İstiklal Marşının Kabulu ve Mehmet Akif Ersoy -Adurrahman Günay yazıları
GİRİŞ
Kimdir Mehmet Âkif?
Doğrusu ya, bu sorunun bir tek yanıtı yok.
Ya da, ona hangi yönden baktığınıza bağlı olarak, birden çok özelliği ile bir "Mehmet Âkif" gerçeği var!
Hem yaşadığı devrin şartlarına ve muhite göre, hem de yaşadığımız dönemin toplumsal ve politik algılarına göre değişen, birden çok "Mehmet Âkif" portresi söz konusu!..
Ona "softa, hürriyet düşmanı, Ortaçağ kafalı" yaftasını yapıştıranlar da olmuş, oluyor.
Onu;
"Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakına söyletmeliyiz İslâmı"
diyen bir modern İslâmcı şair ve fikir adamı, sağlam ahlâkı ve dürüstlüğü ile örnek alınması gereken bir " model insan" , "vatan-millet aşığı bir kahraman" sayanlarımız da çok...
Fakat, her ne şekilde söylenirse söylensin, "gerçek" yerinde duruyor!
O, kültür dünyamızda, "görmezden gelinemeyecek" önemli bir şahsiyettir!
Acılı bir devre tanıklık etmiş, inandıklarının peşinden gitmiş ve ülkesinin aydınlık bir geleceği olsun diye canla başla çalışmış bir vatansever
Az şey midir bu?
Unutmayalım:
Vatan toprakları elden gider; insanlarımız aç, sefil, biçare hayata tutunmaya çalışırken o, İstiklâl mücadelemiz başlamazdan bir yıl önce, "yeniden diriliş" kavgamıza inanmış bir vatan evladıdır!
Tıpkı Mustafa Kemal ve diğer silah arkadaşları gibi ve onlar kadar!
Ankara'da, Taceddin Dergâhı'nda konuk olduğu bir dönemde yazıp "Ordumuza" ithaf ettiği, daha sonra "İstiklâl Marşı" güftesi olacak o şiir, bu inanç olmasaydı, bu kadar coşkulu yazılabilir miydi, dersiniz?
Biz, burada izninizle, "Millî Şair"imizi fikirsiz klişelerin elinden alarak; hayatıyla ve şahsiyetiyle bu derece örtüşen şiirlerinin, hakkında yazılıp söylenenlerin ışığında, "insan" Mehmet Âkif gerçeğini bir kez daha ortaya koymaya çalışacağız.
HESAPSIZ AHLÂKÇI BİR İRADE
Hiç şüphe yok ki, Mehmet Âkif'in en öne çıkan niteliği, "inatçılık" derecesinde ahlâkçı tavrı ve "ölümüne" dürüstlüğüdür.
Bu hasletin şiir anlayışıyla; yaşadıklarıyla ve hayat görüşü ile şair üslûbu arasındaki girift ilişkiyi kavramaya yarar bir niteliği vardır ve bu tespit, ayrıca önemlidir.
Sözlerimize, "insan özellikleri ile Mehmet Âkif" hakkında çok değerli gözlemlerini aktaran Mehmet Emin ERİŞİRGİL'in, kitabında anlattıklarından bahisle başlayalım:
Erişirgil, o yıllarda, Âkif'in çalıştığı devlet dairesinin kâtiplerinden genç bir öğrencidir.
Âkif'i insan yönüyle tanımış, şair hakkındaki hatıralarını ve gözlemlerini yazıya dökerek, Türk kültür hayatına katkıda bulunmuştur.
Onun, 1956 yılında yazıp hazır hale getirdiği; ama o günün koşullarında ilgi gösterilmediği için, ancak 2007 yılında basılabilen "İslâmcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Âkif" adlı eseri, Âkif'i insanî özellikleriyle tanımak bakımından çok önemlidir.
O, Âkif'in sağlam ahlâkını, bizzat yaşayıp görmüş bir tanıktır çünkü.
Hele, bu yaşanmış hikâyelerden bir tanesi vardır ki, Erişirgil'in genç dünyasında derin izler bırakmış; o olaydan sonra kalbi, şaire karşı müstesna bir takdir ve vefa hisleriyle dolmuş olmalıdır:
Sene 1911'dir.
O yıl, Baytar Dairesi'ne sınavla, en az idadî; yani lise mezunu düzeyinde "müsvedde yazı örneği hazırlayacak" bir "müsevvit"; bir tür "kâtip" alınacaktır.
Sınav açılır ve o yıllarda Mülkiye öğrencisi olan Mehmet Emin, sınavı kazanır.
İdarece uygun görülerek, Erişirgil'e, Baytar Dairesi'nde müdür yardımcısı konumundaki Akif'in odasında bir yer gösterilir ve göreve başlar.
Âkif, bu genç Mülkiye öğrencisine sahip çıkar.
Daire'ye devamı konusunda bazı kolaylıklar gösterir.
