edebiyatı'nın tarihsel gelişimi

    Divan Edebiyatı'nın ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu Edebiyat'ın ilk ürünlerini veren Hoca Dehhani'dir. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi'nin etkisinde şiirler kaleme almıştır.

    14. yüzyılda, Konya, Kırşehir, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan Edebiyatı'nın çağdaş örneklerini vermişlerdir. Bu dönem eserlerin çoğunluğunu; kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dini yapıtlar oluşturmaktadır. Bu dönemde, İran Edebiyatı'nda işlenen konular, Türk Edebiyatı'na girmeye başlamıştır. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdığı "Süheyl ü Nevbahar", Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı "Hurşidname", Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) "Vesiletü'n-Necât" başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran Edebiyatı'nın etkisiyle yazılmıştır.

    Divan Edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşamıştır. Bu dönemde, Bâkî ve Fuzûlî, Divan şiirinin en iyi örneklerini vermiştir.

    17. yüzyıla girildiğinde, Divan Edebiyatı'nın ulaştığı düzey, İran Edebiyatınınkinden geri değildir. Divan şairleri, şiirlerinde fahriye denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde, şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardır. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü divan şairleridir. Divan Edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim'in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girmiştir. Daha sonraki şairler, özellikle bu iki şairi taklit etmiş ve özgün yapıtlar ortaya koyamamışlardır

    19. yüzyılda, Divan Edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştur. Bu türü ilk eleştiren düşünür, Namık Kemal'dir[kaynak belirtilmeli]. Tanzimat'la birlikte, Türk Edebiyatı'nda Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlanmıştır. Böylece, Divan Edebiyatı önemini yitirmiş; Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı ve bazı diğer şairlerin, Türk Edebiyatı'nda aruz ölçüsüyle (vezniyle) yazılan son şiirleri kaleme aldığı iddia edilse de zamanımızda da bu vezni kullanabilen şâirler vardı

    Divan Edebiyatı'nda Nazım

    Nazım, sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan Edebiyatı'nda nazım dendiğinde şiir anlaşılır.

    Divan şiiri, kurallarını Arap ve Fars Edebiyatı'ndan alan aruz ölçüsüyle (vezniyle) yazılmıştır. Bununla beraber, Nedim ve Şeyh Galip gibi bazı şairlerin hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerine rastlamak mümkündür. Aruz ölçüsünde (vezninde) açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanan bir şiir ölçüsüdür. Türklerin İslamiyet'i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça'yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk Edebiyatına da girmesini sağlamıştır. Aruz ölçüsü nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılır. Örneğin; Rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir.

    Divan Edebiyatı'nda Nazım Birimi
    Mısra

    Mısra Divan şiirinde aruz vezinli yazılmış bir satırlık nazım parçasıdır. Divan şiirinde en küçük nazım birimi mısra olmakla beraber, esas olan beyittir ve bu Arap edebiyatından gelmiştir. Arapca sozluk anlami ile beyt ev demektir; mısra ise, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır ve beyitten ayrı değildir.

    Fakat az olsa da, tek başına bir mısra şekilnde bulunan bir nazım şekli de bulunmaktadır. Buna mısara-i azade (azade mısra) adı verilir. "Azade mısralar" bir şair tarafından hazırlanmış olan divanın en sonunda yer alırlar. Şair "azade mısraları" tek bir mısra halinde söyler ve diğer herhangi mısra ile hiç bağlantı kurmaz. Örnek

    Lisâna gelmeyen burhân-i vicdanı muattaldır. (Leskofçalı Galip)

    Güzel söylenmiş ve herkesçe beğenilmiş bir mısra bazan tek başına olarak tanınır. Bunlar "azade mısra" olabildikleri gibi çok kere bir beyit bir parçası olabilirler. Bunlara mısra-i berceste (berceste mısra) adı verilir. Örnek

    Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste kafidir (Koca Ragıp Paşa)

    Bu güzel söylenmiş mısra bir beyit parçasıdır ve "azade mısra" değildir ama tek bir "mısra-ı berceste" olarak bilinmektedir.

    Beyit

    ni vezinle yazilmis iki misra'a beyit adi verilir. Beyit Divan siirinin en onemli birimidir. Beyti meydana getiren iki misra anlamca da iliskili olmasi gerekir. Beyiti olusturan iki misra birbirlerine ya kafiyeli olabilirler ya da kafiyesiz olurlar. Beyitin ana ogeleri anlam iliskisi ve ayni vezinde olmasidir ve bir beyitte iki misra kafiyeli veya kafiyesiz olabilir.

    Divan siirinde beyit esas oldugu icin anlamin bir beyit icinde tamamlanmasi ana kuraldir. Ancak istisnalar da gorulur. Anlam bir beyitte tamamlanamayip yardimci beyitlerle anlam tamalanmaktaysa bu beyitler "merhun" adi verilir.