Ancak, Mehmet Emin'in, bu "sözüm ona" imtiyazlı memuriyetini çekemeyenler, çoktan harekete geçmiştir bile.
Âkif'in, Mehmet Emin'i açıkça kolladığı; hattâ, sınav kâğıdını dahi Âkif'in ona yazıp verdiği yalanını düzüp bakanlığa ihbarda bulunurlar.
İlgili Bakanlık soruşturma açar ve görevine 10 gün önce başlayan Mehmet Emin'e işten el çektirilir.
O sırada Âkif nezle olduğu için istirahatlidir. Rahatsızlığı geçip Daire'ye geldiğinde, kendisine Mehmet Emin'in akıbeti hakkında bilgi verilir.
Âkif, bu haksız uygulama karşısında hayli hiddetlenir. Hemen oturur bir istifa mektubu yazar.
Oradakilere, "Nazır denilen adama gönderin!" deyip kapıyı çarpar gider. Bakan, istifa mektubunu okumuş ve hatasını anlamıştır.
Mehmet Emin'in göreve iadesini sağlayarak, Akif'i geri dönmeye ikna ederler.
Mehmet Âkif'in dürüstlüğü bu istifa olayından ibaret değildir elbette.
Onun "nevî şahsına münhasır" bir şahsiyet olduğunu ortaya çıkaracak türden, kitapta sadece "istifalar" başlığı altında bir bölüm bile vardır!
İşte, onlardan biri daha:
İttihad ve Terakkî'nin güçlü olduğu zamanlardır.
Bu partinin sadık adamlarından biri de "Bakan"dır.
Bir gün, kendisine bağlı Baytar Dairesi'nin müdürünü haksız yere görevinden alır. Âkif, hiç tereddütsüz, kaleme kâğıda sarılır yine:
"Umur-ı Baytariye Müdürü Abdullah Efendi'nin yerden göğe kadar haklı olduğu Bakteriyolojihane meselesinden azli üzerine, acizleri de memuriyetten suret-i katiyyede istifa ediyorum."
Hiç şüphe yok ki, Mehmet Âkif'te dürüstlük, içsel bir değerdir.
Bu "erdemli" dürüstlük anlayışının hesabı, çıkarı, gösterişi yoktur.
O üstelik, sadece yaşayan dostlarına karşı dürüst değildir.
Âkif, terk-i dünya eden dostlarına karşı da, sözünde duran bir adamdır.
Yakın dostlarından Mithat Cemal KUNTAY, anlatıyor:
"Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, yegâne geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti.
Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim.
Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.
- Bunlar kim? dedim.
- Çocuklarım! dedi.
Sonra anlattı:
Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar.
Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın!" demişler.
Arkadaşı vefat etmiş. Mehmet Akif de, verdiği söze bağlı kalarak, anlaşma hükmünü yerine getirmiş.
Mithat Cemal devam ediyor:
- Halbuki o zamanlar, Âkif Bey'in beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!" (1)
Âkif'in dürüstlük algısının temelinde, İslâmî akideye sıkı sıkıya bağlı ve onlara gerçekten inanmış bir "mümin" ahlâkı vardır.
İnancı şudur:
"Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır!"
Aynı Âkif, Teşkilat-ı Mahsus'a tarafından Berlin'de görevli bulunduğu dönemde, kendisine o yıllar için lüks sayılabilecek bir otelde kalacak yer gösterilir, kabul etmez.
Gerekçesi şudur:
Vatanımda insanlar Balkan Harbi'nin yıkımını yaşarken, ben böyle bir yerde rahat edemem.
Israr ederler, kabul etmez. Kendisine, mazbut bir pansiyon odasını seçer.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hangi ruhla ve ahlâk anlayışıyla kurulduğunu, "bugün geldiğimiz yeri ve anlayışı" düşündürmesi bakımından söyleyelim:
O, Ankara soğuğunda, tek paltosunu kapısına gelen yoksula verecek kadar yardımsever; "İstiklal Marşı" şiiriyle yarışmada birinci seçilip kendisine "500 lira" gibi, o günün şartlarında büyük bir ödül verildiğinde, bu paraya ihtiyacı olduğu halde, diğer ihtiyaç sahiplerine kullandırılmak üzere, devletine bağışlayacak kadar da, cömert ve engin gönüllüdür.
ÇOCUK ÂKİF'TEN ŞAİR ÂKİF'E
Onu "hesapsız ahlâkçı bir irade" haline getiren nedir?
Bilemiyoruz!
Pek çok etkinin bileşkesinden söz etmek akla uygun geliyor.
Ama, çocukluk dönemine gitmek; "O, benim hem babam, hem hocamdı." dediği, çok sevdiği babasının üzerindeki etkisini dikkate almak gerekir, sanıyorum.
Bilimin ışığında şundan eminiz:
Yaşanan hayat ile insan arasında gizli-açık köprüler kurulur ve kişi, şahsiyetinin ana çizgilerini oluşturan etkenleri; "aile, okul, muhit" üçgeninde, yıllar içinde içselleştirir.
Onu, bu etkilerin içinde anlamaya çalışmak, Âkif'i doğru anlayıp doğru bir yere koymanın da temel şartı gibi görünüyor.
Anlaşılan odur ki, Mehmet Âkif'in olgunlaşmasında, babasının ilgileri ve yönelimleri büyük ölçüde belirleyici olmuştur.
Söylenenlere göre, genç Âkif, Arapçayı ve ilk dinî bilgileri, aynı zamanda müderris olan ve muhitinde, titizliğinden dolayı "Temiz Tahir Efendi" olarak anılan babasından almıştır.
Baba-oğul, birlikte camiye gider gelirken ezberletilen dinî kavramlar, daha sonra Fatih Camii Başimamı Arap Hoca'dan alınan Kur'an derslerinde işini kolaylaştırmıştır.
Ayrıca, Rüştiye yıllarında Farsça; ve Baytar mektebindeyken Fransızca derslerine başlayan Âkif, devrin ve muhitin önemli saydığı temel bilgileri alarak hayata hazırlanır. Ama, okullu olmaya giden yol, çetin bir yoldur.
Âkif, henüz 13-14 yaşlarında bir delikanlıyken, hayatını ve yönünü değiştirtecek iki acı olayı ardı ardına yaşamıştır.
İlkin,1887 yılında, çok sevip saydığı babasını kaybeder ve ardından, İstanbul-Fatih'te, Sarıgüzel mahallesindeki çocukluk günlerinin yoksul ama mutlu yuvası, evleri, çıkan bir büyük yangına teslim olur.
Ailenin kıt geçim kaynakları da kurumuştur.
Başlangıçta, tercihini gündüzlü olarak Mülkiye mektebine yapan Âkif, yeni açılan ve yatılı öğrenci kabul eden Baytar mektebine geçmek zorunda kalır.
Kısaca; Mehmet Âkif'in 63 yıllık ömür çizgisine baktığımızda, şunu görüyoruz:
Bu ömür çizgisi, çocukluğundan olgunluk çağlarına kadar, milletiyle beraber bizzat yaşadığı, sıkıntısını çektiği uzun ve zorlu bir döneme denk düşen "meşakkatli" bir ömür çizgisidir.
1873 yılında dünyaya gelen Mehmet Âkif, bir röportajında kendi hayatını şöyle naklediyor:
"Babamın bana koyduğu asıl ad, Mehmet Akif değil, Mehmet Ragif'tir. 'Ragif' bir nevi 'ekmek'tir. Ben dünyaya geldiğim zaman, babam öyle bir kelime aramış ki; Ebcet hesabıyla doğum tarihimi göstersin. Bu adı beğenmemiş olmalı ki, annem beni 'Akif' diye çağırırdı. Bizim zamanımızda okuma yazma öğrenenlerin çoğu gibi, ben de, mahalle mektebinde okudum. Emir Buharî Mahalle Mektebinde Rüştiye tahsilimi Fatih Merkez Rüştiyesinde bitirdim. Rüştiyeyi bitirince, babam beni tahsil yolumu tayinde serbest bıraktı. Ben de mülkiyeye girmeyi tercih etmiştim. O yıl mülkiye mektebinin teşkilatı değişti:3 yıl idadî kısmı, 2 yıl yüksek kısmı oldu. Yüksek kısmının birinci sınıfına geçtiğim zaman babam ölmüştü, evimiz de yandı. Dişimi sıkıp mülkiyeyi bitirebildim ama, o yıl sivil Baytar Mektebi kurulmuştu. Gençleri bu mektebe girmeye teşvik için, mezunlarına 800 kuruş maaş verileceği vaad ediliyordu. Mülkiyeden çıkanlara bundan daha az maaş verilirdi. Birkaç arkadaşla beraber bu mektebi tercih ettik ve oraya kaydolduk." (2)
Gerçekten de, yaşadığı döneme baktığımızda, onun gerek özel ve gerekse edebî hayatının ülkenin kaderiyle birlikte belirlendiğini görüyoruz:
"93 Harbi dünyamızı alt üst ettiği zaman daha beş yaşını doldurmamıştı.
Yirmi yaşını henüz geçmişken 1897 Yunan Harbi çıktı. Trablus, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında, artık, olgun bir şairdi. Millî Mücadele boyunca oradan oraya koştururken 50'sini doldurmamıştı. 63 yıllık ömrünün 45 yılı savaş veya savaş tehdidi içinde geçti. Bir imparatorluğun yıkıldığını gördü; yıkılmasın diye çok uğraşmıştı.