    Beyitin iki misra-ini birbirlerine kafiyeli olarak hazirlamaya tasri' denir ve bu turlu yazilan beyite musarra denilir. Bir divanda iki beyiti kafiyeli beyitler iki sekilde bulunabilirler. Birinci halde iki misra kafiyeli beyit tek basina altindaki beyit ve ustundeki beyit ile hic baglantisi olmadan bulunur. Bu turlu altindaki ve ustundeki beyitlerle iliskisi olmayan birbirine kafiyeli iki misarlik beyite "mufred" adini veren edebiyatcilar bulunmaktadir.

    halde ise bircok beyitlerden kurulu bir siirin en basinda biriyle kafiyeli iki misaradan olusan beyitler bulunur. Bu tur kafiyeli iki misradan olusan beyitin basta olmasi gazel ve kaside turunde siirler icin bir kuraldir ve bu turlu sirlerdeki bu turlu beyite 'matla adi verilir.

    Ornek:

    Beni candan usandirdi cefadan yar usanmaz mi
    Felekler yandi ahimdan muradum sem'i yanmaz mi
    Kamu bimarina canan deva-yi derd ider ihsan
    Nicin kilmaz bana derman beni bimar sanmaz mi (Fuzuli)

    Bu bir Fuzuli gazelidir. Ilk beyitteki iki misra tasridir yani kafiyelendirmistir; beyit musarradir. Bu bir gazel baslangic beyti oldugu icin matladir. IKici beyitdki iki misra kafiyeli degildir.

    Divan Edebiyatı'nda Nazım Biçimleri

    Ölçülü ve kafiyeli söz ya da yazıya "manzum" ya da "manzume" denir. Şiirde mısra sayısı, beyit veya dörtlük sayısı, sıralanış düzeni, kafiye yapısı gibi dış özelliklerin tümü, nazım biçimini oluşturur. Divan şiirinde pek çok nazım biçimi vardır.

    Divan Edebiyatı* Medh-i çar-yar-ı güzin)

    * Maktel-i Hüseyin
    * Miraciye
    * Hilye
    * Mevlid
    * Kırk hadis
    * Menkıbname
    * Kıyafetname
    * Sürname
    * Hamamname
    * Şehrengiz
    * Hicviye
    * Hezliyat
    * Tarih düşürme
    * Muamma
    * Lugaz
    * Dariye
    * Rahşiye


    * Evliya tezkiresi
    * Kısas-ı enbiya
    * Siyer


    * Tezkire
    * Tarih
    * Sefaretname
    * Seyahatname
    * Siyasetname
    * Münazara
    * Münşeat



    * Mecaz
    * Mecaz-ı mürsel
    * Teşbih
    * Telmih
    * Tecahül-i arif
    * İstiare (edebiyat)
    * Tevriye
    * Hüsn-i talil
    * Leff ü neşr
    * Kinaye
    * Teşhis ve intak
    * Tekrir
    * Tenasüp

    Divan Şiiri'nin konuları ve özellikleri

    Aşk teması, divan şiirinin merkezini oluşturur. Divan şiirinde Kur'an, hadisler, Muhammed ve kutsal kişilere ilişkin rivayetler, tasavvufun ortaya attığı sorular da işlenmiştir. Divan şiirinde, Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır.

    Divan Edebiyatı eserlerinde aşk, aşık-maşuk kalıbı her zaman bulunur. Aşk uzlaşımsaldır; yani temel özellikleri hiç değişmez. Mesela bütün aşklar tek yanlıdır, aşık hep sever, acı çeker, hiçbir karşılık görmez, her zaman sevdiğinden ayrı kalışını dile getirir, ayrıca rakipleri de vardır. Bu yüzden, her zaman kıskançlık içinde kıvranır durur. Sevilen ise hemen her zaman aşığına ilgisiz davranır, onu tanımazlıktan gelir. Sevilen hep bir sultan, efendi, sahip kimliğinde gösterilir. Sevilen şah, aşık ise kuldur. Aşık için en tehlikeli durum, sevilenin eziyet ve cefa çektirmekten vazgeçmesidir. Divan şiirinde betimlenen sevilen tipi de tektir ve değişmez. Bütün divan şairleri farklı çağrışımlara yol açabilecek mazmunlar kullansalar da, gerçekte tek bir tip sevilen imajı çizerler. Bu geleneksel sevilen tipinin, "boyu servi gibi uzun, beli ince, saçları uzun ve siyah, yanakları gül kırmızısı, gözleri siyah, bakışları kılıç gibi keskin, ok gibi yaralayıcı"dır. Başka bir özelliği de, sevilenin hep genç oluşudur. Böyle betimlenen sevgilinin aşığının (yani şairin) gözyaşı "Nil" ya da "Fırat" ırmakları gibi akar. Hatırlatmak gerekir ise, Divan şiirinde, bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere "mazmun" denir[. Mazmunları yerli yerinde ve başarılı bir biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.

    Divan şiirinde aşk iki türlü işlenmiştir: Dünyevi aşk ve ilahi aşk. Aşk konusu şairin dünya görüşüne koşut olarak anlam kazanırdı.

    İlahi aşk konusunda, tasavvuf yoluna giren şair için amaç mutlak güzellik olan tanrıya kavuşmaktır. Bu da ancak maddeden sıyrılıp benliği yitirmek ve aşk (dervişlik) yoluna girmekle olur. İlahi aşk; maddi aşkla başlar: Dünya üstündeki bir güzele aşık olan şair, dünyanın güzelliklerine aşık olan şair, bu durumu soyutlama yoluyla ilahi aşka dönüştürür ve Tanrı'nın benliğine kavuşmaya çalışır; Tanrı'da kendi benliğini eritme anlamına gelen "fenafillah" aşamasına erişince de gerçek mutluluğu bulur. Ancak, bu aşama ölümden sonra gerçekleşebilecektir. Divan şiirinde sevilenin, erkek kimliğinde görülmesi, doğrudan doğruya tasavvuftan kaynaklanır. Yunan düşünürü Platon'a kadar uzanan bu yaklaşımda, en saf ve en gerçek aşk önemlidir; tensel zevkler ve cinsellik söz konusu edilemez. Tensel zevkler ve cinsellik ancak neslin devamının sağlanması açısından karşı cinsiyete duyulan aşklarda söz konusu olabilir. Bu nedenle, Tanrı'nın gerçek güzelliğinin yansıdığı, gerçek aşk kaynağı genç erkekler, ilahi aşkın nesnesi olmuştur.

    Dünyevi aşk konusunda, aşk düşüncesi, yaşama bağlı şairler tarafından da din dışı bir anlayışla ele alınmış ve işlenmiştir. Yaşamdaki güzellikler ve güzelliğiyle simgeleşen kadın, divan şiirinde önemli yer tutmuştur. Dünya nimetlerine bağlı Divan Edebiyatı şairleri, bu nimetlerden zevk alarak yararlanmasını bilmişlerdir. Söz konusu ozanlar için kadın tapılacak biridir: Güzelliğiyle büyüler, zaman zaman ilgi gösterip, zaman zaman rakipleriyle gönül eğlendirerek aşığını üzer. Aşık, sürekli bir üzüntü içinde kıvranıp durur.

    Divan şiirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir

    Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı, ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir. Bahar betimlenirken gül, bülbül, lâle, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar, yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir.

    Divan şiirinde, işlendiği biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin, orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak yapay bir dünya yaratılmıştır.

    Divan Nazmında söz sanatları

    Divan şairinin başarılı olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini arttırırdı.

    Bu nedenle şairler, hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır[. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği bellidir ve kalıplaşmıştır. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile bulunmaktadır

    Ancak, Divan Edebiyatı'ndaki asıl yenilik, hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya konulurdu. Böylece şair, bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu

    Divan Edebiyatı'nda Nesir

    Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur'an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde işlenmiştir.

    Süslü düzyazıda, hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe, genellikle medrese öğrenimi görmüş, Arapça, Farsça veya Osmanlıca'yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Bundan başka, süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir diğer eser türü de tezkire'dir Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmıştır. Tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi'ye değin sürmüştür

    Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının kullandığı bir türdür. Belirgin özelliği, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet gösterilerinden kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya kitapları ve dini içerikli kitaplar bu türde yazılmıştır.
#13.11.2010 12:00 0 0 0
  • lise 2 konusu deel mi ? saol
#13.11.2010 12:17 0 0 0
  • DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

    1. GAZEL: Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Bu ilk beyte "matla", son beyte ise "makta" adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine "beyt-ül gazel", şairin mahlasının bulunduğu beyte de "mahlas beyti" denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele "yek-âhenk", aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de "yek-âvâz" gazel adı verilir.

    2. KASİDE: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin en güzel beytine "beyt-ül kaside", şairin mahlasının bulunduğu beyte de "taç-beyt" adı verilir.

    3. MESNEVİ: Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz.

    Mevlânâ'nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur.

    Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikaye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye "Hamse" adı verilir. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev'i-zâde Atâi'dir.

    4. KITA: Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir.

    5. MÜSTEZAT: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere "ziyade" adı verilir.

    BENTLERDE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ

    1) RUBÂİ: Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir.

    Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.

    2) TUYUĞ (TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin'dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).

    BİRDEN ÇOK DÖRTLÜKLER

    1) MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.

    2) ŞARKI: Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından "murabba"ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. "Şarkı" biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim'dir.

    NOT: Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT'tır. Yani dört dizeden oluşan murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT'tır.

    TERKİB-İ BENT: Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine "vasıta beyti" denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.

    Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.

    TERCİ-İ BENT: Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.

    DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

    TEVHİT VE MÜNACÂT: Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
    NAAT: Hz. Muhammed'i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
    MERSİYE: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. (Bu türün, Eski Türk Edebiyatı'ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı'ndaki adı ise ağıttır).
    METHİYE: Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.
    HİCVİYE: Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir.
    FAHRİYE: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir.
    NOT: Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine "Nazire" denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.

    DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

    Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir.
    Nazım ölçüsü "aruz"dur.
    Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca'dır.
    Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
    Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır.
    Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.
    Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
    Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
    Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir.
    Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.
    Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır.
    Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.
    Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.
    Nesir alanında tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar (mektuplar), tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır.
    13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.


    DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLARI

    HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.

    MEVLANA : XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç Türkçe beyit dışında, tüm şiirlerini Farsça ile yazan ünlü tasavvuf şairidir. Oğlu Sultan Veled de tasavvufi konuları işleyen bir şair olarak bilinir. Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, tanınmış eserleridir.

    ALİ ŞİR NEVÂİ: Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda yaşamıştır. Muhakemetü'l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe'nin Farsça'dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir.

    ŞEYHİ:15. yüzyılda yaşamıştır. "Harnâme" adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur.

    SÜLEYMAN ÇELEBİ: 15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat (mevlit) adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. (İslam edebiyatında Hz. Muhammed'in hayatını anlatan eserlere SİYER denir).