Bir devletin kurulduğunu gördü; kuruluşun gerçekleşmesi için çok çalıştı. Kurtuluşun ve kuruluşun marşını yazmak da ona nasip oldu".(3)
Özetlersek; galiba en doğru tespit Hüseyin Cahit Yalçın'a aittir:
"Mehmet Âkif'in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir "(4)
ŞAİR MEHMET ÂKİF
Mehmet Âkif, şiir sanatından ne anladığını ve ondan ne beklediğini, yine şiir yoluyla okuyucusuna aktarır. 1911 yılında basılan birinci "Safahat" kitabının girişinde şöyle der:
"Bana sor, sevgili kaari, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş'arım:
Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri;
Ne tasannu' bilirim, çünkü, ne san'atkârım!
..
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa." (5)
O, şiir yoluyla sanat göstermek iddiasında olmamıştır hiçbir zaman. Onun için şiir, meramını kitlelere anlatmaya yarayacak etkili bir ifade aracıdır. Asıl maksadı; sorunlarıyla dertlendiği ülkesinin ve Müslüman ahalinin içinde bulunduğu "elîm" halden kurtarılmasında, yol gösterici olmak ve onlara umut aşılamaktır.
Yine bu yüzden, Âkif, yapmak isteyip de yapamadıkları için hayıflanmak- ta; özel hayatının alt üst oluşuna değil, vatanı ve milleti için ortaya koyabildiklerinin yetersizliğine yanmaktadır:
"Safahatımda, evet, şi'r arayan hiç bulamaz;
Yalınız, bir yeri hakkında 'Hazîn işte bu!' der,
Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?
Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!" (6)
Anlaşılıyor ki, Âkif, her şeye "hakîkat ve sosyal fayda" gözüyle bakmaktadır.
Safahat'ın dördüncü kitabı "Fatih Kürsüsünde"de, vapurdan inen iki arkadaşın ( Ki, bunlardan birisi, şairin kendisi olmalıdır.) Galata Köprüsü'nden Fatih Camii'ne kadar yol boyunca konuşmalarında, pek çok cemiyet ve kültür meselesi, nükteli ve zevkli bir üslûpla dile getirilirken, aralarında şöyle bir muhavere geçer:
"- Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!
Hayâli bol bol akıttın, serâbı çağlattın!
- Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim...
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihânda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!" (7)
Evet, Mehmet Âkif, söylediği sözün "kaba" ve "sanatsız" olmasından rahatsız değildir. Yeter ki, "hakikat" olsun! O, yukarıda izah edilen sanat anlayışı çerçevesinde; şiirlerinde, ülke ve millet meselelerine İslâmî bir perspektiften bakmakta ve İslâm dinini kendine referans almaktadır.
Bu nedenle, ülke meselesi saydığı sıkıntılar, onun şiirlerinde, bütün bir İslâm coğrafyası olarak "şark" ve "şark meselesi" genişliğinde algılanmaktadır.
Aynı şekilde, millet kavramından anladığı da; başta Türk unsuru olmak üzere, öncelikle bütün bir Müslüman-Osmanlı tebaasıdır. Bir başka deyişle; "Garb"ın karşısında "Şark"ı yeniden diriltmek fikri, Âkif'in benimsediği dünya görüşünde, bağlı olduğu ideolojisinin de esasını oluşturmaktadır.
Onun ülküsünün ana hatları, şu şekilde özetlenebilir:
*Müslüman ahaliyi gerilikten kurtarmak ve toplumsal kalkınmayı sağlamak
*İlerlemek için, İslâm ahlâkını rehber edinmek ve dürüst, çalışkan olmak
*Başta kadınları ve çocukları olmak üzere, aileyi koruyacak hukuku yerleştirmek
*Uygarlık yarışında tekrar, öncü hale gelmek
*Şark'ın olumsuz yönlerini eleştirirken, İslâm dünyasında eksiklik olarak görülen, Avrupa kültür ve uygarlığının bilimsel ve teknolojik üstünlüklerinden yararlanmak
*İnsan hakları, çevre gibi, din tarafından da önemli görülmüş değerleri korumak
Gerek, yedi ciltlik "Safahat"ı dolduran şiirler, gerekse, milli mücadeleye destek vermek üzere, Anadolu'nun çeşitli camilerinde yapılan konuşmalar açıkça gösteriyor ki;
"Âkif'in derdi, dünya üzerindeki Müslümanların birliğini temin etmektir.
Bunu sağlamak için Osmanlı'yı yeniden güçlü olduğu zamanlarındaki durumuna getirmek, İslâm'a sarılmak, dünya üzerindeki Müslümanlarla temas halinde olmak gerektiğini düşünür. Mehmet Âkif'in en büyük meselesi 'İslam Birliği İdeali'nin temeli de, bu görüşe dayanır." (8)
Peki ama, İslâm dünyasını uyandırmak nasıl ve hangi vasıtalarla olacaktır?
Görülüyor ki, "Garb"ın; yani Batı dünyasının karşısına "Şark" diye çıkarılan İslâm âlemi, türlü ihmallerle perişan haldedir! Âkif, bu olumsuz tabloyu önümüze koyarken, içinde bulunduğumuz çağın zaruretini; yani "çözüm yolu"nu da söyler:
"Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz -ne olsa- mektepsiz.