    FUZÛLİ: Fuzuli 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için yazdığı "Şikayetnâme" adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden biridir.

    Divanlarından başka bir naat olan "Su" kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda'sı Şah İsmail ile II:Bayezid'i karşılaştırdığı Beng ü Bâde'si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve Maraz'ı en tanınmış eserleridir.

    BÂKİ: Baki,16. yüzyıl şairlerindendir. Döneminde "şairler sultanı" olarak tanınmış ve saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi gördüğü bilinmektedir.

    Dünya nimetlerinin hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni'nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır.

    NÂBİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla ilgili öğütler verir.

    Nâbi'nin Divan'ından başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine alan Tuhfet-ül Harameyn'i ve Münşeat adlı eserleri vardır.

    NEFİ: Nefi , 17. yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür. Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal gücü çok zengin olan Nefi'nin somut benzetmelerden yararlanması da belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi'nin ayrıca hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır.

    NEDİM: 18.yüzyıl şairlerinden olan Nedim, Lale Devri'nin şairi olarak bilinir. Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. "Mahallileşme akımı"nın önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir. Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri (mazmunları) bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan'ı vardır.

    ŞEYH GALİP: Divan edebiyatının 18.yüzyılda yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi'nin "Hayrâbâd"ına nazire olarak ve Mevlânâ'nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı "Hüsn-ü Aşk" adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya koyar. Bu eserinde allegorik (sembolik) bir anlatım kullanan şair hayal gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır.

    EVLİYA ÇELEBİ: (17.yy) Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik "Seyahatnâme" adlı eseri çok tanınmıştır.

    NOT: Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır:

    SİNAN PAŞA: (15.yy) Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır.

    MERCİMEK AHMET: (15.yy) Farsça'dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır.

    NAİMÂ: (17.yy) Kendi adıyla anılan ("Naima Tarihi") adlı tarih eserinin yazarıdır.

    KATİP ÇELEBİ: (17.yy) Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça, Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik konularında yazılmış eserleri vardır.

    TASAVVUF FELSEFESİ

    Tanrı nedir? Evrenin oluşu nasıldır? Biz neyiz? Niçin geldik dünyaya? Yaşamımızın anlamı, var olmanın aslı, gerçek, başlangıç ve son nelerdir? Bu ve bunun gibi fizik ötesi sorulara cevap vermeye çalışan düşünüş yoluna "Tasavvuf" düşüncesi denir. [Vahdet-i Vücut (Varlığın Birliği) Teorisi].

    Bu düşünüşe göre Tanrı tek varlıktır. (Vücud-i Mutlak). Aynı zamanda tek güzelliktir (Hüsn-i Mutlak).

    Tek varlık olan Tanrı kendisini görecek gözler, sevecek gönüller istemiş ve kainat olarak tecelli etmiştir.

    Bu tıpkı aynayla kaplı bir odada olmak gibidir. Ayna varlığın çeşitli görüntülerini yansıtır.

    O halde, evren ve tüm insanlar Tanrı'nın bir görüntüsüdür. Öyleyse insanlar arasında renk, inanç, dil, ırk...gibi ayrımlar yapmak anlamsızdır.

    Bütün görüntülerde "Varlık" ve "Yokluk" ögeleri bir aradadır. İnsan dünyaya bağlı tutku ve zevklerini yok ederek "Varlık" ögesini geliştirir. Bunun yolu da tekkelerden (tarikatlar) geçer. Burada insan sıkı bir eğitimle dünya nimetlerinden vazgeçerse, sonunda özü olan Tanrı'ya kavuşabilir. Bu da gerçek aşktır. İnsanların birbirlerine duyacakları aşk ise mecazdır. Bu, kişiyi Tanrı'dan uzaklaştırır. "Bir hırka, bir lokma" insana yetmelidir. Tekkelerde bu yolla Tanrı'ya ulaşan insan sonunda "Enel Hak" ("Ben Tanrı'yım") derecesine varır. Bu kişilere "İnsan-ı Kâmil" ya da "Ermiş" denir.

    DİVAN EDEBİYATI'NDA DÜZYAZI

    Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır.

    Divan Edebiyatı'nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:

    1. Sanatlı(süslü) Düzyazı

    Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa'nın Tazarru'at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir

    2. Orta Düzyazı

    Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,"vakanüvis" adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.

    3. Sade Düzyazı

    Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır: Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).

    Yukarıdaki Bilgiler Yeterli Gelmedi mi Sorun Değil Aşağıdaki Sayfalarımızla İlgilenebilirsiniz :))

    Divan Edebiyatıyla İlgili Ayrıntılı Bilgiler (Bayram ÖZFIRAT)

    Divan Edebiyatı Ders Notları (Abdullah KARAATMACA)

    Aruz Vezni

    Yüzyıllara Göre Divan Edebiyatı Sanatçıları (Ferhat KORKMAZ)

    Divan Edebiyatı Konu Anlatımı (Serdar GÜL)

    Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri - Tablo Halinde(Seval KAYA SÖNMEZ)
#26.11.2010 17:13 0 0 0
  • Divan Edebiyatı Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. Arap ve Fars Edebiyatlarının etkisi altında gelişmiştir. Bu etki, Arapça ve Farsça sözcüklerin önce Türkçe, sonra Osmanlıca'ya girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Bu akımın "Divan Edebiyatı" olarak adlandırılmasının nedeni, şâirlerin, şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır[kaynak belirtilmeli].

    Kur'an'ın Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun (kültürü ve) dili değişime uğramıştır[kaynak belirtilmeli]. İranlılar, 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, "Yeni Farsça" diye adlandırılan bir dille vermeye başlamışlardır[kaynak belirtilmeli]. Fars Edebiyatı'nın bu ürünlerinden Türk Edebiyatı büyük ölçüde etkilenmiştir.

    Öte yandan, Anadolu'da kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsça'yı kullanmışlardır[kaynak belirtilmeli]. Bu durum, edebî dilin değişmesine de yol açmış; özellikle Saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapça ve Farsça yazmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti döneminde Arapça ve Farsça'nın yoğun etkisinde kalmış olan Osmanlıca dili, Divan Edebiyatı'nda kullanılan ana dildir.

    Divan Edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı nesir eserler azdır.

    Konu başlıkları [gizle]
    1 Divan Edebiyatı'nın tarihsel gelişimi
    2 Divan Edebiyatı'nda Nazım
    2.1 Divan Edebiyatı'nda Nazım Birimi
    2.1.1 Mısra
    2.1.2 Beyit
    2.2 Divan Edebiyatı'nda Nazım Biçimleri
    2.3 Divan Şiiri'nin konuları ve özellikleri
    2.4 Divan Nazmında söz sanatları
    3 Divan Edebiyatı'nda Nesir

    Divan Edebiyatı'nın tarihsel gelişimi [değiştir]
    Divan Edebiyatı'nın ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu Edebiyat'ın ilk ürünlerini veren Hoca Dehhani'dir. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi'nin etkisinde şiirler kaleme almıştır.

    14. yüzyılda, Konya, Kırşehir, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan Edebiyatı'nın çağdaş örneklerini vermişlerdir. Bu dönem eserlerin çoğunluğunu; kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dini yapıtlar oluşturmaktadır. Bu dönemde, İran Edebiyatı'nda işlenen konular, Türk Edebiyatı'na girmeye başlamıştır. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdığı "Süheyl ü Nevbahar", Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı "Hurşidname", Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) "Vesiletü'n-Necât" başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran Edebiyatı'nın etkisiyle yazılmıştır.

    Divan Edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşamıştır. Bu dönemde, Bâkî ve Fuzûlî, Divan şiirinin en iyi örneklerini vermiştir.

    17. yüzyıla girildiğinde, Divan Edebiyatı'nın ulaştığı düzey, İran Edebiyatınınkinden geri değildir. Divan şairleri, şiirlerinde fahriye denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde, şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardır. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü divan şairleridir. Divan Edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim'in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girmiştir. Daha sonraki şairler, özellikle bu iki şairi taklit etmiş ve özgün yapıtlar ortaya koyamamışlardır[kaynak belirtilmeli].

    19. yüzyılda, Divan Edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştur. Bu türü ilk eleştiren düşünür, Namık Kemal'dir[kaynak belirtilmeli]. Tanzimat'la birlikte, Türk Edebiyatı'nda Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlanmıştır. Böylece, Divan Edebiyatı önemini yitirmiş; Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı ve bazı diğer şairlerin, Türk Edebiyatı'nda aruz ölçüsüyle (vezniyle) yazılan son şiirleri [kaynak belirtilmeli] kaleme aldığı iddia edilse de zamanımızda da bu vezni kullanabilen şâirler vardır[kaynak belirtilmeli].

    Divan Edebiyatı'nda Nazım [değiştir]
    Nazım, sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan Edebiyatı'nda nazım dendiğinde şiir anlaşılır.

    Divan şiiri, kurallarını Arap ve Fars Edebiyatı'ndan alan aruz ölçüsüyle (vezniyle) yazılmıştır. Bununla beraber, Nedim ve Şeyh Galip gibi bazı şairlerin hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerine rastlamak mümkündür[kaynak belirtilmeli]. Aruz ölçüsünde (vezninde) açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır[kaynak belirtilmeli]. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanan bir şiir ölçüsüdür. Türklerin İslamiyet'i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça'yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk Edebiyatına da girmesini sağlamıştır. Aruz ölçüsü nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılır. Örneğin; Rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir.

    Divan Edebiyatı'nda Nazım Birimi [değiştir]
    Mısra [değiştir]
    Mısra Divan şiirinde aruz vezinli yazılmış bir satırlık nazım parçasıdır. Divan şiirinde en küçük nazım birimi mısra olmakla beraber, esas olan beyittir ve bu Arap edebiyatından gelmiştir. Arapca sozluk anlami ile beyt ev demektir; mısra ise, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır ve beyitten ayrı değildir.

    Fakat az olsa da, tek başına bir mısra şekilnde bulunan bir nazım şekli de bulunmaktadır. Buna mısara-i azade (azade mısra) adı verilir. "Azade mısralar" bir şair tarafından hazırlanmış olan divanın en sonunda yer alırlar. Şair "azade mısraları" tek bir mısra halinde söyler ve diğer herhangi mısra ile hiç bağlantı kurmaz. Örnek

    Lisâna gelmeyen burhân-i vicdanı muattaldır. (Leskofçalı Galip)
    Güzel söylenmiş ve herkesçe beğenilmiş bir mısra bazan tek başına olarak tanınır. Bunlar "azade mısra" olabildikleri gibi çok kere bir beyit bir parçası olabilirler. Bunlara mısra-i berceste (berceste mısra) adı verilir. Örnek

    Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste kafidir (Koca Ragıp Paşa)
    Bu güzel söylenmiş mısra bir beyit parçasıdır ve "azade mısra" değildir ama tek bir "mısra-ı berceste" olarak bilinmektedir.