Ne Kürd elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes'in, ne Laz'ın var bakın, elinde kitâb!
Hülâsâ, milletin efrâdı bilgiden mahrûm.
Unutmayın şunu lâkin: 'Zaman: Zamân-ı ulûm!'"(9)
Âkif, İslâm dünyasını "Şark" coğrafyası olarak adlandırır.
"Şark'ı baştan başa yıllarca dolaştım, gezdim / Hem de oldukça görürdüm. Kafa gezdirmezdim! / Bu Arabmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış demedim. / Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim"(10) derken, bakın bu coğrafyayı, nereleri içine alan bir "felaket alanı" olarak gösteriyor:
"Cemaat, elverir artık, bu uykudan uyanın,
Hudâ rızâsı için, dünkü hâdisâtı anın!
Ölüm kolayDiyebilsek sonunda: 'Kurtulduk!'
Bu intihâr, öteden, üç yüz elli milyonluk,
Zavallı âlem-i İslâm için elîm olacak!
Tunus'ta, Fas'ta, Cezâyir'de, Çin'de, İran'da,
Cava'yla, hıtta-i Hindî'de, belki Afgan'da,
Sibirya, Hıyve, Buhârâ, Kırım muhitinde,
Yaşarken ehl-i salîbin nüfûzu altında."(11)
Mehmet Âkif, Müslüman ahalinin kurtuluşunu, Osmanlı Devleti'nin bekasında gördüğü için, İslâm dünyasını toparlayıcı bu gücün eski kudretine kavuşmasını arzular. Bu istek, aynı zamanda, şairin "Türkçü-Turancı" ideolojiyle buluşma noktasını teşkil eder.
Prof. Kenan AKYÜZ'ün haklı tespitiyle söylersek, ortada iki kurtuluş reçetesi kalmıştır.
Ona göre ;"Türk Sazı" içindeki şiirleriyle Mehmet Emin YURDAKUL "Türkçülük" , "Safahat" içindeki şiirleriyle de Mehmet Âkif ERSOY, "İslâmcılık" idealini ülke insanını toparlayacak birleştirici bir unsur olarak görüyorlardı:
"Millî Mücadele, her iki zümre mensuplarının birleşme noktalarını çok açık bir şekilde ortaya koyan bir hadise teşkil eder:
Mehmet Emin, Millî Mücadele'ye önce 'bu toprağın çocuğu' olduğu ve sonra da
Türkiye'yi 'Türk Dünyası'nın en büyük ve en son dayanağı' saydığı için koşarken; Mehmet Âkif de, yine önce 'bu toprağın çocuğu' olduğu ve sonra da Türkiye'yi 'İslam Dünyası'nın en büyük ve en son dayanağı' saydığı için koştu. " der. (12)
Belki doğru olan ve asıl söylenmesi gereken gerçeklik şudur:
Mehmet Âkif'in, en az "İslâmcı şair" kimliği kadar, "Türklük" duygusu ve bilinci olan bir aydın tavrı vardır.
Nitekim, Şark'ın sorunlarına eğildiği şiirlerinde, sosyal meselelere bilim adamı tavrıyla ve fotoğraf gerçekliği ile ve "konuşma dili"nin olanaklarını kullanarak, duygudan ziyade "fikrî planda yaklaşan Âkif, millî duyguları söz konusu olduğunda; şiir diliyle ve şairane üslûbu ile, adeta kanatlanmaktadır.
Bu yönüyle, şiirleri içinde ayrı bir yere sahip bulunan "Çanakkale Şehitlerine" ve "Bülbül" adlı şiirleri; hatta, "Safahat"ına bilerek dahil etmediğini belirttiği "İstiklâl Marşı" güftesi, coşkun ve lirik hamleli söyleyişiyle ne kadar farklıdır.
Burada, "Çanakkale Şehitlerine" adlı şiirinin, hiç değilse söylediklerimize örnek olmak üzere, duygunun yükseldiği dizelerini okumak yerinde olacaktır, sanıyorum:
"Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü, beşi.
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tahaşşüt ki, ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'Bu: bir Avrupalı'
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
(Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.)
(Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,)
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
(Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.")
Prof. Mehmet KAPLAN, Âkif'in şiirini şöyle tanımlıyor:
"Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şâir yoktur, denilebilir. Safahat, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer:
Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, câmi, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mâzi, hâlihazır, hayâl, hakikat hemen hemen her şey Âkif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o, bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır:
Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara baş vurur, vaaz verir. Komik, trajik, öğretici, hamâsî, lirik, hakimâne her edayı, her tonu kullanır. Bu suretle Âkif şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar." (13)
Görülüyor ki, Âkif'i ve şiirini tek bir tanıma, kalıba sığdırmak mümkün değildir.