    Beyit [değiştir]
    ni vezinle yazilmis iki misra'a beyit adi verilir. Beyit Divan siirinin en onemli birimidir. Beyti meydana getiren iki misra anlamca da iliskili olmasi gerekir. Beyiti olusturan iki misra birbirlerine ya kafiyeli olabilirler ya da kafiyesiz olurlar. Beyitin ana ogeleri anlam iliskisi ve ayni vezinde olmasidir ve bir beyitte iki misra kafiyeli veya kafiyesiz olabilir.

    Divan siirinde beyit esas oldugu icin anlamin bir beyit icinde tamamlanmasi ana kuraldir. Ancak istisnalar da gorulur. Anlam bir beyitte tamamlanamayip yardimci beyitlerle anlam tamalanmaktaysa bu beyitler "merhun" adi verilir.

    Beyitin iki misra-ini birbirlerine kafiyeli olarak hazirlamaya tasri' denir ve bu turlu yazilan beyite musarra denilir. Bir divanda iki beyiti kafiyeli beyitler iki sekilde bulunabilirler. Birinci halde iki misra kafiyeli beyit tek basina altindaki beyit ve ustundeki beyit ile hic baglantisi olmadan bulunur. Bu turlu altindaki ve ustundeki beyitlerle iliskisi olmayan birbirine kafiyeli iki misarlik beyite "mufred" adini veren edebiyatcilar bulunmaktadir.

    halde ise bircok beyitlerden kurulu bir siirin en basinda biriyle kafiyeli iki misaradan olusan beyitler bulunur. Bu tur kafiyeli iki misradan olusan beyitin basta olmasi gazel ve kaside turunde siirler icin bir kuraldir ve bu turlu sirlerdeki bu turlu beyite 'matla adi verilir.
    Ornek:

    Beni candan usandirdi cefadan yar usanmaz mi
    Felekler yandi ahimdan muradum sem'i yanmaz mi
    Kamu bimarina canan deva-yi derd ider ihsan
    Nicin kilmaz bana derman beni bimar sanmaz mi (Fuzuli)
    Bu bir Fuzuli gazelidir. Ilk beyitteki iki misra tasridir yani kafiyelendirmistir; beyit musarradir. Bu bir gazel baslangic beyti oldugu icin matladir. IKici beyitdki iki misra kafiyeli degildir.

    Divan Edebiyatı'nda Nazım Biçimleri [değiştir]
    Ölçülü ve kafiyeli söz ya da yazıya "manzum" ya da "manzume" denir. Şiirde mısra sayısı, beyit veya dörtlük sayısı, sıralanış düzeni, kafiye yapısı gibi dış özelliklerin tümü, nazım biçimini oluşturur. Divan şiirinde pek çok nazım biçimi vardır.

    Divan Edebiyatı* Medh-i çar-yar-ı güzin)
    Maktel-i Hüseyin
    Miraciye
    Hilye
    Mevlid
    Kırk hadis
    Menkıbname
    Kıyafetname
    Sürname
    Hamamname
    Şehrengiz
    Hicviye
    Hezliyat
    Tarih düşürme
    Muamma
    Lugaz
    Dariye
    Rahşiye
    Evliya tezkiresi
    Kısas-ı enbiya
    Siyer
    Tezkire
    Tarih
    Sefaretname
    Seyahatname
    Siyasetname
    Münazara
    Münşeat
    Mecaz
    Mecaz-ı mürsel
    Teşbih
    Telmih
    Tecahül-i arif
    İstiare (edebiyat)
    Tevriye
    Hüsn-i talil
    Leff ü neşr
    Kinaye
    Teşhis ve intak
    Tekrir
    Tenasüp


    Divan Şiiri'nin konuları ve özellikleri [değiştir]
    Aşk teması, divan şiirinin merkezini oluşturur. Divan şiirinde Kur'an, hadisler, Muhammed ve kutsal kişilere ilişkin rivayetler, tasavvufun ortaya attığı sorular da işlenmiştir. Divan şiirinde, Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır.

    Divan Edebiyatı eserlerinde aşk, aşık-maşuk kalıbı her zaman bulunur. Aşk uzlaşımsaldır; yani temel özellikleri hiç değişmez. Mesela bütün aşklar tek yanlıdır, aşık hep sever, acı çeker, hiçbir karşılık görmez, her zaman sevdiğinden ayrı kalışını dile getirir, ayrıca rakipleri de vardır. Bu yüzden, her zaman kıskançlık içinde kıvranır durur. Sevilen ise hemen her zaman aşığına ilgisiz davranır, onu tanımazlıktan gelir. Sevilen hep bir sultan, efendi, sahip kimliğinde gösterilir. Sevilen şah, aşık ise kuldur. Aşık için en tehlikeli durum, sevilenin eziyet ve cefa çektirmekten vazgeçmesidir. Divan şiirinde betimlenen sevilen tipi de tektir ve değişmez. Bütün divan şairleri farklı çağrışımlara yol açabilecek mazmunlar kullansalar da, gerçekte tek bir tip sevilen imajı çizerler. Bu geleneksel sevilen tipinin, "boyu servi gibi uzun, beli ince, saçları uzun ve siyah, yanakları gül kırmızısı, gözleri siyah, bakışları kılıç gibi keskin, ok gibi yaralayıcı"dır. Başka bir özelliği de, sevilenin hep genç oluşudur. Böyle betimlenen sevgilinin aşığının (yani şairin) gözyaşı "Nil" ya da "Fırat" ırmakları gibi akar. Hatırlatmak gerekir ise, Divan şiirinde, bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere "mazmun" denir[kaynak belirtilmeli]. Mazmunları yerli yerinde ve başarılı bir biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.