Mehmet Âkif; "Hem millî, hem İslâmî, hem de medenî (çağdaş) gayeleri olan bir insan, şuurlu bir aydın olarak temâyüz eder (ortaya çıkar). Başlangıçta değilse bile, daha sonraki yıllarda, onun fikirlerini şu üç ana esasa dayandırdığı görülür:
1. İslâm inancı, İslâmiyet'in temel ve orijinal esasları.
2. Türkün millî kültürü, Türkün yiğitliği, kahramanlığı, vatanseverliği.
3. Batının ilim ve tekniği, çalışkanlığı, ilim zihniyeti." (14)
MEHMET ÂKİF ŞİİRİNİN DİL-ÜSLÛP VE TEKNİK ÖZELLİKLERİ
Âkif'in şiir kitapları içinde ilki ve ondan sonra yayımlanacak diğerlerine de adını verecek olan "Safahat"(1911), 44 adet manzum hikâyeden oluşur. Bu kitapta yer alan şiirlerin ortak vasfı, yaşanmış bir hikâyelerinin olmasıdır.
Bunlardan "Hasta" şiiri; Âkif'in, Halkalı Ziraat Mektebi'nde edebiyat hocalığı yaptığı
sırada, öğrencisi Ahmet'in vereme yakalanarak, sonu ölümüne kadar giden hazin hikâyesini
dile getirmektedir.
Şairin diğer ünlü şiiri "Küfe"de; babasının vefatı üzerine, ailesini geçindirme derdi omuzlarına kalan, baba mirası küfe ile yük taşımaya çıkan çocuğun, okumak istediği halde okula gidememekten dolayı öfkesini ve çaresizliğini canlı sahnelerle verir.
Bir diğer manzum hikâye "Hasır"da; arkadaşının dükkânına uğrayan şairin, oradaki gözlemlerini ve bir hayır sahibinin, mahalleden bir yoksulun vefatı üzerine, sevabına "ölüyü sarıp defnetmek üzere" bir hasır satın almaya gelişini konu edinir.
Bu kitaba giren şiirlerden "Seyfi Baba"da ise, "yetmiş beş"ini geçmiş bir marangoz olan çok sevdiği yakın dostu Seyfi Baba'nın hastalandığı haberi üzerine, geç vakit evinden çıkıp çok güç şartlarda (çamurlara bata çıka) yaşlı dostunu ziyarete gidişini anlatır.
Aynı şekilde, "Mahalle Kahvesi", "Meyhane" ve "Köse İmam" manzumeleri de, Âkif'in bizzat görüp yaşadığı olayların veya sohbetine katıldığı kişilerin hikâyeleri olarak kitaba girer.
Âkif, bu manzum hikâyelerini kurarken, tıpkı bir hikâye yazarı gibi davranır:
Anlatı sanatının(tahkiye) temel unsurları olan "olay örgüsü, kişi kadrosu, zaman ve mekân bilgileri ile anlatıcı"nın bulunduğu bu hikâyelerde Âkif, halkın günlük konuşma; yani hasbıhâl dilini de aruz kalıplarına ustaca dökmektedir. Âkif'in hikâye atmosferine uygun ve "fotoğraf realizmi" diyebileceğimiz bir gerçeklikte kişi ve çevre tasvirlerine giriştiğini görüyoruz.
Onun içinde, adeta birlikte çalışan, bir "kamera ve ses tutma cihazı" vardır. İyi bir gözlemci olduğu ölçüde, usta bir dilcidir de. Yapmacık ve zorlama bir ifadeye hiç kaçmadan; neleri duymuşsa ve neleri görmüşse, değiştirmeden şiirine katmıştır.
İşte, bazı örnekler:
"Hasta"dan Alıntı
"—Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sâde bir nezle-i sadriyye mi illet? Nerde!
Çocuğun hâli fenâlaştı şu son günlerde.
Ameliyyâta çıkarken sınıf, on gün evvel,
Bu da gelmez mi? Dedim: 'Kim dedi, oğlum, sana gel?
.
Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.
— Otur çocuğum, seni dikkatlice bir dinleyelim.
Soyun evvelce fakat
— Siz soyunuz, yok hâlim!
..
Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti
Yoktu, zannımca tabibin coşarak merhameti,
"Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki" diye,
Çocuğun göğsüne yaklaştı biraz dinlemeye:
— Öksür oğlum. Nefes alAlma nefesOldu, giyin;
Bakayım nabzınaÂlâSana yavrum, kodein
Yazayım, öksürüyorsun; okeser, pek iyidir
Arsenik hapları al, söylerim, eczacı verir.
Hadi git, kendine iyi bak.
— Nasıl ettin doktor?
— Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!" (15)
"Küfe" den Alıntı
"—Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü: —Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden, yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı Hem de derdi ki: "Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz"
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
Onunla besleyeceksin ananla kardeşini,
Bebek misin? Daha öğrenmedin mi sen işini?"
Dedim ki ben de: —Ayol dinle annenin sözünü!
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
—Sakallı, yok mu işin? Git cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: dağ kadar babam gitti
— Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana bak, hal dilince söylerken
— Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben" (16)
..