    Divan şiirinde aşk iki türlü işlenmiştir: Dünyevi aşk ve ilahi aşk[kaynak belirtilmeli]. Aşk konusu şairin dünya görüşüne koşut olarak anlam kazanırdı.

    İlahi aşk konusunda, tasavvuf yoluna giren şair için amaç mutlak güzellik olan tanrıya kavuşmaktır. Bu da ancak maddeden sıyrılıp benliği yitirmek ve aşk (dervişlik) yoluna girmekle olur. İlahi aşk; maddi aşkla başlar: Dünya üstündeki bir güzele aşık olan şair, dünyanın güzelliklerine aşık olan şair, bu durumu soyutlama yoluyla ilahi aşka dönüştürür ve Tanrı'nın benliğine kavuşmaya çalışır; Tanrı'da kendi benliğini eritme anlamına gelen "fenafillah" aşamasına erişince de gerçek mutluluğu bulur. Ancak, bu aşama ölümden sonra gerçekleşebilecektir. Divan şiirinde sevilenin, erkek kimliğinde görülmesi, doğrudan doğruya tasavvuftan kaynaklanır. Yunan düşünürü Platon'a kadar uzanan bu yaklaşımda, en saf ve en gerçek aşk önemlidir; tensel zevkler ve cinsellik söz konusu edilemez. Tensel zevkler ve cinsellik ancak neslin devamının sağlanması açısından karşı cinsiyete duyulan aşklarda söz konusu olabilir. Bu nedenle, Tanrı'nın gerçek güzelliğinin yansıdığı, gerçek aşk kaynağı genç erkekler, ilahi aşkın nesnesi olmuştur.

    Dünyevi aşk konusunda, aşk düşüncesi, yaşama bağlı şairler tarafından da din dışı bir anlayışla ele alınmış ve işlenmiştir. Yaşamdaki güzellikler ve güzelliğiyle simgeleşen kadın, divan şiirinde önemli yer tutmuştur. Dünya nimetlerine bağlı Divan Edebiyatı şairleri, bu nimetlerden zevk alarak yararlanmasını bilmişlerdir. Söz konusu ozanlar için kadın tapılacak biridir: Güzelliğiyle büyüler, zaman zaman ilgi gösterip, zaman zaman rakipleriyle gönül eğlendirerek aşığını üzer. Aşık, sürekli bir üzüntü içinde kıvranıp durur.

    Divan şiirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir[kaynak belirtilmeli]. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir[kaynak belirtilmeli].

    Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı, ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir[kaynak belirtilmeli]. Bahar betimlenirken gül, bülbül, lâle, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar, yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir.

    Divan şiirinde, işlendiği biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin, orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak yapay bir dünya yaratılmıştır.

    Divan Nazmında söz sanatları [değiştir]
    Divan şairinin başarılı olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini arttırırdı.

    Bu nedenle şairler, hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır[kaynak belirtilmeli]. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir[kaynak belirtilmeli]. Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği bellidir ve kalıplaşmıştır. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile bulunmaktadır[kaynak belirtilmeli].

    Ancak, Divan Edebiyatı'ndaki asıl yenilik, hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya konulurdu. Böylece şair, bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu (yukarıda bkz. mazmun).

    Divan Edebiyatı'nda Nesir [değiştir]
    Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur'an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde işlenmiştir.

    Süslü düzyazıda, hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe, genellikle medrese öğrenimi görmüş, Arapça, Farsça veya Osmanlıca'yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Bundan başka, süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir diğer eser türü de tezkire'dir[kaynak belirtilmeli]. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmıştır[kaynak belirtilmeli]. Tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi'ye değin sürmüştür[kaynak belirtilmeli].

    Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının kullandığı bir türdür. Belirgin özelliği, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet gösterilerinden kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya kitapları ve dini içerikli kitaplar bu türde yazılmıştır.
#26.11.2010 17:14 0 0 0
  • Divan Edebiyatının Genel Özellikleri

    Divan edebiyatı Türklerin İslâm dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. Arap ve Fars edebiyatının etkisi altında gelişmiştir. Bu etki, Arapca ve Farsça sözcüklerin Türkçe'ye girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Bu edebiyata Divan edebiyatı denmesinin nedeni, şâirlerin şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır.







    İslâm dininin benimsenmesinden sonra, Kur'an'ın Arapca olmasından dolayı pek çok toplumun kültür dili değişime uğradı. İranlılar 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, Yeni Farsça diye adlandırılan bir dille vermeye başladılar. İran edebiyatının bu ürünlerinden Türk edebiyatı büyük ölçüde etkilenmiştir.