"Hasır"dan Alıntı
"Geçende, Yayla civarında, bir ufak cevelân
Bahânesiyle, bizim eski âşinâlardan
Bir atarın azıcık gitmek istedim yanına,
Ki her zaman beni da'vet ederdi dükkânına.
Biraz musâhabeden sonra söktü müşteriler:
—Ver ordan on paralık zencefil, çörotu, biber.
Geçenki beş para borcumla on beş etmedi mi?
—Silik bir yirmilik, almam
—Uzatma gör işimi!
—Oğul, çabuk Bana tiryak Okunmuş olmalı ha!
— Bizim çocuk adı batsın yılancık olmuş
—Ya?
—Sübek kadar yüzü Hüt dağı kesildi!
—Vah, vah, vah!
—Hanım, geçer, nefes ettir
—Geçer mi? İnşallah.
—Bi yirmilik paket ammâ, sabahki tozdu bütün
—Ayol hep içtiğimiz toz Bozuldu eski tütün!
—Efendi amca, sakız ver Biraz da balmumu kes.
—Kızım parayla olur ha! Peşinci herkes." (17)
..
"Seyfi Baba"dan Alıntı
"Geçen akşam eve geldim. Dediler:
—Seyfi Baba. Hastalanmış, yatıyormuş
—Nesi varmış acaba?
—Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
—Keşke ben evde olaydım Esef ettim, vah vah!
Bir fener yok mu, verin Nerde sopam? Kız çabuk ol!..
Gecikirsem kalırım, beklemeyin Zira yol
Hem uzun, hem de bataktır
—Daha âlâ kalınız:
Teyzeniz geldi bu akşam, değiliz biz yalınız.
Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde."
..
"-Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun
Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın.
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın."
..
—Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
—Mehmet Ağa'nın evi akmış. Onu aktarmak içün
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir? Şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmıyayım Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak, beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimsem yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki üç;
Görüyorsun daha gelmezYalnızlık pek güç."(18)
.
SON GÜNLERİ
Âkif, başlangıçta yaz aylarını İstanbul'da geçirmek üzere, ilk kez 1924 yılında gittiği Mısır'dan, daha sonra on yılı aşkın sürece Türkiye'ye hiç dönmedi.
Bunda, Cumhuriyet'in kuruluş esaslarıyla fikren uyuşmazlığı ve çevresine küskünlüğü de rol oynamış olmalıdır.
Fakat, vatanına duyduğu özlem, siroza bağlı hastalığıyla birlikte müzminleşince, hiç değilse, "vatanımda ölürüm" arzusunu duydu.
1936 yılı, yaz başlarında İstanbul'a geldi.
Onun, İstanbul'a hangi koşullarda geldiğini ve nasıl defnedildiğini, yine "Mehmet Emin Erişirgil"den özetleyelim:
"Doğrusu İstanbul'a gelen Akif'in iskeletiydi, kendisi değil.
Onu aldılar önce Abbas Halim Paşa'nın kızı Prenses Emine Hanım'ın evine götürdüler. Sonra Şişli Sağlık Yurduna...
Buruşuk bir karyola... Yerde tabut... Diz çökerek tabutta ölüyü öpen siyah giyinmiş bir kadın...
Ayağa kalkınca bu kadını tanıdı, her gün beyazlar içinde göremeye alıştığı hasta bakıcı...
Cenaze Beyazit'tan kalkacak dediler oraya gitti.
Kimseler yok.
Bir cenazenin geleceği belli bile değil.
Çok sonra birkaç kişi göründü.
Biraz sonra çıplak bir tabut geldi.
O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamamıştı.
Gene o anda yüzlerce genç peyda oldu.
Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar.
Ellerini yüzüne kapadı, cenazeyi tanımıştı.
Al sancakla siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut...
Üniversite gençlerinin ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu.
Cenazenin arkasında yekpare bir karaltı yürüyordu.
Bunda bir damla 'teşkilat' yoktu.
Bir işaretin, bir teşekkülün topladığı insanlar değildi.
Kendi kendine gelenlerin saflarıydı.
İstiklal Marşı ile gömdüler.
Fetihten beri şehrin toprağına kendi eseriyle gömülen ilk ölü!.."(19)
Yusuf Ziya Ortaç, Âkif için;
"Âkif, kaba görünüşünün adamı değildi. Zarifti, hazırcevaptı." der.(20)
Doğrudur; ama eksik söylemiş Yusuf Ziya.
O, bir o kadar da "nüktedan"dır.
Avrupalıların "ironi" veya "humour" dedikleri türden bir mizah anlayışı vardır Âkif'in.
Doğrudan söylendiğinde "kırıcı" ve "kaba" kaçacak olanı, aklın "bileği taşı"na sürter, öyle söyler!
İşte, Âkif'in "hazırcevap" ve "nüktedan" oluşuna iki örnek:
"Zamane gençlerinden biri, bir toplantı sırasında, aynı zamanda 'baytar' olan Şair Mehmet Âkif'i küçümseyen ve alaya alan bir tavır takınarak:
- Affedersiniz, siz baytar mısınız? der.