    Öte yandan Anadolu'da kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapca ve Farsça'yı kullandılar. Bu durum edebiyat dilinin değişmesine de yol açtı. Özellikle saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapca ve Farsça yazmaya başladılar. Osmanlı Devleti döneminde Arapca ve Farsça'nın yoğun etkisinde kalmış olan Osmanlıca dili divan edebiyatında kullanılan ana dildir.



    1. Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir.
    2. Nazım ölçüsü "aruz"dur.
    3. Dili Arapca, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca"dır.
    4. Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
    5. Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır.
    6. Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.
    7. Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
    8. Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
    9. Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir.
    10. Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.
    11. Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır.
    12. Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.
    13. Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.
    14. Nesir alanında tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar (mektuplar), tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır.
    15. 13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.
#26.11.2010 17:16 0 0 0
  • umarım işinize yarar.
#26.11.2010 17:16 0 0 0
  • ellerine emeklerine sağlık arkadaşım
#27.11.2010 07:21 0 0 0
  • emeklerinize sağlık
#23.12.2010 08:33 0 0 0
  • TÜRK EDEBİYATINDA DÖNEMLER

    1. İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI
    ÖZELLİKLERİ

    1.Dörtlüklerle söylenilir.
    2.Hece vezni kullanılmıştır.
    3.Yiğitlik, aşk, tabiat gibi konular işlenir.
    4. Halk edebiyatındaki karşılığı "koşma'', Divan edebiyatındaki karşılığı''gazel''dir.
    5.Kafiye düzeni aaab, cccb, dddb şeklindedir.
    6.Sığır denilen sürek avlarında söylenen lirik şiirlerdir.
    7.Kopuz eşliğinde söylenir.
    a) Sözlü Edebiyat Dönemi
    b) Yazılı Edebiyet Dönemi

    2. İSLAMİYETİN ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI
    a) Divan Edebiyatı
    b) Halk Edebiyatı

    3. BATI EDEBİYATI ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI
    a) Tanzimat Edebiyatı
    b) Servet-i Fünun Edebiyatı
    c) Fecr-i Âti Edebiyatı
    d) Milli Edebiyat
    e) Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı
    f) 1940 Sonrası Türk Edebiyatı

    İSLAMİYET'TEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI
    (..?-11.yy.)

    A) SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ:

    M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.

    Genel özellikleri:

    1. Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde ("kopuz" adı verilen sazla) dile getirilmiştir.
    2. Ölçü, ulusal ölçümüz olan "hece" ölçüsüdür.
    3. Nazım birimi "dörtlük"tür.
    4. Dönemine göre arı bir dili vardır.
    5. Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.
    6. Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
    7. Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut'un "Divan-ı Lügat-it Türk" adlı eseridir.

    Dönemin ürünleri:

    1. KOŞUK: "Sığır" denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. Konusu daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında "Koşma" adıyla anılmıştır.

    2. SAV: Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.

    3. SAGU: "Yuğ" adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.

    4. DESTAN: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.

    DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ

    1. Toplumun ortak görüşlerini yansıtması
    2. Olağanüstü özellikler taşıması
    3. Kişilerinin seçkin olması (Kral, Han, Hakan...vb.)
    4. Milli dilde söylenmiş olması
    5. Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması
    6. Oldukça uzun olması
    7. Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi

    TÜRK DESTANLARI

    Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.

    A) SAKA DEVRİ DESTANLARI
    1) Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaşlarında Alp Er Tunga'nın yiğitliklerini ve bu savaşları anlatır.
    2) Şu Destanı: İskender'le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Şu'nun kahramanlıklarını anlatır.

    B) HUN DEVRİ DESTANI
    Oğuz Destanı, Hun hükümdarı Mete'yi ve onun yaşamını anlatır.

    C) GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI
    1) Bozkurt Destanı: Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır.
    2) Ergenekon Destanı: Bir savaşta yenilen ve Ergenekon'a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.

    D) UYGUR DEVRİ DESTANLARI
    1) Türeyiş Destanı: Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.
    2) Göç Destanı: Uygur Türkleri'nin anayurtlarından göçünü anlatır.

    NOT: Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir.

    a) Doğal Destanlar: Halk arasında ortaya çıkan anon,im ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz.
    İliada, Odysseia Yunanlıların (Homeros)
    Kalevala Finlilerin
    Nibelungen Almanların
    Ramayana, Mahabarata Hintlilerin
    Cid İspanyolların
    Chanson de Roland Fransızların
    Gılgamış Sümerlerin

    b) Yapma (Suni) Destanlar: Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:
    Virgilius Aeneit
    Dante İlahi Komedi
    Tasso Kurtarılmış Kudüs
    Milton Kaybolmuş (Kaybedilmiş) Cennet
    Firdevsi Şehnâme

    B) YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİ

    Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.

    1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.
    a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.
    b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan kardeşi Kül Tigin'in ölümü üzerine bu abideyi dikmiştir.
    c) Bilge Kağan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan'ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge Kağanın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.

    * "Türk" adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.

    2) Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında "kökünç" denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli Uygur alfabesiyle yazmışlardır.









































    seliiiim ööööözcaaaaaaaaaa n
#04.04.2011 06:06 0 0 0
  • teşekkürler
#04.04.2011 08:26 0 0 0