Âkif, gencin maksadını anlayıp bu sorusuna bir başka soruyla cevap verir:
- Evet! Bir yeriniz mi ağrıyordu?"
*** ***
"Mehmet Âkif, hasta yatağında yatmaktadır.
Kendisini ziyarete gelenlerin arasında kelle kulak yerinde, iri yarı, göbekli bir adam vardır.
Âkif, bu tanımadığı adamı görünce, hasta yatağında ayaklarını toplar, saygılı bir hal alır.
Herhalde mühim, âlim bir kişi olmalı diye düşünür.
Biraz hoş beşten sonra adam:
- Üstat, sizden bir konuda fikir danışmaya geldim, der.
Âkif:
- Buyurun!
Adam:
- Gökkuşağı altından geçen kızlar erkek, erkekler kız olur, derler. Ya kadınsı erkekler geçerse ne olur?
Âkif, beklenmedik bu sual karşısında şaşkına dönmüştür.
Adama, alaycı bir ses tonuyla şöyle der:
- Eh!.. Bu sualden sonra, ayaklarımı istediğim kadar uzatabilirim artık!"(22)
*** ***
BİTİRİRKEN
Yüreği bu vatan için atan bütün büyük adamlar gibi özveriliydi, büyük işler başardı.
Buna rağmen, tevazû göstermeyi bilecek kadar ahlâklı ve "büyük" yaşadı!
Bakın, ne diyordu bir şiirinde kendisi için:
"Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?" (21)
Koca Şair!
Yanıldın işte!
Hiç bu gönül bağı kopar mı, sanıyorsun?
Nur içinde yat, bütün vatan âşıklarıyla beraber!
Mekânınız cennet, Allah'ın rahmeti üstünüze olsun!
KAYNAKÇA :
(1) Dr. Yılmaz KARAKOYUNLU, Bilinmeyen Yönleriyle Mehmet Âkif Ersoy
(2) Mehmet Emin ERİŞİRGİL, İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif
(3) Yrd. Doç. Dr. Saadettin YILDIZ, Millî Mücadele ve Mehmet Âkif
(4) Dr. Yılmaz KARAKOYUNLU, Bilinmeyen Yönleriyle Mehmet Âkif Ersoy
(5) Zahir GÜVEMLİ, Mehmet Âkif: Hayatı-Sanatı-Eserleri, s. 17
(6) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, (1991-M. Ertuğrul Düzdağ), İz Yayıncılık s.139
(7) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, (1991-M. Ertuğrul Düzdağ), İz Yayıncılık s. 212
(8) Yrd. Doç. Dr. Selçuk ÇIKLA, Mehmet Âkif'in Vatan Coğrafyası
(9) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, (1991-M. Ertuğrul Düzdağ), İz Yayıncılık s.255
(10) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, (1991-M. Ertuğrul Düzdağ), İz Yayıncılık s.175
(11) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, (1991-M. Ertuğrul Düzdağ), İz Yayıncılık s.257-258
(12) Prof. Dr. Kenan AKYÜZ, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, s. 541
(13) Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Şiir Tahlilleri-I, s.174
(14) Mustafa ÖZBALCI, "Batılılaşma Gayretlerimiz ve Mehmet Akif Ersoy", Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi-1987, S. 2, s.189-220.
(15) Zahir GÜVEMLİ, Mehmet Âkif: Hayatı-Sanatı-Eserleri, s. 17-19
(16) Zahir GÜVEMLİ, Mehmet Âkif: Hayatı-Sanatı-Eserleri, s.22-23
(17) Zahir GÜVEMLİ, Mehmet Âkif: Hayatı-Sanatı-Eserleri, s.25-26
(18) Zahir GÜVEMLİ, Mehmet Âkif: Hayatı-Sanatı-Eserleri, s.27-31
(19) Mehmet Emin ERİŞİLGİL, İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif
(20) Yusuf Ziya ORTAÇ, Bir Varmış Bir Yokmuş Portreler, s.64
(21) Zahir GÜVEMLİ, Mehmet Âkif: Hayatı-Sanatı-Eserleri, s.82
(22) Balıkesirli Hasan Basri ÇANTAY, Âkifname (Mehmet Âkif), s. 40-41
İstiklal Marşı, Mustafa Kemal'in önderliğinde Türk milletinin verdiği ölüm kalım mücadelesini, Türk milletinin bağımsızlığa olan düşkünlüğünü, bayrak sevgisini, vatanımızın güzelliğini dile getiren bir şiirdir. Milletimizin gönlünde İstiklal Marşı'mızın ayrı bir yeri vardır.Bunu değiştirmeye kimsenin gücü yetemeyecektir!!!
12 Mart 1921 tarihinde kabul edilen Milli Marşımız "İstiklal Marşı" nın 90.yıl dönümü kutlu olsun